9. "LE MYSTÈRE"
- ozgemcakirci
- 11 Kas 2025
- 26 dakikada okunur
Paris'in gece yarısı caddeleri, lamba ışıklarının altın sarısı parıltıları ve tarih kokan, gösterişli binaların gölgeleriyle sarmalanmıştı. Arabayı park ettiğimiz Saint-Germain-des-Prés bölgesindeki dar sokakta, her şey zarif ve tehlikeli bir sır barındırıyordu. Hedefimiz Emris Sokolov'du, her gece takıldığı bilardo salonu olan Le Mystère'nin önündeydik. Adının hakkını veren, kalın siyah camları ve bronz kapı tokmağıyla dikkat çeken, lüks bir bilardo salonuydu.
İçeriye girmeden hemen önce Sungur, bize dönüp üç çift gözle temas kurdu "Evet gençler, plan belli. İtiraz eden veya daha iyi bir fikri olan varsa değerlendirelim."
Rusya'da Pars ve Lilia'nın serumları bitince karnımızı doyurup duş almaya ve üstümüzü değiştirmeye neyse ki fırsatımız olmuştu. Ardından hızlı bir araştırma yaparak plan yapmıştık, daha doğrusu bu sefer Sungur'un önderliğinde bir plan yapmıştık.
Homurdandım istemsizce "Sanki hakkım varmış gibi." sinirim kimseye değildi, kendimeydi. Hala gözümün o denli dönmüş olmasına sinirliydim. Onları tehlikeye atacak kararlarıma sinirliydim.
Onlarda bunun farkında olduklarından üstlerine alınmadılar. "Dünü unut İlay, o duygu durum içinde yapman gerekeni yaptığının farkındayız. Kimse sonunu bilemezdi, tabi ki fikir sunmaya hakkın var. Kendine yüklenmeyi bırak." kimsenin duymadığını düşünmüştüm, duymaları ve Sungur'un karşılık vermesi iyi olmuştu. Kendimi bir nebze iyi hissettirmişti, biraz bencillikti belki ama şu an bencil olmaya ihtiyacım vardı.
Buruk bir tebessümle salladım başımı "Fikrim yok, bu gece biz seni izleyelim." eminliğimi sorgular anlamda uzun uzun bakınca eminliğimi belirtmek adına göz kapaklarımı indirip kaldırdım, cevabını alınca Pars'a ve Lilia'ya da cevap ister nitelikte baktı. "İlay ne derse o, bu gece patron sensin. Göster marifetlerini." dedi Pars güvendiğini ima ederek.
Kinayeyle güldü Lilia "Bana hiç bakma, peşinizden buraya kadar sürüklendim. Fikrim yok, başka şansım da yok."
"Ha şunu bileydin, o yüzden sorun çıkarmadan uslu uslu denileni yap." Pars küçük bir çocuğu eyler gibi konuşunca göz devirdi Lilia "Böyle devam edersen en büyük belan olacağım."
"Olmamışsın gibi." diyerek homurdandı Pars, birde bize diyordu. Çocuk gibi atışan onlardı.
"Yeterli." dedi Sungur, ceketini düzeltip bana yaklaştı. "O zaman..."koluna girmem adına uzatınca istediğini yaparak girdim, "Başlıyoruz." içeriye çift olarak girecektik, Pars ve Lilia'nın bu eşleşmeden memnun olmadığını anlasam da itiraz etmemişlerdi, sonunda sessizce peşimizden geliyorlardı.
Le Mystère özel bir mülktü, özel davetliler -zenginler- dışında kimse alınmazdı. Ayrı olarak birde Emris'in kendince kurduğu bir düzenek vardı. Şu ana kadar bilardoda kendisini yenen kimsenin olmadığını ve kendisini yenecek o cengaver bilardocuyu aradığını iddaa ediyordu. Yüklü bir meblağ karşılığında Emris ile bilardo oynamak için randevu oluşturuyordunuz. Parası ve hırsı olan herkes onunla oynamaktan çekinmiyordu.
Tek anlamadığım olay, yanında kadın olmadan oyuna dahil olamadığındı, çiftler halinde kayıt yaptırıp randevu alabiliyordunuz. Damsızı almıyoruz gibi bir tabi kullanılıyorsa eğer Le Mystère'nin damını başlarına yıkmak gibi planlarım vardı.
Emris ile bilardo oynamak için bugün ki randevular dolduğu için halihazırda randevu alan iki çiftin yerine geçecektik. O çiftlere de sistem üzerinden oyunun ertelendiğinin mesajını atmıştık. Bu gecelik benim adım Alva, Sungur'un Ramır, İlay'ın Noreen, Pars'ın Zı Mo'ydu.
Birlikte, Le Mystère'in ağır, bronz kapısından içeriye doğru ilerledik. İçeride, loş altın rengi ışıklar, pahalı viski kokusu, puro dumanı ve bilardo toplarının tok sesi birleşiyordu. Siyah topuklularımın sesi mermer zeminde yankılanırken, salonun merkezindeki masaya odaklandım.
Emris Sokolov, masanın başında duruyordu. Duruşu, etrafındaki lüks kalabalıktan daha ağır, daha baskındı. Soğuk, hesapçı gözleri, ilk anda ben ve Sungur'un üzerinde gezindi, bir anlığına duraksadı ama hızla masasına geri döndü.
Sungur, kibirli bir özgüvenle elini belime koydu, beni bilardo masasına doğru nazik ama kararlı bir şekilde yönlendirdi. Emris Sokolov, masanın başındaydı. Yakınında duran iki takım elbiseli koruması, onun mekana olan hakimiyetini gösteriyordu. Bir kaç adımın ardından biz de tam karşısındaydık.
Kendini beğenmiş, kibirli gülüşüyle selam verdi Sungur "Selam, bay Sokolov. Randevumuza geç kalmadık umarım." Rusçası kadar Fransızcası da çekiciydi, akıcı ve çekici.
Emris, en az Sungur kadar kibirli gülüşüyle karşısındaki yeşil gözlü adama baktı uzun uzun. Elindeki kadehten koca bir yudum içkiyi ağzının içinde çevirip yuttu.
"Aksine, erken bile geldiniz. Daha beş dakikanız vardı." kadehi tutan elinin baş parmağının ucunu kadehe vururken mırıldandı "Neydi adınız?...ahh doğru" der demez Sungur ve Emris aynı anda konuştular. "Ramır." dedi Sungur fakat Emris bizi dumura uğratacak o cevabı verdi "Karakan."
Nefesimi tuttum, kimliğimizi biliyordu, şimdi ne olacaktı?
Ardından bana indirdi gözlerini "İlay Soykan." kahretsin!
Bir adım arkamızda kalan Pars ve Lilia'ya baktı "Pars ve Lilia." gülüşü büyüdü "Hoş geldiniz, kendi ayağınızla gelmenizi beklemiyordum. Kendi çabalarımla bulup halletmek isterdim."
"Hevesini kursağında bırakmak keyifli olacak." Sungur yılmadan, yıkılmadan meydan okumasına devam ediyordu. "Damian mı söyledi? Hani düşmandınız lan siz?"
Cevabı basit dercesine güldü "Düşmanlarımızı tespit etmemiz için düşman olmamız gerekiyordu." kadehini masaya koyup ellerini cebine sokarak Sungur'un tam karşısına dikildi "Bunlar sizi ilgilendiren konular değil Bay Karakan. Sizin ilgilenmeniz gereken tek konu buradan nasıl çıkacağınız."
Genizden gelen erkeksi sesiyle güldü Sungur, hiçbir meydan okumaya istedikleri gibi karşılık vermiyor, daha üst bir tavır takınıp meydan okumayı geri iade ediyordu. Yeşil hareleri, bilardo masasının üstünden sarkan loş ışıklandırmada bile keskin bir cam kırığı gibi parlıyordu. İçinde ne bir şüphe ne de bir korku kırıntısı vardı, sadece ateşli bir kararlılık yanıyordu."Seni yeneceğim, sende bize istediğimizi vereceksin. Bu kadar basit."
Karşısındaki adamın emin, yıkılmaz duruşuna karşılık, Emris'in cüretkar tavrı büyüdü "Kurallarını benim koyduğum oyunda beni yenebilirsen size istediğinizi verebilirim ama kazanamazsan..." arkasındaki adamlara çevirdi başını, bizi işaret ettiği an silahların ikisi de bana doğrultuldu. İki namlunun uzunda da ben vardım, iki adam da Sungur'u benimle kışkırtmaya çalışıyordu. Dertleri neydi bunların?
Sungur ve Pars anında beni arkalarına alırken Pars, Lilia'yı da yanıma çekmeyi unutmadı. "...Kazanamazsan buradan Türkiye'ye ölünüz gider."
Sungur'un kasları gerildi. Vücudunu, üzerime doğrultulan namlulara kalkan yapıyordu. Pars ise Lilia ve beni korumak için pozisyon alırken etrafı hızlıca tarıyordu. Silahlar, mekandaki müziği ve konuşmaları anında kesmişti. Herkes, nefesini tutmuş, bilardo masasının etrafındaki bu ölüm sessizliğini izliyordu.
Yine kapana kısılmıştık, bu sefer dün gece gibi şanslı olabilir miydik emin değildim. Bu iş her seferinde kedi fare oyununa dönüyordu. Başta fare gibi gözüksek de oyunun sonunda kedi olarak zafer bizimdi, tekrardan böyle olmasını diliyordum, bunun için her şeyi yapacaktım. Sungur'un istediği her şeyi, bu gece patron oydu.
"Neymiş kurallar?" dedi Sungur, sesi, yumuşak bir uğultu ile ölümcül bir fısıltı arasında geziniyordu, her kelimesi hedefine saplanmaya hazır, soğuk çelik bir bıçak gibiydi. Konuşurken kibir değil, mutlak kontrol yayıyordu.
Emris Sokolov'un yüzündeki alaycı ifade daha da büyüdü. Elindeki kadehi masaya sertçe koydu, kadehin sesi zeminde yankılandı ama kimse yerinden kıpırdayamadı. Gözlerini korumalarından çekip Sungur'a sabitledi "İlk şartım, oynayacaksın. İkincisi," derken Sungur ve Pars'ın bedenlerinin arasında duran benimle göz göze gelmişti "bu hanımefendi, İlay Soykan " dedi, soyadımı vurgulayarak. "Atış yaptığın her seferde tam arkanda duracak. Istakayı dengelemek için masaya eğildiğinde sırtın, onun göğsüne değmeli. Bakalım, ölüm korkusu mu yoksa o 'kazanma hırsı' dediğin şeyin altındaki başka bir arzu mu ağır basacak? Düşünmek için 1 dakikanız var." bir kaç adım uzaklaşıp bizi yalnız bırakma cömertliğini gösterdi.
Sokolov'un sözleri sadece bir tehdit değil, aynı zamanda Sungur'un beni koruma güdüsünü hedef alan iğrenç bir psikolojik işkenceydi. Beni bir rehine, hatta bir engel olarak kullanıyordu.
Sungur'un boynundaki damarlar gerildi, parmaklarını yumruk yapıp sıktığını hissettim. Bu meydan okumayı kişisel algıladığı ve Sokolov'un beni aşağılamasından nefret ettiği belliydi. Ancak, oyuna girmemek, anında ölüme gitmek demekti.
"Ulan seni var ya" Pars, yumruklarını sıktığında, omuzları anında gerildi ve vücudu ben ile tehlike arasına giren adeta canlı bir kalkana dönüşmüştü. Adama yöneldiği sırada hızla müdahale ederek koluna yapışmıştım, öfkesine yenik düşmemeliydi. Burnundan soluyarak döndüğünde, gözlerindeki öfke, sadece Sokolov'a değil, benim tehlikeye olan bu sakin teslimiyetime de yönelmişti. "Pars, hayır."
Normalde soğukkanlı olan kahverengi gözleri, bu tehdit anında kontrolsüz bir endişe ateşiyle yanıyordu. "İlay saçmalama, ne dediğini duydun mu? Amacı ne bu herifin? Ne yapmaya çalıştığının farkında mısın?"
"Farkındayım, ölelim mi Pars? Kazanacağız." başımı kaldırıp yanı başımda duran Sungur'a baktım "İnanıyorum. Buradan istediğimizi alıp sağ çıkacağız." Sungur'un yüzündeki tedirginlik yerini eminliğe bırakmıştı, benim tepkimden tedirgin olmuştu fakat bu bir görevdi. Başka seçeneğimiz yoktu.
Sağ elini saçına daldırıp sinirle güldü Pars "Siz delirmişsiniz, vuralım gitsin." o delirmiş olmalıydı, etrafımızı gösterdim "Her köşede silahlı adam var, riskli."
"Abartma Pars." dedi Lilia, sesi Pars'ın hiddetli soluklarının aksine bıkkın ve biraz da alaycıydı. "Gözünün önünde sevişeceklermiş gibi tepki veriyorsun, sadece bir oyun. Karakan'ın iradesini test ediyor, o kadar. Oynamasınlar da ölelim mi?"
Pars'ın ters bakışları anında Lilia'yı bulurken, kadının kolundan tutup homurdanarak uzaklaştı, yüzündeki ifade yıkıcı bir öfke ile çaresiz bir kabullenmenin karışımıydı. Gitmeden önce "Ne haliniz varsa görün ama ben bunu izlemeyeceğim." demişti. Kendisini abim yerine koyduğu için yüreği kaldırmazdı, biliyordum. Şu an içten içe burayı çoktan kan gölüne çevirmişti, onu da görebiliyordum. Sabah Sungur ile bakışmamızdan dolayı bile öksürük krizine girmişti fakat başka şansımız yoktu.
Onlar uzaklaştıktan sonra derin bir nefes alarak Sungur'a kaldırdım başımı, onaylayarak kırptım gözlerimi. Benden onayı alınca adamlarıyla konuşan Emris'e döndü "Kabul," sesi bir bıçak gibi keskindi. Uzaklaşan Pars ve Lilia'ya kısa bir bakış attı. Tam olarak ne gördüğünü bilmiyordum fakat dikkatli olmalarını ima edecek bir bakış atmıştı.
Sungur, vakit kaybetmeden gümüş kaplama ıstakayı yakaladı ve bana döndü. Istakayı tutan parmakları, sanki silah tutmaya göre tasarlanmıştı. Çabuk, güçlü ve daima tetikte. O eller, hem hayat alabilecek hem de en hassas anlarda bir dayanak olabilecek soğuk bir gücü temsil ediyordu. Bana yaklaştı, yüzündeki öfkenin yerini, o eski, göz alıcı kibir almıştı. "Hazır mısın, Bayan Soykan?"
Adımı kullanmaması, durumu ne kadar ciddiye aldığını gösteriyordu. Cevap vermek yerine, başımı hafifçe kaldırıp ona yaklaştım. Gözlerim Sokolov'daydı. Vücudumdaki her kas, bu fiziksel yakınlığa karşı çıkmak istese de, görev öncelikliydi.
"Beni test etmene izin vermiştim, Karakan," diye fısıldadım, Sokolov'un duyabileceği ama anlamlandıramayacağı kadar arada bir ses tonuyla "Şimdi sıra, benim seni test etmemde."
Kendinden emin gülüşüyle üzerime eğildi Sungur. Gözlerinde, daha şimdiden aldığı zaferin ışıltıları vardı. "Zarlar İlay, zarlar."
Zarlar her daim altı gelir.
Başka bir şey demesine gerek yoktu, vermek istediği mesajı almıştım. Masanın başına geçti. Kural gereği, arkasında durdum. Derin bir nefes aldım, zihnimdeki her şeyi bastırarak sadece göreve odaklandım. Istakayı dengelemek için eğildiğinde, göğsüm onun sırtına neredeyse değecek noktaya gelmişti. Aramızda sadece ince bir kumaş katmanı vardı, ama hissettiğim elektriklenme, bu ince çizgiyi bile yakıp geçiyordu.
"Atıştan önce..." diye mırıldandı Sokolov, keyifle gülümsüyordu. "Damian, Rusya'daki o gün ne kadar çaresiz kaldığınızı anlattı, Karakan. Kızı kurtarmak için her şeyi yapacakmışsın. Şimdi, onu yanındaki en büyük engel olarak kullan."
Sungur'un sağ kolu, tam topa vurmak üzereyken hafifçe seğirdi. Konsantrasyonu dağılmıştı.
İçgüdüsel bir refleksle, Sungur'un kulağına eğildim. Nefesim, kulağının hemen dibinde sıcak bir fısıltı bıraktı. "Unutma Karakan, zarlar..." diye fısıldadım, gözlerimi Sokolov'dan ayırmadan. "Zarlar senin için daima altı gelir."
Sungur gözlerini kapattı. Derin bir nefes alıp verdi. Omuzları biraz gevşedi. Gözlerini açtığında, yeşil hareleri karanlık ve kararlıydı.
ÇAT!
Sert bir vuruşla beyaz top, diğer toplara çarptı. Toplar dağıldı. Bir top, tam istediği gibi cebe girmişti.
Sokolov'un yüzündeki alay bozuldu. "Tebrikler," dedi, sesi kuru ve şaşkındı. "Konsantrasyonun, omuzlarındaki ağırlığa rağmen iyi, Karakan."
Sungur, doğruldu. Aramızdaki yakınlık anında son bulurken "Ağırlık olmadığı için." dediğini işittiğimi sandım, tam emin olamadım ama göz göze geldiğimizde de bir o kadar emin oldum. Beni yük olarak görmediğini söylemişti.
"Sıra bende," dedi Sungur, sesi derin ve tehditkârdı. Bu oyunu kaybetmeye niyeti yoktu.
Emris Sokolov ıstakasını alıp sessizce etrafı izledi. Bu anlık sessizlik, sanki tüm mekanı içine çeken bir kara delik gibiydi. Bir el hareketiyle korumalarına kapıyı işaret etti. "Kimsenin bizi bölmesini istemiyorum. Bugün Le Mystère kapalı." mekan hızla boşaltıldı, bir süre sonra kapılar kapandığında, içerideki sesler daha da boğuklaştı, artık sadece bilardo masası ve biz vardık.
Sokolov, masaya doğru eğildi. Istakası, Sungur'un cüretine karşı duyduğu sessiz öfkeyle parlıyordu. Vücudu masaya yaklaştığında, benim ve Sungur'un ilk andaki fiziksel geriliminin tam tersi bir soğukluk ve kesinlik yayılıyordu.
Atış pozisyonunu aldığında, gözleri topun üzerinden Sungur'a kaydı. "Çok aceleciydin, Karakan. Atışın güzeldi, kabul. Ama hiç düşündün mü? Ya o gece Damian'a karşı kaybetseydin, İlay Soykan şu an Damian'ın yanında, ona nefes olsaydı. Ne yapardın?"
Sokolov'un sözleri, ortamdaki gerilimi bir saniyede saf bir öfke fırtınasına çevirdi. Sungur'un sırtının gerildiğini, kaslarının kumaşın altında titrediğini hissettim. Bu, Sungur'un kibriyle değil, benim üzerimdeki kontrolünü kaybetme düşüncesiyle sınandığı en hassas noktaydı.
Sungur'un dudakları, keskin bir cevap vermek için aralandı ancak Sokolov fırsat vermedi.
Tık!
Sokolov, sözünü bitirir bitirmez, elindeki ıstaka ile kusursuz bir vuruş yaptı. Top, bir dizi ustaca çarpışmanın ardından cebe girdi. Atış, hem teknik hem de psikolojik olarak kusursuzdu.
Sokolov, doğruldu. Gözlerinde sadece küçük bir zafer ışıltısı vardı. "Sıra sende, Bayan Soykan," dedi, bu kez daha yüksek sesle ve daha alaycı bir vurguyla. Gözlerinde, Sungur'u alt etmenin yanı sıra, şimdi beni de test etme arzusu vardı.
"Anlaşma gereği, bu masanın kuralları seni de kapsıyor. Şimdi sen oynayacaksın ve Karakan'da senin arkanda duracak."
Bu yeni kural, durumun ne kadar kişisel bir hal aldığını gösteriyordu. Sokolov, aramızdaki dinamiği tamamen tersine çevirmek istiyordu. Sungur'un koruyucu olması gereken yerde, şimdi bana tabi olacaktı.
Gözlerimi yavaşça Sungur'a çevirdim. Gözlerinde ne bir itiraz ne de bir kibir kırıntısı vardı, sadece sınırları zorlanmış bir kabul vardı. Bu, benim de bir oyuncu olduğumu ve bu oyunu oynamam gerektiğini onayladığı anlamına geliyordu.
Istakayı Sungur'dan aldım. Metalin soğukluğu avuçlarımı yaktı. Masaya doğru eğilirken, Sungur'un boyu ve cüssesi yüzünden eğimi daha da derinleştirmem gerekti. Şimdi Sungur, benim tam arkamdaydı. Ellerini iki yanımda bilardo masasına yaslamış şekilde duruyordu, göğsü, sırtıma neredeyse yapışıktı.
Aramızdaki hava, ilk andaki gerilimden farklıydı, bu bir beklenti, kontrolsüz bir arzu ve riskin nefes kesici karışımıydı. Sırtımdan hissettiğim Sungur'un sıcaklığı, odaklanmamı tamamen engelliyordu. O kadar yakındık ki, onun nefes alışverişindeki ritim bile benim ritmimi bozuyordu.
Sungur'un nefesi, başımın hemen üzerinde sıcak bir mırıltı gibiydi. Kalbimin güm güm attığını, sırtıma dayanan sert göğsünden onun da hissettiğine emindim. Zihnimde tek bir ses yankılanıyordu, Odaklan. Odaklan. Odaklan.
Le Mystère'de Emris ile oynamak için neden kadınsız gelinmediğini böylelikle en iyi şekilde anlamıştım. Ruh hastası rakiplerini böyle yeniyordu. Adamların zaaflarına oynuyordu, hem fiziksel hem de ruhsal.
Istakayı nişan aldığım topa doğru ittim. Elimi tam hareket ettirecekken, Sungur'un fısıltısı kulağıma ulaştı. "Hata yap İlay" diye mırıldandı, sesi neredeyse acı verici derecede derindi.
Şaşkınlıkla elimi dondurdum. Ne? Neden hata yapmamı istiyordu? Kaybetmek istemiyordum, bu yüzden buradaydık. Tek bir saniyelik tereddüt yaşadım. "Zarların benim için geçerli değil mi?"
Sessizce güldü bu dediğime, gülüşüyle ılık nefesi boynuma çarpıp bedenimi bir sobaya çevirmişti.
"Geçerli olduğu için bunu yapmalısın."
Sokolov kaşlarını keyifle kaldırdı. "Bir sorun mu var, Bayan Soykan? Eliniz mi titriyor?"
Sungur'un aklında yine ne vardı bilmiyordum ama dediğini yapacaktım, başta da söylediğim gibi, bu gece patron o. Gözlerimi yeniden topa sabitledim ve tüm enerjimi vuruşa verdim.
ÇAT!
Vuruşum sert ve keskindi. Ancak, Sungur'un istediği gibi top, başta hedeflediğim cebe değil, yan cebe çarptı ve dışarı fırladı.
Sungur'un yüzünde, beklediği bir zafer ifadesi belirdi.
"Çok yakındı, Bayan Soykan," dedi Sokolov, hayal kırıklığımdan çok keyif alıyordu. "Ama Karakan'ın fısıltısı sizi dağıtmış olmalı. Belki de yanınızdaki tehlike, masadakinden daha büyüktür."
Sungur, doğruldu. Aramızdaki yakınlık anında son bulduğunda, sanki aniden dondurucu bir havaya maruz kalmıştım.
"Sıra bende, Emris," dedi Sungur, bu kez Sokolov'un adını kullanarak ona meydan okuyordu.
Emris Sokolov, Sungur'un doğrudan adını kullanmasına tepki vermeden gülümsedi. "Kuralı biliyorsun, Karakan. Atış sırasında Bayan Soykan yine arkanda olmalı."
Sungur, gözlerini bana çevirdi. Bu kez gözlerinde bir önceki atıştaki gerilimden farklı bir şey vardı, kontrol. Kibirli bir hareketle işaret etti. "Gel," dedi sadece.
Yine Sungur'un arkasına geçtim. Bu kez her şey daha hızlı ve daha tehlikeliydi. Sungur, Sokolov'un psikolojik saldırısını beklediği için, anında eğildi. Sırtına yaklaştığımda, vücudu kas katıydı. Önceki atışta benimle başa çıkmaya çalışmıştı, şimdi ise kendini tamamen kapatmış gibiydi. Gözlerini kapatıp bekledi.
Sokolov, viski bardağını eline aldı."Bakıyorum da, artık hanımefendinin varlığına alıştın, Karakan. Peki ya buna alıştın mı? Damian, senin yalnızlığına çok güvendiğini söyledi-" onu dinlemedi Sungur, psikolojik baskısına maruz kalmayı beklemedi. Sungur, gözlerini anında açtı. Gözlerinde ne geçmiş vardı, ne de Sokolov'un zehri. Sadece o yeşil, ateşli kararlılık vardı.
ÇAT!
Bu kez vuruş, ilk atıştan çok daha sert, çok daha kesin ve acımasızdı. Top, masanın uzun kenarından mükemmel bir açıyla sekti ve istediği cebe şimşek gibi girdi.
Sokolov, elindeki bardağı az kalsın düşürüyordu. "İnanılmaz," diye mırıldandı, sesi hayranlık ve öfkeyi taşıyordu.
Sungur doğruldu. Boynundaki damar hala gergindi ama yüzünde, benim güvencemle geri kazanılmış bir zaferin gururu vardı. "Sıra sende, Emris," dedi Sungur, meydan okumasına en sert darbelerle karşılık vermenin zaferi içindeydi.
Emris Sokolov, yavaşça masaya yürüdü. Yüzünde ilk defa alay değil, gerçek bir gerginlik vardı. Sungur'un atışı o kadar iyiydi ki, masadaki sekiz topu, Emris için imkansız denecek kadar zor bir pozisyonda kalmıştı. Ya kazanacaktı, ya da oyunu Sungur'a hediye edecekti.
Sokolov masaya eğildi. Bu onun son atışı olmalıydı. Başını kaldırdı ve Sungur'un tam arkasında duran bana baktı. Bu kez kuralı uygulamak için ne Sungur'un ne de benim zorlanmamıza gerek kalmadı. Sungur gibi çok beklemeden atışını yaptı. Istakası, masadaki zorlu açıyı telafi etmeye çalışıyordu.
ÇAT!
Top, sekiz topuna vurdu. Herkesin nefesi kesilmişti. Sekiz topu, cebe doğru ilerledi, kenarlığa çarptı, yavaşladı, yavaşladı... ve cebin hemen kenarında takılı kaldı.
Sokolov, atışı kaçırmıştı! Atışın ardından masaya eğik kalmış, parmakları masanın yeşil kumaşını sıyırıyordu. Şaşkınlık ve öfke, yüzünü kaplamıştı.
Sungur, Sokolov'un başarısızlığını kutlamak yerine, bana döndü. Yüzünde, beklediği zaferin sakinliği vardı. Istakayı elime uzattı.
"Sıra sende, Soykan," dedi, sesi hafif bir alay ve büyük bir tatminle doluydu. "Son vuruş senin."
Tüm baskı, anında benim omuzlarıma binmişti. Son top, sekiz topuydu. Ben vuracaktım ve kazanacaktık.
Elimdeki ıstakanın soğukluğu, avuç içimdeki terle karıştı. Emris Sokolov nihayet doğruldu, gözleri hem Sungur'da hem de bende öfkeyle geziniyordu.
"Son vuruşu bir kadına mı bırakacaksın Karakan?" diye tısladı Sokolov.
Sungur kinayeyle güldü, üstten bakışlarının sahibi Emris'ti "O bir kadın olduğu için son vuruşu yapmalı. Kadınlar istediği her şeyi alır Sokolov." Parmakları beyazlayacak kadar sıktı yumruklarını Emris, "Daha az önce kaçırdığını hatırlıyorum."
Kollarını göğsünde bağlayıp rahatça güldü Sungur "Çünkü öyle istedi." gülüşü büyüdü fakat gözleri bir avcının ki kadar keskindi "Düşmanında galibiyete yaklaşma fırsatı olmalı, hevesinin kursağında kalması için."
Emris'in delirdiğini anlayabiliyordum, Sungur çok iyi meydan okuyordu. Kuduruşunu görmek keyifli olabilirdi fakat benim almam gereken bir zafer vardı. Sungur'un dediği gibi, biz kadınlar istediğimiz her şeyi alırdık.
Bana duyduğu güvenle kendimi toparlayarak odaklandım. Pars'ın, Lilia'nın, Sungur'un ve kendi canımın bedeli bu ıstakanın ucundaydı. Masaya eğildim. Istaka, topa dokunacak noktaya geldiğinde, nefesimi tamamen tuttum. Sekiz topu, cebe saniyeler içinde girecek kadar yakındı.
Sungur'un arkamda durmasına gerek kalmamıştı, sekiz topu cebin hemen dibindeydi ancak Sungur'un varlığı bir güvence değil artık bir meydan okumaydı. Ellerini iki yanımdan bilardo masasına yaslayarak göğsünü sırtıma yapıştırdı. Nefes aldığında şişen göğsünü bakmadan resmini çizebilecek kadar hissedebiliyor olmak, sıcak nefesinin kulağımdan ve ensemde bedenime doğru süzülüyor olması derince yutkunmamı sağladı.
Sıcak nefesini kulağımın hemen üstünde, dudaklarını ise kulak mememe yakın bir yerlede olduğunu biliyordum "Sen güvenin ta kendisisin küçük şeytan, sadece iste."
Küçük şeytan...ona şırıngayla sakinleştirici verdiğimden saniyeler sonra bana bunu söylemiş ve bayılmıştı. İstersem yapabileceğimi, o anki gibi amacıma odaklanmamı istiyordu. İstiyordum, onun varlığıyla zihnimin bulanmasına izin vermemeye çalışarak istediğime odaklanıyordum. Zafer istiyorum.
Za-fer is-ti-yo-rum.
Tık!
Vuruşum yumuşak ama kesindi. Beyaz top, sekiz topuna dokundu. Sekiz topu, yavaşça, sanki tüm zaman durmuşçasına, cebin karanlık ağzına doğru süzüldü.
PAT!
Sekiz topunun cebe düşme sesi, Le Mystère'in ölüm sessizliğinde bir silah sesi gibi yankılandı.
Oyun bitmişti.
Topun cebe girmesiyle yankılanan tok ses, hemen arkamdaki bedenin nefesini aniden kesti. "Kazandık," diye fısıldadı sıcak nefesini üfleyerek. "Güven sensin." demişti tekrardan, güven sensin...onun için güven bendim.
***SUNGUR TUNA KURTEL***
Topun cebe girmesiyle birlikte bedenime yayılan o elektriklenmeyi hızla kesmek zorundaydım. Zafer anıydı, ama hemen altımda duran beden, o kırılgan ama güçlü kadın nefesi, bu cehennemi benim cehennemime çeviriyordu.
Geri çekilirken, tenim onunkinin sıcaklığını arıyordu, ama bu bir zaaf belirtisiydi ve o anda zaafa yer yoktu. Kendimi kasarak, o bilindik soğukluğuma döndüm. Bakışlarımda sadece zaferin kibri olmalıydı, az önce bir bütün olduğum bedenin yankısı değil.
Ben atış yaparken irademi zorda olsa kontrol altında tutabiliyor olsam da atış sırası ondayken, sırtını göğsüme yasladığında, tüm odak noktam dağılmıştı. Bilardo topu, Sokolov veya etraftaki silahlı adamlar... hepsi anlamsız bir uğultuya dönüşmüştü. O ince kumaş katmanı bile, aramızdaki ateşi kesmeye yetmiyordu.
Nefesinin hızlandığını hissetmek. Kalbinin atışını, sırtıma dayanan kemiklerinden bile hissedebilmek...fazlaydı.
O, benim henüz çözemediğim bir bilmeceydi ve çözerken keyif alacağım zorlu bir bilmece.
Siktir. Kendime gelmem gerekiyordu, şu an hiç sırası değildi.
Uzaklaştığım, sıcaklığını aradığım bedene bakmamaya çalışarak derin bir nefes alıp Sokolov denen tipine soktuğum herife odaklandım. Kibirli tavrıma bürünerek piç bir gülümsemeyle ellerimi cebime koydum. Bir kaç büyük adımla adamın karşısına dikildim "Kazandık, Emris," sesim derin bir tatminle doluydu. İlay'ın çantasını açıp içindeki belgeleri çıkardığım gibi önüne koydum "Şimdi bize o anlaşmayı vereceksin."
Emris Sokuk, elini ceketinin iç cebine attı, çıkardığı kalemle hepsini imzalarken sonuncu kağıda baktı. Damian'a imzalattığımız tehdit unsuru anlaşmaydı "Bunu biliyorum, imzalamayacağım."
Alt dişimi ısırıp sinirle güldüm. Bilse, sabrımın doruklarında olduğumu, ne denli zorlandığımı bilse. Elimin bir adam öldürebilecek kadar kaşındığını bilse bu cümleyi kurar mıydı? Hiç sanmıyorum, bilsin öyleyse.
Sakin kalmaya çalışarak omuzlarımı silktim, bu sırada Pars'a bakarak gizli bir işaret vermiştim. Anlayarak korumaların hemen yakınında geziniyordu.
Başımı Emris'e çevirmeden, beklemediği anda burnuna attığım yumrukla beraber Pars, korumalardan birinin silahını aldığı gibi namluyu Emris'in kafasına dayadı. Silahlı adamların hepsi Emris'e zarar gelme ihtimaliyle oldukları yerde durmuşlardı.
Gerisin geri sendeleyerek arkasındaki siyah kadife koltuklardan birine düşmüştü Emris, burnunun acısıyla inlerken neye uğradığını şaşırmış vaziyette bağırdı "Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?" Adamlarına talimat verdi "Hemen vurun şunları."
Elindeki silahın emniyetini indirerek tehditvari bir sesle bağırdı Pars "Sakın denemeyin bile" namlunun ucuyla adamın kafasına vurdu iki kere "yoksa yavşak patronunuzu delik deşik ederim."
Yakasından tutup kaldırdım"Güzellikle imzalasaydın güzellikle gidecektik puşt!" parmağını burnundan akan kana bastırıp kağıda izini çıkardım, yakasını savurarak bırakıp koltuğa düşürdüm. Acıyla inlemeye devam ediyordu "Kanla başlayan kanla biter soktuğumun Emris'i. Seni de Kuytu'da ki davetimize bekliyoruz. Yapman gerekenleri biliyorsun."
Kağıtları toparlayıp ayağa kalktım "Kuytu'nun en büyük kuralı. Birbirimizi habersiz öldürmek yasak, buna cesaret edersen soyundan geriye tek bir sperm tanesi bırakmam. Ona göre yap planlarını."
Sinirden morarmıştı Emris, kendini sıkmaktan patlayacak bir bombaya dönüşmüştü. "İndirin silahlarınızı!" gür ve öfke dolu sesi Fransa'yı sarsacak kadar güçlüydü fakat biz sendelememiştik bile. Arkamızda kalan Le Mystère'in loş ışıkları, adeta bize bir intikam yemini fısıldıyordu.
***İLAY SOYKAN***
Kısa sürede arabaya binip yola çıkmıştık, Le Mystère'de yaşanan galibiyetin üstünden yarım saat geçmişti. Orada yaşanan her bir an, atlatılması zaman alacak anlardı. Hepimiz için, bu nedenle kimse yaşananlar hakkında konuşmamıştı.
Oluşan sessizlik canımı sıktığından Lilia'nın bildiklerini anlatma sırası tam şu andı. Para arabayı sürüyordu, sağ koltukta Sungur vardı. Ben ve Lilia'da arka koltukta oturuyorduk. "Lilia, şu fabrika tam olarak nerede?"
Herkesin dikkat kesildiğini ağırlaşan havadan anlamıştım. Lilia, zihninde ne yankılandıysa gözlerindeki paramparçalığı görmüştüm. Sıkıntılı bir nefes aldı. "Güney İtalya, Calabria."
Şakağını ovalayıp gözlerini kapatarak anımsamaya çalıştı "Gioia Tauro Körfezi Yakınlarında. Tesisin adı, Società Chimica Aeterna (S.C.A.) -Aeterna Kimya Şirketi-
Calabria, Aspromonte Dağları'nın etekleri ile Gioia Tauro liman bölgesi arasında kalan bir kıyı şeridi. Fabrika, ana karayolundan izole edilmiş, eski bir zeytinlik arazisine kurulmuş."
Baya detaylı araştırmış olmalıydı. Bizim evimizi, dolaplarınızı karıştıran birinin bunu detaylıca araştırması garip değildi. "Başka ne biliyorsun?"
Gözlerini aralayıp bana döndü, omuzlarını düşürüp arkasına yaslandı. O fabrikayı hatırlamak etini lime lime eder gibiydi.
"Tesis, Avrupa'nın en büyük konteyner limanlarından biri olan Gioia Tauro Limanı'na makul bir mesafede. Liman, 'Ndrangheta'nın uluslararası uyuşturucu ve kaçakçılık faaliyetlerinin ana giriş kapılarından biri. Bu nedenle Mnesonim'in hammaddeleri ve son ürünleri, küresel sevkiyat ağlarına kolayca entegre ediliyor." Derince bir nefes vererek başını diğer tarafa çevirdi.
"Bildiklerim bu kadar."
Oturduğu koltuğa sinerek dışarıyı izlemeye başlayınca üstüne gitmek istemedim, şimdilik bu kadarı yeterliydi. Zorlarsam aramızda ki gerilim artardı ve anlatacaklarını anlatmaktan vazgeçerdi.
Sessizlikle başımı arkaya yaslayıp camdan tarafa döndüm, sessizlikle dışarıyı izlemeye çalıştım. Çalışıyordum çünkü Le Mystère'de yaşananlar zihninden gitmiyordu. Delireceğim İlay! Saçmalama.
Başımı biraz sağa çevirip Pars'ın arkasında oturduğum için çaprazımda kalan Sungur'a baktım. İstifini bozmadan önüne bakarak alıp giden yolu izliyordu. Belki de başka bir şey düşünüyordu.
Düşünmüyordu ama düşünmesini mi istiyordum? Hayır. Düşünmek istemediğim şeyi düşünmesini niye isteyeyim?
Kafayı yiyeceğim, şu an tek düşünmek istediğim İtalya'ya gidince olacaklardı!
🌕🌕🌕
Uçaktan indikten saatler sonra, kiralık bir SUV'un karartılmış camlarından Calabria'yı izliyorduk. Paris'in ışıklı, kalabalık sokakları geride kalmıştı. Şimdi etrafımızı sessizlik, güneşten yanmış toprak ve sonsuz zeytin ağaçları çevreliyordu.
Sungur, ön kısımda sağ koltukta, hala o buzdan maskesiyle oturuyordu. Le Mystère'de yaşananlar, aramızda çözülemeyen bir düğüm gibiydi. Her ikimiz de düğümü sıkılaştırmamak için birbirimizden uzak duruyorduk ama İtalya'nın bu izole coğrafyası, sessizliği daha da yoğunlaştırıyor, aramızdaki gerilimi bir mıknatıs gibi çekiyordu.
Lilia'nın verdiği adrese yaklaşırken, yolun karakteri değişti. Asfalt, yerini taşlık, bozuk bir toprak yola bıraktı. Gökyüzü, öğleden sonra güneşinin sarı tonuyla parlıyordu ama atmosfer, derin bir tehdit altındaydı.
Nihayet, yolun sonunda, Società Chimica Aeterna göründü.
Dışarıdan bakıldığında, burası bir ilaç fabrikasından çok, zamanın unuttuğu bir terk edilmiş bölgeyi andırıyordu. Dış duvarları paslı turuncu ve soluk bej bir renge sahipti, nem ve yılların yıpratmasıyla yer yer dökülmüştü. Paslanmış dikenli teller ve eğik duran beton direkler, tesisi içindeki sırları korumaktan çok, her an çökebilecek bir mezarlık gibi çevreliyordu.
Tesisin üzerinde ne parlak bir kamera, ne de bir uyarı levhası vardı. Her şey, buranın önemsiz ve terk edilmiş görünmesi için tasarlanmıştı. Ama bu sahte sessizlik bir şeyler saklıyordu.
"Gördüğünüz üzere, bu bir endüstriyel tesis değil," diye fısıldadı Pars direksiyon başında, aracı zeytin ağaçlarının arasına gizlerken. "Bu bir 'Ndrangheta sığınağı.' Sistematik güvenlikten çok, göz ve gölge var."
Sungur, uzun bir sessizlikten sonra nihayet konuştu. Sesi, ortamın sertliğine uygundu, emir doluydu
"Gioia Tauro Limanı'na giden gizli hizmet yolunu bulmalıyız. Mnesonim'i Avrupa'ya taşıyan damar orası."
Gözlerimi, başımı çevirdiğimde çaprazımda kalan Sungur'a kaydırdım. O ise camdan dışarı, tesise odaklanmıştı.
"Oraya gizlice sızmak mümkün değil," diye homurdandı Pars, dürbünü gözüne sabitleyerek. "Etrafı saran zeytinlikler doğal siper görevi görüyor ama üst teknolojili güvenlik olduğuna eminim."
Sungur, kol dayanağındaki haritayı açtı. Üzeri, karayollarını gösteren çizgiler ve Lilia'nın eklediği el yazısı notlarla doluydu. "Gioia Tauro limanına giden yolu bulmak, tesisin içine girmekten daha az riskli. Sevkiyat saatlerini öğrenirsek, fabrikanın işleyiş döngüsünü çözeriz."
Lilia, sırt çantasından çıkardığı tableti açtı. Yüzünde hala Paris'teki gerginliğin izleri vardı ama görev bilinci ağır basıyordu. "Haritadan kontrol ettim. Gioia Tauro, Akdeniz'in en büyük limanlarından biri. Mnesonim gibi bir ürünü kamufle etmek için mükemmel. Sevkiyatlar genellikle gece yarısından sonra, konteyner trafiğinin en yoğun olduğu saatlerde yapılıyor. Bu, 'Ndrangheta'nın klasik yöntemi."
Sungur başını salladı. O an, arkaya uzanıp haritadaki iki noktaya, fabrikayla liman arasındaki toprak yola parmağını bastırdı.
"Fabrikanın içine girmeyeceğiz," dedi. Sesi keskin ve kararlıydı. "Sevkiyatı, limana ulaşmadan bu yolda durduracağız. Envanteri alacak, formülü kopyalayacak ve geri kalanını limanın dibinde yakacağız."
Plan, Karakan'a yakışacak kadar cesur ve tahrip ediciydi.
"O yol ne kadar korunuyor?" diye sordum. Sesim, uzun süren sessizlikten sonra boğuk çıkmıştı. Sadece göreve odaklanmak zorundaydım.
Sungur, elini haritadan çekti. Yine bana bakmadı. "Koruma, Gioia Tauro'dan değil, Aspromonte Dağları'ndan gelecektir," diye yanıtladı. "Bu coğrafyayı mafya yönetiyor. En yakın sivil yerleşim bile bize karşı düşman olabilir. Bizi gören, tesise haber verir."
Sungur'un gözleri nihayet dikiz aynasında benimkilerle buluştu. Bakışları, soğuk ama yoğun bir uyarı taşıyordu. Sanki bilardo masasında yaşananlar hiç olmamış gibiydi. "Burası Paris değil. İtalya'nın kuralları farklı. Burada hata yaparsak, ölmekle kalmayız."
Bu sert uyarıya karşılık, Pars da aynadan bize baktı. "O halde bir gece daha buradayız. İlay, sen ve Lilia, sevkiyat yolunu inceleyin. Sungur ve ben de fabrikanın dışında nöbet tutacağız. Sabah, planı uygulamaya koyarız."
Sungur'un yüzünde, Pars'ın önerisine karşı çıkan bir ifade yoktu. "Pekâlâ," dedi "Hareket etmeden önce kendimizi donanımlayalım."
SUV'dan hızla inip bagajı açtı. Çantadan çıkardığı, susturuculu, zarif bir Beretta M9 modelini bana uzattı. Soğuk metal, parmaklarıma değdiğinde, o an Sungur'un ellerinin sıcaklığı aklıma geldi.
Tek kelime etmeden silahı aldım. Soğuk metali, Sungur'un sıcaklığını hissettiğim anların zıttıydı.
Hepimize silah dağıtmıştı. SUV'dan ayrıldıktan sonra, Pars aracı zeytinliklerin derinliklerine gizlemişti. Sungur ve o, fabrikayı uzaktan izlemek üzere Aspromonte eteklerindeki yüksek bir noktaya tırmanmışlardı. Lilia ve ben ise, Gioia Tauro'ya giden o lanetli toprak yolu takip ediyorduk.
Gökyüzü hala sarıydı ama güneş batıya doğru eğilirken gölgeler uzuyordu. Calabria'nın sessizliği, şehir gürültüsüne alışkın kulaklar için bir uyarı çanı gibiydi.
Ben öndeydim, harita okuyucusunun hızında ilerliyordum. Elim, ceketimin altında gizlediği silaha yakındı.
"Bu sessizlik fazla," diye fısıldadım, çevreyi tararken. Her adımda ayaklarımızın altında ezilen kuru otlar ve küçük taşlar, ortama yabancı olduğumuzu ilan ediyordu.
Lilia geriye bakmadan cevap verdi "Burada kural, görmek ama görülmemek. Bu bölge, polis devriyelerinden daha çok 'Ndrangheta'nın gözleri tarafından kontrol ediliyor. Gördüğümüz her sivil araç, aslında bir gözcü olabilir."
Yol, fabrikanın dış duvarından yaklaşık yüz metre sonra sola kıvrılıyor, ardından geniş bir zeytinlik tarlasına doğru alçalıyordu. Burası, pusu kurmak için mükemmel, kaçmak için korkunç bir noktaydı.
"Gece sevkiyat kamyonları bu virajda yavaşlamak zorunda kalacak," diye işaret ettim. "Burada durdurabiliriz. Ama kamyon durduğunda, koruma araçları da durur."
Lilia başını salladı, gözleri etraftaki araziyi tarıyordu. Bir an durdu ve bir zeytin ağacının dibine çömeldi. Eğildiğimde, toprakta derin, taze lastik izleri gördüm. İzler, yolun merkezine değil, kenarına yakındı.
"Kamyon izleri," diye açıkladı Lilia. "Ama kamyonlar bu dar yolu kullanmıyor. Büyük ihtimalle bu, koruma aracına ait."
Sırt çantamdan küçük, termal görüntüleme özellikli bir dürbün çıkardım. Dürbünü zeytinliklerin ötesindeki yola doğru çevirdim
"Isı imzası arıyoruz. Özellikle, taşların arasında gizlenmiş veya ağaçların tepesine yerleştirilmiş kamera mercekleri..." Dürbünü ona uzattım. Alıp gözlerine yaslayarak inceledi.
Bir süre sonra "Gördüm," diye fısıldadı. "Yolun sağında, büyük kütüğün yanında. Aşırı küçük ve sıcak."
Dürbünü geri alarak söylediği alana baktım. Tüm manzara, koyu mor ve sıcak turuncu tonlarına büründü. Tesisin duvarları hafifçe ısınıyordu. Ağaçların arasından geçerek yola odaklandım. İlk başta hiçbir şey yoktu. Sonra, yolun biraz ilerisinde, yanmış bir ağaç kütüğünün hemen yanında, küçük, küp şeklinde belirgin bir sıcaklık imzası gördüm.
Kaşlarımı çattım "Bu bir kamera değil," dedim, sesim ciddileşmişti. "Kamera bu kadar ısı yaymaz. Bu, bir tür kablosuz iletişim rölesi ya da bir dinleme cihazı."
Aniden, zeytin ağaçlarının arasından, motor sesi yankılandı.
Başımız hızla sese döndü. Tesisin olduğu yönden, hızla yaklaşan bir araç sesiydi bu. Gündüz vakti bir devriye olabilirdi ama bu hız, normal değildi.
Lilia beni kolumdan yakalayıp sertçe yanımızdaki taş ocağı kalıntılarının arasına çekti. Nefesimizi tuttuk.
"Hemen yere yat," diye tısladı "Eğer bunlar sadece gözcüyse, bizi fark etmeleri tüm planı bozar."
Soğuk, kaba toprak yüzüme değdi. Vücudumun hemen altındaki toprak, göğsümün üzerindeki Beretta'nın soğuk metali... O anda, Sungur'un uyarısı yankılandı 'Burada hata yaparsak, ölmekle kalmayız.'
Motor sesi yaklaştı, yaklaştı ve aniden yanımızdaki toprak yoldan geçti. Bir anlığına, camları karartılmış, koyu renkli bir Fiat Doblo gölgesi üzerimizden geçti.
Aracın hızı ve karartılmış camları, içindekilerin sıradan işçiler olmadığını gösteriyordu.
Araç, liman yönüne doğru uzaklaşırken Lilia titrek bir nefes verdi. "Gözcüler ya da sadece bir keşif ekibi."
Başımı kaldırdım. Az önce gördüğümüz dinleme cihazı ya da her neyse tam yolun üzerindeydi. Sungur'un dediği gibi burada kurallar farklıydı.
Calabria'nın keskin, taşlı arazisinde, zeytin ağaçlarının arasından tırmanmak bacaklarımı zorladı. Lilia’nın arkasından hızla ilerlerken, tek düşüncem Sungur'a, yolda bir dinleme cihazı bulduğumuzu bir an önce haber vermekti.
Sungur ve Pars, Aspromonte Dağları’nın eteklerinde, tesisin büyük bir kısmına yukarıdan bakan, doğal bir siper oluşturan kaya kütlesinin arkasında konumlanmıştı.
"Geliyoruz," diye fısıldadım, tırmanışın sonuna geldiğimizde.
Sungur, elindeki dürbünü indirip bize döndü. Yüzü sabırsızdı. Pars, yan taraftaki bir kayanın üzerine oturmuş, elindeki bıçağın keskinliğini kontrol ediyordu.
"Ne buldunuz?" diye sordu Sungur, sesi derin ve sorgulayıcıydı. Gözleri, üzerimdeki toprak ve ter izlerini taradı, ardından hızla Beretta'nın durduğu ceketimin alt kısmına kaydı.
Nefes nefese söze girdim "Sevkiyat yolunda, ana karayoluna yakın bir yerde gözcü izleri var. Ama asıl sorun bu değil. Yolun kenarındaki yanmış bir kütüğün yanında, termal imzada küp şeklinde bir cihaz yakaladık."
Sungur'un yüzündeki gerginlik bir ton daha arttı. "Ne cihazı?"
"Kablosuz iletişim rölesi veya dinleme cihazı," hızla yanlarına ilerliyordum "Basit bir kamera değildi, fazladan ısı yayıyordu. Fabrika, teknolojik olarak da koruma altında. Ayrıca," diye ekledim, "bir Fiat Doblo, liman yönüne doğru hızla yanımızdan geçti. Gözcülerdi. Bizi fark etmediler, ama yolun sürekli kontrol edildiği açık."
Sungur, kayaya yaslandığı yerden yavaşça doğruldu. Boyu, akşam güneşi ışığında bile tehditkâr bir gölge oluşturuyordu. Yüzünde, analitik zekâsının getirdiği o korkutucu sakinlik vardı.
"Dinleme cihazı," diye mırıldandı. Ardından Pars'a döndü. "Kuytu'nun standart uygulaması değil. Bu Ndrangheta'nın işi. Onlar teknolojiye güvenmezler, ama güvenlik sistemlerini her ihtimale karşı kurarlar."
Pars kaşlarını çattı. "Yani bu, planı riske atıyor. Sevkiyatı durdurduğumuz an, o cihaz sızmayı haber verecek."
Sungur'un gözleri, Pars'tan bana kaydı. Yüzünde, onaylamaya yakın bir ifade belirdi. "İyi iş, İlay. Cihazı bulmanız zaman kazandırdı."
Bu basit onay, Paris'te kurduğu 'Güven sensin' fısıltısının profesyonel bir uzantısıydı. O an yaşadığım bedensel ve ruhsal tahribat bir bir zihnime düşerken vücudum gerildi. Operasyonun tam ortasındaydık, hiç sırası değildi. Gözlerimi kırpıştırarak kendime gelmeye çalıştım.
Sungur haritayı tekrar önüne serdi. "Plan değişiyor. Sevkiyatı yolda durduramayız. Sevkiyat gerçekleşirken, biz tesisin içine gireceğiz."
Lilia itiraz etti "Ama envanter ve formül sevkiyat sırasında yolda olacak. Tesis boş kalacak."
"Hayır, Lilia," diye düzeltti Sungur. "Mnesonim formülü, Kuytu için çok değerli. Asla sadece bir kamyonun içinde taşınmaz. Formülün ana kopyası, ya da üretim için hayati olan çekirdek bileşeni, tesiste kilit altında tutuluyor olmalı." Gözleri, haritadaki S.C.A. yazısına odaklandı. "Onlar sevkiyatla meşgulken, biz içeri sızıp kaynağı alacağız. Pars, tesisin çatısından ve Aspromonte yönünden gelebilecek korumaları etkisiz hale getir. Lilia, sen dinleme cihazını ve yolun diğer tüm iletişimini kör et."
Ardından, gözleri tekrar bana döndü.
" Sen benimle geliyorsun. Tesise, ana üretim ünitesinin havalandırma tünellerinden gireceğiz."
🌕🌕🌕
Güneş, Aspromonte Dağları’nın arkasına battığında, Calabria’nın boğucu sıcağı yerini keskin, serin bir havaya bıraktı. Gökyüzü, yıldızsız ve ağır bir gece mavisine dönmüştü.
Sungur, elindeki susturuculu tabancayı ve benim sırt çantamdaki ekipmanı kontrol ederken, Pars ve Lilia son hazırlıklarını yapıyordu.
"Dinleme cihazı devrede," diye fısıldadı Pars, tabletine son bir kez baktıktan sonra. "Gioia Tauro yolundaki cihazı ve çevredeki tüm yerel frekansları otomatik parazit döngüsüne aldım. On dakika boyunca kör olacaklar. Bu, bize yeterli zamanı verir."
"On dakika," diye yineledi Sungur. Bakışları keskin, sesi ise bıçak gibiydi. "Pars, sen de o on dakika dolmadan Aspromonte’den gelebilecek ilk korumayı etkisiz hale getirmiş olacaksın. Tesis çatısına yerleş ve bizim çıkışımızı bekle."
Pars, başını salladı, yüzünde her zamanki sakin ölüm ciddiyeti vardı. Bana kısa bir bakış attı, bu bir abinin endişeli ama güvenen bakışıydı.
Sungur, Lilia ve Pars’ın ayrılmasını bekledi. Yalnız kaldığımızda, aramızdaki o görünmez, elektrik yüklü duvar kalınlaştı. Sungur, elindeki ince, siyah ipi belime bağlamak üzere bana yaklaştı.
"Tünelde birbirimizi kaybetmemeliyiz," diye açıkladı. Yüzü, gölgede kalıyordu ama kokusu havayı dolduruyordu.
Bedenlerimiz birbirine tehlikeli derecede yakın duruyordu. Aradaki mesafe, bir fısıltıdan daha azdı. Sungur, ipi hızlı ve ustaca, neredeyse dokunmamaya özen göstererek, belimdeki kıyafete sabitledi. Ancak, elinin kararlılığı, anlık bir an için ceketimin kumaşını itti ve parmakları belime değdi.
O anlık temas, Paris'teki bilardo masasında yaşanan tüm sıcaklığı, güveni ve tahribatı geri getirdi. Nefesim kesildi.
Sungur da bu teması hissetmişti. Duraksadı. Maskesinin altındaki kontrolü, derin, hırıltılı bir nefes alarak geri kazanmaya çalıştı.
"Havalandırma tünelleri dar ve karanlık olacak İlay" dedi, sesi önceki emir tonundan daha alçaktı. "Bana sırtını dayamaktan çekinme"
"Çekinmem," diye fısıldadım, gözlerimi onun karanlık silüetine dikerek.
Şu anda ona ne kadar odaklanmamaya çalışsam, zihnimdeki her düşünce onun sesine, kokusuna ve az önceki temasına dönüyordu.
Son bir itişle beni havalandırma tünelinin girişine doğru yönlendirdi. Eski, paslı metal kapağın menteşeleri, Sungur onu yavaşça açarken acıyla gıcırdadı. Karanlık, metalik bir koku ve içeriden gelen ıslak beton nemi yüzümüze çarptı. "On dakika. Başlıyoruz."
Sungur önce tünele girdi. Beline bağlanan ip gerildi ve ben de onun arkasından, soğuk Beretta'yı sıkıca tutarak, S.C.A.'nın karanlık ve dar havalandırma tüneline doğru kaydım.
Arkamızdaki metal kapak yavaşça kapandı ve dış dünyanın Calabria sessizliği, metal ve ıslaklık kokan kapalı bir mezarlığın uğultusuna dönüştü.
Tünel, beklediğimizden daha dardı. Dizlerimin ve ellerimin üzerinde ilerlerken, sırt çantamın metal kenarları tünelin paslı yüzeyine sürtünüyor, çıkan ince gürültü kulağımı tırmalıyordu.
Sungur önümde, zifiri karanlıkta hareket eden, sadece silahının hafif parlaklığı ile seçilebilen bir gölgeydi. Bedeni, tünelin çevresindeki beton ve metale zar zor sığıyordu. Onun kaslı sırtını ve geniş omuzlarını izlerken, tünelin daraltılmış olması, aramızdaki ipin her an gergin kalmasını sağlıyordu.
İp gerildiğinde, Sungur'un nefes ritmini anında hissediyordum.
Tünelin içi, nemli bir ölüm kokusu taşıyordu, kimyasal atıkların keskin kokusu, ıslak beton nemi ve paslanmış metalin buruk tadı karışmıştı.
"Sağdaki menfeze dikkat et," diye fısıldadı Sungur, sesi tünelde derinden yankılandı. Fısıltısı bile, yakında olduğumuz için kulak zarımı titretiyordu.
Menfezin yanından geçerken, Sungur duraksadı. Beline bağlı ip aniden gevşedi. Onun durmasıyla ben de anında durdum, yüzüm Sungur'un bacağına teğet geçti. Bedenim anında tepki verdi, kontrolsüz bir sıcaklık dalgası kalbime yayıldı.
Sungur da duraksadı.
"Hareket etme, İlay," diye fısıldadı, sesi bu sefer uyarıcı ve derin bir ton taşıyordu.
Birkaç saniye süren o sessizlikte, tek duyduğum kendi hızlanan kalbimin sesi ve hemen önümdeki Sungur'un sabit, güçlü nefes alışverişiydi.
Sungur, el fenerini açtı. Işığın ince hüzmesi, tünelin önündeki beton duvarda bir kapak mekanizması olduğunu gösteriyordu.
"Ana üretim ünitesinin havalandırma şaftı," diye açıkladı. "Bu tünel, fabrikanın bodrum katına iniyor."
Gözleri ışıkta parlıyordu. Yüzündeki ifade tekrar o soğuk, analitik maskeye bürünmüştü.
Hemen yanımda, tüm gerilimini kontrol altına almaya çalışıyordu.
Sungur, kapak mekanizmasına uzandı. Kapak, dışarıdan kilitli değildi, ancak ağır ve paslıydı. Sungur tüm gücünü vererek kapağı çekti.
Kapağın aniden açılmasıyla yayılan metal gürültüsü, on dakikalık sükûnet planını tehdit eden bir çığlık gibiydi.
Sungur hızla arkasına döndü. Fenerin ışığı, şaşkın ve endişeli yüzümü aydınlattı. "Sessiz ol!" diye tısladım.
"Kilitli değil, ama yağlanmamış," diye yanıtladı Sungur, gerginlikten çenesi kasılmıştı. "Şimdi, arka arkaya iniyoruz. Benim omuzlarıma basarak kendini aşağı sarkıt."
Altımızda, dar bir merdivenin karanlığa doğru süzüldüğü on metrelik bir boşluk vardı.
Merdivene ulaşmak için Sungur'un omuzlarına basmam gerekiyordu.
"Acele et," diye tısladı Sungur, sırtı bana dönük, merdivenin boşluğuna doğru eğilmişti. Metal gürültüsünün yarattığı risk, her saniye artıyordu.
Omuzlarına ellerimi koydum. Ellerim, ceketinin kumaşının altındaki sert, gergin omuz kaslarına değdi. Bu temas, bir önceki anın sıcaklığını taşımıyordu; bu kez bu, çelik gibi, güven veren, ölümcül bir temas noktasıydı.
Sağ ayağımı, Sungur’un sol omzunun hemen dibine bastırdım. Onun bedeni, basınca rağmen bir kaya gibi sabit kaldı.
"Aşağı iniyorsun," diye fısıldadım, emri ona vermek istercesine.
Sungur başını hafifçe salladı, bu hareketiyle ense kökü, yüzüme yaklaştı.
"Biliyorum," diye karşılık verdi, sesi mutlak bir kontrol içeriyordu.
Vücudumu yavaşça yukarı ittirdim, merdivene ulaşmak için uzandım. Omuzlarına verdiğim ağırlık, boynumuzun ve yüzümüzün birbirine tehlikeli bir şekilde yaklaşmasına neden oldu. Sungur'un nefesi, bu kez gerginlikten değil, zorunlu yakınlıktan dolayı ağırdı.
Nihayet, merdivenin ilk basamağını yakaladım. "Tamam," diye fısıldadım, rahatlama ve adrenalinin karışımıyla.
Sungur'un bedeni, üzerindeki yük kalkar kalkmaz hemen rahatlamadı. Hatta, elimi merdivene atıp tuttuğum o son anda, omuzlarındaki kaslar kasıldı. "Ben iniyorum," dedi, sesi tekrar o bilindik keskin emir tonuna dönmüştü.
Ben merdivende tutunurken, Sungur hızla tünelden aşağı sarktı. Omuzlarımın seviyesini geçtiği an, merdivene olan mesafesi artıyordu. Tünelin kenarındaki ip gerildi ve Sungur'un ağırlığı benim boyumdan aşağı doğru çekiyordu.
Merdivenin eski ve paslı basamaklarına tutunarak yavaşça aşağı süzüldük. Her on metrelik inişte, kapalı alanda ve karanlıkta olma hissi boğucuydu.
Nihayet, Sungur'un sesi karanlıktan geldi. "Zemin." Merdivenin son basamağını bıraktım. Ayaklarım, yumuşak, kumlu bir yüzeye bastı. Etrafımızdaki hava, kimyasal buhar ve soğuk nemin karıştığı daha keskin bir koku taşıyordu.
Sungur feneri açtı. Karanlık aydınlandığında, S.C.A.'nın bodrum katı gözler önüne serildi.
Burası, bir laboratuvardan çok, terk edilmiş, yeraltı bir hapishaneyi andırıyordu. Beton duvarlar nemden ve kimyasallardan dolayı koyu lekeler içindeydi. Zemin, borular ve kablolarla doluydu.
Sungur, elini belimdeki ipe attı ve çözdü. Bu eylem, görevin bittiğini ve yeni bir aşamanın başladığını işaret ediyordu.
"İlay," dedi, gözleri etrafı tararken. "Buradan sonra daha da dikkatli olmalıyız. Çekirdek bileşen, bu tesisin beyninde."
Sungur'un fenerinin ince, sarı ışığı S.C.A.'nın bodrum katını tararken, bulunduğumuz yerin iğrençliği ve tehlikesi netleşiyordu.
Beton zemin, çeşitli sıvılarla ıslaktı, kimyasal buhar havayı ağırlaştırıyor, her nefeste ciğerlerimi yakıyordu. Tavan, karmaşık bir paslı boru ağıyla kaplıydı. Her bir borudan sızan damlacıklar, aşağıda biriken su birikintilerine ritmik ve rahatsız edici bir sesle düşüyordu.
Boruların arasında ve nemli duvarlarda, kara küf lekeleri geniş alanlara yayılmıştı.
"Beyin," diye mırıldandım, Sungur'un dediği şeyi düşünerek. "Büyük ihtimalle yönetim katı veya laboratuvarın merkezi server odası."
Sungur feneri kapatıp, gece görüş gözlüğünü taktı. Benim de takmamı bekledi. Zifiri karanlık, gözlüğün yeşil tonuyla anında aydınlandı. Borular, kablolar ve döküntüler, şimdi korkutucu bir netlikle önümdeydi.
"Yönetim katına çıkan tek bir merdiven olmalı," dedi Sungur, sesi artık fısıltıdan çok, derin bir kedi hırıltısı gibiydi. "Hemen buradan çıkmalıyız. Gece yarısı sevkiyatı başlarken, buradaki personel dinlenmeye çekilecektir. Ama yine de..." Cümlesini bitirmedi. Bunun yerine, elindeki Beretta'yı kaldırıp, göz hizasındaki bir metal boruyu işaret etti.
Sungur'un vücudu aniden kasıldı.
Sağdaki, alçak bir duvarın arkasından, yavaş ve dikkatli bir nefes sesi duyuldu. Belli ki bu bodrum katı, tamamen boş değildi.
Sungur'un tepkisi şimşek hızındaydı. Gözlüğün yeşil ışığında, onun vücudunun gerildiğini, ayaklarının yere sabitlendiğini gördüm. Sadece birkaç metre ötemizde, beton sütunların arkasında bir ısı imzası vardı.
"İki kişi," diye fısıldadı Sungur, ağzımdan çıkan nefesi bile duymak istemezcesine.
Soğuk Beretta'yı avucumda sıktım. Kalbim göğüs kafesime çarpıyordu ama zihnim tekrar görev moduna geçmişti.
Sungur, elindeki silahı sessizce kavradı. "Sana sırtımı dönüyorum," diye fısıldadı. Bu bir emir değil, mutlak bir güven ifadesiydi. "Ben sağdakiyle ilgilenirken, soldaki koridorun boş olduğunu teyit et."
Sungur, bodrumdaki boru labirentinin arasına doğru akıcı, gölge gibi süzüldü. Ayaklarının zemine değdiği en küçük ses bile yoktu.
Benim görevim basitti, geriye kalan koridorun temiz olduğunu doğrulamak ve Sungur'un arkasını kollamak.
Hemen yan duvara yaslandım ve fenerin ışığı olmadan, tamamen gözlüğün yeşil filtrelerine güvenerek koridoru taradım. Borular, variller ve kimyasal bidonlarla dolu koridor boştu. Ancak o sırada, sağdan kısa, boğuk bir çarpma sesi geldi.
Sungur'un olduğu yönden.
Hemen ardından, yumuşak bir ıslık sesi duyuldu. Sesten anladım ki, o Ndrangheta koruması yere yığılmıştı. Sungur etkisiz hale getirme işini sessizce tamamlamıştı fakat tam o anda bodrum katının öbür ucundan, bir metal kapının açılma sesi ve İtalyanca bir konuşma duyuldu.
Yerdeki sese tepki vermişlerdi.
Sungur'un fısıltısını işittim "İki değil, dört kişi."
Yorumlar