20. "ARAFTA SANCI"
- ozgemcakirci
- 5 gün önce
- 32 dakikada okunur
20.BÖLÜM
“ARAFTA SANCI”
doubt- twenty one pilots
Let the world burn- chris grey
"Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiğim projem, beni koltuğumdan etti." bunun ihtimalini vermeyerek alayla güldü.
Benim korkak yetimhane sıçanım? Ben?
Asıl ailem...annem, babam, abim...nasıl yani? Beni yetimhaneden mi almıştı?
İnandığım, bildiğim, yaşadığımı sandığım, tutunduğum her şey yalan mıydı? Ben yetimhaneden alınmış olamazdım, oraya dair en ufak bir şey hatırlamıyordum.
(Yaş 7)
Okulda kazandığım ilk başarı belgesini heyecanla havaya kaldırarak çalışma odasına koşmuştum. "Baba, bak! Öğretmenim en iyisi olduğumu söyledi!" demiştim. Babam, masasındaki dosyadan başını bile kaldırmadı. Ben yanına yaklaştığımda, elimdeki kağıdı buruştururcasına itekledi.
"Gürültü yapma, İlay. Sen benim soyadımı taşıyorsun, elbette en iyisi olacaksın. Aksi kesinlikle olmasın. Şimdi dışarı çık, vaktimi çalma."
Kapıya doğru giderken omzumdan öyle bir itmişti ki, küçük bedenim mermer zeminde sarsılmıştı. O gün canımın yanmasından çok, gözlerindeki mutlak sevgisizlik dondurmuştu beni.
(Yaş 9)
Yanlışlıkla babamın çalışma odasındaki antika saatlerden birini devirmiştim. Babam, gürültüye öyle bir öfkeyle gelmişti ki, gözlerindeki karanlık parıltıdan öleceğimi sanmıştım. Elini havaya kaldırdığında, annem bir gölge gibi önüme atıldı. Babamın eli annemin omzuna sertçe indi, onu bir kenara iteledi.
Her yalnız kaldığında gözlerinden sicim gibi yaşlar akan annem, şimdi hiç olmadığı kadar dikti. "Dur Karan, artık dur! O daha çok küçük, kazaydı sadece!"
Öfkeyle soludu babam, duyguya dair en ufak bir parıltı yoktu. Gözlerine bakarken korkuyordum. "Küçük falan değil! Dikkat etmeyi öğrenmezse bu evde yeri yok. Çekil önümden, ona disiplini ben öğreteceğim!"
Annem beni göğsüne bastırıp babamın önünde adeta bir etten duvar ördüğünde, babam tiksinerek bakmıştı bize. "Onu böyle koruyarak sadece zayıf bir asalak yaratıyorsun," demiş ve beni annemin kollarından söküp atarcasına odasına sürüklemişti.
Sonrası zihnimin en karanlık, kurcalamak istemeyeceğim derin kasamdaydı. Şifresini unutmak için kafamı duvarlara vurmak isteyeceğim kadar yaraydı içimde.
(Yaş 10)
Masada her şey kusursuz görünmeliydi; gümüş takımlar, porselen tabaklar ve buz gibi bir sessizlik. Annem, babamın tabağına yemeği servis ederken eli hafifçe titredi ve bir damla su babamın eline sıçradı. Babam, çatalını masaya öyle bir vurdu ki porselenin çatlama sesini duydum.
"Beceriksizliğin bile bir sınırı olmalı, değil mi?"
Annem özür dilemeye çalışırken o ayağa kalktı, annemi saçlarından kavrayıp başını masaya doğru bastırdı. Ben çığlık atacakken abim masanın altından elimi sıktı.
"Eğer bir daha bu masada kontrolünü kaybedersen, seni bu evin bodrumuna gömerim. Çocukların önünde bana itaat etmeyi öğreneceksin!"
Bizi masada bırakıp çıktığında, annem hiçbir şey olmamış gibi yüzündeki saçı düzeltti ve "Yemeğinize devam edin çocuklar," dedi. O an anlamıştım; bu evde nefes almak, onun iznine bağlıydı.
Kontrol manyağı bir ruh hastasıydı. Onun izni dışında bir damla su bile olması gereken yerden sıçrar ise bedelini biri öderdi.
(Yaş 12)
Elimdeki silah ağır geliyordu, titriyordum. Hedefi ıskaladığımda babam arkamda bitti. Şefkatle elimi tutmasını beklerken, sertçe omzumdan sarsarak beni hedef tahtasına doğru iteledi.
"Hala bir korkak gibi titriyorsun. Benim soyadımı taşıyan birinin korkmaya hakkı yoktur. Ama sen... sen sadece vaktimi harcayan bir hayal kırıklığısın."
Yere düştüğümde elini uzatmadı. Sadece arkasını dönüp giderken mırıldandı "Hala çok fazla insani duygun var. Bunları söküp atana kadar karşıma çıkma."
(Yaş 13)
Babamın en büyük yasaklarından biri, evdeki çalışma odasına izinsiz girilmesiydi. Merakıma yenik düşüp girdiğimde, masanın üzerindeki çok önemli bir dosyaya mürekkep dökmüştüm. Babamın ayak sesleri koridorda yankılanırken donup kaldım. Öyle bir korkuydu ki kalbimin atışı bedenimi titretiyor, vücudumun etrafını bir ateş çemberi sarmış gibi yanıyordum.
O an abim içeri daldı. Dosyayı gördü, sonra benim titreyen ellerime baktı. Hiç düşünmeden beni dolabın arkasına itti ve mürekkep şişesini kendi eline aldı.
Babam içeri girdiğinde "Bu ne rezalet! Kim yaptı bunu?" Diyerek duvarları inletecek derece de bağırmıştı. Olduğum yere korkuyla sinerek titremeye başlamıştım.
"Ben yaptım baba." Dedi abim, o da korkuyordu biliyordum. Mürekkebi tutan elleri titriyordu. "Ben bakmak istedim, elim çarptı."
Babam, abimin yakasına yapışıp onu duvara sertçe çarptığında gürültülü çarpma sesini duymuştum.
Abim acıyla yüzünü buruştursa da gözlerini benden ayırmadı 'Sus' diyordu bakışlarıyla. Babam onu kapıya doğru itekleyip "Senin gibi bir varisin bu kadar dikkatsiz olması affedilemez. Akşama kadar aç kalacaksın ve bodrumda bekleyeceksin!" diye bağırdığında, abim sadece hafifçe gülümsedi. Beni korumuştu.
"Başkalarını koruduğun sürece acı çeken sen olacaksın Boran. Bunu bil, ona göre davran." Anlamıştı..
(Yaş 14)
Bir gün bahçede abimle şakalaşırken abim yanlışlıkla babamın çok sevdiği bir av köpeğini korkutmuştu. Babam, elinde deri bir kemerle bahçeye çıktı. Abimi gömleğinden tutup yere savurdu.
"Bir Soykan asla korkutmaz, sadece korku salar! Sen daha bir hayvana hükmedemiyorsun, yarın bu masayı nasıl yöneteceksin?"
Kemerin her inişinde abimin sırtından çıkan o tok sesi hala duyabiliyorum. Annem balkondan izliyor, tırnaklarını avucuna geçiriyordu ama müdahale etmiyordu. Ben öne atılmaya çalıştığımda babam beni tek eliyle itip yere düşürdü.
"İzle İlay! Merhametin ne kadar zayıf bir duygu olduğunu, abinin bu acizliğini izleyerek öğren!"
O gece abimin sırtına pansuman yaparken bana fısıldadığı tek şey şuydu "Ağlama İlay, o sadece bizi şekillendiriyor. Acı hissetmemeyi öğrenmeliyiz."
(Yaş 16)
Onun için en sevdiği yemeği hazırlatmış, masanın başında heyecanla beklemiştim. Belki bu sefer, sadece bir kez "İyi ki varsın" derdi. Karan odaya girdiğinde masaya bakmadı bile. Ceketini çıkarırken masanın kenarındaki vazoyu eliyle sertçe kenara itti, vazo yere düşüp parçalandı.
"Bana evcilik oyunu oynama, İlay. Senin görevin masayı donatmak değil, bu masanın ağırlığını taşıyacak bir zihne sahip olmak. Bu duygusal saçmalıklar seni zayıflatıyor. Gözümün önünden çekil, iştahımı kaçırıyorsun."
Beni kolumdan tutup kapıya doğru savurduğunda, "Baba..." diye fısıldamıştım. Durdu, bana tiksinir gibi baktı ve ekledi:"Bana o kelimeyle hitap etme. Ben seni bir 'evlat' olsun diye var etmedim."
(Yaş 17)
Odamda gizlice kitap okurken kapı aniden açıldı. Babam sarhoş değildi, aksine korkutucu derecede ayık ve öfkeliydi. Kitabı elimden alıp sayfalarını tek tek yırttı.
"Duygusal romanlar, sahte hayaller... Seni bunlarla mı var ettim ben?"
Beni kolumdan tutup duvara sertçe çarptığında nefesim kesildi. Boğazımı sıkarak yüzüme yaklaştı.
"Sen bir evlat değilsin. Sen benim şaheserim olacaksın. Eğer o zayıf zihnini bu çöplerle doldurmaya devam edersen, aklının hayalinin almayacağı acılar yaşatırım sana."
Beni yere fırlatıp odadan çıktığında, koridorda annemin "Lütfen ona dokunma" diye yalvarışlarını ve ardından gelen o korkunç tokat sesini duydum.
…
Zihnimdeki o kanlı anılar, bir film şeridi gibi koptu. Bütün kaslarım gevşerken tutunacak bir yer aradım, İnferi'nin bahçesinde, keskin soğuk havanın ortasındaydık. Ellerim boşlukta savrulduğuyla kaldı. Babam bildiğim adamın beni bir proje için yetimhaneden alıp yetiştirdiği, hatta zehirlediği gerçeği yüzüme tokat gibi yapışmıştı. Onun kanından olmamak sevineceğim bir haberdi fakat beraberinde annem ve abim de yalan oluyordu. Onların kanından olmadığımı düşünmek, hayatımın bu gerçeğinden her ne kadar nefret edip lanet etsem de annem ve abim bildiğim insanların gerçekliğinin yalan olduğunu düşünmek nefesimi kesiyordu.
"Ne anlatıyorsun lan sen?" Pars'ın sesiyle irkilerek kendime geldim, yumruklarını sıkmış kendini zor tutarak bağırmıştı. En az benim kadar şaşkındı.
Gözlerimi ondan çektiğimde yıkılışımı zevkle izleyen adam ile göz göze geldim. Geniş geniş gülerek Pars'a çevirdi gözlerini "Aptal mısın sen? Ne anladıysanız o."
Benim anladığım tek bir cümleyle sınırlı değildi. Benim anladığım küçük bir İlay'ın hayal kırıklığı, yetişkin İlay'ın ise yangınıydı. Pars, burnundan soluyarak yanıma gelirken Sungur ağır bir adımla öne çıktı, "Ulan..." kelimeler kifayetsizdi, hepimiz için. İkimizin de hayatı yalandı. "Ulan kızın hayatını hiç ettiğini söylüyorsun!"
"Doğru anlamışsınız, hiç etmek için ödedim parasını!" onun kötülüğüne edecek tek bir kelimem yoktu artık, gözünü kırpmadan, çekinmeden rahatça konuşuyordu artık. Kartları açıktı, hayatımı hiç etmişti ve bunu bile isteye, çekinmeden yapmıştı. Tıpkı annem Yeliz ve abim Boran'ın hayatlarını hiç uğruna harcadığı gibi.
Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Uğruna savaşlar verdiğim hayat yalandan ibaretti. Sadece bir kurmacaydı. Yalandım ben, aslında kimdim? Karşımdaki iblis beni almasaydı nasıl bir hayatım olacaktı? Abim ve annemsiz bir hayat... kahretsin, kahretsin delireceğim.
Pars elini omzuma koyarak eğilip yüzüme baktı ilgiyle, gözlerinde benim için parçalanan ruhunu görebiliyordum. "İyi olacaksın, hepsini atlatacağız." halimi görüp iyi misin sorusunun kalabalığını ve vicdan yüküyle vereceğim iyiyim cevabının yalan yüküyle beni uğraştırmadığına memnundum. Atlatacaktık, bir şekilde olacaktı fakat geriye benden bana ne kalacaktı? Bilmiyorum. Her geçen gün eksildiğimi hissediyordum.
Buruk tebessümümle başımı sallamakla yetindim, verebilecek daha iyi ve tatmin edici bir cevabım yoktu. Ben şu an ne yaşıyordum?
Tam o anda, yanımda bir fırtına koptu. Sungur'un bedeni, sanki yayından fırlayan bir ok gibi gerildi. O da benim gibi yeni mi öğrenmişti? Yeni öğrenmesi bir yana öğrendiği kişi sövülesiydi. Tek bir kelime etmeden aralarında ki dört adımı çevik bir hızla aştı. Etraftaki kalabalık daha ne olduğunu anlamadan, Karan Soykan'ın üzerine bir kâbus gibi çöktü.
"Senin leş bedenine ne kadar öderler sence?" diye kükredi Sungur. Sesi, İnferi'nin derinliklerinden gelen bir gök gürültüsü gibiydi.
Karan, yakalarına yapışan adamdan kurtulmaya fırsat bulamadan Sungur'un demir gibi parmakları boğazına kenetlendi. Heybetli gövdesiyle Karan'ı boğazlayarak parmak uçlarına yükselmesini sağladı.
"Senin gelmişini geçmişini öyle bir sikeceğim ki ne İlay'a yaptıklarının ne bana yaptıklarının tek bir acısı bile karşılıksız kalmayacak. Kan kusturacağım!"
Keskin, ayaz hava ciğerlerime dolarken her nefesim bir cam kırığı gibi boğazıma batıyordu. Sungur'un kükreyişi, taş duvarlarda yankılanıp boşlukta asılı kalan ağır sessizliği paramparça etti. Yıllarca gölgesinden korktuğum, bir bakışıyla dizlerimi titreten Karan Soykan, şimdi Sungur'un devasa elleri arasında, ayakları yerden kesilmiş bir kukla gibi çırpınıyordu.
Etraftaki korumalar silahlarına davrandı, emniyet mandallarının metalik sesi bahçede bir ölüm senfonisi gibi yükseldi. Ama kimse tetiğe basamıyordu. Sungur'un etrafındaki vahşi aura, yaklaşan herkesi küle çevirecek kadar yakıcıydı.
"Gebertse de kurtulsak." diyen Pars'tı, "Cibiliyetine soktuğum." eklemesiyle beraber sinirle soludu. Bir yandan da omzumdaki elini aşağı kaydırıp kolumu kavramıştı, bacaklarımdan her an gücün çekileceğini hissetmiş olmalı.
Karan'ın yüzü, oksijensizlikten ve boğazına gömülen demir parmakların baskısından morarmaya başlamıştı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi ama kibri, o lanet olası kibri hâlâ oradaydı.
"Önce İlay'a hesap vereceksin" diye bağırdı Sungur, yüzünü Karan'ın yüzüne yaklaştırarak. "Sonra bana hesap vereceksin. Her şeye hakimsin, anlatacaksın. Bilmiyorum diyen dilini sikerim. Babamı o enkazın altında bırakan, bizi bu cehenneme mahkûm eden sen misin?"
Ellerinde çırpınıyor, can çekişiyordu Karan. Bir şeyler söylemeye çalışıyor ama nefesi yetmediğinden anlamsız mırıltılar çıkarıyordu. "Karan Soykan ölürse buradan canlı çıkamazsın!" Asaf'ın gürleyişiyle kendime gelerek etrafıma baktım, çevremizi sarmış, bizi çember içine almışlardı. Karan yüzünden Sungur'un zarar görmesini istemiyordum.
"Ölmesi gerekenlerin zamanının gelmemesinden nefret ediyorum." homurdanarak yanımdan ayrılıp Sungur'un yanına ilerledi Pars. "Karakan!" Sungur'u Karan'dan uzaklaştırmaya çalışıyordu ama Sungur yine canavarlaşmış gibiydi. Kendine gelmesi için sert bir yumruğu Sungur'un yüzüne indirdi Pars "Kendine gel artık!" neye uğradığını şaşıran Sungur afallayarak sendeledi, Pars bu fırsattan istifade ellerini Karan'ın yakasından koparıp kulağına yaklaşarak bir şeyler fısıldadı. Ne söylediğini duyamamıştım ama ne söylediyse Sungur saniyeler içinde kendine gelerek omzunun üstünden bana bakmıştı.
Ne gördüyse anında yumuşamıştı yeşilleri, bedenini bana doğru çevirip atacağı adımı elimi kaldırıp engelledim. Sungur'un elinden kurtulduğu andan itibaren öksürük krizine giren adama attım en sert adımlarımı. Morartısı geçmişti, nefes alıyordu hala.
Öfkeden titreyen elimle yakasını sıkıca kavrayıp kendime çektim, mavilerimde şiddetli bir fırtına hakimdi, öyle ki tsunami çıkacak ve karşımdaki iblisi yutacaktı. Yutsaydı ve tek bir hücresini bile bulamasaydık.
Korkudan karşısında titrediğim, gözlerinde kendime dair en ufak bir duygu ışıltısı aradığım adamın paralı askerinden başka bir şey değildim. Bunu artık herkes biliyordu, bunun için satın alınmış bir çocuktum.
Annem bunu biliyor muydu? Hep babama karşı dururdu, bana fiziksek şiddet uygulamaması için engel olabildiği kadar olurdu ama amacının ne kadarını biliyordu? Onun sevgisi yalan olamayacak kadar güzeldi, kızı değilsem bile bunu bana hiç hissettirmemişti. Gözlerinde, dokunuşunda, sevişinde ve ses tonunda her daim tereddütsüz bir sevgi vardı. O beni gerçekten sevmişti. İnanmak mı istiyordum yoksa gerçekten öyle miydi? Yaşadığım, hissettiğim, gördüğüm ve duyduğum her şeyden şüphe eder olmuştum.
"Beni satın aldın, feda edecek bir askere ihtiyacın vardı. Öz oğluna kıyamadın ve beni satın aldın."
Biliyordum, doğruluğuna emindim ama ondan da duymak istedim. Madem gizlemiyordu, onaylasın ki ateşimi harlasın.
Gözlerimi gözlerinden bir an olsun çekmiyordum, o da aynı şekilde öksürüklerini tutuyor, hırıltılı nefesiyle yüzüme tiksinircesine, böbürlenerek bakıyordu. "Aynen öyle, Boran'a söylemiştim. Hep söyledim; başkalarını koruduğu sürece acı çekenin o olacağını ve buna göre davranmasını söyledim. Dinlemedi, en büyük projemi benden kaçırdı. Bütün ömrünü seni korumak uğruna harcadı, oğlum seni yaşatmak için öldü."
Ölmemişti ama bunu hiç bilemeyecekti, abim yaşayacaktı. O benim abimdi, ne olursa olsun abimdi işte. Yaşayamadığı her günün acısını çıkararak yaşayacaktı hemde. Bu illetten temizlenecekti.
Yakasını savururcasına bırakıp etrafımızı çevreleyen liderlere ve silahlı adamlarına baktım, hepsinin gözleri o kadar boş bakıyordu ki bir şey düşünmediklerine, zihinlerinin bomboş olduklarına yemin edebilirdim.
İnferi'nin arkasında ki toprak yoldan gelen gürültüyle hepimiz başımızı o tarafa çevirdik, art arda gelen siyah son model arabalar etrafımızdan dolanarak İnferi'nin önünde sırasıyla durdu.
"Ne oluyor anasını satayım, bunlar kim?" Pars söylenerek soluma geçerken Sungur sağımdaki yerini almıştı.
"Soykan'ın kancıkları." Sungur'un cevabıyla anlamasam da arabadan inen kişileri görünce anlamıştım kim olduklarını. Karan Soykan'ın lanetli Soykan akrabaları gelmişti.
Dört erkek kardeşlerdi Karan Soykan, abisi Nihat Soykan, erkek kardeşi Civan Soykan ve hepsinin ablası Zerrin Soykan.
Hiç evlenmemişti Zerrin Soykan, erkek kardeşleri ona yetmiş olmalı ki başka bir adam ve sülalesiyle uğraşmak istememişti. Kendi sülalesi yeterdi, artıyordu bile. Her şeyi yönlendirmek isterdi, haberi olmadan kimse aşık olamaz, evlenemez, yeni bir işe kalkışamazdı, illaki fikri alınmalıydı.
Nihat Soykan, Zerrin'den sonra ki en büyük erkek Soykan'dı. Ticaretle uğraştığını bilirdik, Kuytu ile bir bağlantısı olduğunu hiç açık etmemişti ama şu an burada olması aksini kanıtlar nitelikteydi. Böyle bir imparatorluğun parçası olmayacak kadar iyi biri hiç olmamıştı. Üstelik kardeşi ele başıyken asla geri duracak biri değildi.
Ve kardeşi Civan Soykan, 35 yaşındaydı. Yaş almasına rağmen serseriliğinden ve dik başlılığından eksilen bir şey olduğunu sanmıyordum. Sürekli belalara bulaşır, karakoldan toplardık. Karan ve Nihat Soykan onun pisliklerini kapatır dururlardı. Artık karakola düşmüyordu ama hala daha rahat durmadığına dair duyumlar almıştım.
Diğer arabalardan çocukları da inmişti. Nihat Soykan'ın üç çocuğu vardı, ilk iki çocuğu erkekti. Eymen ve Evren. Son çocukları ise Zeliha'ydı. Eymen ve Evren tam Soykan'ın çocuklarıydı ama Zeliha kendini bu lanetten soyutlamak ister gibi sessiz sakin biriydi. Ezdikçe ezerlerdi ve bu durum beni derinden öfkelendirirdi. Karşılık vermesi gerektiğini söylediğim de ise onlar kadar güçlü olmadığını söylerdi, halbu ki bakışları, bastırdığı gücü ele veriyordu. Bunu bilmiyordu.
Civan Soykan'ın çocuğu yoktu, evlenmemişti de. En son nişanlı olduğunu öğrenmiştim ki onunla aynı arabadan inen sarışın kadının nişanlısı olduğunu düşünüyordum.
Adamlarıyla beraber hepsi arabadan inip İnferi'nin bahçesine girmişlerdi. "Kutlama mı var? Bize haber verilmedi, ne kadar ayıp?" Nihat Soykan kinayeli ve gür sesiyle ortamın sessizliğini ve çevremizdeki kalabalığı yararak kendisini gözler önüne serdi.
Orta boylu, kiloluydu. Saçlarına ve sakallarına aklar düşmüştü fakat o korkunç iradesinden ve gücünden bir şey kaybetmiş gibi değildi. Otoritesi hala yerindeydi, sesiyle bile o havayı vermişti fakat, karşısındakiler eskisi gibi değildi.
Sungur ellerini cebine koyarak bir adım öne çıktığında Nihat Soykan, anında yeşilleriyle göz göze geldi. Nihat'ın en büyük nefretlerinden biri de karşısında birinin onunla konuşurken ellerini cebine koymasıydı. Sungur bunu biliyormuş gibi anında gerçekleştirmiş ve dik duruşuyla karşısına geçmişti.
"Karan Soykan'ın tahttan inişini kutluyorduk. Buyrun, çekinmeyin."
Nihat Soykan, Sungur'un elleri cebinde sergilediği o pervasız duruşa ve kurduğu cümleye karşılık, yüzündeki sahte gülümsemeyi yavaşça sildi. Gözleri, bir avcı sabrıyla Sungur'u süzdü. "Tahttan iniş ha?" dedi, sesi boğuk ve ağırdı. " Sen şu boksör çocuksun. Burada yumruklar değil zeka devrede. Karan'ın yakasına yapışmak seni kral yapmaz; sadece hedef tahtasına oturtur." Nihat, bir adım daha atarak Sungur'un tam karşısına dikildi. Boy farkına rağmen otoritesiyle alanı kaplıyordu. "Elleri cebinde racon kesenlerin, o ellerini bir daha kullanamadıklarını çok gördüm ben."
Sungur, Nihat'ın tehdidine karşılık sadece dudak bükerek hafifçe yan döndü. "Ellerim cebimde çünkü bu masada el sıkışacak bir adam göremiyorum." Alaycı tonuyla etrafında göz gezdirdi "Şöyle bir tekrar baktım, yok."
Zerrin Soykan, topuk seslerini taş zeminde gök gürültüsü gibi çarparak araya girdi. Bakışları, Nihat'ı bile durduracak kadar keskindi. "Yeter bu horoz dövüşü!" diye gürledi. Gözlerini Sungur'dan çekip doğrudan bana dikti.
"Nihat, bir sokak köpeğiyle laf dalaşına girerek vaktini harcama. Asıl mesele burada..."
Zerrin bana doğru bir adım attı, yüzündeki ifade nefret ve merakın zehirli bir karışımıydı. "Karan senin baban, seni her anlamda iyi yetiştirdi ama görüyorum ki bir canavar yaratmış. Kendi babasını bu hale getiren bir çocuk, Soykan kanına sadece leke sürer."
İnanamıyormuş gibi sinirle gülerek, karşıma dikilen kadına baktım. Üstüne giyindiği gömlek ve kalem etekle uyumlu başının yarısını kapatan şalıyla tam bir aşiret hanımağası gibi duruyordu. Bu tavrı ve haliyle herkesin üstünde otorite sahibi olabilirdi ama ben o yaşı geçmiştim.
"Gönül isterdi ki Soykan kanından olup soyunuzun sopunuzun kara lekesi olayım ama maalesef Zerrin Soykan, ben sizin soyunuzdan değilim."
Yüzündeki sarsılmaz ifade, itirafımla birlikte yerini kaskatı bir şaşkınlığa bıraktı. Göz kapakları hafifçe kısıldı; bu gerçeği bildiğimi öğrenmek, onun kusursuz planlanmış otoritesinde bir gedik açmıştı. Bakışları zehirli bir ok gibi Karan'a döndüğünde, kardeşinin "öğrenmesi gerekiyordu" savunması bahçedeki gerilimi daha da tırmandırdı. Meydan okuyan kararlı gözlerini bana çevirdi Karan Soykan "Ve lanet ettiği bu soyad ile ölmek ona en büyük ceza olacak."
Bunun olmaması için ne gerekiyorsa yapacağımı biliyordu, odağımı başka bir yere mi çekmek istiyordu? İstediğini vermeyecektim, lanet soyundan değildim ve olmayacaktım. Kimse böyle bilmeyecekti.
"Sen" Dedim sakince ve bir o kadar baskın, "Kendi sonunu kendi ellerinle yetiştirdin." çenemi kaldırıp meydan okuyarak güldüm "Kendi soyuna sahip çıkamayan bir adamın benim soyadıma dair hiç vasfı olamaz." Aramızda geçen gerginlik elle tutulur bir vaziyete gelmek üzereyken Civan Soykan, nişanlısının elini sertçe bırakıp belindeki silahın kabzasını okşayarak sırıttı.
"Abla, neden bu kadar çok konuşuyoruz?" dedi Civan, sesi her zamanki serseri ve sabırsız tonundaydı. "Hepsinin kafasına birer mermi sıkıp bu kutlamayı gerçekten kanlı bir şölene çevirelim, bitsin gitsin."
Civan'ın pervasız sesi bahçenin buz gibi sessizliğini yardığında, emniyet mandallarının metalik sesi yankılandı. Namluların ucu artık sadece toprağa değil, doğrudan göğüs kafeslerimize dönmüştü.
Karan'ın yüzündeki çarpık memnuniyet, Civan'ın bu kanlı iştahıyla birleşince İnferi'nin bahçesi bir mezar sessizliğine gömüldü.
Sungur, Civan'ın silahına davranan elini gördüğü an, cebinden çıkardığı ellerini hafifçe iki yanına açtı. Bu bir teslimiyet değil, ilk mermiyi kimin sıkacağını merak ediyorum diyen bir meydan okumaydı. Adımları ağır ama sarsılmazdı; Zerrin ve Nihat'ın tam ortasına, Soykan çemberinin tam göbeğine yürüdü.
"Sık o zaman Civan," dedi Sungur, sesi keskin ve soğuktu. "Mermi namludan çıktığı an, sadece bizim değil, arkandaki koca sülalenin de idam fermanı imzalanmış olur." İşaret parmağını kaldırıp havada, kendi etrafında bir çember çizdiği an her bir Soykan'ın göğsünde kırmızı nokta belirdi. Keskin nişancı ışığı...
Sungur gerçekten her ana hazırlıklıydı, her daim beni şaşırtıyor ve mest ediyordu.
"Lan bu herif keskin nişancılarla mı geziyor?" etrafına baktı Pars hayretle, bende onun gibi gözlerimi etrafımda gezdirdim "İlla ki bizden habersiz bir planı oluyor."
"Kızabilir misin? Her gün ya göğsümüze ya başımıza namlu dönüyor." evet, kızamazdım. Sungur'un bizden habersiz oluşturduğu güvenlik sistemi tarafından kurtarılıyorduk genelde.
"Hatta şimdi imzalayalım ister misiniz?" Tereddüt etmeden yeşillerini askeri bir disiplinin ağırlığıyla Soykan'ın büyüklerinde gezdirdi Sungur. Dudaklarında şeytani bir tebessüm ağır ağır peyda olurken karşısındaki Soykan üyelerinde ve Custos'larda Sungur'a karşı bir kırılma oldu, duruşları sarsılmış, ifadelerinde tereddüt gözler önüne serilmişti.
Sungur parmağını şıklatıp ateş emri verecekken Nihat Soykan her şeye bir son vermek istercesine keskin bir bıçak gibi araya girdi "Kurallar var."
Şeytani gülümsemesi derinleşti Sungur'un, bu gülüşün kimsede bu kadar çekici durduğunu görmemiştim. "Siktim. Attım. " Dedi tane tane ve parmağını şıklattı. İnferi'nin bahçesinde sanki zamanı durduran bir pim çekilmişti. Saniyeler değil, saliseler içinde havayı yırtan o keskin ıslık sesi duyuldu.
Tek bir el ateş edildi. Kurşun, Civan Soykan'ın tam iki ayağının arasındaki toprağa, ayakkabısının milim ötesine saplandı. Taş zeminden sıçrayan toz ve barut kokusu Civan'ın yüzüne çarptı. Derseri, her şeyi yakıp yıkmaya hazır olan kabadayı tavrı, merminin toprağı dövdüğü o an buhar olup uçtu.
Civan'ın namlusunu doğrulttuğu eli havada asılı kalmışken kaskatı kesildi. Gözleri dehşetle yuvalarından fırladı, dizleri birbirine çarpmaya başladı. O an, bahçedeki herkesin bakışları Civan'ın bacaklarına kaydı. Kumaş pantolonun üzerinde hızla yayılan ıslaklık, Soykan isminin üzerine sürülen en rezil lekeydi.
Sungur, elini cebine geri koymadan önce başını hafifçe yana eğdi. Yüzündeki şeytani gülümseme yerini derin bir tiksinmeye ama bir o kadar da keyifli bir alaya bırakmıştı.
"Vah vah..." dedi Sungur, sesi bahçedeki tüm korumaların ve liderlerin duyabileceği kadar berraktı. "Söylentiler doğruymuş demek. Civan Soykan, havlar ama ısırmaz. Korkar ama belli etmez demişlerdi, ıskalayan bir mermi yetti."
Sungur'un alaycı sesi, bahçedeki herkesin kulaklarında birer kırbaç gibi şaklıyordu. Nihat ve Zerrin'in yüzü kireç gibi olmuşken, bu rezaleti daha fazla sindiremeyen biri vardı.
Behçet, Civan'ın hemen arkasında duran, yıllardır bu sülalenin pis işlerini temizleyen ve sadakatiyle bilinen, kemik kıran dev, öfkeyle bir adım öne çıktı. Damarları şakaklarında patlayacak gibi şişmişti.
"Seni buraya gömerim çocuk!" diye gürledi Behçet. Elindeki ağır makineli tabancayı havaya kaldırıp doğrudan Sungur'un alnına nişan aldı. "Senin o nişancıların tetiği çekene kadar, ben senin beynini bu taşlara dağıtırım!"
Behçet tam saldırgan hamlesini yapacakken, İnferi'nin ana kapısının önünde motoru hala çalışan siyah bir spor arabanın kapısı sertçe açıldı. Bahçedeki gerilim, gelenin kim olduğunu fark edenlerin bakışlarının o yöne kaymasıyla bir anlığına bölündü.
Topuklu çizmelerinin taş zeminde çıkardığı sert ve ritmik ses, Behçet'in bağırışını bıçak gibi kesti. Visha, elindeki deri eldivenleri düzelterek, yüzünde soğuk ve duygusuz maskesiyle bahçeye girdi. Kimseye bakmadan rahat adımlarla ilerledi.
Herkesin namlusu hala havadaydı ama Visha, Behçet ile Sungur'un tam arasında durdu. Behçet'in silahının namlusu şimdi Visha'nın ensesine bakıyordu ama kadın istifini bile bozmadı.
"Behçet," dedi Visha, sesi bir kar fırtınası kadar soğuk ve mesafeliydi. "Silahını indir, beni tehditle uğraştırma." Yavaşça arkasına döndü, Behçet'in gözlerinin içine ruhsuz bakışlarıyla baktı. Behçet, karşısındaki bu kadının şaka yapmadığını, İnferi'nin en karanlık köşelerinden süzülüp geldiğini biliyordu.
Visha sonra bana, ardından Sungur'a kısa bir bakış attı. "Bu saçmalığı kesin artık, karar verildi. Karan Soykan tahttan indi, yerine kadınlar masasının Dominus'u olarak İlay Soykan ve erkekler masasının Dominus'u olarak Karakan atandı." İtiraz istemeyen tonda üstüne basarak ekledi, bu sırada gözleri biz dışındaki herkesdeydi "Konsey'in emri."
Karan, hay hay dercesine tebessüm ederek öne çıktı "Biz de gidiyorduk zaten." Diğer liderlere dönerek başıyla işaret verdi, hepsi sürü gibi işareti alıp takip edeceklerken Visha hayretle bağırdı "Soyunu al ve git, diğerlerinin seninle bir işi kalmadı."
"Yanılıyorsun sevgili Visha." sesinde korkunç bir karanlık hakimdi "Benim onlarla daha çok işim var."
"Kuytu'ya kanla girebilir ve kanınla çıkabilirsin. Böyle giderseniz hepiniz öleceksiniz." Visha, büyük bir can pazarını önlemek istercesine uyarıyordu fakat Karan hiç oralı değildi.
"Kuytu'dan çıkmıyoruz, yıllardır başında olduğum bu düzeni ikiye bölüyorum. Beni kolay lokma görmenin karşılığını alacaksınız, bekleyin."
Visha'dan sağlam bir cevap bekliyordum ama o da ikilemde kalmıştı, ne diyeceğini bilememişti. Kadın masasının liderlerine döndü Karan, meydan okuyan ifadesiyle "Bizimle gelmek için son şansınız." Demişti, gelmezlerse acımadan onlara da zarar vereceğini açıkça belirtiyordu. Erkek liderlerin kendi iradesi devre dışıydı fakat kadınlar öyle değildi. Ne cevap vereceklerini merakla bekledim.
Esmeray dik duruşuyla bir adım öne çıktı, kumral dalgalı saçları her adımında narince savruluyordu, çimen yeşili elbisesinin ve topuklularının üstünde zarif ve peri kızı gibi gözükse de Karan'a tıpkı onun gibi meydan okuyarak bakıyordu, onun kadar dik ve otoriteyle dikilmişti karşısına "Liderlerin her hatasında, makamından olmaması için feda edeceği kişiler listesinde feda edilecek kişilerin kadın olması şart koşulmuş. " sesinde elle tutulur buz kütleleri vardı, alayla kaşlarını kaldırıp histeriyle güldü "Çünkü erkekler her daim işinize yarayabilir ama sizin gibi leşlerin var olmasını sağlayan kadınlar feda edilmesi gereken bir et yığınından farksızdır değil mi?"
Bordo, askılı elbisesinin içinde kuğu gibi gözüken Devin, nazik bir baş hareketiyle önüne düşen sarı saçlarını geriye atıp önünde bağladığı kollarıyla bir adım öne çıkarak Esmeray'ın yanındaki yerini aldı. "Tıpkı önünüzdeki fazlalığınızla zevklerinizi tatmin etmek için kullanacağınız bir obje olarak gördüğünüz gibi." derken tereddüt etmeden eşi Asaf Leman'a bakıyordu.
Asaf artık dayanamıyor muş gibi saf bir öfkeyle bağırdı "Devin! Yeter bu saçmalık, eve gidelim ben sa-"
"Gelmiyorum!" elini karnına koyup hilal şeklinde okşadığında hepimizin bakışları göbeğindeydi "Eşini bu saçmalık için feda eden bir adamın kızı için savaşmak zorundayım." hamileydi. Kahretsin, hamile birini bu savaşa dahil edemezdim.
Asaf'ın göz bebekleri hayret ve acıyla titredi, gözlerini karnından çekemezken bir süre konuşamadı "Devin, benimle gel. Çocuğumuz olacak."
"Çocuğum olacağı için gelmeyeceğim, kendi pisliğinde boğul." çocuğum dediği an saf öfkeyi barındırdığı gözlerini eşinin yüzüne çıkardı Asaf, bu adamlarda öfkeden başka bir duygu yoktu. Hepsi robotlaşmıştı.
Yumruk yaptığı elleriyle hınçla öne atıldı Asaf, Sungur ufak bir baş hareketi yaptığı an Asaf'ın göğsünde yer edinmiş keskin nişancı ışığı saniyeler içinde ateşlendi. Mermi Asaf'ın omzunun hemen üzerine, onu durduracak ama öldürmeyecek bir hassasiyetle saplandığında, bahçedeki hava buz kesti. Asaf, yediği darbenin şiddetiyle geriye doğru sendeledi, eli gayriihtiyari kanayan omzuna gitti. Gözlerindeki o saf öfke, yerini hayret verici bir şaşkınlığa bırakmıştı.
Sungur, elini cebinden bile çıkarmadan, buz gibi yeşillerini Asaf'ın üzerinde gezdirdi. "Karın gelmiyorum dedi, Asaf," sesi bir bıçak sırtı kadar keskindi. "Hanemde kalmak isteyen birine adım atıldığı an bu sefer kurşun kalbini deler."
Devin, elini karnından çekmeden, omzu kanayan kocasına bakarken gözünü bile kırpmadı. Yüzündeki asil ve kararlı ifade, bir annenin koruma içgüdüsüyle birleşmiş, onu devleştirmişti. "Benim için savaşacak bir babası olmayacak belki," dedi sesi titreyerek ama güçle. "Ama onuruyla dimdik duran bir annesi olacak."
Karan Soykan, bu manzarayı sanki bir tiyatro oyunu izliyormuşçasına keyifle seyrediyordu. Kendi adamlarının birer birer dökülmesi bile onu sarsmamıştı; o sadece yaratacağı yıkımın çapını hesaplıyordu. Kadınların her birinde göz gezdirdi "Belli ki hanımlar gelmeyecek, biz gidiyoruz."
Karan önden ilerlerken Hasan Coşkun'da aynı öfkeli gözlerle kızı Madeline'ye bakıyordu "Kendi elimle bir canavar yetiştirmişim."
'e yani' dercesine bir edayla güldü Madeline "Amacın da bu değil miydi zaten? Hesap edemediğin şey, kendi sonunu getirecek bir canavar yetiştirdiğini bilmemekti." karşımda yaşanan sahne Karan ve bana dair olan bir senaryoydu. Tek fark ben Karan'ın parayla satın alıp yetiştirdiği bir canavardım.
Hayatım yalandı, ben kimse değildim. Bir kimliğim yoktu, kimliğim yok edilmişti.
"Bu bir prosedürdü! Para için girdim bu işe, size daha iyi bir hayat yaşatabilmek için!"
"Hadi oradan! Döktüğün su sıçtığın boku temizlemiyor ne anlatıyorsun? Daha iyi bir hayat yaşayabilmem için beni feda etmek miydi amacın? Kendini feda etseydin!"
Delirdi Hasan Coşkun "Kadın şartı vardı!"
"Kestirseydin." harlanan kavganın ortasına düşen bir bomba etkisi yaratan cevabım Sungur'un omuzları sarsılarak attığı kısa, tektonik gülüş ve Pars'ın dişlerinin arasından kaçan o alaycı ses, koca bir imparatorluğun erkeklik ve otorite üzerine kurulu tüm sahte kalelerini yerle bir ediyordu.
Hasan Coşkun'un suratı, cevabımla birlikte mordan siyaha dönen bir öfkeyle kasıldı. "Sen..." diye tısladı Hasan, sesi boğazında boğulan bir hırıltı gibiydi. "Senin o dilini..."
"Devam et." dedi anında Sungur, daha çok devam edersen belanı öperim edasıyla. Demir sesi Hasan'ın cümlesine balyoz etkisi vererek yarıda kesmişti. Devamında söyleyeceği kelimeleri yutmak zorunda kalan Hasan için artık seçenek yoktu.
Kollarımı göğsümde bağlayarak çenemi kaldırdım. Ortamı memnuniyetsizce, vasıfsız bir eleman gibi izlemenin huzursuzluğunu yaşayan Zerrin'e döndüm. "Zerrin Soykan. Zirveden düşmemek için özellikle kadınların kurban edilme fikrinin senden çıkmasına şaşırmadım."
Bütün bakışlar Zerrin'e dönmüştü, kadında en ufak bir utanma belirtisi yoktu. "Kadınlar, adamlarını yükseltmeli. Gerekirse uğruna feda edilmeli. Ne var bunda?"
Başından beri sessizliğini koruyan Polina öfkeyle soluyarak sinirle kıkırdadı "Karan Soykan'ın yaptığı ilk hata da feda edilmekten onur duyarsınız o halde?"
Afallayan Zerrin ne diyeceğini bilemeyerek sessizliğini korudu. Dudakları bir aralandı bir kapandı fakat tek bir sözcük çıkamadı dudaklarından. En sonun da "Hadsiz! Hadsizler sizi." Demesiyle gülmüştüm. Halbu ki burada haddini bilmeyen onlar değildi.
Pera söze girdi bu sefer "Hepimizin ismi o listedeyken sizinle gelmeyeceğiz, Kuytu'yu ikiye bölmek istiyorsanız buyrun. Kadın düşmanlarına ne havada ne karada ne denizde ne de bu cehennem de rahat yok."
Karan aldığı büyük zevkle ellerini birbirine vurup alkışlarken kocaman gülüyordu "Şovunuzun tadını çıkarın." alkışlamayı bırakıp Visha'ya döndü "Koney'e selamlarımı ilet." başka bir şey demeden İnferi'nin bahçe kapısından çıktı.
Nihat Soykan, vurulan Asaf'ı kolundan tutup sürüklercesine arabalara yönlendirdi. Civan ise, altına kaçırmış olmanın verdiği o derin utanç ve titreyen dizleriyle abisinin gölgesine sığındı. Hasan Coşkun, Madeline'e son bir nefret dolu bakış fırlatıp başını öne eğip siyah araçlara doğru ilerledi. Azra'da bana son bir bakış atarak kocasının arabasına binmişti.
Siyah konvoyun motorları aynı anda gürültüyle çalıştı. İnferi'nin devasa demir kapıları arkalarından bir devrin kapanışını simgelercesine gürültüyle kapandığında, bahçede kalan sessizlik kulak tırmalayıcıydı.
Sungur, yanıma gelip devasa gövdesiyle rüzgarı kesti. Yeşillerindeki vahşi parıltı sönmemişti ama bakışları sadece bana değdiğinde yumuşamıştı.
Dönüp arkamdaki kadınlara baktım. Devin elini karnından çekmemişti, Esmeray saçlarını geriye atmış dik duruyordu, Polina ve Pera birer kale gibi yan yana dikilmişlerdi. Onlar, feda edilmek için seçilmiş kurbanlar değil, artık bu imparatorluğun gerçek sahipleriydi.
Visha, elindeki deri eldivenleri cebine yerleştirip aramıza girdi. "Bu nasıl oldu? Onun peşinden nasıl gidebilirler?"
Bir de soruyor muydu? "Dalga mı geçiyorsun? Mnesonimi Custos'lara verdirirken aklınız neredeydi? Zehir vererek el altından kendi örgütünü kuracağını düşünmeyecek kadar çok mu güveniyordunuz?"
Visha duydukları üzerine ciddiyetini bozmadan yüzüme uzun uzun baktı, söylediklerimin doğruluğundan emin olmaya çalışıyor gibi gözüküyordu, haberi yok muydu? "Haberin yok mu? Karan bizzat kendisi söyledi."
Başını soluna çevirip sinirle soluklandı "Kahretsin." tepkisine karşı alayvari tavırla gülüp başını çevirdiği tarafa başımı uzatıp hayret ederek yüzüne baktım "Kahretsin mi? Koskoca Kuytu'nun başındakilerin bir boktan haberinin olmaması nasıl bir güvenlik açığı?"
Burnundan verdiği sert nefesle gözlerini gözlerime çevirdi, ellerini boğazımla buluşturup canımı alma isteğiyle bakıyordu "Kontrollü güvenlik açıkları yarattığımız oluyor, bile isteye. Ama bu farklı, ilk defa böylesi oldu. Konsey ile görüşeceğim, bu sırada rahat durun."
Başka bir şey demeden sert adımlarıyla bahçeden çıkıp arabasına bindiği gibi gaza basmıştı. Sungur, Visha'nın gittiği yöne bakıp dişlerinin arasından bir küfür savurdu. "Konsey ile görüşecekmiş," dedi alayla. "Karan'ın elinde Mnesonim'le zehirlenmiş koca bir ordu varken, ruhu duymayan konsey ne karar verecek merak ediyorum."
Pars kollarını göğsünde bağlayıp merakla Sungur'a döndü "Sence ne karar vermeleri gerekiyor?"
"Bize bıraksın, kuralları kaldırsın ve şovu izlesin." dedi Sungur büyük bir özgüvenle, kendisine olan sarsılmaz güveni gerçekten etkileyiciydi.
"Planın var gibi."
"Duruma göre şekillenecek ihtimallerim var."
Onlar konuşurken dönüp arkamdaki kadınlara baktım. Visha'nın gidişiyle bahçede kalan tek gerçek güç onlardı. Devin, elini karnından ayırmadan bana bir adım yaklaştı. Yüzündeki o asil yorgunluğun yerini, artık bir amaca hizmet eden keskin bakışlar almıştı.
"Şimdi ne yapıyoruz Dominus?" diye sordu Devin. Sesi titrememişti. "Asaf ve diğerleri, Karan'ın peşinden gitti. Bu, evlerimizin, yataklarımızın ve hatta soluduğumuz havanın bile ikiye bölünmesi demek."
Esmeray, rüzgarda savrulan saçlarını tek bir hamleyle geriye atıp yanımıza geldi. "Kalacak bir yere ve iyi bir plana ihtiyacımız var."
Gözlerini düşünceli şekilde boşluğa dikip mırıldandı Pars, "Yanımızdaki ev boş, gördüğüm kadarıyla da eşyalı. İdarelik oraya yerleştirelim sizi. Evlerimiz yan yana olacak, etrafa adam yığarız. Sorun olunca da müdahale etmesi kolay olur."
Bu iyi bir fikirdi, Sungur'un evimize gelen yol boyunca adamlar yerleştirdiğini biliyordum. Oradan daha güvenli başka yer bulamazdık. "Bence de en mantıklı ve güvenli yol bu." dedim kadınlara bakıp güvenle gülümseyerek "Karakan'ın yerleştirdiği adamlar o sokağı bir labirente çevirmişken, Karan'ın pençeleri oraya uzanamaz."
Sungur, elini cebinden çıkarıp onaylarcasına başını salladı."Emniyet sistemlerini bizzat güncelleyeceğim. Neco!" beş adım ilerimizde olan Neco hemen yanımıza geldi "Buyur abi."
"Hanımlara eşlik et; her birinin güvenliğinden sen sorumlusun. En ufak bir gölge bile görseler haberim olacak." ardından kadınlara döndü "Şimdilik Visha'dan gelecek haberi bekleyeceğiz, gidin ve dinlenmenize bakın."
Onaylayıp Neco'nun peşinden, İnferi'nin bahçe kapısından arabalarına ağır adımlarla ilerlerken, bizde arkalarından çıkıp arabaya binmiştik. Bugün abim evimize geliyordu, artık orada kalacaktı. Antikorlarımı verecektim ve daha hızlı iyileşecekti.
Abim... birinin abi olması için kan bağına ihtiyacı yoktu ki. O benim abimdi işte, canımdan ötem, sırdaşım, beş yılımı içimde tutup nefessiz kalana kadar anlatmak isteyeceğim tek insan. Ona anlatmak için yaşıyordum ama o yaşamaya dair en ufak bir çaba sarf etmemişken ben yaşadıklarımın altına eziliyordum. Benimki de öylesine yaşamaktı ya, abim mutlu olsun diyeydi her şey. Kendine yeni bir hayat kur demişti, yapmıştım. Onun hayatını çalmışım.
Hayır, ben değil. Beni yetimhaneden alıp paralı bir asker yetiştirirken benim uğruma kendi oğlunu hiçe sayan Karan Soykan çalmıştı hayatını. İkimizin, hepimizin hayatını çalmıştı. Benim tek suçum abim şehirden gönderince geri dönmek için yeterince çaba vermememdi. Şehre girişlerimi yasaklamıştı, farklı bir kimlik vermişti. Karan yıllarca bulamamıştı, beni canı pahasına korumuştu.
Atıf arabayı kullanıyordu, Pars sağ koltukta, Sungur ve bende arka koltuktaydık. Hepsinin gözü bendeydi, Atıf ve Pars dikiz aynasından sürekli beni gözlüyordu. Sungur'un ise başı bana dönüktü, gözlerinin ağırlığını üzerimde hissediyordum.
O da evlatlık alınmıştı, kendi ailesi değildi. Bunu ilk olarak Karan'dan öğrendiğini sanmıyordum. Daha büyük bir tepki vereceğini düşünmüştüm fakat ben de daha düne kadar böyle bir şey öğreneceğimi söyleseler bu denli sakin karşılayacağımı düşünmezdim. Her ne kadar içimde fırtınalar kopsa da dışarıya fazlasıyla yansıtmamıştım.
Kucağımdaki elimin üstüne koyulan elin sıcaklığı ile başımı camdan çevirip Sungur'a döndüm. Elinin sıcaklığı, buz kesmiş parmaklarımın üzerinde sadece fiziksel bir temas değil, dağılmak üzere olan ruhumu bir arada tutan bir mühür gibiydi. Bakışları, vahşi yeşillerinden sıyrılmış, derin bir anlayış ve ortak bir acının sükunetiyle dolmuştu. İkimizde bizi seçen ailelerimiz için savaşıyorduk fakat birimiz uğruna savaşılacak bir ailede büyümüştük. Annem ve abimi hep bu çizginin dışında tutacaktım. Benim derdim yılanın başıydı.
Arabanın içindeki sessizlik, motorun uğultusuyla birleşip boğucu bir hal alırken, dikiz aynasından bize bakan Atıf ve Pars'ın endişeli gözlerini görmezden geldim. Şu an sadece Sungur'un sarsılmaz varlığına ve eve vardığımızda göreceğim abimin nefesine ihtiyacım vardı.
Sungur, elimi hafifçe sıkarak sesini sadece benim duyabileceğim alçak frekansa indirdi. "İyi olacaksın Mevsim" dedi, gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan. "Bunun için ne gerekiyorsa yapacağım."
Derin bir nefes aldım, göğüs kafesimdeki sıkışma Sungur'un cümlesiyle biraz olsun gevşemeliydi ama ben ayaklarımı toprağa geçirip dizlerimin üzerine çökerek sesim kısılana, ruhum dağılana kadar ağlamak istiyordum. Kendimi kaybetsem de durmaksızın, göz yaşlarımın son damlasına kadar ağlamak istiyordum.
"Kendi kanından olmayan birini bu kadar kusursuz bir silah haline getirmek..." diye fısıldadım, sesim arabanın içinde bir hayalet gibi yankılandı. "Benden nefret etmesinin sebebi buydu. Ne yaparsa yapsın, içimdeki o insani duyguyu öldüremedi. Abimi engelleyemedi."
Sungur, parmaklarını parmaklarımın arasına kenetledi. Burnundan sıkıntılı bir nefes vererek vücuduyla bana döndü "Seni kusursuz bir silah haline getirmesinden kastın ne İlay?" kahretsin, pot kırmıştım. Küçüklükten beri beni zehirlediğini ve vücudumun antikorlar ürettiğini söylememiştim. Beni paralı asker ve silah gibi yetiştirme mevzusu kafalarında soru işareti oluşturmuştu.
Dikiz aynasından dikkatle bana bakan Pars'ında aynı şeyi sorguladığının farkındaydım. Anlatmalı mıydım emin değildim fakat eninde sonunda öğreneceklerdi, gizlemenin kime ne faydası vardı?
Sungur ile aramızda, koltuğun üstünde ki mavi kadife deftere çarptı gözüm. Aklım sürekli ondaydı. Okumalıydım, kesinlikle orada yazan bilgiler beni aydınlatacaktı. Belki Karan'ın bana ne yaptığının ve abimin beni kaçırırken ki gerçek niyeti hakkında yazılar da vardır.
Odağım deftere kayınca Sungur, iri parmaklarıyla çenemi nazikçe tutup başımı kendisine çevirdi. Gözlerim hala defterdeydi, kilitlenmiş gibiydim, zihnim benden bağımsız donmuştu. Durumumu fark ederek yüzünü bana yaklaştırırken kapıldığı paniği çenemi tutan parmaklarının kasılmasından anlamıştım. Pars'ta dikiz aynasından bakmayı bırakıp bedeniyle dönmüştü arkaya.
Sungur çenemden tutarken başımı hafifçe sarsarken Pars ile beraber aynı anda "İlay." demişlerdi. Panik dolu sesleri arabanın içinde bomba misali yankılanıp zihnimin duvarlarına çarpmış, boşlukta kaybolmuştu. Kendimi onlara bakmaya zorladım, defteri okumak istiyordum. "Efendim?"
Yeşil gözleri fırtına misali dalgalanırken yumuşacık bir sesle dizginlemeye çalıştı kendisini "Ne saklıyorsun Veram? Söyle, ne gizliyorsun?" Veram... bir yerden tanıdık geliyordu. Anımsamak istercesine kaşlarımı çattım, kaçırıldığımda kollarımdan zincirliyken gözümün önüne gelen hayali Sungur söylemişti bunu, bana vazgeçme derken böyle hitap etmişti. Tesadüf müydü? Hayalinden duymuştum, emindim. Nasıl olabilirdi bu?
"Veram?" dedim, kafamı toparlamaya çalışıyordum. Fazla dağılmıştım, çok fazla dağılmıştım.
Hafifçe tebessüm etti, başını sallayarak onayladı "Veram, evet. İyi misin?"
Veram...çok güzeldi. Ne demekti acaba? Anlamının çok güzel olduğuna eminim. Gözlerim tekrar istemsizce deftere kaydığında bu sefer Pars paniğini esirgemeyerek fakat kendisini sakin tutmaya çalışarak önüme gelen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırıp ilgiyle "İlay." demişti "İlay iyi misin güzelim?"
"Defteri okuyacağım, sonra anlatacağım size."
"Bence şimdi okumamalısın, biraz dinlen so-"
"Şimdi okuyacağım." dedim kararlılıkla Pars'ın sözünü keserek. Başımı geriye çekip Sungur'un elinden kurtuldum ve defteri aldım. Ucundan tutup engel olmaya çalıştı Sungur "İyi değilsin İlay, sonra beraber okuruz ama şu an bence de sırası değil."
İçimde bir anda peyda olan, dizginleyemeyeceğim raddeye ulaşan öfkeyle defteri hızla çekip olabildiğine çattığım kaşlarımın altından bana engel olmaya çalışan iki adama baktım "Okumak istiyorum, artık okumak istiyorum. Daha ne öğrenebilirim ki? Daha ne olabilir?" sinirlerim o kadar bozulmuştu ki gülmeye başladım, istemsizce hareket ediyordum ben bile kendi hareketlerime yetişemiyordum. "Daha ne öğrenebilirim?"
"Tamam! Tamam gel yanıma beraber okuyalım. Lütfen bu kadarına izin ver." Konuşurken çoktan bileğimden yakalayıp baş parmağını bileğimde gezdirmeye başlamıştı bile. Zaten izin verecektim, buna gerek yoktu. Elbette yanımda olmasına izin verecektim. Başımı sallayıp onayladığımda bir kolunu belime sarıp zorlanmadan kaldırdı ve kucağına oturttu beni.
Pars'ın ters ters bakıp laf söylemesini bekledim fakat sessizlik ve sıfır mimikle beni izliyordu. Gözlerindeki acı barizdi, bana üzülüyordu. Ben iyi olacaktım, onlar söylemişti bunu. Defteri okuyunca iyi olacaktım.
Dışarıdan sızan sokak lambalarının cılız ışığı, kucağımdaki mavi kadife defterin üzerine düştü. Sungur'un kucağında, onun sarsılmaz gövdesine yaslanmışken, kalp atışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Pars'ın her zaman alaycı olan bakışlarının yerini alan sessiz acı, arabanın içindeki havayı daha da ağırlaştırıyordu.
Titreyen parmaklarımla kadife kapağı araladım. İçimden okumaya başladım, benimle beraber Sungur'da gözlerini gezdiriyordu sayfalarda.
İlk sayfada abimin, dik ve kararlı el yazısını gördüğümde nefesim boğazımda düğümlendi. Sayfayı çevirdikçe satırlar birer kırbaç gibi yüzüme çarpmaya başladı. Tarihler, dozajlar, kimyasal bileşenler... Karan'ın beni sadece bir asker olarak değil, bir biyolojik deney olarak kullandığının kanıtları dökülüyordu sayfalardan.
Sayfanın başına atılan tarih, Karan ve Azra Soykan'ın düğününden bir hafta öncesini gösteriyordu. 'Babamın, minik kardeşim İlay'ın yemeklerine ilaç kat tığını gördüm. Gördüğümü görürse kızardı, soramazdım da. Kabı buldum, üstünde yazı yoktu. Babamı iki gün takip ettim. O benim askerim, sarsılmaz duvarım olacak demişti. Mafyaymış benim babam, pis işler peşindeymiş ve kardeşimi bu işler için feda edecekmiş. Onu yıkılmaz bir asker yapacak ve satacakmış. İlay, babasının gözlerine en ufak bir sevgi ışıltısı için yalvararak bakarken babası onu satmak için yetiştiriyor. Geceleri kabusla uyanıyor ama sabah hiçbirini hatırlamıyor, çoğu zaman boş bakıyor. İlacı aldığında ilk bir saat robot gibi komutla çalışıyor. Bu illeti uzun zamandır veriyor olmalı, süresini bilmiyorum. Benim kardeşim narindir, dayanamaz bu acıya. Onu ne pahasına olursa olsun kurtaracağım.'
Okudukça ellerimdeki titreme tüm vücuduma yayıldı. Sungur'un belimdeki kolu, sanki kemiklerim kırılacakmışçasına sıkılaştı. Başını boynuma gömdüğünü, sıcak nefesinin tenimi yaktığını hissettim. O da okuyordu. Her bir kelimeyi, her bir ihaneti benimle birlikte yutuyordu.
Sonraki sayfa düğünden hemen sonraki günün tarihiydi
İlay bir Soykan değil miş. O babamın bir kurbanıydı, demesine göre bir hiç için kendi ölüm fermanımı imzalamışım. Soykan olan benim, feda edilmesi gereken masum bir kız değil. İlay daha iyi bir hayatı hak ediyor, benim canım kardeşim hep gülmeli. Böyle leş insanlardan sevgi dilenmemeli. Başkasının cezasını masumlar çekmemeli. İlay, ne olursa olsun benim kardeşim. Kanın değil, ruhun bana ait."
Gözyaşlarım defterin sayfasına damlayıp rengini koyulaştırdı. Abim, kendi öz babasının karanlığını benim ışığımla örtmeye çalışmıştı. Benim Soykan olmadığımı bile bile beş yıl bu eziyete dayanmıştı. Beni bırakmamış; kan bağını değil, ruh bağını seçmişti.
Sungur, başını boynuma daha çok gömdü. Sıcak nefesi tenimi yakarken, sesi bir hırıltı gibi döküldü: "O adam..." dedi, ismi ağzında bir küfür gibi çiğneyerek. "Seni bir mal gibi satmak için yetiştirmiş. Seni robotlaştırmak istemiş..." Belimdeki kolu daha da sıkılaştı, sanki beni geçmişteki ilaçlı sofralardan çekip almak ister gibi.
Sonraki sayfa bir hafta sonrasıydı
'Yeni ürettiği zehri bana enjekte etmeye başlamıştı. İlay'a verdiği madde onu güçlendirmek içinmiş, ben ise ceza olarak zehirlenecekmişim. İlay'ın izni olmadan kanına giren bir madde vardı ortada, onu günden günden ruhsuz bir hale getirirken hala iyiliği için olduğunu savunuyordu. Benim minik kardeşim kurtuldu, bana ne istiyorsa yapabilirdi.'
Abim göz göre göre canını, hayatını hiçe saymıştı. Uyuşan ellerimle defteri tutmak zordu, çevirdiğim her sayfada yaşadığı ruhsal, fiziksel değişimler ve bana olan sevgisi vardı. Sonra Balca'ya ve bana olan sevgisi vardı. Daha sonlara geldikçe hiç beklemediğim bir isimle karşılaştım, sayfanın başında kocaman harflerle özenilmiş şekilde 'Lilia' yazıyordu.
Sungur ile birbirimize baktık bir süre, Lilia'nın abime zehir vermekle yükümlü olduğunu biliyorduk fakat başlık atılacak kadar bir değeri var mıydı abim için?
Bakışlarımı deftere çevirdim, yüreğimdeki yangınla yazılarda gezdirdim gözlerimi. 'Yaklaşık bir aydır benimle ilgilenen bir kadın var, adına Lilia demiş. Kuytu'da kendi ismini kullanmıyor ama bana söyledi, yinede Lilia istiyorsa öyle olsun. Kendi ismi de güzel ama o ne isterse öyle olsun. Çok güzel bir kadın, göz bebeklerinde yer edinmiş kedere rağmen öyle ışıltılı bakıyordu ki. Yaşama isteğimi uyandırıyordu. Ne kadar uzak durmak istesem de uzun zamandır içimde bir yerlere dokunmayı başaran tek insandı. Mahkum hayatımda beni gören tek insandı zaten. Yakında belki öleceğim, fazla vaktim kaldığını sanmıyorum. Bana ilgisini alenen belli etmişti fakat gidişimle ona acı yüklemek istemiyordum. Bu yüzden reddettim, yine de onu seviyorum. Bilmese de olur.
Gözyaşlarım defterin sayfalarına damlarken, hıçkırıklarım Sungur'un göğsünde yankılandı. "Yaşamak istemiş, kim bir hiç uğruna ölmek ister ki?"
Sungur, çenemi tutup beni kendisine döndürdü. Yeşilleri bu sefer sadece fırtına değil, mutlak bir yemin barındırıyordu. "Veram," dedi, sesi titreyerek. "Sen bu dünyanın tek gerçeğisin. Sen uğruna savaşılacak bir gerçeksin, hiç değilsin. Hiç edilmeye çalışıldıkça var oldun ve abini de kurtardın."
Çenemi parmaklarından kurtarıp başımı iki yana salladım "Hayır, hayır öyle değil." Diğer sayfayı çevirdim, yine Lilia vardı, sonraki sayfayı çevirdim, kocaman harflerle aşık oldum yazmıştı. Bir hıçkırık koptu dudaklarımdan "Aşık olmuş, aşık olmuş Sungur. Gençti, güçlüydü, düşünceliydi, kendinden başka herkesi düşünürdü bunları hiç hak etmedi. Bir hiç uğruna hayatını hiç etmeyi hak etmedi." Nefesim tıkanmıştı, elimi gerdanıma koyup soluklanmaya çalıştım.
"İlay." dedi Sungur telaşla, arabanın kapısı açıldığında içeri dolan taze gece havası bile ciğerlerime yetmiyordu. Sungur beni kucağında sıkıca tutarak yere indirdi ama ayaklarım yere değdiği an sanki altımdaki beton eriyormuş gibi hissettim. Göğsümün tam ortasında devasa bir kaya vardı; nefesimi kesiyor, kaburgalarımı içeriden kırıyordu.
"Nefes al," diyordu Sungur, sesindeki o çelik gibi güven yerini çiğ bir panik dalgasına bırakmıştı. "Güzelim, bana bak. Buradasın, yanımdasın. Nefes al!"
"Olmuyor..." diye hırıldadım, ellerim gerdanımda, boğazımı sıkan o hayali parmakları söküp atmaya çalışıyordum. "Aşık olmuş... Abim öleceğini bile bile... O ilaçlar...benim yüzümden... Ben bir hiçmişim!"
Pars yanımda bitti, ellerini omuzlarıma koymaya çalıştı ama temas ettiği an vücudumdan bir elektrik akımı geçmiş gibi sarsıldım. "Dokunma! Dokunma bana!" diye bağırdım. Sesim kendi kulaklarımda bile yabancı, yırtıcı bir çığlık gibi yankılandı.
Sungur'un kucağından sökülürcesine kurtuldum. O an ne yaptığımı, kiminle olduğumu bilmiyordum. Zihnimin duvarlarında Karan Soykan'ın buz gibi sesi ve abimin ağlayarak yazdığı satırlar çarpışıyordu. Bahçenin ortasına doğru sendeledim. Atıf'da arabadan inmiş, Ömer ve Serhat ise seslerden dolayı bahçeye çıkmıştı. Ne yapacaklarını bilemez halde, korkuyla karışık bir saygıyla etrafımda bir çember oluşturmuşlardı.
"İlay, dur! Kendine zarar vereceksin!" Pars'ın uyarısı beynimin içinde patladı ama durmadım.
En yakınımdaki mermer masanın üzerindeki cam sürahiyi gördüğüm an, içimdeki devasa öfke volkanı püskürdü. Sürahiyi kaptığım gibi yere çarptım. Camın parçalanma sesi ruhumdaki bir şeyi serbest bıraktı. Ardından masanın üzerindeki sandalyeyi tekmeleyerek devirdim.
"Hepsi yalan!" diye bağırdım, sesim kısılarak. "Beni bir mal gibi yetiştirdi! Abimin hayatını söndürdü!"
Bahçedeki o özenle dizilmiş saksılara yöneldim. Serhat bir adım öne çıktı, "İlay Hanım yapmayın, eliniz kesilecek!" diye atıldı ama Sungur elini kaldırarak onu durdurdu. Gözleri kan çanağına dönmüştü, beni bu halde görmenin verdiği acı onu benden daha çok sarsıyordu.
En büyük saksıyı kavradığım gibi var gücümle beton zemine fırlattım. Toprak etrafa saçıldı, seramik parçaları bacaklarıma çarptı ama hissetmiyordum. Bir diğerini, sonra bir diğerini... Bahçeyi bir savaş alanına çeviriyordum. Masanın üzerindeki her şeyi ellerimle süpürüp yere attım, tırnaklarımın arasına toprak doldu, avuç içlerim cam kırıkları yüzünden sızlamaya başladı.
"İlay, yeter!" Pars arkadan gelip belime sarılarak beni durdurmaya çalıştı. "Bırak beni! Bırakın!" diye debelendim. Dirseğimi Pars'ın göğsüne geçirdim, gücüm kendi cüssemden kat kat fazlaydı. Pars sendeledi ama bırakmadı.
Atıf ve Ömer de yaklaşmıştı. "İlay Hanım, lütfen sakinleşin," diye mırıldandı Atıf, sesi titriyordu. Beş adam, karşılarındaki küçük bir kadının öfkesi karşısında çaresiz kalmıştı. Silah çekemezlerdi, vuramazlardı, sadece benim yıkışımı izliyorlardı.
"Ben bir hiç değilim!" diye bağırdım son gücümle. Dizlerimin bağı çözüldü, Pars'ın kollarının arasından kayıp toprağın ve cam kırıklarının üzerine çöktüm. Elleri mi toprağa gömdüm, hıçkırıklarım boğazımı yakarak dışarı çıktı. "Ben bir hiç değilim... Abim benim için öldü..."
Sungur hemen önümde diz çöktü. Pars geri çekilip diğerlerine uzaklaşmaları için işaret verdi. Atıf, Ömer ve Serhat başlarını öne eğerek bahçenin karanlık köşelerine çekildiler. Sungur, kirlenmiş, kanayan ellerimi yavaşça toprağın içinden çıkardı. Avuç içlerime, küçük cam kesiklerine baktığında yüzündeki ifade bin parçaya bölünmüş bir ayna gibiydi.
"Değilsin," dedi Sungur, alnını alnıma yaslayarak. "Sen benim nefesimsin Veram. Sen abinin beş yıllık direnişisin. Sen bir hiç değilsin, sen bu cehennemin ortasındaki tek cennet çiçeğisin."
Göğsümdeki kaya yavaş yavaş parçalanmaya başladı. Sungur'un kokusu, kan ve barut kokan güvenli limanı beni tekrar gerçekliğe çekti. Başımı göğsüne yasladığımda, az önceki yıkıcı fırtınanın yerini derin, simsiyah bir yorgunluk almıştı.
"Onu öldüreceğim Sungur," diye fısıldadım, sesim bir hayalet gibi çıktı. "Karan Soykan'ı, abimden aldığı her günün bedeli olarak tek tek boğacağım."
Sungur saçlarımı öptü, kollarını etrafıma sardı. "Biliyorum güzelim. Ve yemin ederim, o son nefesini verirken gözlerinde göreceği son şey senin zaferin olacak."
SUNGUR TUNA KURTEL
Göğsümdeki devasa kayanın yerini alan derin sessizlik, bahçedeki yıkıntının ortasında İlay'ın hıçkırıklarına karışıyordu. Avuçlarını toprağa gömmüş, sanki tüm beş yılın kirini, ilaçlı sofraların acısını toprağa akıtmak ister gibi tırnaklarını yere geçirmişti. Pars, Atıf, Ömer... Hepsi birer heykel gibi donmuştu. Dünyayı karşımıza alıp uğruna feda edecek adamlardık, bir kadının ruhu dağılırken ne yapacağını bilemez halde, çaresizce başlarımızı öne eğmiştik.
Dizlerimin bağı çözülürcesine yanına çöktüm. O küçük, titreyen, kanayan ellerini toprağın içinden çıkardığımda içimden bir parçanın koptuğunu hissettim. Avuç içlerindeki küçük cam kesikleri, sanki benim kalbime atılmış jilet darbeleriydi.
Başını göğsüme yasladığında, az önceki fırtınanın yerini simsiyah bir yorgunluğun aldığını anladım. Onu kucağıma aldığımda tüy kadar hafifti ama taşıdığı acı dünyalardan ağırdı. Pars'a ve diğerlerine bakmadan, evin merdivenlerine yöneldim. Arkamda bıraktığım darmadağın bahçe, Karan Soykan'ın sonunun başlangıcıydı.
Üst kattaki yatak odasına girdiğimde, odanın loş ışığı İlay'ın solgun yüzüne vurdu. Onu yatağın kenarına, sanki kırılacak bir porselenmiş gibi usulca bıraktım. Hiçbir şey demedi, sadece boşluğa bakıyordu. Banyodan ilk yardım çantasını ve bir kase ılık su getirdim.
Yeniden önüne diz çöktüm. Toprağa bulanmış, küçük cam parçalarıyla dolmuş ellerini ellerimin arasına aldım. Benim devasa, nasırlı ellerimin yanında o kadar narin duruyorlardı ki... yüreğim sızladı. Göğüs kafesimin içine hapsedip her kötülükten koruma isteği uyandırıyordu bende.
"Canın yanacak," diye fısıldadım, bir yandan ıslak pamukla avuç içindeki toprakları temizlerken. "Ama söz veriyorum Veram, bu dünyada senin canını yakan her şeyin hesabını tek tek soracağım."
Cımbızla küçük cam kırıklarını tek tek ayıklarken her hamlemde yüzünü süzüyordum. Acıdan yüzünü buruşturduğunda kalbim sıkışıyordu. Bir parçayı çıkardım, pamuğu bastırdım. O sessiz kaldıkça, içimdeki o öfke volkanı daha da derinlere sızıyordu.
"Karan Soykan..." diye mırıldandı, sesi bir hayalet gibi çıktı. "Onu öldüreceğim Sungur."
"Biliyorum," dedim, pansumanı bitirip avuç içlerine dudaklarımı bastırdım, uzun uzun soluklanarak öptüm. Bütün yaralarına merhem olmak istiyordum. Birinde illa yara açılacaksa onun yaralarına gönüllüydüm.
Temiz gazlı bezi avuçlarına sararken. Başımı kaldırıp yeşillerimi doğrudan onun fırtınalı mavilerine diktim. "Ve o son nefesini verirken, yanında ben olacağım. Senin elin kirlenmesin diye ben boğacağım onu ama gözlerinde senin zaferini görecek."
Sargıları tamamladıktan sonra ellerini bırakmadım. Parmak uçlarımı, gazlı bezin üzerinden nazikçe gezdirdim. Bakışlarım yüzüne, sarsılmış ama hala dimdik duran ruhuna kaydı.
"Seni bir robot yapmak istemiş," dedim dişlerimin arasından. "Ama o gerizekalı, bir fırtınayı kafese koyamayacağını unutmuş. Varem... Sen benim gördüğüm en güçlü kadınsın." Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için ekledim "Senden başka kadın tanımadım."
Gülecek gibi oldu ama yaraları izin vermedi. Eğilip sargılı ellerinden öptüm. O an, bu odadaki sessizlikte, Karan Soykan'ın ölüm fermanını sessizce imzaladım. İlay'ın intikamı, benim hayat amacım olmuştu.
İşim bitince cenin pozisyonunda yatarak yatağın bir köşesine kıvrıldı. Yatağın kenarında, devasa boşluğun ortasında küçücük kalmış bedenini izlerken içimdeki kor ateş, yerini dilsiz bir korumacı kimliğe bıraktı.
Odanın loş ışığı, beyaz sargılı ellerinin üzerine düşüyordu. Az önce dünyayı yıkmak isteyen o fırtına, şimdi sığınacak bir liman arayan dilsiz bir dalga gibi köşesine çekilmişti.
'Minnacık' diye geçirdim içimden. Benim kollarımın arasında kaybolacak kadar küçük, ama bir imparatorluğu sarsacak kadar büyük bir enkazı taşıyordu ruhunda. Yanına, yatağın boş kalan kısmına usulca çöktüm. Yatak hafifçe esnediğinde bile sanki canı yanacakmış gibi nefesimi tuttum.
Elimi yavaşça, sarsmaktan korkarak saçlarına uzattım. İpek tellerin arasından parmaklarımı geçirirken, Karan Soykan’ın bu kıza yaptığı her bir saniyeyi hafızamın en karanlık köşesine, intikam vaktinde hatırlamak üzere not ettim. Onu bir robot yapmak istemişti; duygusuz, komutla çalışan, sadece öldürmeye programlı bir makine... Ama yanılmıştı. Karşımda yatan bu kadın, sevgisi için dünyayı yakacak kadar insan kalmıştı.
"İyi dayandın," diye fısıldadım, belki duyuyordu belki de çoktan yorgunluğun kollarına bırakmıştı kendini. "Ama artık yalnız değilsin. Yükün benim omuzlarımda artık."
Cenin pozisyonunda, sargılı ellerini göğsüne bastırarak yatışı kalbimi bin parçaya böldü. O ellerle abisini iyileştirecekti, o ellerle Karan’ın boğazına sarılacaktı. Ama şimdi, sadece dinlenmesi gerekiyordu.
Başını usulca kaldırıp yaşlı gözlerini gözlerime çıkardı, kalbim tekledi. Sargılı elini yanağıma koydu nazikçe. O ellerle yüreğime indirmek istiyordu. "Ben çok özür dilerim."
Kaşlarımı çatacaktım neredeyse, hemen engel oldum kendime. Yüküne yük bindirmek istemedim, en ufak hareketimle kırılmasından korktum. "Neden özür diliyorsun İlay'ım?" Eli sargılı olmasına rağmen buz gibi tenini hissediyordum, ruhuna kadar ısıtmak istiyordum.
"Sen ilk zamanlar ailen konusunda bir şey anlatmak istemediğin için sormadım, soramadım. Merak etmediğimden değil, çok merak ediyorum." Nereye bağlayacağını merak ediyordum, kırılgan kalbine yine hangi olayı yük etmişti acaba.
"Ama böyle geldiğinden beri benim dertlerimden kendini unuttun..." Islak kirpiklerinin altından melül melül baktı gözlerime "Değil mi?" Dedi daha da incelen sesiyle, gözleri öyle olmasını istemezce bağırıyordu. Öyle değildi de zaten.
İçimde ona dair ne varsa yansıtmak isteyerek tebessüm ettim, elimi uzatıp işaret parmağımın ucunu yanağına sürterek saçlarını geriye attım. Güzel yüzünü gözler önüne sererek elimi yanağına bastırdım, teni buz gibiydi. "İlay'ım, Varem, Mavim..." Ona dizecek daha çok methiyelerim vardı içimde "Ben kendimi sende buldum, kendime dair her şeyi sende buldum. İstersen anlatırım ama önce dinlen, sende kendini bul. İstediğin zaman, istediğin kadar anlatırım."
Gözlerindeki o mahcup parıltı, ruhundaki yaralardan bile daha çok yakıyordu canımı. Bu kadar büyük bir enkazın içindeyken bile hâlâ benim dertlerimi, benim anlatmadığım geçmişimi düşünüyor olması... İşte Karan Soykan’ın asla anlayamayacağı, asla diz çöktüremeyeceği insan tarafı tam olarak buydu. “Sen düşünme bunları, sen iyiysen bende iyiyim.”
Eğilip alnına uzun, sessiz bir öpücük bıraktım. Soğuk tenine değdirdiğim sıcak dudaklarımda yeminim gibi mühürlendi. “Seni ısıtmak istiyorum eğer izin verirsen.”
“Hı?” dedi afallayarak gözlerime bakarken.
“Üşüyorsun, izin verirsen seni ısıtacağım.”
“Nasıl?” çatallı çıkan ince sesine tebessüm ettim, kolumu beline sarıp bedenini bedenime yasladım. Kenardaki örtüyü üzerimize örtüp iki kolumu da bedenine sararak bütün ısımı vermek istiyordum. O da kolunu belime sarıp bir yapboz parçası gibi bedenimle bir bütün haline gelirken göğsüme iyice sinmişti.
Tam kalbimin üstüne yaslamıştı kulağını, kalp atışımı bütün bedenimde hissediyordum. Kollarımı onun minicik bedenine daha sıkı sarıp, çenemi saçlarının üzerine yasladım. Korunduğunu ve ona zarar gelmeyeceğini anlasın istiyordum, bir daha zarar gelmesine izin vermemek için elimden gelen her şeyi yapacaktım.
Göz kapakları ağırlaştı. Vücudundaki kasılmış, yay gibi gergin duran kaslarının yavaş yavaş gevşediğini hissediyordum. “Mayışıyorsun..." diye fısıldadım, göğsümün her iniş kalkışında İlay’ı biraz daha içime çekmek istiyorum.
Sadece belli belirsiz bir mırıltı çıkarabildi. Başını boyun çukuruma biraz daha gömdüğünde huzurlu bir nefes aldım, tam olarak olması gereken yerdeydi.
"Uyu Veram, ben buradayım. Kimse dokunamaz sana."
“Abim Lilia’ya aşıkmış.” Varla yok arası bir mırıltıydı dudaklarından çıkan, yanağını göğsüme sürtüp tekrar mırıldandı “Lilia’da abime aşıkmış, biliyor musun Sungur?”
Başının üstüne derin bir öpücük kondurup saçlarını severken fısıldadım “Biliyorum güzelim.”
“Abim yaşamak istiyordu biliyor musun Sungur?”
“Biliyorum İlay’ım.”
“Abim Balca’yı da çok seviyor, yokluğumda hep onunla oynamış biliyor musun Sungur?”
“Biliyorum Mavim.”
“Abim her şeye rağmen beni çok sevdiğini ve her şeye değeceğini yazmış biliyor musun Sungur? Yine olsa yine yaparmış.”
Kokusunu ciğerlerime doldurdum “Biliyorum Veram.”
“Sungur biliyor musun?” git gide uykuya çekiliyordu, sesi kısılıyor, söylediklerini anlamakta zorlanıyordum. “Kaçırıldığımda uyurken gözümün önünde sen vardın, bana vazgeçme dayan diyordun. Bana ilk orada Veram dedin.” İşte bu beklenmedikti, hayali bir ben görmüştü ve ilk orada söylemiştim öyle mi?
Zihnimin odaları bir anda sessizliğe büründü, sadece İlay’ın boyun çukuruma çarpan düzenli, huzurlu nefesi kaldı geriye. Duyduklarım, kalbimin ritmini altüst etmişti. Parmaklarım ipek saçlarının arasında donup kaldı, sonra istemsizce, bir mucizeye dokunur gibi tekrar hareket etmeye başladı.
"Veram..." dedim içimden, sesim dimağımda bir yankıdan ibaretti.
Bu kelime benim sığınağımdı. Kimseye söylemediğim, sadece onun için kalbimde büyüttüğüm o gizli mühür... O kaçırıldığında, ben burada duvarları yumruklarken, o zincirlere vurulmuşken zihnimle ona ulaşmaya çalışmıştım. "Vazgeçme," demiştim binlerce kez uzaklardan. "Dayan Veram, geleceğim." Ama o bunları gerçekten duymuş muydu? Ruhumun çığlığı, o karanlık mahzende onun kulağına bir fısıltı olarak mı ulaşmıştı?
Gözlerimi kapattım, burnumu saçlarının arasına gömdüm. Bu tesadüf olamazdı. Bu, kanın ve kemiğin ötesinde bir şeydi. İnsanlar buna ne derdi bilmiyorum ama benim için bu, evrenin bize attığı en büyük düğümdü. Ben onu kurtarmaya çalışırken, o aslında benim sesime tutunarak hayatta kalmıştı. İlk "Veram" deyişim bir hayalin içindeydi, onun zihnindeydi.
"Ruhun bana ait," demişti abisi defterde. Haklıydı. Ama sadece abisine değil, o ruhun her bir zerresi benimkine dolanmıştı.
Göğsüme iyice sinmiş, bir yapboz parçası gibi oraya yerleşmiş bedenine baktım. Karan Soykan onu bir robot yapmak isterken, aslında onu bir mucizeye dönüştürmüştü. Acıyla, ilaçla, deneyle yoğurduğu bu kız; mesafeleri aşan bir bağla bana mühürlenmişti.
Yanağımı başına yasladım, kollarımı biraz daha sıkılaştırdım. "Duymuşsun," diye fısıldadım, duyamayacağı kadar kısık bir sesle. "Geleceğimi biliyordun çünkü ruhun zaten benim kollarımdaydı."
O an anladım ki, Karan Soykan ne yaparsa yapsın kaybetmişti. Çünkü o sadece bedenlere hükmedebilirdi, ama biz çoktan birbirimizin ruhunda nefes almaya başlamıştık. İlay uyurken ben o hayali sesin gerçeğe dönüşmüş hali olarak başında bekledim. Artık sadece onun koruyucusu değil, o sesin ta kendisiydim.
Yorumlar