19."UĞRUNA YAŞAMAK"
- ozgemcakirci
- 7 Mar
- 51 dakikada okunur
"UĞRUNA YAŞAMAK"
I'II Do It- Heidi Montag
Say it right- Nelly Furtado
Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes
|Sungur Tuna Kurtel|
Zehir...
Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimde yara eden sözlerdi. Fiziki zararlar için yapım da iradem de fazlasıyla güçlüydü. Kanıma sızan zehire bir yere kadar dayanabilmiştim, ta ki annemin ve babamın hayaletiyle yüzleşene dek. Karşımsaydılar, dokunabileceğim kadar yakınımdaydılar ama dokunursam kaybolacak kadar hassastılar.
Ayağa kalkmamı ve savaşmamı söylüyordu annem, babama bunlar hep senin yüzünden diyordu. Alevler altında kalan evimizin içinde babama isyan ediyordu haykırarak. Babam ise kendini kaybedecek kadar pişmanlıkla özürler diliyordu art arda. Annem gözlerimin içine bakarak bana güç vermeye çalışırken babam bir o kadar bakamıyordu yüzüme.
Vücuduma giren zehirle zihnim allak bullak olmuş, derinliklere gömdüğüm ne varsa gün yüzüne çıkmıştı. Annem, babam ve Hüma... En derinimde olandı Hüma, adını o zamandan beri dile getiremediğim ama zihnimden güzel yüzü silinmeyen kız çocuğu.
İlk acıyı onunla beraber yaşamıştım, onu benden almışlardı. Umut vermiştim, yapamamıştım. Yaşattığım ilk hayal kırıklığıydı. Ondan sonra ben ailemin hayal kırıklığı olmalıydım, beni evlatlık alan ailemin..
Kafesin içinde yere yığılmış şekilde dururken daha önce görmediğim maskeli adamın rakibini öldür İlay'ı al söylemleri içime gömdüğüm intikam duygusunu kontrolsüz şekilde yüzeye çıkarıp büyütmüştü. Rakibimin, düşmanım olduğuna öyle inanmıştım ki zihnim puslanmıştı, sadece ona odaklanmıştım. Hayatımda kaybettiğim üç kişiden sonra bir de onu kaybetmeyecektim, İlay'ı.
Kontrolsüz hayatımda kontrolsüzce bağlandığım ve alışılagelmedik şekilde etkilendiğim, bundan rahatsızlık duymadığım tek kadındı.
Çenesini kaldırıp meydan okumaları, sürekli bana had bildirmeleri, karşı çıkmaları o kadar cüretkar ve doğaldı ki, sinir etmekten çok her hücremle etkilemişti. Onu kendime benzetmiştim, gözlerindeki bariz ateşte kendi ateşimi görmüştüm.
Her şeyi bir kenara bırakıp İlay için çabalamak çok iyi gelmişti. Çabalayamadıklarımın, kaybettiklerimin telafisi gibiydi ama daha çok uğruna ölürüm gibiydi.
Hastanede kendime gelmeden hemen önce, kundaklanıp ateşe verilen evin içindeydim kabusumda. Her şey olabildiğine gerçekken İlay'ın öpücüğüyle asıl gerçekliğe ulaşmıştım. Yaşam suyuydu, benim panzehirim oydu.
Öpüşüyle gerçekliğe ulaşsam da iyi değildim, hala olmadığım gibi. Ona duyduğum şehvet artmıştı fakat bir yandan kafamın içinde hala intikamımla savaşıyordum. Canavarlaştığımda yaptıklarımı kesik kesik hatırlıyordum, gözüm kararmıştı. İlay'ın öpücüğüyle ona olan arzum artarak canavar tarafımı bastırmış olmalıydı.
Yüzbaşıydım, şimdiye dek operasyonları kordine eden, emirler yağdıran, her şey de hakimiyeti olan, otoriter sahibi biriydim. Beş ay önce karşına bir kadın çıkacak ve ilk gördüğün andan itibaren üstünde hakimiyet kurmasını isteyecek kadar etkileneceğimi, uğruna ölebilecek kadar sevdiğimi söyleseler götümle gülerdim.
Onu koruyamayacağımı söyleseler de aynı şekilde gülerdim.
Korurdum. Bırakmazdım ama yapamamıştım, siktiğimin gecesinde gözümün önünden alıp gitmişlerdi.
İlay, öldürmeye niyetleri yoktu bana zarar vermediler. İkimizi kafese koyup bizimle oyun oynadılar dese de bütün sözlerimi sikip atmıştım. Söylediklerinin bu kadarla sınırlı olduğuna da inanmıyordum, sakladığı şeyler vardı. At yarışı gibi hayatımız vardı, durup konuşmak için bile boş anımız yoktu.
Onu koruyacağıma dair ne söylediysem hepsi yalan olmuştu, anlatmamasını normal karşılamıştım, bana güvenmeyeceğini düşünmüştüm.
Ta ki dün gece kendisini benim ellerime bırakana kadar. Bana hala güveniyor muydu yoksa anın rehavetiyle mi o noktaya geldik? Yanlış adım atmamalıydım, her zaman demir gibi olan irademi sikip atsa da ona karşı her zaman temkinli olmak önceliğim olacaktı. Güvenmediği bir adamla en özelini paylaşmamalıydı.
İçimde bir şeyler hala normal değildi, zihnim bulanmaya devam ediyor, bazı şeyleri geç idrak ediyordum. Fark ettirmemeye çalışıyordum ve başarılı olduğumu düşünüyorum.
Yanımda camdan dışarıya bakarak akıp giden yolu izleyen kadına çevirdim başımı. Çektiği acılar yetmezmiş gibi bir de onu koruyamamıştım, tek başına halletmek zorunda kalmıştı. Verdiğim sözü tutamamıştım, kahretsin ki bunun yükü altında eziliyordum. Onu kaybedebilirdim.
Hemen yanına, koltuğa koyduğu elinin üstüne elimi koyup dikkatini üzerime çektim. Fazla düşünceliydi, benim kafamda 40 tilki var ise en az bu kadar onda da vardı. Küllerinden doğduğunu görebiliyordum. İçindeki ateşi ortaya çıkarmaktan çekinmiyordu.
Başını bana çevirip güzel mavi gözlerini gözlerime kenetledi. Diğer elimi yanağına koyup baş parmağımla okşadım. "Ne düşünüyorsun?"
Gözlerin gözlerimden çekmedi, düşünceli ifadesindeki pus tereddütle dağıldı ve içten bir gülümseme yollamaya çalıştı. Yanağını avucuma bastırıp dudaklarını oynattı, hafif de bir fısıltı çıkmıştı dudaklarından "Dün geceyi."
Bu doğru değildi, geçiştirmek için uydurduğu bir kılıftı. Dün geceyi gözlerine çökmüş keder ile düşünüyorsa ileriye gitmediğim için memnun, bir o kadar da ileriye gittiğim pişmanlık duyabilirdim.
Olanları yeni idrak ederek bana güvenmediğini yeni anlamış olabilirdi. Ona kötü mü hissettirmiştim. Yanlış düşünüyor da olabilirdim, yanlış düşünmeyi istedim. Bu nedenle onun cevabına göre hareket ettim.
Kaşlarımı kaldırıp muzır ifadeyle güldüm, yanağındaki elimin baş parmağıyla alt dudağına doğru giderken Pars'ın genzini temizleyişi ile parmağım havada asılı kaldı. Doğru ya, kaynana tam yanımda oturuyordu.
"Neco klimayı aç biraz." Dönüp baktığımda bize attığı ters bakışlarla verdiği komutla huysuzca göz devirdim. İlay ise gülerek başını elimden çekti. Havada kalan elimi indirip Pars'a döndüm.
Güzel anların katili, Azra Soykan kaynanalık yapmazdı ama Pars farklı bir bedende kaynana olarak bahşedilmişti bana. Ne büyük nimet!
Neco klimadan sıcak havayı açınca Pars önce ağzının içinde söylendi "Lan sıcak mı dedim?" Ön sağ koltukta oturan Atıf'a agrasif tavırla eliyle klimayı işaret edip söylenmeye devam etti "Soğuk aç Atıf, en soğuğu."
Atıf söylenileni yapsa da anlamayarak çattığı kaşlarının altından Pars'a baktı "Abi hava buz gibi zaten."
Pars tekrardan bize çevirdiği kahve gözleriyle ters ters bakıp önüne döndü "Arkası yanıyor Atıf, dediğimi yap sen." Pekmezi akıtılası herif.
Sinir olsam da her olaydan keyif almaya bakan yanım daha baskındı. "Kaynana Pars." Ağzımın içinde geveleyerek Pars'a döndüm, ters bakışları bendeydi. Ateşini daha da harlayarak alaya aldım "Ne oldu? Kıpkırmızı oldun, bir sıcak bastı seni."
Öldürücü bakışları yüzümdeydi. Gömleğinin ilk iki düğmesini açıp bir şey demeden camdan dışarıya döndü. Şu hareketlere bak, beni dövecek şerefsiz.
"Ateş ile baruttan bahsediyorlar Atıf." hepimiz ansızın geçilen dipnot üzerine Neco ve Atıf'a baktık. Atıf aramızda geçen olayı anlamamış olmalıydı ki Neco dikiz aynasından kaşlarıyla bizi gösterip bıyık altından gülerek geçmişti dipnotu.
Ateş ile baruttuk, onaylıyordum. Şu zamana kadar kendimi ateş sanırdım fakat ateş olan İlay'dı. Baktığı, dokunduğu, nefesinin yalayıp geçtiği her yer alev alevdi.
Barut, ateş ona yaklaşmayana kadar olduğu yerde durabilirdi. Nitekim bunu dün gece onaylamıştım, kendimi tutmaya çalışmıştım ama İlay'ın en ufak istekli bakışıyla irademi sikip atmıştım. Sonuçta sevdiğim kadın ne isterse o olur.
Neco'nun dile getirdiği gerçek ile arsız keyifle güldüm, burnundan soluyan Pars "Öldürürüm sizi." diyerek bütün öfkesini kusmuştu. "Abiniz sınırlarda." Dosdoğru bana bakarak sıktığı dişlerinin arasından konuşuyordu.
İlay kardeşi gibiydi, lafım yoktu ama fazla abartıyordu. 27 yaşında bir kadın ne yapacağını bilirdi.
"Doğrudur." Dedim lafımı esirgemeden kendimden emin şekilde ekledim "Ben hep sınırda çatıştım. Sınır benim yuvamdır." Son cümleyi söylerken göz ucuyla yanımdaki kadına bakmayı eksik etmemiştim. Kan yanaklarına toplanıp al al etmişti. Dudaklarını birbirine bastırıp gülüşünü gizlerken gözlerini kaçırdı. Bu hali oldukça sevilesiydi.
Her an farklı biriydi, bazen cesur, bazen fazlasıyla ürkek, bazen gözleriyle ona yapmamı istediği şeyleri çekinmeden aktarırcasına arzuyla bakan, bazen de en ufak iltifatta utanan biriydi.
Tablonun ne tarafından bakarsam bakayım eşsiz bir sanat eseriydi. Her bakışımda yeni bir anlam çıkarabilirdim ve bu milyonlarca yeni güzellik demekti. Her anı uzun uzun izlemelikti.
Bir anda kulağımdan yükselen çınlamayla kastım bedenimi. Ara ara hala devam ediyordu. Kahretsin ki eziyet gibiydi. Çınlamayla beraber nüksesen sinirimle kanım kaynıyor, zihnimin en karanlığı gün yüzüne çıkarak şahit olduğum canavarımı tetikliyordu.
Omurgamdan giren sızıyla soğuk soğuk terlemeye başladım. Kimseye çaktırmamak için arkama yaslanıp genzimi temizledikten sonra derin nefes aldım "Neyse, bugün keyfim yerinde." Çınlama dinmek bilmiyordu, zorlukla önüme bakmaya devam ettim "Kimse bozamaz."
Keyif meyif kalmamıştı, sikeyim. Delireceğim. Ellerimi başıma atıp ovalamak istiyordum ama kaşlarını çatarak yüzüme sorgular ifadesiyle bakan İlay hiç yardımcı olmuyordu.
Anlamış mıydı? Nasıl gözüktüğümü bilmiyordum. Sanırım en az onun kadar iyi bir oyunculuk sergiliyordum şu an.
Dik ve ters bakışlarını anlamlandıramadığım şekilde memnuniyetsizce çevirerek cama çevirdi başını. Aha! Ne yaptım? Kesin bir şey yaptım, bir şey yaptım ki böyle bir tavır sergiliyordu... Hayır, bilincimi kaybetmediysem burada sakince otururken ne yapmış olabilirdim?
"Niye yerinde keyfin?" Büyük bir suç işlemişim imasıyla sorgulayan Pars mutlu olmaya devam edersem yüzümün ortasına yumruğu indirecek gibiydi. Kaynana kılıklı herifin mutluluğumla büyük bir derdi vardı.
İfadesiz bakışlarımı Pars'a çevirdim "Değil." Mutlu musun? Tonlamasıyla sitem edip İlay'a döndüm, göz ucuyla bana bakıyordu fakat sitemliydi.
Siktiğimin zihnin de bu bakışların tek bir sebebi vardı, onu koruyamamıştım. Bunun için ise haklıydı, yine de sebebinin bu olmamasını istiyordum, onun yoluna ölebileceğimi bilmeliydi. Onu bu savaşa sokarken ki bencilliğim baş gösterdi, beni affetsin istiyordum.
Çenesinden nazikçe tutup kendime çevirerek gücenmiş, hırçın dalgalarını benden gizlemeye çalışan mavilerine bakmak için hafifçe kaldırdım başını.
Başım kasılıyor, düşünmemi zorlaştırıyor, zihnimi puslu hale getiriyordu ama gözleri her zamanki gibi netti. "Ne yaptım?"
Gözlerini gözlerimden çekmiyordu, cevap da vermiyordu. Sessizliğiyle daha da gerilerek "İlay." dedim varlığına şükrederek, ismini her lafzettiğimde yaptığım gibi.
"Ne oldu?"
Pars bütün dikkatiyle bizi dinliyordu, önce kaşları çatıldı "Ne yaptın lan kıza?" Abi edasıyla hesap sorarak kaldırdı çenesini.
"Ya sabır." dedim homurdanarak "Bilsem niye sorayım? Sen girme ilişkili insanların arasında."
Terslendi "Lan ne ilişkisi? Başlatmayın ilişkinize." Ardından anında bütün kasveti yok olup gitmişti, keyiflendi "Sizin olmayan ilişki belli ki nanay yolunda Sungur'cuğum. Bu işin olmayacağı belliydi zaten." Teşkilat binasının önüne geldiğimiz için Pars kapıyı açıp indi "Siz aranızdaki ilişkiyi bitirin, gelin. Geç kalmayın." keyfi baya baya yerine gelmişti şerefsizin.
Ciddi ciddi karşıydı aramızdakine, bilmiyor olmalıydı, istediği kadar karşı olsun, söylediği gibi sınırlar benim evimdi.
Pars kapıyı kapatıp yoluna baktıktan sonra Neco ve Atıf'da önce, etrafa ters bakışlar atan İlay'a, ardından sorgulayan bakışlarıyla onları bekleyen bana baktılar.
İnmeleri gerektiğini anlamamış olamazlardı. Bu sırada İlay inmek için meylettiğinde hızla bileğinden tuttum. Belli ki alengirli bir yüzleşme olacaktı. Sakinleştirmek adına baş parmağımla bileğini okşamaya başlamıştım bile, bunun onu sakinleştirdiğin en başından beri farkındaydım.
Neco ile Atıf'a döndüm ciddiyetle "Oğlum inin arabadan, neyi bekliyorsunuz?"
Jeton yeni düşmüş olacak ki "Doğru abi, pardon." deyip beklemeden araban indiler. Araladığı kapıyı geri kapatıp elimdeli bileğini de çekerek kollarımı göğsünde bağlayarak bana baktı. Az öncekine göre durulmuş mavilerine baktım, rn ufak dokunuşumla sakinleşmesine içten içe güldüm.
İçim giderek titrek bir nefes alıp önüne gelen saçı kulağının arkasına sıkıştırdım "Evet, nedir kabahatim? Eğer ka-"
"Dün gece çok mesafeliydin."
Diken üstünde işitmeyi beklediğim cümleler, onu koruyamadığım için küfür, hakaret barındıran isyanlar ve hesap soruşlardı. Kesinlikle dün gece en özelimizi paylaştığımız anlara ait anlayamadığım bir tez değildi. Afallayarak kaşlarımı çatıp başımı hafif öne uzattım, yanlış duyduğumu sanarak tekrar duymak istedim "Efendim?"
"Dün gece diyorum Sungur," işaret parmağımı ikimiz arasında hareket ettirip ikimizi gösterdi. "Mesafeliydin." Öyle inanarak söylüyordu ki dün gecenin zihnimin oyunu olduğuna inanmak üzereydim ama hayır değildi. Her şey oldukça gerçekti, zihnimin idrak edemeyeceği güzelliğe sahipti, gördüğüm ve onun adına pişman olduğum her an gerçekti.
Alt dudağıma dişlerimi geçirip inanamıyormuş gibi güldüm. Sen ciddi misin der gibi bakarak gözlerinde oyalandı gözlerim.
Tavrım hoşuna gitmemişti, olabilirmiş gibi daha da çattı kaşlarını. Tersledi "Hoşuna gitti bakıyorum."
İstifimi bozmadan çenesini kavradım tekrardan, yüzüne yaklaşıp sıcak nefesimi dudaklarına bıraktım. Gözlerinde bir şeyler dağıldı "Bu mesafeden birbirimizin dudaklarına inliyorduk İlay" Dedim hatırlatmak isteyerek.
Çenesini kavrayan elimin baş parmağını alt dudağına bastırarak dudaklarından içeriye soktum, dişlerine sürtüp sıcak nefesimi daha sert düşürdüm dudaklarına "Parmaklarım en ücra noktalarındaydı." Kulağımdaki çınlama azalmak üzereydi fakat şu an daha da artıyordu. Kalbim isyan edercesine hızlı atıyor, canımı yakıyordu ama ona yakın olmak her şeyden önemliydi. Bedenimi olabildiğine kastım, ayakta durabilmek için gerekliydi.
Nefesini tuttuğunu fark ettim, benimle aynı durumdaydı ama değildi. Gözleri dudaklarıma düşünce ne istediğini tam anlamıyla görmek içimdeki ateşi harladı.
İyi değildim, bu halde ona yaklaşmak istemediğim bir şeydi. Kendimi zorlukla toparladım "Hangi mesafeden bahsediyorsun?"
Sorumdan hoşlanmayarak burnundan verdiği histerik nefes ile dudakları silik bir tebessüme büründü, içinde sitemler barındıran derin bir gülüştü. Dişine sürttüğüm parmağımı bütün gücüyle ısırdı.
Bana bir bakışıyla parçalanırken böyle hamlelerde bulunmamalıydı. Burnumu kırıştırıp aldığım zevkle gülerek parmağımı dudaklarından çektim "Yavaş, kopardın." hiç de şikayet eder gibi değildim oysa.
"Dün gece kendini geri çektin Sungur, ondan bahsediyorum. Yanlış bir şey yapmışım gibi hissettirdi."
Bana kızmalı, hesap sormalıydı. Sözler verdin ama tutamadın demeliydi. Ağzıma sıçıp beni süründürmeliydi, ona daha fazlasını vermeyip kendimden bile sakındığım için kızmamalıydı. Gerçekten tek bir dokunuşumla, en ufak sert bakışımla parçalanacak zarif bir çiçek gibi bakmamalıydı gözlerime.
Burnuma çalınan, mest eden kokusuyla ciğerlerimi doldurup onunla ne yapacağımı düşündüm. Bana açık kapı bırakmıyordu, ona zarar vermeden nasıl sevebileceğime dair çıkmaza sokuyordu.
Geri çekilmedim, bütün pişmanlığımla çenesindeki elimi yanağıma çıkardım. Kendimi açıklamaya çalıştım. "Amacım bu değildi, özür dilerim. Sen yanlış bir şey yapmadın, ben senin üstüne çok gelmek istemedim. Ne yapacağımı bilemedim, söyledim sana İlay. Seni kırmadan, yormadan, yıpratmadan, tek bir yaprağını bile dökmeden nasıl seveceğimi bilemiyorum. Yeni yeni öğreniyorum. Seninle bir alakası yok."
Her kelimemden sonra gözlerimde dağılan sis bulutunun ardında açan güneşi görmek üzereydim. Beni anlıyordu, en çok da bu yönünü seviyordum. Ne düşünüyor ve hissediyorsa gizlemiyordu. Benim de ona karşı açık olmamı sağlıyordu.
Bağladığı kollarını çözüp elini yanağıma koyunca elinin sıcaklığı ile bedenim anında gevşemişti, çınlamam bile durabilirdi. Benim şifam oydu. Baş parmağıyla okşayıp elini yavaşça boynuma indirmesi ise imtihandı.
Gözlerimi bir an olsun gözlerinden çekmiyordum, ateş ile oynuyordu. Farkında mıydı? Gergince yutkundum, hareket eden ademelmama kaydı gözleri. Gözlerindeki tatmin ile şevk duydu...farkındaydı. Ateş ile oynadığının farkındaydı.
Elini aynı ahenkle enseme götürüp saçlarıma daldırdı parmaklarını. Kasılan bedenim ile etmek istediğim küfürleri yuttum. Dün gece istediğini alamamasının intikamını alıyordu, ellerimde dağılışını ellerinde dağılışımı görerek eşitlemek istediğini gözlerindeki tatminden anlayabiliyordum.
Aptal bir kadın değildi, yönetilmeyi değil yönetmeyi seviyordu. Üstündeki hakimiyetim kadar üstümde hakimiyeti olduğunu görmek istiyordu. Dün gece onu fazlasıyla kırmış olmalıydım, söylemese anlamazdım. Sandığımdan iyi oyuncuydu ama ben şu an kendimi kaybetmek üzereydim. "İlay." dedim sıktığım dişlerimin arasından.
Şuh bir gülümsemeyle mırıldandı. "Hım?"
"Zorlama beni."
İşaret parmağının tırnağıyla enseme dairesel hareketler yaparken gözlerini gözlerimden çekmiyordu, başını omzuna eğip dudağının sağ tarafını kıvırdı "Her yakınlaştığımızda kendimi kaybetmek beni sinirlendiriyor, kontrolün sürekli elinde olmasını isteyen biri için korkunç bir şey bu."
Tahmin ettiğim gibiydi, üstümdeki hakimiyetinden emin olmak istiyordu. Erkeksi tınıyla, dişlerimi göstererek güldüm. "Konu sen olunca hakimiyeti bırakamam, özellikle mesafesiz anlarda hiç olmaz ama istemediğin hiçbir şeyde olmaz."
İrademi sikip atmak istiyordum, yapamayacağımın bilincindeydim. Kendime hakim olup uzaklaşmam gerekiyordu. Ona verdiğim sözleri tutabileceğim zaman diliminde şu an istediğimiz her şeyi icraate geçirebilirdim ama şu an değil.
Burnunun ucundan öpüp kendimi kaçar gibi geri çektim, ensemdeki eli havada kalırken gidişimi hayretle izliyordu. Arabadan inip ona döndüm "Geç kalmayalım, hadi güzelim."
|İLAY SOYKAN|
Sungur gerçekten inanılmaz bir adamdı, beni anında sinirlendirip bir anda dünyanın en mutlu insanı haline getirebiliyordu. Dün geceden sonra benim onun ellerinde dağılıp onun geri çekilme gerçeğiyle yüzleşmiştim bir anda. Kontrolümü kaybetmek yeterince sinir bozucu değilmiş gibi kendisini geri çekmesi yanlış bir şey yapmışım hissiyatı uyandırmıştı zihnimde.
Gözlerimin içine bakarak söylediği her kelime ise içimdeki yetersizlik hissini söküp atmıştı, onun bana nazik, dokunsa uçacakmış narin bir çiçek gibi davranıyor olması içimde ne var ne yoksa tekrardan canlandırmıştı. Bu korkunçtu, üzerimdeki hakimiyeti ne kadar sıcacık etse de devasa bir korku da yaratıyordu.
Üstündeki hakimiyetimi görmek isteyerek dokunmuştum, görmüştüm de ama burnumu öpüp kaçmasını beklemiyordum. İradesi kırk kaplan gücündeydi, oysa ki gözleri beni çoktan soymuştu. Sanırım bu gerçekle yetinebilirdim.
Arabadan kaçarak inmesinin ardından tebessümle indim arkasından, bugün pek tabii mutluydum. Pars ve Sungur'a sadece Visha ile olan anlaşmamızdan ve antikor dışındaki her şeyden bahsetmiştim. Onlar kanlarında kol gezen zehirle savaş verirken bir de belirsiz bir konuyla zihinlerini meşgul etmek istemedim. Fakat doktor ile görüştüm, abimi evimize yerleştirip antikorlarımı aktaracağız! Bu sefer umutluydum, abim kurtulacaktı. O savaşçıydı, şimdiler de örgütü bile vardı. Hemen ayaklanıp başına geçmeli ve intikamımızda bize katılmalıydı. Onu bu hale getirenlerden intikam almalıydık.
Sen sadece beni hatırla, kendine gel abi, ben geri kalan her şeyi halledeceğim.
Sungur ile aramızda bir adımlık mesafe bırakarak binaya girdik. Yapacak çok işimiz vardı, Zeus'u yakaladığını biliyordum, omzundaki bıçak yarası ona aitti. Sungur'da en az bizim kadar zor zamanlar geçirmişti, kafesteki hali kanıtıydı.
Kurşun'u da buraya ben yollamıştım, ikisinin de sorgusu vardı. Sorgularını Sungur yapmak istemişti, Pars ile beraber gireceklerdi. Ben de bu sırada doktor ile görüşecektim. Binaya girdikten sonra sessizlikle üst kata çıktık, buradayken her an biri görür de Cemil Başkan'ın kulağına gider diye diken üstündeydim, sanırım Sungur'da öyleydi. Bayıltıp sorguya getirdiğim gün beyefendinin tavırlarından dolayı Cemil Başkandan uyarı almıştım ve kimsenin ağzına laf vermek istemiyordum. Çekiniyordum da biraz.
Beyaz duvarlara yansıyan aydınlık ışığın altından koridor boyunca ilerliyorduk, yanımda ki bedene baktım. Yaraları geldi gözümün önüne, canım acırcasına ekşittim yüzümü. "Sungur, sorguya ben veya Pars girelim."
Omzunun üstünden ilgiyle döndü, sebebini merak eden bakışları üzerimde gezindi "Sebep?"
"Yaraların var, sakin kalacağını da düşünmüyorum. Dikişlerini patlatmanı istemeyiz."
Onu düşünmem hoşuna gitmiş olmalıydı, gözlerinin içi gülüyordu "Bana fark etmez ama sen istemezsen bir şeyler düşünürüm."
Göz devirip gülerken elimin tersiyle koluna vurdum "Sen benden iltifat duymaya mı çalışıyorsun ne?"
Koluna yediği hafif darbeden sonra duraksadı. Yüzündeki sinsi, çapkın ifade bir anda ısınmama neden oldu. Koridorun ortasında aramızdaki görünmez sınırı biraz daha aşarak bana doğru hafifçe eğildi.
"Senin önemsediklerini önemsiyorumdur belki." gözleri üzerimde gezindi.
Sırtımı soğuk duvara yaslamış, ona bakıyordum. Gözlerindeki yoğunluk, yorgunluğun ve omuzlarındaki ağır sorumluluğun ötesinde, sadece bana ait bir parıltı taşıyordu. İçimde ona dair barındırdığım her şey ile gülümsedim "Kendine dair her şeyi önemse o halde, buna yaralarında dahil."
Söylediğim bu cümleyle birlikte bir anlığına afalladı. Beklemediği bir yerden, kalbinin tam ortasından vurulmuş gibiydi. Sertliği, yerini saf bir şaşkınlığa ve ardından derin bir kabullenişe bıraktı. Omuzları hafifçe çöktü, ama bu bir yenilgi değil; bir teslimiyetti.
Sanki ilk defa, birinin kendi canını kendisinden daha çok önemsediğini idrak ediyordu.
Gergince genzini temizleyip yutkundu, "Bak ya" dedi gülümsemeye çalışarak "Laflara bak laflara," vatan toprağı gibi iki yana açtığı kollarını bedenime sarıp bedenine yasladı beni. Çenesini başımın üstüne koyup bir eliyle saçlarımı seviyordu. "Delirtecek misin kızım sen beni?"
Koca kollarının arasında, vatan toprağı gibi güvenli ve bir o kadar da sarsılmaz hissediyordum. Çenesinin başımın üzerindeki ağırlığı sığınak gibi bir andı. Saçlarımı okşayan elinin ritmi, içimdeki bitmek bilmeyen huzursuzluğu dindirmeye yetiyordu. Kaba, nasırlı ellerin benim gibi birine bu kadar şefkatli dokunması, savaşın ortasında bulduğumuz küçük bir mucizeydi.
"Delirtecek miyim?" diye mırıldandım göğsüne doğru. Sesim, onun kalp atışlarının o ritmik sesiyle harmanlanıyordu. Başımı hafifçe kaldırıp ona baktım, keskin ifadelerden eser yoktu. Sadece bir adam vardı; yaralı, yorgun ve tek bir çift göze teslim olmuş. "Bence sen zaten delisin, bana atma suçu." Keyifle gülerken sarsılan göğsüne yasladığım çenemle başım da göğsüne ayak uydurarak sarsılmıştı. "İnkar etmeyeceğim."
Sarsılan göğsünün üzerinde başını hafifçe eğip, sanki sadece benim duyabileceğim bir frekansta, boğuk ve huzurlu bir sesle karşılık verdi. "Deliyim evet," bu itiraftan zerre kadar rahatsız görünmüyordu. "Senin mavi gözlerinin içine baktığım her saniye, mantığın sınırlarından biraz daha uzaklaşıyorum. Bu deliliğin tek sorumlusu sensin İlay."
Çenesini tekrar saçlarımın üzerine yerleştirip beni göğsüne iyice bastırdı. Huzurla derin bir nefes verip keyifle mırıldandım "Hayatımda aldığım en güzel ve romantik itiraf olduğunu söylemeliyim."
Omuzlarımdan tutup bedenlerimiz arasına mesafe koyarak ciddi tutmaya çalıştığı alaycıl ifadesiyle yüzüme baktı "Aldığın diğer itirafları düşünmeden birinciliğin tadını çıkaracağım." gerçekten kıskanç bir hanzoydu.
"Bence de öyle yapmalısın." konuyu değiştirdim hemen "Eee sorgu işi?"
"Sakin kalacağım, merak etme. Dikişlerim patlamayacak, kendime iyi bakacağım çünkü sen öyle istiyorsun." memnun duyduğu bir teslimiyetle gardını indirmesi gülümsetti. Başımı salladım "Aferin sana, hadi gidelim."
Benden aldığı aferin ile birlikte sanki görev emrini almış bir asker gibi dikleşti ama gözlerindeki yumuşak parıltı henüz sönmemişti. "Öğreniyorum yavaş yavaş," dedi kısık sesle, adımları koridora yönelince kalan yolu beraberce yürüdük. Öğreniyor muydu yoksa biliyor muydu bilmiyorum. Her şeyi ilk benden öğrense hiç fena olmazdı tabi.
Kalan yolu sessizlikle devam ederken revirin olduğu kısma dönmeden önce Gediz'in odasının önünden geçmek üzereydik. Etrafıma bakınırken cam duvarlı odasının içinde, masasının başında oturan Gediz ile göz göze geldik. Kasvetli hali anında dağılmış, beni görmeyi beklermiş gibi anında ayağa kalkıp kapıya gelmişti. Ani hareketlenmesi karşısında duraksayıp gelmesini bekledim, abime mi bir şey olmuştu yoksa? Öyle bir şey olduysa şimdiye dek söylemeleri gerekirdi.
Kalbimde devasa bir sancı meydana geldi, bir kötü haberi daha kaldırabilecek durumda olduğumu sanmıyordum. Topuklularım çivi gibi kanata kanata topuğumu yarıyordu sanki. Gediz'in odadan çıkışı saniyeler içinde gerçekleşmişti fakat bana asır gibi gelmişti.
Durduğumu fark eden Sungur iki adım önümde, omzunun üstünden sorgular anlamda bana bakarken Gediz odadan çıkmıştı "Gediz, abime bir şey-" kollarını belime sarmasıyla hayretle duraksadım. İşte bunu hiç beklemiyordum "Allah'a şükür iyisin." Ne yapacağımı bilemeyerek Sungur'a baktım.
Gediz'in kolları bedenime dolandığı an, zihnimdeki tüm çarklar durdu. Gediz'in niyeti saftı, biliyordum; eski sevgili olabilirdik ama bunu atlatmıştık. Bir dostun, bir abinin rahatlamasıydı bu. Ama bu sarılmanın bedelinin ne kadar ağır olacağını Sungur'un gözlerindeki yeşil ateşin siyaha döndüğünü gördüğüm an anladım.
"İyiyim Gediz, sağ ol." elimi sırtına belli belirsiz pat patlarken Sungur'un bize doğru attığı adımı diğer elimi kaldırıp dudaklarımı oynatıp 'hayır' diyerek durdurmaya çalıştım, buna gerek yoktu.
Sungur bir insanın ulaşabileceği en korkutucu hızla aradaki mesafeyi kapattı. Yumruk yaptığı ellerinin parmak boğumları beyazlayacak kadar sıkmış, çenesini kasacak kadaf dişlerini sıkmıştı.
Bir an Gediz yanımdaydı, bir sonraki an ise Sungur'un demir pençelerini andıran eli Gediz'in ensesine yapışmış, onu benden söküp almıştı. Kendisine çevirip ensesini bıraktığında sırtı bana dönüktü ama omuzlarının gerginliğinden, nefes alış verişinin sertliğinden o içerideki "canavarın" kontrolü ele aldığını hissedebiliyordum. Kafeste beni hatırlamadığı, kendini kaybettiği anları hatırladım. Hala maddenin etkisinden tam anlamıyla kurtulmuş değildi.
"İyi, gördüğün gibi tek parça. İyi ve benim yanımda."
Sungur'un sesi alçaktı ama o kadar yoğundu ki, koridordaki hava oksijensiz kalmış gibi hissettim. Yanına geçip koluna tutundum. Kasları mermer kadar sertti, dokunuşumu hissetmiyordu bile.
"Evet iyiyim, merak ettiğin için teşekkürler Gediz. Sonuçta görev arkadaşım, ben olsam bende merak ederdim. Çok teşekkür ederim." ortamı yumuşatmaya çalışıyordum ama söylediklerim elimin altındaki bedeni daha da germiş gibiydi.
Gediz'de sinirle soluyarak duruşunu dikleştirdi. Bir canavarda onu ele geçiriyordu sanki "Onu merak etmem seni niye sinirlendiriyor? İnan bana sessiz kalıyor oluşum bulunduğumuz ortamdan dolayı, burası yeri değil."
Gözlerini Gediz'den ayırmadı Sungur. "Kulağıma gelen duyumlara göre bir maziniz var, geleceğinin yanında mazinin esamesi okunmaz. Bunu bil ona göre davran, ben sabırlı bir adam değilim. Hemen idrak et, icraate geç." açık açık benim geleceğimin kendisi olduğunu ve Gediz'in bir daha şansı olmadığını söylüyordu. Sungur olmasaydı bile Gediz'in şansı yoktu, kötü biri değildi ama birbirimize göre olmadığımızı fark edip ayrılmıştım. Bu gerçeği şu anki ortamda dile getirmek istemedim
"Şu saçma gerginliği kesin de işimize bakalım artık." sandığımdan daha net ve sert çıkan sesim ikisinin de gözlerinin iki saniyeliğine bana dönmesini sağladı, uzun sürmedi tabi. Hemen birbirlerine dönüp kurulmaya devam ettiler.
"Mazi dediğin kolay silinseydi ne depresyon, acı kalırdı ne de hasret ve özlem." Gediz ile yolları ayıralı uzun zaman olmuştu, şimdiye kadar bunun üstüne konuşmazken benim gibi kabullendiğini düşünmüştüm. Şimdi Sungur'a kurduğu cümleler bana aksini düşündürtüyordu. Kışkırtmak için kullanıyordu.
Sungur, Gediz'e doğru bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe artık sadece bir nefes kadardı. Sesi, az öncekinin aksine çok daha sakin ama bir o kadar da ürpertici bir tınıyla yükseldi. "Doğru," dedi, sesi buz gibiydi. "Mazi kolay silinmez. Ama mazi, adı üstünde, yaşanmış ve bitmiştir. Geçmişe takılıp kalanlar, geleceğin ayakları altında ezilmeye mahkumdur."
Elini yavaşça kaldırıp Gediz'in gömleğinin yakasını düzeltti. Bu hareket bir düzeltmeden çok, kurbanını inceleyen bir avcının son dokunuşu gibiydi. "Hasret ve özlem, sahip olamadıkların içindir. Ben ise sadece sahip olduklarımı korurum. Ve inan bana, korurken hiç nazik olmam."
Gediz'in gözlerindeki kışkırtıcı ifade, Sungur'un bu sükunet görünümlü deliliği karşısında hafifçe sarsıldı. Sungur bana dönmedi ama varlığını her hücremde hissettim. Elini belime koydu; bu bir sahiplenme değil, 'bu sınırın ötesi ölüm' işaretiydi.
Araya girmem, karşılık vermem için bana bakıyordu Gediz. Sırf kışkırtmak için böyle konuşmayı ona yakıştıramamıştım ve beklememiştim. Sungur'un da kıskanıp olur olmadık yerde aşırı tepkiler vermesi sinirimi bozuyordu.
Sessizliğim karşısında Gediz hayal kırıklığı ile çıktığı odaya geri girdi. Benden karşılık alamadığı için hayal kırıklığı yaşayabilecek bir konumda değildi oysa.
"Gidelim." dedi, gözlerini odadaki Gediz'den bir saniye bile ayırmadan. Beni peşinden sürüklemesine izin verdim. Koridorun sonundaki revire doğru yürütmeye başladığında gergin nefes alış verişlerini dinliyordum. Revirin önünde durup kolumdan tutacağı sırada kapıyı açıp içeriye sıyrıldım, bu gerginlikle konuşmasak daha iyi olurdu.
"Mazi demek?" dedi arkamdan gelirken, o konuşmak istiyordu anlaşılan. Sesi dişlerinin arasından sızıyordu. Abime baktım göz ucuyla, gözleri kapalı, nefes düzenliydi. Uyuyor olmalıydı, önceki gelişimize göre daha iyi görünüyordu. Bu biraz da olsa içime su serpti.
"Özlem ve hasret demek, öyle mi?" Arkamdan hissettiğim bedeniyle başımı kaldırıp alttan yüzüne bakıp göz devirdim "Sungur, adam seni kışkırtıyor, anlamıyor musun? Onunla aramızda hiçbir şey kalmadı. Bunu o da biliyor, sen de biliyorsun." sesimi olabildiğine alçak tutmaya çalışıyordum. O da abimin uyuduğunu fark edip genzini hafifçe temizledi.
Elini başımın üstüne koyup parmak uçlarını bastırarak beni kendi etrafımda döndürüp bedenimi ona çevirmemi sağladı. "Bilmek yetmiyor İlay." sesini kontrol altında tutmaya çalışıyordu ama öfkesini belli edecek kadar baskındı. "Kimse karşıma geçip senin hakkında geniş geniş konuşamaz."
Gevşeyecek gibi durmuyordu, söylediğim her kelime de sinirlenecek bir nokta buluyordu. İnternette karşıma, kadınların yapıp erkeklerin etkilendiği hareketlerle alakalı bir yazı okumuştum. Şu an üstüne gitmek yerine cilveyle konuyu saptırmam gereken noktadaydım sanırım.
İçimde kaynayan kan ile cilveyle güldüm "Yaa" dedim uzatarak, yakalarından tutup topuklarımı kaldırdım, ayakkabımın önüne ağırlığımı vererek öne doğru asıldım. Kendisini bırakmadığı için hafifçe eğilmekle kalmıştı "Sen beni baya baya kıskanıyorsun."
İstifini bozmadan üstten üstten bakıyordu. "Bak ya." dedi ciddiyetle, başımı hafifçe omzuma eğip gözlerimi kırpıştırdım.
Başını yana çevirip saniyeler sonra göz ucuyla tekrar yüzüme baktı. Tekrar yana bakıp bu sefer beklemeden yeşillerini mavilerimle buluşturunca bastırdığı gülüşünü gözler önüne serdi, bedeni gevşemişti "Manyak ettin beni manyak." omuzlarımdan tutup ayaklarımın üstüne basmamı sağladı, yakalarındaki ellerim konumunu koruyordu "Kıskanmıyorum." eğilerek yüzlerimizi aynı hizaya getirmişti, anlamamı ister gibi tane tane konuştu "Öldürmek istiyorum, anlıyor musun?"
Söylemesine gerek yoktu, gözlerindeki kararlılık her şeyi anlatıyordu. Yine de abarttığını düşünüyordum, sonuçta Gediz'in veya başkasının değil, benim ne istediğimdi önemli olan.
"Ben senin yanındayım," dedim, sesimi olabildiğine kararlı tutarak. "Gediz benim geçmişim olabilir ama geleceğim için başka planlarım var. Kendine gel Karakan. Zihnindeki seslerin seni ele geçirmesine izin verme. İşlerimiz var."
Sungur alnını alnıma yasladı. Sıcak nefesi yüzümü yakıyordu. Bir süre sadece soluklandık. Kaslarının tamamiyle gevşediğini hissettim.
"Haklısın," diye mırıldandı, sesi bitkin ama toparlanmış geliyordu. "Zamanı geldiğinde onun maziyle olan bağını tamamen koparacağım. Şimdi işimize bakalım." hala mazi diyordu, manyak adam. Sürekli cilvelenerek dolaşamazdım, benim de bir otoritem vardı sonuçta.
Bir anda yükselen güçlü alkış sesiyle irkilerek geriye çekildik. Yatakta uzanan abim yüzünde ki kocaman gülümsemesiyle ikimize bakarak alkışlıyordu. "Deftere yazdıklarımı okudukça Karakan adına şüphelerim vardı. Kardeşimi yurt dışına kaçır dememe rağmen yapmamışsın. Bu konu da gücüm yerine gelince sana okkalı bir yumruk atacağım ama geri kalanında yanılmışım, doğru kararmışsın. Kardeşimi doğru adama emanet etmişim."
Kardeşim...bu kelimeyi duymak için o kadar uzun zaman beklemiştim ki. Şükürler olsun Allah'ım, duydum. Şükürler olsun.
Güldü Sungur "Sen bir ayaklan da istediğin kadar yumruklarsın."
Aynı samimiyetle güldü abim "Eyvallah." Gerçek bir aile sıcaklığı hakimdi, abim hasta yatağında olmasaydı eğer sevdiğim adamla gizliden evlenip abime sevdirmeye çalışıyormuşum hissi veriyordu. Bunu sevmiştim.
"Abi." yatağa ilerleyip yanındaki boşluğa oturdum, elini ellerimle sarmalayarak buruk tebessümümle ona yöneldim "Sen beni hala hatırlıyor musun?" yalan yok, buraya gelirken kendimi tekrar hatırlatmakla uğraşacağımı düşünmüştüm. Kalbim mutlulukla öyle hızlı atıyordu ki ilk defa nefessiz kalmak güzeldi.
"Tam anlamıyla değil, zihnimde dönüp duran sahneler var ama silik. Çocukluğumuzdan bir kaç kare sadece." çocukluğumuzu hatırlıyordu! yetişkinliğimizde hatırlayacak tek bir anımız yoktu zaten. "Acı çekiyorum mesela ama sebebi yok. Defter de yazanlara göre bir çok sebebi var tabi. Doktorun söylediğine göre de fazla vaktim yok-"
"Hayır, var." cümlesini tamamlamasını istemiyordum. Ellerimin arasındaki elini sıkıp gülümsedim "Var vaktin, merak etme en iyi doktorlarla tedavi edileceksin. Doktorunla görüşeceğim, evimize gideceğiz. En iyi doktorlarla tedavi olacaksın." elini öpüp derin bir nefes aldım "Merak etme iyi olacaksın."
Gözlerine çöken keder görmeyi istemediğim duygulardandı, kedere mahal yoktu artık, sadece mutluluk vardı. "Evet merak etme, en iyi şekilde ağırlayacağız." diyerek bana destek çıkan Sungur'a baktım omzumun üstünden. Üstüme ağırlık çöktüğünde veya moral bozukluğu yaşayıp içinden çıkılamayacak hale büründüğümü anlayıp ya konuşarak ya dokunarak desteğini belli ediyordu.
Gözlerimi kapatıp açarak gülümsedim, 'Teşekkür ederim' diyordum, hem de en içten dileklerimle. Başını hafifçe aşağı yukarı sallayıp gülümsedi, bu da 'önemi yok' demekti sanırım.
"Madem öyle." dedi abim, önüme döndüm. Sungur ile ben arasında mekik dokuyordu gözleri, bize bakarken gözlerinin içinin güldüğüne şahitlik ediyordum. "Düğününüze şahitlik edemedim, bana fotoğraflarınızı gösterirsiniz." bana bakıp içli bir nefes çekti "Güzeller güzeli kardeşimi telli duvaklı görmek hakkım değil mi?"
Kahretsin! Hakkıydı elbette ama biz evlenmemiştik ki?! Nereden çıkmıştı bu şimdi abiciğim? Ne yapacaktık? Zoraki gülümsememle karşımda hevesle bize bakan abime ne diyeceğimi bilemeyerek tereddütle baktım. "Değil mi?" diretince arkamda kalan adamdan "Tabi ki hakkın, hızlı bir nikah olduğu için az fotoğraf var ama var. Bakarız." cümlesini duydum.
Omzumun üstünden hayretle, çeviklikle yalan söyleyen Sungur'a baktım. 'öyle mi?' dercesine kaldırdım kaşlarımı imayla. Tek gözünü kırpıp başını belli belirsiz sallarken geniş geniş gülüyordu "Değil mi karıcığım? Sen günlerce fotoğrafçıya söylendin, güzel çıkmadığını söyledin ama hayatımda gördüğüm en güzel gelindin."
Karıcığım kelimesiyle kalbim ufak bir sekteye uğramıştı, o ne güzel karıcığım demekti. "Yaa." dedim uzatarak, sıktığım dişlerimin arasından ekledim "Hayatında kaç tane gelin gördün ki kocacığım?" neresinden tutarsan tut kıskançlık dolu olan soruma karşılık gülüşü genişledi "Her gün bir öncekinden daha da aşık olduğum kadın sensin ama düğün günü beyazlar içinde favorimdin." çapkın ifadesiyle göz kırpmayı da eksik etmemişti.
Verdiği cevap içimdeki bütün kıskançlığı şah-mat etmişti, çapkınlığı ve ağzının iyi laf yapmasıyla kazanıyordu resmen. Cevap verecek oldum, dudaklarımı araladım ama verecek bir karşılığım yoktu, geri kapatıp işveli bir şekilde güldüm.
"Bu savaşın ortasında diri tuttuğunuz aşk...inanılmaz." hayret doluydu, bende en az onun kadar hayret doluydum. Konumuz aşk değildi. "Bu savaşa dair ne hatırlıyorsun abi?" Bana söyleyebilecek elle tutulur bilgileri olmalıydı.
Gözlerime uzun uzun baktı, bir çok duygu geçti ama ağzını bıçak açmadı. Hatırladığı anılar vardı, söylemek de tereddüt ediyordu, kriz geçirmesin diye zorlamak istemiyordum ama ondan gelecek en ufak bilgi bizi zirveye taşıyabilir, Kuytu'yu yerle bir edebilirdi.
Bende takılı kalan gözleri Sungur'a kaydı, ciddiyetle ikimizin yüzünde oyalanan gözlerini derin bir nefes verip boşluğa çevirdi "Sadece savaş işte, dedim ya acı var ama anı yok." saklıyordu, bir şeyler saklıyordu.
İnanmayarak etrafı taradım gözlerimle, defteri ortada yoktu "Peki defterini ne zaman okuyabilirim? Eminim orada işimize yarayacak bilgiler vardır."
"Sana bu savaşa katılmamanı söyleyen bir video bırakmışım İlay, hala sözümün arkasındayım."
"Artık çok geç abi, ben o savaşın ortasındayım. Hatta biz, hepimiz o savaşın ortasındayız. Sende dahil, sen şu an herkes tarafından merak edilen bir örgütün liderisin mesela. Lanetimize kafa tutup lanetleri olacağım, sen o defteri bana versen de vermesen de."
İkimizde birbirimizden gözlerimizi ayırmadan meydan okuyorduk, bu saatten sonra hiçbir yere gidemezdim. Bu konuda herkesi çiğnerdim. Kahve gözleri bir anda kaydı, başı önüne düşer gibi oldu. Yer ayağımın altından kayar gibi oldu, hayatım başımdan aşağı düşer gibi oldu. "Abi!" Başını ellerimin arasında aldım, Sungur hemen kapıyı açıp doktoru çağırmaya gitti. "Abi, iyi misin?" gözleri yerine geldi, başı avuçlarımdaydı. Kirpiklerinin altından baygın bakışlar atarak kaşlarını çattı "İlay." dedi pürüzlü sesiyle.
Ne oluyordu? "Benim, benim abi. Benim, buradayım."
"Ne oldu, ne diyorduk?" saniyelik duraksadıktan sonra anımsamış gibi güldü "Hah, düğün fotoğrafı. Telli duvaklı gelinliğinin içinde görmekten bahsediyordum." en son konuştuğumuz konu bu değildi, unutmuş muydu? Ama beni unutmamıştı, sevinse miydim üzülse miydim?
"Evet." bozuntuya vermek istemedim, beni unutmamıştı "Evet abi, eve gidince göreceksin. Merak etme." başını yastığa koymasına yardım edip ayağa kalktım, gözleri kapanmak üzereydi. Kalbim ağzımda atıyordu. Bedenim korkuyla titriyordu, kollarımı bağlayıp titrememi durdurmak adına kasabildiğim kadar kastım bedenimi. Bu sırada doktor içeriye girdi.
"Boran Bey, nasılsınız?"
"Süper." dedi abim tavana diktiği gözleri pusluydu, burada değil de başka bir yerde gibiydi. Doktor tetkiklerini yaparken Sungur yanımdaki yerini alıp bağladığım kollarımı çözüp sol bileğimi kavradı. Baş parmağı ezberlemiş gibi hafif dokunuşlarla okşamaya başladı. Doktorun iki dudağının arasından çıkacak cümleyi bekliyordum 'Boran Bey iyi' demeliydi.
Bileğimi okşayan parmağı kasılan bedenimi gevşetirken gözlerim doktordaydı, abim neredeyse uyumak üzereydi. "En son konuştuğumuz konu farklıydı ama o beni gelinlik içinde görmek istediği konuyu hatırladı." açıklama duymak istiyordum.
"Maddelerle beynine fazla yükleme yapılmış, bu nedenle hafızası kötü olayları silip iyilere odaklanarak hayatta kalmaya çalışıyor. Şu sıralar kötü hiçbir şeyden bahsetmemeniz daha iyi olur. Kötü anıları hatırlayınca beyni kendisini kapatıyor, en son mutlu olduğu anı hatırlıyor." abim yaşamak istiyor, zihni bunun için çabalıyordu. O ölmek değil yaşama tutunmak istiyordu, bunun için en ufak mutluluğa tutunuyordu.
Doktorun odadan çıkıp kapıyı sessizce kapatmasıyla revirin içi bir anda uçsuz bucaksız bir ıssızlığa gömüldü. Abimin düzenli nefes alışverişleri, odadaki tek gerçeklikti. Sungur hala bileğimi tutuyordu; parmak boğumlarındaki o nasırlı dokunuş, az önce yaşadığım paniğin sarsıntısını dindirmeye çalışıyordu.
Gözlerimi, uyuyan abimin yüzünden çekip odanın içine çevirdim. Defter... O defter burada bir yerde olmalıydı. Abim onu benden saklamaya çalışıyordu, yastığının altına veya yanı başındaki çekmeceye koymuş olmalıydı.
"Gitmemiz gerek," dedi Sungur, sesi bir komut değil, nazik bir uyarıydı. "Pars, sorgu odasında bizi bekliyor."
"Bir saniye," dedim, bileğimi yavaşça elinden kurtarıp yatağın baş ucuna doğru bir adım atarak. Sungur'un kaşları çatıldı, tehlikeyi sezmişti.
"İlay, doktor ne dedi duydun. Onu zorlamamalıyız, zihnini kurcalarsak..."
"Zihnini değil, eşyalarını kurcalayacağım Sungur."
Sesimdeki kararlılık onu susturdu. Abimin yatağının yanındaki metal dolabın çekmecesine uzandım. Parmaklarım soğuk metale değdiğinde kalbim duracak gibi oldu. Yavaşça çektim. İçi boştu. Kağıtlar ve birkaç kişisel eşya vardı. Gözlerim tekrar yatağa kaydı. Abimin yastığının kenarı, olması gerektiğinden biraz daha kabarık duruyordu.
Sungur sessizce yanıma geldi, gövdesiyle beni olası bir görüş açısından koruyacak şekilde pozisyon aldı. Abimin uyuduğundan emin olmak için yüzüne baktık. Yüzü huzurluydu.
Titreyen ellerimi yastığın altına daldırdım. Yumuşak, kadife kaplı bir yüzeye çarptığımda nefesimi tuttum. Defterin köşesi avucumun içindeydi. Onu hızla çektim ve kendi ceketimin içine, iç cebime doğru ittim. Tam o anda abimin eli, yastığın üzerinden boşluğa doğru hamle yaptı.
Korkuyla geri çekildim, nefesim kesildi. Ancak uyanmamıştı; sadece uykusunda bir şeyleri arıyor gibiydi. Sungur, elini omzuma koyup beni hafifçe kendine çekti. Gözlerinde "hemen çıkıyoruz" emri vardı.
Revirden çıktığımızda koridorun soğuk havası yüzümüze vurdu. Defterin sıcaklığı, göğsümün üzerinde ağır bir yük gibi hissediliyordu. "Önce sorgu ve toplantı, defteri akşam okuruz" dedi, bakışlarını koridorun sonunda bekleyen Pars'a dikerek. Bileğindeki saate baktı "İnferi'de ki ikinci toplantı için bir saatimiz var."
Elimize ciddi bir koz geçebilirdi, toplantıda kullanabileceğim bir bilgiye ulaşabilirdim ama okumaktan korkuyordum. Burada abime dair her şey vardı. Hem de her şey olmalıydı ve ben buna hazır değildim.
"Tamam." dedim istemesem de, ne istediğimi de bilmiyordum ya neyse. Pars'a doğru yürümeye başladık. Sorgu odasının demir kapısı bir celladın giyotini gibi önümüzde açılmaya hazırlanırken, göğsümdeki defterin her sayfası sanki birer mermi çekirdeği gibi ağırlaşıyordu.
"Sonunda, neden geç kaldınız?" merakla üzerimizde gezindi bakışları, üzerimdeki ağırlığı fark etmiş gibi uzunca oyalandı "Bir sorun yok değil mi?" vardı, sorunlar bitmiyordu. "Akşam konuşuruz, şu sorgu işini halledelim. Toplantıya az kaldı."
Başını salladı Pars, istemeyerek de olsa onayladı. "Pekala." elindeki dosyayı Sungur'a uzattı, camın arkasında sorgu masasında ışığın altında oturan adama baktım. Zeus olmalıydı, görünüşüyle bile korku salan biriydi. Sorgu odasının o buz gibi beyaz ışığı altında, sanki kendi evinin salonunda oturuyormuş gibi rahattı. Elleri kelepçeli olsa da, masanın üzerinde duruşu bir mahkumun değil, bir avcının duruşuydu. Sungur, elindeki dosyayı Pars'tan alıp omuzlarını dikleştirdiğinde dosyayı kurcalamaya başladı, çok geçmeden sessizlikle önündeki masaya fırlatırcasına koydu.
Bir şey demesini bekledim ama dudaklarını aralamadı bile. Sorgu odasının kapısını tek bir hamleyle açtı. Odanın içindeki baygın, metalik koku yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Sungur'un adımları, sorgu masasının başında oturan Zeus'un üzerine doğru, bir avcının son hamlesi kadar sessiz ve ölümcüldü. Pars ve ben camın arkasındaki soğuk, yalıtılmış bölmede nefesimizi tutmuş izliyorduk.
Sungur, Zeus'un karşısına dikildiğinde aralarındaki hava sanki statik elektrikle yüklenmişti. Sungur tek bir kelime etmeden masaya doğru eğildi; Zeus'un yüzüne, o alaycı gülümsemesinin tam ortasına baktı. Gözlerindeki yeşil ateş, sorgu odasının o hastalıklı sarı ışığında siyaha boyanıyordu.
Sungur'un eli yavaşça masanın kenarını kavradı. Parmak boğumları beyazlamıştı. Sessizlik o kadar uzun sürdü ki, camın öbür tarafında olmama rağmen Sungur'un o yoğun, zehirli öfkesini iliklerimde hissettim.
"Carnaval'ın amacı ne?" sesi odanın duvarlarına çarparak geri dönen, boğuk bir hırıltı gibiydi. "Maskenin ardındaki adamlar kim ve neyi amaçlıyorlar?"
Zeus, boynunu hafifçe yana eğdi, dudaklarında küçümseyici kıvrım vardı. "Karakan..." dedi alayla gülerek "İsimlerin bir önemi yok, önemli olan amacımıza ulaşıyor olmamız."
Sungur bir anda masaya öyle bir vurdu ki, odanın içindeki hoparlörden gelen o tiz ses Pars'ın bile irkilmesine sebep oldu. " Neyin önemi olduğuna ben karar veririm! Carnaval ne ve Kuytu'nun başındakiler kim?"
Zeus kahkaha atmaya başladı; ama bu sağlıklı bir insanın kahkahası değildi, bir çöküşün, bir deliliğin sesiydi. " Etkileyici, Kuytu'nun hızla yükselen boksörünün bir devlet ajanı çıkacağını hiç tahmin etmezdim."
Şeytani bir gülümsemeyle kıvrıldı Sungur'un dudakları, asıl şimdi içinde sakladığı canavarı görüyordum. Karakan onu ele geçiriyordu, askeri duruşunu sergileyerek doğruldu. "Tahmin edemeyeceğin daha bir çok eylemimiz var Zeus. Teneke kafanı yorma bunlara." Zeus, Sungur'un soğukkanlı, yırtıcı duruşu karşısında kısa bir an duraksadı. Gözlerindeki alaycı parıltı, yerini hafif bir huzursuzluğa bırakmıştı ama yine de o bildik küstahlığından taviz vermedi. Sorgu odasındaki cızırtılı hoparlörden sadece Zeus'un düzensiz nefes alışverişleri duyuluyordu. Sonra aniden başını kaldırdı; gözlerinde, deliliğin tam ortasındaki o tehlikeli, berrak ışık vardı.
"Eylemlerin..." dedi, sesi şimdi daha alçak, daha tehditkâr bir tondaydı. "Senin eylemlerin sadece birer piyonun hamlesi Karakan. Carnaval öylesine bir örgüt değil, peşini bırak. Bizim devletle veya devletin ajanlarıyla bir işimiz yok."
Camın arkasında, Pars'ın nefesini tuttuğunu duyar gibi oldum. Sungur'un sırtı gerildi. Elleriyle masayı öyle bir kavradı ki, parmaklarının metale gömüldüğünü görebiliyordum. Disiplinli, soğukkanlı maskesi cam gibi tuzla buz oldu. Saniyelerden daha kısa bir sürede masanın üzerine atıldı. Zeus'un yüzündeki alaycı gülümsemeyi silip atmak için elleri, adamın boğazına bir mengene gibi yapıştı. Onu sandalyeden öyle bir güçle kaldırdı ki, Zeus'un sırtı duvara çarptığında içerideki hoparlörden boğuk bir inilti yükseldi. Sungur'un gözlerindeki o yeşil ateş, kendi yasalarını yazan bir celladın vahşetiyle parlıyordu.
"Piyon mu?" diye kükredi Sungur. Sesi odanın duvarlarında bir çığ gibi büyüdü. "Sana piyonun kim olduğunu göstereceğim. Bu şehir senin gibi farelerle dolu, hepinizi avlayacağım. En başta da sen ellerimde can çekişerek son nefesini acıyla verecekin." Zeus'un kafasını yavaşça ve acımasızca metal masanın köşesine doğru vurdu. "Oyun oynamıyoruz."
Zeus'un kafası masanın kenarına çarptığında çıkan o tok ses, hoparlörden tüm odaya sanki bir kemik kırılmasının habercisi gibi yayıldı. Sorgu odasının steril beyazlığı, şimdi Zeus'un alnından sızan koyu, sıcak bir kızıllıkla kirleniyordu. Sungur durmuyordu. Karakan'ın içindeki o karanlık, yılların biriktirdiği tüm o askeri disiplini bir kenara itmişti.
Zeus acıyla inlerken Sungur onu serbest bırakmadı; yakasına yapışıp tekrar kendine çekti ve bu kez fısıltısı, odadaki en şiddetli çığlıktan daha korkutucuydu. "Carnaval'ı bana anlat," sesi bir bıçak gibi bilenmişti. "En ince ayrıntısına kadar anlatacaksın."
Zeus, burnundan akan kana rağmen o delice gülüşünü tekrar takınmaya çalıştı ama bu kez sesi titriyordu. "Sen... sen sadece bir oyunun sonunu değiştirmeye çalışıyorsun Karakan. Ama bu oyunun kuralları kanla yazıldı."
Sorgu odasının boğucu atmosferinde zaman durmuş gibiydi. Zeus'un "Oyunun kuralları kanla yazıldı" sözü, Sungur'un öfkesini bir anlığına ateşe benzin dökmüş gibi harladı. Adamın yakasını bırakmadı; aksine, onu duvara daha da sert bastırarak, adamın gözlerinin içine bir infazcının soğukkanlılığıyla baktı.
"Kanla yazılmış olabilir," dedi Sungur, sesi artık bir tehdit değil, bir hüküm gibiydi. "Ama bu oyunu bitirecek olan kalem de, mürekkep de benim elimde. Eğer Carnaval bir sistemse, ben de o sistemi çökertmeye gelen hatayım."
Zeus, aldığı darbelerle sersemlemiş olsa da, yüzünde o ürkütücü, delice ifadeyi taşımaya devam ediyordu. Başını hafifçe geriye atıp kanlı dişlerini göstererek sırıttı. "Kendi sonuna doğru koşuyorsun. Carnaval sadece bir tasfiye değil; o, Metronom'un kendi elleriyle inşa ettiği, ancak şimdi kontrolden çıkan bir canavar."
Sungur'un gözlerinde bir anlık bir tereddüt mü, yoksa dehşet mi geçti ayırt edemedim. O an, hoparlörden gelen tek ses, Zeus'un boğuk ve hırıltılı kahkahasıydı. Sungur, Zeus'u öyle bir hışımla sandalyeye geri fırlattı ki, metalik bir gürültü odada yankılandı. Ağır ağır arkasını döndü "Metronom ne lan? Kim bu siktiğimin herifi?! Taksit taksit anlatma şu yüzündeki yavşak ifadeyi de sil!"
Dişlerinin arasından sızan kanı yere tükürdü Zeus "O, zamanın değil, ihanetin saatini kuran kişidir. Carnaval'ın başındaki görünmez el. Carnaval bir infaz örgütü, bize dosyalar gizli gelir, kimin öldürmemizi istediğini de öldürtmek istedikleri kişiyi kimin öldürdüğü de bilinmez. Fazla gizli bir örgütüzdür, dosyayla gelen insanları toplar belirlenen tarihte düzenlenen maskeli balo da o insanları istenilen şekilde öldürürüz. İsteyen baloya katılarak izleyebilir."
"Ulan!" diye kükredi Sungur, sesi sadece bir öfke değil, tanık olduğu bu iğrençliğin yarattığı saf bir tiksintiydi. "Siz nasıl insanlarsınız? Haysiyetini siktiklerim! İnsan canını bir 'gösteri' malzemesi, bir bilet parası gibi nasıl kullanırsınız?!"
Zeus, Sungur'un bu çıkışı karşısında sanki hakarete uğramış gibi değil de, bir çocuğu azarlar gibi sakinleşti. Çarpık gülümsemesinden sızan küçümsemeyle "Haysiyet mi?" dedi, alnındaki kanı göz ardı ederek. "Senin haysiyet dediğin şey, ancak hayatta kalırsan bir anlam taşır. Bizim dünyamızda ise hayatta kalmak bir sanat, öldürmek ise o sanatın tekniğidir. Carnaval bir opera gibidir. Perde açılır, kurban can verir, izleyiciler alkışlar. Sen ise bu operanın sadece sahne arkasındaki bir figüran olduğunu sanıyorsun."
Sungur masanın üzerine doğru eğildi "Figüran." diye fısıldadı, sesi artık buz gibi keskinleşmişti. "O zaman izle beni. Operanızı öyle bir dağıtacağım ki, perdeler indiğinde alkışlayacak kimse kalmayacak. Maskelerinizi tek tek yırtıp, altında sakladığınız çürümüş suratları tüm şehre ifşa edeceğim."
Kollarını göğsünde bağlayarak kahvehane de hoş sohbet eder gibi arkasına yaslandı Zeus keyifle "İstediğini yap, beni size vererek çoktan kendi kafalarına sıktılar. Hatta bunun için size yardım bile edebilirim." Sorgu odasına girdiğinden beri Sungur'a zorluk çıkaran adama bir anda ne olmuştu da yardım edesi gelmişti? Söylediklerinin doğruluğunu araştırmalıydık.
Sorgu odasındaki tekinsiz sessizlik, Zeus'un bu teklifiyle daha da ağırlaştı. Sungur, Zeus'un yüzündeki ifadesini okumaya çalışarak bir adım geri çekildi. "Yardım mı?" sesindeki zehirli alay gizlenemez düzeydeydi. "Biraz önce bizi aşağılayan adam, şimdi oyunun kurallarını mı değiştirmek istiyor? Aklında ne var?"
Zeus, omuzlarını umursamazca silkti. "Metronom bir sistem inşa etti, Sungur. Ama her kusursuz sistemin bir hata ayıklama süreci vardır. Beni feda edilebilir bir birim olarak gördüklerinde, benim de onları feda etmem için hiçbir engel kalmadı."
Adamın yüzüne uzun uzun bakıp alayla kaldırdı kaşlarını Sungur, cıkladı "İkna edici değil ama düşünülebilir. Dedim sana mürekkep de kalem de bende. Sen sildim sanırsın, ben ömürlük yazmışımdır. Sen ikna ettim sanırsın ama aslında çoktan sikini avlamışsındır."
Sesli bir kahkaha attı Zeus "Güzel deyimler, yazıyorum bir kenara. Lazım olur sonra."
Sungur'un sabrı bir ip gibi gerilmişti, her an kopabilirdi. "Yaz kenara, yaz," baskın sesiyle ekledi "Kuytu hakkında ne biliyorsun?"
Omuzlarını umursamazca silkti "Senin bildiğin kadar muhtemelen, ben Carnaval'da yetiştim. Kuytu'nun Carnaval ile alakası yok, benim de öyle. Gelen işlerin kimden geldiğini bilmiyoruz, oradan iş geldiyse de haberim yok." iş dediği şey can pazarıydı, masumları da baz alan büyük bir can pazarı.
Koridora açılan kapı aralandı, gelen kişi Sanem'di. Merakla içeriyi taran gözleri bizimle buluşunca içeriye girip kapıyı kapattı "Nasıl gidiyor sorgu?"
"Muazzam." Dedim alayla gülümseyerek, "Dehşete düşürücü." Diyerek asıl gerçeği dile getirdi Pars.
Sanem daha da meraklanarak camın ardında kalan Sungur ve Zeus'a döndü, beğeniyle dudaklarını büzüp mırıldandı "Herife bak, dağ gibi."
Dudaklarımı birbirine bastırıp güldüm, gerçekten öyleydi ama anlattıkları görünen dağı yerle bir ediyordu. İğrenç bir herifti, Sungur'un ağzından çıkan her küfür ve hakarete kaşe, mühür, imza atabilirdim.
İstifini bozmadan sorguyu izleyen Sanem'e ve gülüşünü gizlemeye çalışan bana huysuzca göz devirip homurdandı Pars "Dağ gibiymiş. Siz kadınların suçlu adamı çekici bulmanız hangi travmanızdan kaynaklı?"
Omuzlarını silkti Sanem umursamazca "Valla, iyi adamı seç dünya için seni feda etsin. Kötü adamı seç, senin için dünyayı feda etsin."
Sinir bozukluğu ile güldü Pars, ikisinin de gözleri camın arkasındaki sorgudaydı ama ilgilerini çekmediğine emindim. Birbirlerine laf atıyorlardı.
"Ne seni ne dünyayı, kendisini sevdiği kadın uğruna feda edecek adamları harcadınız be."
Sanem sessizlikle, göz ucuyla Pars'a baktı, gözlerine çöken hayal kırıklığı ile düşündü. Aklından neler geçtiğini biliyordum.
Karşı taraftan atak bekleyen Pars, sessizlik ile karşılaşınca Sanem'e dönmüştü ki Sanem ondan önce davranarak çoktan önüne dönmüştü. Ellerini arkasında birleştirdi "Benim payıma korkaklar düştü, denk gelseydi harcamazdım."
Pars bu ithamlardan dolayı sinirle dişlerini sıkarak Sanem'e döndü, hepsini üstüne alınarak karşılık verecekti ki Sanem yine konuşmasına müsaade etmeden bana dönüp söze girdi "Kunduz beni bu gece yemeğe davet etti."
Konuşmak üzere sözü kesilen Pars'ın aralık kalan ağzının kapanmak için pek vakti olmamıştı. "Ne çabuk?" dedi gizlemeye çalıştığı hırsla, burnundan verdiği sert nefes ele veriyordu.
"Ne çabuk mu?" Yalandan alınganlıkla ters ters baktı Sanem, kıvırcık saçlarını geriye doğru savurup işveli bir bakış attı "Bu güzelliğin etkileyemeyeceği kimse yok. Fırsatı kaçırmazsan, değerlendirilmeye alınırsın." Çapkın ifadesiyle Pars'a tek gözünü kırpıp bana öpücük atmasına güldüm.
"Aynen öyle, şu güzelliğe bak!" Ellerimi yanaklarına koyup sıktım "Benim güzelim. Akşam çok dikkatli olman lazım, yanında birileri olacak değil mi?"
"Evet, olacak. Dışarıdan bir ekip dinleyecek ve izleyecek bizi."
"Sadece dışarıdan mı?" Pars'ın huysuz homurtusuyla Sanem ve benim bakışlarımız ona döndü. Uzun bakışmamız ardından yan yan bakarak "Ne?" dedi, huysuz gardı inmişti "Herifin ne mal olduğu belli değil. İçeride de bir kaç kişi olmalı, görev arkadaşımızı riske atmak istemeyiz sonuçta." imalı son cümlesiyle attığı taş tam olarak Sanem'eydi ve ben bu harp meydanında bulunmak istediğime emin değildim. Aralarına girmeli miydim? Atışmalarını izlemek nedense hoşuma gidiyordu. Sanki başka bir evrende, üzerimize ağır bir karanlığın çöktüğü o bataklıkta nefes alamıyorduk da, onların bu saçma sapan atışmaları bizi gerçek dünyaya bağlayan tek halattı. İzlemek, sadece izlemek istiyordum; çünkü bu sahte kavgaların içinde gerçek bir hayat vardı ve biz o hayata ne kadar uzaktık.
"Tabi" dedi Sanem gizli bir keyif vardı ses tonunda, alayla çattı kaşlarını "Yoksa güvenliğim için beni izlemeye gelmeyi mi teklif edeceksin?" elimde bir patlamış mısır olsa hiç fena olmazdı mesela, heyecanlı gidiyordu. Aralarında kalıp tepkisizce onları dinliyor oluşum ise ayrı bir ironiydi.
Kollarını göğsünde bağlayarak umursamaz tavrıyla camın ardında ki sorguya döndü Pars tekrardan, ikisinin de birbirini umursamıyor muş gibi sorguyu dinliyormuş gibi yapması fazlasıyla komikti. Ben'de onları dinlemiyormuş gibi Sungur'un Zeus'u tartaklamasını izliyordum.
"Bizden birinin masanıza yakın olması iyi olur dedim." gerçekten mi Pars?
"Yani" omzunun üstünden alayla gülerek Pars'a baktı Sanem, tane tane ekledi "masamıza yakın bir masada oturup güvenliğimle sorumlu mu olmak istiyorsun?"
Pars, Sanem'in kendisine odaklı delici bakışlarına aynı delicilikle bakıyordu. Bağladığı kollarında gerilen kaslarını görebiliyordum. İkisine de göz ucuyla bakıp önüme dönerken fazla umursamazdım, şu an bu ortamda bulunan herkes fazla umursamaz değil miydi zaten(!)?
Çapkın ifadesiyle dudağının bir tarafı kıvrıldı Pars'ın, ağır adımlarla arkamdan geçip Sanem'in tam karşısında durdu. Sanem, yerinden bir milim bile kıpırdayamadı. Kalçasını masaya yaslayıp meydan okuyan bakışlarını Pars'tan bir an olsun ayırmadı.
Nefesimi tutarak ne olacağını bekledim, Pars'ın içten içe delirdiğini görebiliyordum. Hak ediyordu canım arkadaşım. İkisi de birbirinden hoşlanıyordu, Sanem yeterince belli de etmişti ama Pars görev odaklı olduğu için bu durumu kabullenmek yerine inkar ediyordu. Ne Sanem' kal diyebiliyordu ne de kendisi kalabiliyordu açıkcası.
Sanem'in üzerine eğildiğinde onlara bakmamak için direniyordum, çok zordu çok! Şu an Pars'ı anlayabiliyordum sanırım. Onu Sanem'den kıskanmıyordum ama bir anda öperse onlar adına fena utanabilirdim.
Pars, aralarındaki görünmez mesafeyi, sanki bir sorgu odasındaymışız gibi daraltmıştı. Hemen Sungur ve Zeus'u çıkarıp onları içeriye alarak bir iyilik yapabilirdim. Bunu onlara çok görmezdim. Sanem kıpırdamadı, ama gözlerindeki zafer parıltısı Pars'ın tüm savunma kalkanlarını eritiyordu. İkisi de bu savaşı kazanmak istiyordu ama kazananın aslında 'teslim olan' olacağı bir savaştı bu.
"Sen benim gelmemi istiyor gibisin."
"Yanılıyor gibisin."
"Gözlerin hiç öyle demiyor."
"Görmek istediğini görüyor olman ağzımdan çıkanları yalanlayamaz. Sen benim dudaklarımdan çıkana odaklan." Sanem'in keskin, kurşun gibi sözleri Pars'a saplanması gerekirken sanırım yanlış yeri nişan almıştı çünkü Pars arsız ifadesiyle gülerek gözlerini Sanem'in dudaklarına indirmişti. "Ne diyormuş dudakların?"
Pars'ın dudaklarındaki gözleriyle titrek bir nefes verip yutkundu Sanem. "Senden nefret ediyorum."
Sungur'un zamanlamasını seveyim, sorgu kapısı açılınca Sanem kendisine gelerek masa ile Pars'ın arasından çıkarak odayı terk etmişti. Şu an kim kimin tuzağına düşmüştü?
Sungur kapıyı ardına kadar açtığında, içerideki buz gibi havayı bir anda dağıttı. Pars, sanki bir suçüstü anından değil de, bir strateji toplantısının ortasından çıkmış gibi hızla toparlandı. Ama omuzlarındaki o gerginlik ve Sanem'in çıkarken bıraktığı o yoğun parfüm kokusu, havada bir hayalet gibi asılı kalmıştı. Pars, Sungur'a bakarken gözlerinde bir saniyelik bir boşluk gördüm; az önce dudaklarını izlediği o kadını, şimdi gözlerinin önünden bir hatıra gibi siliyordu.
Sen daha çok bakarsın boşluğa Pars Bey, çok!
"Ne oluyor burada?" savaştan çıkmış gibi dağılmış olan Sungur ortamda ki gergin havayı anlamlandıramadığı için çatık kaşlarının altından keskin yeşilleriyle bizden cevap bekliyordu. Bakışları, odayı terk eden Sanem'in ardından, sonra Pars'ın henüz sönmemiş ateşli gözlerinde gezindi. Pars, Sungur'un yeşil gözlerindeki keskinliği görünce, ters bakışlarıyla hemen toparlanıp masanın üzerindeki dosyayı kavradı. "Önemli bir şey yok, her zamanki Sanem işte." soğuk çıkan sesi Sungur'u ikna etmese de üstelemedi.
"Tamam, İnferi'ye gitmemiz lazım. Çıkalım, Kurşun'u sonra sorgulayacağım."
"Onu ben sorgularım siz İnferi'ye gidip toplantıya katılın." Sanem ile yaşadığı olaydan dolayı gerginliği sürdüğü için sinirini sorgulayacağı Kurşun'dan çıkarmak istiyor olabilir miydi Pars'cığım? Muhtemeldi.
"Pekala," dedi Sungur, sesi yorgun ama otoriter bir tonda. Elini gömleğinin yakasına atıp çekiştirdi. Kan mıydı o? Gömleğinde kan vardı! Tabi o kadar hırpalamaya dikiş mi kalırdı?
Pars'a doğru bir adım attı, "İstediğini yap, bir şey bilse şimdiye söylerdi ama biraz daha zorlamanın zararı olmaz."
Masanın üstündeki dosyayı aldı "Tamamdır." göz ucuyla bana bakıp odadan çıktı Pars, imalı bakışlarımdan kaçmak istemişti ama akşam aynı evde olacaktık. Kaçışı yoktu!
Sungur'da çıkacakken kolundan tutup durdurdum "Dur bakalım sen." önüne geçip gömleğinde, göğsüne konumlanmış kan lekesini gösterdim. Üstten bakışları ilgiyle üzerimdeydi. "Durdum bakalım, ne oldu?"
"Kan var burada, hani dikkat edecektin?" gömleğinin düğmelerine gitti parmaklarım, ilk üç düğmeyi çözmüştüm, elimin altında gerilen bedenini umursamadan devam ediyordum ki bileğimden tuttu. "Benim kanım değil."
Beni kandırıyor da olabilirdi, görmem gerekiyordu. Gözlerine baka baka dördüncü düğmeyi de çözerken dudakları arsızca kıvrıldı "Namusum elden gidiyor."
Göz devirip başımı iki yana sallarken güldüm "Aklın fikrin aşna fişne de Sungur, dikişlerine bakacağım." tek gözümü çapkınca kırpıp tırcı edasıyla konuştum "Namusun emin ellerde, merak etme kardeş."
"Böyle ortalık yerde soyarak mı sahip çıkacaksın namusuma?" demesi son raddeydi, başımı sağıma çevirip seslice güldüm. Gerçekten beni deli ediyordu, dakikalar önce sorgudan çıkmamış gibi umursamaz ve keyifli ama her an pusuya düşürülecekmişiz gibi otoriter ve tetikteydi. "Of Sungur, güldürme."
Sungur, omuzları hafifçe sarsılarak gülüşüme eşlik etti ama elleri hala bileğimi, arsızca düğmelere giden parmaklarımı tutuyordu. "Kafamı toparlamam gerekiyor, gülmezsen bunu yapamam." Gözlerindeki o muzip parıltı, bir anlığına yerini sanki derin bir uçurumun kenarında duruyormuşuz gibi bir ciddiyete bıraktı. Bileğimi tutan eli, bir kelepçe kadar güçlü ama bir o kadar da sahipleniciydi.
"Kafanı toparlaman için..." dedim, sesimi onun seviyesine indirerek. Aramızdaki görünmez gerilim, havayı statik elektrikle dolduruyordu. "Gülüşümden daha fazlasına ihtiyacın varsa Karakan, söylemen yeterli."
Parmağımı, henüz yarım bıraktığım düğmesinin üzerinde gezdirdim. Gözleri, sanki üzerimdeki her bir dokunuşu ezberlemek ister gibi parmaklarımı takip etti. O an, dışarıdaki dünyanın hiçbir önemi yoktu. Sadece onun kalp atışı ve benim ona olan sarsılmaz aidiyetim vardı.
Sungur'un gözleri, parmaklarımın dördüncü düğme üzerindeki o yavaş ve kasıtlı hareketinde sabitlendi. Bir an, bileğimi tutan güçlü eli gevşedi; sanki beni durdurmakla, beni kendine doğru çekmek arasındaki o ince çizgide asılı kalmıştı. Parmaklarım kumaşın soğukluğundan teninin sıcaklığına ulaştığında, göğsündeki kasların hafifçe seğirdiğini hissettim.
"İhtiyacım olan..." dedi sesi, bir öncekine kıyasla daha boğuk, daha derin. "Şu an dünyadaki bütün gürültüyü susturacak tek bir şeye ihtiyacım var İlay. Ve o da şu an tam karşımda, nefes alıyor."
Elini bileğimden çekip, bu kez kendi eliyle elimi göğsüne, tam kalbinin üzerine yerleştirdi. Nasırlı avucu, elimin üzerini kapatarak beni o ritme hapsetti. Kalbi, bir makine gibi değil, bir isyan gibi atıyordu.
"Kafamı toparlamam için gülüşüne değil, bana ait olduğunu hissetmeye ihtiyacım var. Bu koridorun ortasında bile..." Gözlerini kapatıp başını hafifçe geriye attı, burnundan derin bir nefes verdi. "Şu an burada, dışarıdaki her şeyi silecek kadar senin olmaya ihtiyacım var."
Düğmeleri iliklemeye çalışmak yerine, elimin altındaki tenine baskı uyguladım. Sadece kalp atışını değil, içindeki o bitmek bilmeyen fırtınayı da hissedebiliyordum. Sungur, bir an sonra gözlerini tekrar açtığında muzip ifade silinmişti; yerini, az önce Zeus'a baktığı delici, avcı bakışlara bırakmıştı. Ama bu kez avcı değildi, avcı olmasına rağmen teslim olmuş bir adamdı.
"Verdiği sözleri tutamayan bir adamla bir olmak istememelisin İlay."
Sungur'un bu cümlesi, az önce kalbinin ritmiyle kurduğu güvenli sığınağı bir anda temelinden sarsmıştı. Sesindeki teslimiyet, yerini keskin bir öz-yıkıma bırakmıştı. Parmaklarım, hala sıcak teninin üzerinde, göğüs kafesinin ritmiyle yükselip alçalıyordu.
"Sözlerini tutamayan bir adam değil, savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışan bir adam var karşımda," sesimdeki kararlılık onun yıkıcılığını karşılamak için yeterince güçlüydü. Gözlerimi bir an bile onunkilerden ayırmadım. "Senin savaşın, benimkiyle birleştiğinde artık 'söz' değil, 'yemin' olur. Başımıza ne gelirse gelsin verdiğin sözlere itimatım tam, ne olursa olsun gelir kurtarırdın beni."
Elimi göğsünden çekmedim; aksine, baskımı biraz daha artırdım. Onun suçluluk duygusunu, geçmişin hayaletleriyle olan, bitmek bilmeyen hesabını bir anlığına durdurmak zorundaydım.
"Bana söz vermene ihtiyacım yok Sungur. Biliyorum, nasıl bir adam olduğunu görüyorum."
Dudaklarını bir çizgi haline getirip dişlerini sıktı. Omuzları hala gergin, gözleri hala o uçurumun kenarındaydı. "Ya bir gün sözlerimi yine tutamazsam ve bedeli sen olursan?" diye fısıldadı, sesi bu kez korkudan değil, gerçeğin ağırlığından titriyordu. "O zaman bu adamın tek bir parçası bile sağ kalmaz, bunu biliyorsun."
"Bedel ödenmesi gerekiyorsa, bunu beraber yaparız," gömleğini hafifçe kaldırıp yarasına baktım, dikiş gayet iyiydi, onun kanı değildi. Verdiğim rahat nefes ile ellerimi yavaşça gömleğinin açık bıraktığım yakalarına götürerek düğmeleri bu kez ağır ağır iliklemeye başladım. "Ama beni korumak adına kendinden vazgeçtiğin her an, aslında beni daha savunmasız kılıyorsun. Ben senin zırhın değilim Sungur, ben senin yoldaşınım."
Son düğmeyi iliklememe izin verdi ancak elleri hala omuzlarımın üzerinde, beni bırakmakla kendine hapsetmek arasındaki o ince çizgide asılı kaldı. Derin bir nefes aldığında, göğüs kafesinin altında atan o düzensiz kalp ritminin biraz daha sakinleştiğini hissettim. "Uğruma ölme, uğruma yaşa. Bunu yapabilir misin? Çünkü..." genzim sızladı "...daha fazla ölüm istemiyorum."
Omuzlarındaki kasların, sanki üzerine tonlarca yük binmiş gibi bir anlığına çöktüğünü hissettim. Elleri omuzlarımdan yavaşça aşağı kaydı, parmak uçları kollarıma dokunup durdu, sanki benim varlığın, onun tek gerçeğiydi.
Sessizlik, odanın soğuk beton duvarlarına sindi. Sungur başını hafifçe öne eğdi, alnı omuz boşluğuna yaslandı. O an, dünyanın en güçlü, en tehlikeli adamı değil; sadece sığınacak bir liman arayan, yorgun ve yaralı bir adamdı.
"Bunu yapabilir miyim?" diye mırıldandı, sesi o kadar kısıktı ki, neredeyse koridorun uğultusunda kaybolacaktı. Başını kaldırdı; gözlerinde, daha önce hiç görmediğim kadar çıplak, savunmasız ve bir o kadar da keskin bir kararlılık vardı.
"Ölmeyi seçmek, benden istenen tek şeydi," dedi, parmaklarıyla çenemi nazikçe kavrayıp beni kendine biraz daha çekti. "Ama senin yanında, seninle geçen her saniye... Yaşamanın, ölmekten daha büyük bir cesaret olduğunu öğretiyorsun bana. Eğer yaşamak, senin yanında nefes aldığın her ana şahitlik etmekse, eğer yaşamak, seni o masada bile olsa koruyup kollamaksa... evet İlay, ben senin uğruna yaşamayı seçiyorum."
Gözlerine bakarak "Hayır." dedim ciddiyetle "Yaşamak, senin de benimle beraber nefes aldığına şahitlik etmen. Yaşamak, ne olursa olsun kendini de korumak." gülümsedim "Çünkü unuttun mu? Benim önemsediğim her şeyini koruyacaktın."
"Unutmadım," dedi, sesi az öncekinden çok daha berrak, çok daha kararlıydı. "Seni korumak için kendimi yok etmeyeceğim. Artık seninle beraber yaşamak için kendimi var edeceğim. İlay... hayatımda ilk defa, bir şeyin parçası olmak yerine, bir şeyin geleceği olmayı seçiyorum. Senin geleceğin."
Dudaklarımı birbirine bastırıp öyle büyük güldüm ki gözlerimin parıldadığına emindim. Sağ elimi kaldırıp işaret parmağımı ona uzattım "O zaman beraber yaşamaya." anlamayarak çattığı kaşlarının altından far görmüş tavşan gibi parmağıma baktı. Çenemi tutan elinin bileğinden tuttum. İşaret parmağını kaldırıp işaret parmağımla uçlarını değdirdim. "Yaşamaya?" dedim gözlerine bakarak, tekrar etmesi için bekliyordum.
Histeriyle güldü, saçma gelse de keyif aldığını biliyordum. "Yaşamaya." dedi gözlerimin en derinine bakarak, yeşilleri mavilerimi sarmaladı, ruhuma vardı ve nefes oldu bedenime. Sadece benim için oksijen üretecekti ormanları, aksini kabul edemezdim artık.
.....
İnferi'nin ağır kapıları ardına kadar açıldığında, içerideki yoğun sigara dumanı ve ağır parfüm kokusu yüzümüze çarptı. Masadakilerin bakışları anında kapıya, daha doğrusu bizim üzerimize kilitlendi.
Kadınlar ve erkekler aynı masadaydı. Zarafetiyle oturdukları masada kendilerini belli eden kadınlarda gezindi gözlerim. Bu görsel şölen benim zaferimdi, artık hep beraberdik. Masanın çevresi fazlasıyla kalabalıktı, bu nedenle masaya sapladığım bıçağın olduğu tarafta masanın başındaki boşlukta Sungur ile ayakta durduk.
Beyefendilerin yüzü sirke satarken kadınlar ciddiyetle ağzımdan çıkacak cümleleri bekliyorlardı. Keyifle gülümsedim "Sürprizimi beğendiniz mi?" dedim İnferi'nin erkek üyelerine bakarken. Beğenmediklerine emindim. Bende onların sürprizlerini hiç beğenmemiştim zaten.
Hasan Coşkun olabildiğine öfkeyle bağırdı "Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?"
Dudaklarımı alayla büzdüm "Hayır, ne münasebet Hasan Bey? Size yardımcı oldum." Kadınları masadan uzaklaştırmak için toplu olarak yurt dışına kaçırmak gibi bir planları vardı, neyse ki Baybars erken davranıp bu bilgiyi bize ulaştırmıştı da erken müdahale ederek kadınlara haber yollamıştım. Onlara olanı, biteni ve amacımı anlatan bir yazı yazmıştım. Elbette ailelerine kafa tutup benimle bir olmayacaklardı. Geçerli bir sebepleri olmasaydı eğer. Herkesi kadınlar masasına almayacaktım elbette. İyi araştırmıştık, benimle birlik olmaları için geçerli bir sebep vermiştim. Eğer davetimi kabul edip masama otururlarsa bu kabul etmek demekti. Görüyorum ki hepsi buradaydı.
Hepsinin istediği hesaplaşma günü gelmişti.
"Soyunuzun kadınları bakıyorum ki burada, otoritemizin altına girmekten çekindiğiniz için mi yoksa kadınlarınızı korumak için mi kaçıracaktınız?" gözlerimi gururla kadınlarda gezdirdim "Buradalar, görüyorum ki korunmaya ihtiyaçları yok korkmayın. Ha ama..." kendimi beğenmiş tavrımla güldüm "Otoritemizin altına girmek istemediğiniz için ise...bu noktada ne yalan söyleyeyim, korksanız iyi olur."
Çağrı Hekim burnundan soluyarak elini masaya geçirdi, sarsılan masaya ve Çağrı'nın öfkeden kuduran yüzüne baktım "Boyunuzdan büyük işlere kalkışıyorsunuz." öyle mi dercesine kaşlarımı kaldırıp güldüm. Karşımda öfkeden gözleri kan çanağına dönen Karan ile göz göze geldim. Yanında Azra Soykan'da vardı, aramıza katıldığı için fazlasıyla memnundum. "Babacığımın boyunu aştıysam yeterlidir." dememle Karan Soykan gür bir kahkaha attı, masanın üstüne koyduğu elini yumruk yapıp sıkmaktan kan akışını durdurmuştu. Bu sinirle gülebiliyor olması mucizeydi. "Aşmışım belli ki."
"23 Nisan'da koltuğuma geçmişsin gibi düşün İlay, uzun sürmeyecek."
"O bir günün ne kadar süreceğine ben karar vereceğim."
Artan gerginlik patlama noktasına gelecek düzeye çıktığında Azra Soykan devreye girdi "Bizden ne istiyorsun?" bütün kadınlar Azra ile beraber başlarını sallarken hepsinin bunun cevabını ne denli merak ettiğini anladım. Hiçbir şey bilmeden gelmişlerdi, karşımda oturup olacakları merakla bekliyorlardı.
"Sizi bu saçma tiyatrosuna davet etmek istiyor. Sonu ölüm olan bir tiyatro. Kuytu hakkında ne biliyor sanki? Hiçbir şey! Sırf egon ve saçma intikamın uğruna milletin sonunu kanla mühürleme!"
"Ne annemin ne abimin katilini bulmak için kılını kıpırdatmayan, benim hayatımı mahveden babacığım başka insanların derdine düşmüş." başımı omzuma eğip alayla güldüm "Ne kadar hoşsun sen öyle." dişlerini sıkıp kudurmaktan başka yapabildiği bir şey yoktu. İnkar bile etmiyordu, hayır aradım bile demiyordu. Yalan söyleme zahmetine bile girmiyordu. Ona baktıkça midem bulanıyordu.
Sungur'a elimdeki dosyayı verdim, otoriter tavırla şeffaf kapağını açıp gür sesiyle okumaya başladı. Custos'ların görevleri yazıyordu.
"Custos Hakan Maraz: Kuytu'ya asker yetiştirme eğitimleri.
Custos Burak Maraz: Operasyonel Saha Şefi. Lojistik, silah sevkiyatı ve temizlik işleri.
Custos Asaf Leman: Finans ve Kara Para Aklama. Kuytu'nun tüm servetini yönetir, bankacılık ve borsa manipülasyonu.
Custos Çağrı Hekim: Biyo-Teknoloji ve İnfaz. İşkence yöntemleri, zehirler ve tıbbi yollarla ortadan kaldırma.
Custos Hamdi Kaya: Siyasi Rüşvet ve İltimas. Politikacıları, bürokratları ve yargı mensuplarını elde tutar.
Custos Rıfat Tezcan: Siber İstihbarat ve İzleme. Dijital ağlar, şantaj malzemeleri ve gizli veritabanları.
Custos Kuzey Alaca: Eğlence ve İnsan Kaçakçılığı. Operasyonların organizatörü, kurban seçimi.
Custos Selman Keskin: Uyuşturucu ve Kimyasal Hat. Sınır ötesi sevkiyatlar, üretim tesislerinin güvenliği.
Custos Hasan Coşkun: Limanlar ve Nakliye. Kuytu'nun dünyaya açılan kapısı, kaçak liman operasyonları.
Ve bir zamanlar Dominus olan fakat şimdilerde Custos olan Karan Soykan." Karan'ın gözlerine zevkle baktı Sungur "Görevin daha belli değil, belki kızının yardımcısı olursun dedik ama emin değiliz."
Sungur'un sesi, İnferi'nin kasvetli duvarlarında bir infaz hükmü gibi yankılandı. Okuduğu her isim, her unvan ve her suç, masadaki kibirli figürlerin üzerinde birer tokat etkisi yarattı. Nereden, nasıl öğrendiğimizi merak ediyor olmalılar. Bundan sonra bizi hafife almazlar.
Azra Soykan'ın yüzünde tek bir mimik oynamıyordu. Kocasının ne iş yaptığına fazlasıyla hakim olmaluydı. Umarım kızı Balca'yı kocasından koruyabiliyordur.
Karan Soykan'ın yüzündeki sahte, küçümseyici gülüş yavaş yavaş silindi; yerini, bir avcının dişlerini sıktığı öngörülemez sessizliğe bıraktı. "Yardımcı mı?" Dedi. "Ben Dominus'um, yıllardır İnferi'nin beyni, Kuytu'nun yöneticisi. Bu liste... bu sadece bir kağıt parçası. Bu masa, bu isimlerden çok daha köklü."
Karan'ın sesi odaya yayıldığında, masadaki diğer üyeler sanki bir kalkanın arkasına sığınır gibi dikleştiler. 'Dominus' unvanını o kadar vurgulu, o kadar mülkiyetçi bir tavırla söylemişti ki, sanki İnferi'nin duvarları onun damarları, masadaki adamlar da onun organlarıydı.
Sungur, Karan'ın bu tehditkâr özgüveni karşısında kılını bile kıpırdatmadı. Tam tersine yüzünde, karşısındakinin ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğunu gören bir adamın sinir bozucu sükuneti belirdi.
"Dominus..." dedi Sungur, kelimeyi ağzında bir lokma gibi çevirerek. Sonra yavaşça masanın üzerine, az önce okuduğumuz listenin üzerine doğru eğildi. "Geçmiş zaman kipiyle konuşuyorsun Karan Soykan. Yıllardır yönettin, yıllardır beyin oldun ama bugün o mekanizmanın dişlileri sıkışmaya başladı." Karan'ın masaya yayılan otoritesini tek bir hamleyle parçaladı. "Geçmiş zaman kipi..." dedi, sesi artık bir fısıltı kadar derinden geliyor, odadaki herkesin iliklerine işliyordu. "Kuytu'nun kurucusu olabilirsin Karan, ama bir imparatorluğu kurmak, onu sonsuza dek yönetebileceğin anlamına gelmez. Hele ki o imparatorluğun temelinde, kendi eşinin ve evlatlarının kanı varsa."
Bu imparatorlukta annemle abimin kanı vardı...
Sungur'un dudaklarının arasından çıkan cümleyle nefesim sekteye uğradı, dağılacağımı hissettim. O kadar doğruydu ki, ölen annemi umursamadan Azra ile evlenebilmiş, ölen abimi umursamadan işine bakabilmişti. Çünkü onların kanı buraya katkı sağlamıştı.
Sungur'un sözleri odaya bir ağır taş gibi düştüğünde, Karan Soykan'ın yüzünde ilk kez Dominus maskesinin altında derin, telafisi olmayan bir boşluk belirdi. Benim nefesimin sekteye uğradığını, omuzlarımın hafifçe düştüğünü fark ettiğinde gözlerinde kısa süreliğine bir şey parladı; belki acı, belki pişmanlık, ama hemen ardından o zehirli otoritesini yeniden kuşandı.
"Kan..." dedi, sesi artık buz gibi bir durgunluktaydı. "Her büyük krallık gibi, Kuytu' da kendi kutsal sunaklarında bedel ödedi. Senin ailen de bu imparatorluğun yükselmesi için gereken bedellerden biriydi, İlay. Bunu anlaman için gereken vakti sana fazlasıyla tanıdım."
Senin ailen... onun ailesi değildik hiç olmamıştık. İnkar da etmiyordu üstelik, ne uğruna feda ettiğini açık açık söylüyordu, artık kartlarını açık oynuyordu. Annemle abimi bu uğurda harcamıştı. İzin vermeyecektim, annem ve abimin kanıyla sahip olduğu bu krallıkta başka kanlar akıtmasına izin vermeyecektim. 'Bedel' dediği şey, benim için canımdan giden candı, onun için ise sadece bir ticaret kaleminden ibaretti. O kadar açık konuşuyordu ki, artık bir maskeye bile ihtiyaç duymuyordu. Benim acım, onun için sadece geçmişe ait bir gürültüden ibaretti.
Sungur, yanımdaki sarsılmaz duruşunu biraz daha belirginleştirdi. Elini bileğime sarıp baş parmağı okşamaya başladığında hissettirdiği o tanıdıklık içime ılık damlalar düşürse de yeterli değildi. Yine minnettardım. Bir yandan da bir avcının hedefini tam on ikiden vurmadan önceki son saniyelerindeki gibi odaklanmıştı Karan'a.
"Bedel..." dedi Sungur, Karan'ın cümlesini iğneleyici bir tonla tekrar ederek. "Bedeller ödendikçe, sunaklardaki kan birikir ve en sonunda o kan, imparatorluğu boğar." masaya doğru sarsılmaz bir adım atarken bileğimi bırakmamıştı, "İlay'ın ailesi bu imparatorluğun yükselmesi için bir bedel miydi, yoksa senin çöküşünün başlangıcı mı? Tıpkı benim ailemin ödediği bedelin sonucu gibi. İşte bu gece bunu öğreneceğiz."
Karan aniden ayağa kalktı. İnferi'nin loş, meşaleleri andıran ışığı yüzünde gölgeler oluştururken, az önce masada oturan diğer sekiz adamın gölgesi gibi devleşmişti. "Siz ikiniz," dedi sesini yükselterek, "birbirinizin acısıyla beslenip bir krallığı yıkabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Kuytu, kanla kuruldu ve ancak yöneticisi olan benim kanımla yıkılabilir."
Benim bileğimi saran eli, Sungur'un o anki öfkesiyle biraz daha sıkılaştı ama bu bir acı değil, bir güç aktarımıydı. "Biz Kuytu'yu değil, seni devirmek için geldik. Başardık da, ne kadar konuşursan konuş. Senin devrin kapandı."
Karan Soykan'ın yüzündeki sarsılmaz ifade, sözlerin ağırlığıyla ilk kez derin bir çatlak verdi. Ama pes etmeye niyeti yoktu, elini yavaşça masanın üzerine koydu. "Siz sadece bir kıvılcım gördünüz, yangının ne kadar büyük olduğundan haberiniz yok."
Burak Maraz, belindeki silahı çekerken, babası Hakan Maraz ile olan kısa süreli tereddüdü yerini buz gibi bir kesinliğe bıraktı. "Karan sadece bir adam olabilir," dedi Burak, namlusunu Sungur'a çevirerek. "Ama Kuytu, bu on ismin üzerine kurulu bir kaledir. "
Asaf Leman ve Selman Keskin, hemen masanın diğer tarafına, Karan'ın arkasına geçtiler. Odanın havası bir anda ağırlaştı.
Sungur, bileğimdeki elini yavaşça bırakıp silahına davrandı; ama o kadar yavaş, o kadar hesaplı bir hareketti ki, Karan Soykan bile bir anlığına geri çekildi. "Hepsini birden mi yok etsek?" diye fısıldadı bana doğru, bunu şimdi yapmayacağımızı biliyordu.
"Zamanı gelince halledeceğiz." Elindeki silahı sakince alıp namlusunu masaya bastırdım, olan bitenden dolayı tereddüte kapılmış bekleyen kadınlarda gezdirdim gözlerimi. "Kuytu'nun Dominus'u bu kuruluş uğruna çocuğunu ve karısını feda etmiş biri, üstelik kadınları bu uğurda harcanan bir kurban olarak tanımlamaktan da çekinmiyor. Sizi bu yüzden çağırdım."
Çenemi kaldırıp saçımı geriye atarak mavilerimi hepsinde gezdirdim. "Yöneticinin hal böyleyken liderlerin ki farklı değildir. Kuytu'ya geldiğimden beri iletişim kurmak zorunda kaldığım bütün adamlar beni, güzel, objeleşmiş bir kadın olarak görüp iğrenç ithamlarda bulundular. Kuytu'nun kadınlara biçtiği durum ortada." Sesimi daha da yükselttim, akıllarına kazınmalıydı.
"Koyun gibi kurban edilmeyi mi bekleyeceksiniz yoksa..." hepsinin gözlerinden şekillenmeye başlayan düşüncelerini fark edebiliyordum, kararlılık ve tereddüt arasında gidip geliyorlardı.
"...Yoksa benimle beraber bu düzene kafa mı tutacaksınız?"
Önceden araştırıp fotoğraflardan aşina olduğum kadınlara baktım, hepsi o kadar güzel ve zarifti ki bu zarafetin altında ne hünerler olduğunu merak ediyordum.
Odadaki herkes bir anlığına nefes almayı bıraktı. Azra Soykan, yanındaki Esmeray ve Darcie ile göz göze geldi. Ardından Pera ve Polina, masanın üzerine sapladığım bıçakta göz gezdiriyorlardı.
Madeline ve Devin ise, erkekler tarafına bakıyorlardı. Madeline, İnferi'nin en yaşlı Custos'u olan Hasan Coşkun'un kızıydı. Devin ise Asaf Leman'ın eşiydi. Erkeklere bakarak karar vermeye çalışıyorlardı.
Madeline dalgalı uzun, siyah saçlarını zarif bir el hareketiyle arkasına atıp ellerini masanın üstünde birleştirerek gözlerini gözlerimle buluşturdu "Bizden tam olarak ne istiyorsun Kraliçe?"
Madeline'nin dudaklarından dökülen Kraliçe hitabı, odadaki tüm dengeleri yerinden oynattı. Bu sadece bir soru değildi; bu, İnferi'nin köhne, erkek egemen hiyerarşisine atılmış en büyük çelme, benim otoritemin bir kabulüydü.
"Bizi soktukları kurban düzenini yerle bir edip yeni bir düzen kurmak. Kadınlar olarak liderler masası kuracağım. Annemin ve abimin kanı kurban edilerek kurulan bu düzende masum başka kurban vermeden zekamızla yönetmek istiyorum."
Kollarımı göğsümde bağlayarak Karan Soykan'a bakıp geniş geniş güldüm "Sarmal örgütünün kurucusunun abim olduğunu biliyor muydun? Abimin ölümünden sonra seni yıkmak isteyen tek kişi biz değiliz. Mnesonimin çekirdek kapsülünü aldılar, kadın ticareti yaptığın binaya baskın yedin. Dahasını da alacaklardı. Ayakta uyuyorsun Karan Soykan! Böyle mi yönetiyorsun?"
Karan, olduğu yerde öyle bir sarsıldı ki, sanki görünmez bir darbe almış gibi nefesi kesildi. Masadaki diğer adamlar inanamayarak birbirlerine bakıyorlardı.
"Evet!" dedim ateşi daha da harlamak isteyerek "Daha evinde ki oğlunun kurduğu örgütten haberi yok! Böyle bir adamla beraber olmak istiyorsanız hiç şansınız yok. Sizin yeni Dominus'unuz Karakan! Ben kadınlar masasındayken Karakan sizin masanızın başında olacak." çenemi kaldırıp meydan okudum "İsteyin veya istemeyin, konseyden gelen karar budur."
Ve kadınlara döndüm "Evet! Kadın ticareti yapıyorlar. Bize biçtikleri değer bu!" Kadınlar birbirine bakarken bir karar vermek üzereydiler.
"Konsey..." dedi Rıfat Tezcan, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Konsey, kadınların bir masa kurmasına ve Karakan'ın Dominus olarak masaya oturmasına onay verdi mi gerçekten?"
Sungur alay edercesine sesli güldü, "Oğlunun örgüt kurduğundan haberi yok ve ölmesine rağmen örgütü Kuytu'ya çöküyordu. Bunu öğrendiklerinde başka bir şeye gerek kalmadı. Kim bilir bilmediğimiz daha neler var."
Odanın ortasında, sanki yerçekimi değişmişti. Karan Soykan koltuğunda iyice küçüldü. Artık bir Dominus gibi değil, tarih olmuş bir dönemin enkazı gibi görünüyordu.
Azra Soykan, yavaşça yerinden kalktı. Diğer kadınlar da birer birer ayağa kalkarak benim arkamda saf tuttular. O an, odadaki erkek topluluğu, yıllardır hükmettikleri kadınların gözlerinde ilk defa korkuyu değil, hükmü gördüler.
"İlay..." dedi Karan, sesi artık çok zayıftı. "Bu kadınları neye bulaştırdığını bilmiyorsun. Onların ellerine kan bulaştırırsan, bu döngü asla bitmez. Sadece seninle başlamadı, seninle de bitmeyecek."
"Döngü bitti, Karan," dedim, sesim odayı inletirken. "Çünkü artık kurallarını sen değil, kurban dediklerinin iradesi yazacak. Bitti, Karan," Ve ekledim "Artık sadece izleyeceksin."
Gözlerimi ağır ağır her bir yüzün üzerinde gezdirdim. Karan'ın teslimiyet kokan yorgunluğu, diğer liderlerin gözlerindeki o hesapçı korku, kadınların ise omuzlarına ilk kez yüklenen büyük sorumluluğun getirdiği dik duruş... Hepsi bu odanın, bu tarihin bir parçasıydı.
Elimde sıkıca sardığım silahı kaldırdım "Kuytu'ya girişin kuralı vardır, kanınla girer kanınla çıkarsın. Hanımlar..." dedim gülümseyerek "Herkes koluna ateş edip sözleşmeleri kanıyla mühürleyecek, yapan kişi masaya katılmaya hak kazanır."
Madeline sözüm bittiği anda topuklularının üzerinde sakince gelerek elimdeki silahı aldığı gibi gözünü bile kırpmadan kolunu sıyıracak şekilde ateşlemişti. Bu kadarını ben bile beklemiyordum.
Hasan Coşkun bağırdı "Kızım!" sesinde acıdan çok öfke vardı "Ne yapıyorsun sen?" gözlerindeki bariz ateşle babasına döndü Madeline "Meydan okuyorum babacığım." sanırım kendisiyle iyi anlaşacaktık, onda kendimden bir şeyler görüyordum.
Buz gibi soğukkanlılığı, odadaki tüm erkeklerin dengesini bir kez daha altüst etti. Silahın namlusundan çıkan duman henüz dağılmamışken, yere damlayan birkaç damla kan, bu imparatorluğun yeni kanununun imzası gibiydi.
Gözlerimi Madeline'den ayırıp odadaki diğer kadınlara çevirdim. Esmeray, Darcie, Devin, Pera ve Polina... Her birinin yüzünde, Madeline'in kararlılığına eşdeğer bir ateş yanıyordu. Korku, yerini tamamen o ana kadar bastırılmış, yıllardır biriktirilmiş bir başkaldırıya bırakmıştı.
Kadınlar, birer birer öne çıktılar. Biri diğeriyle yarışır gibi, adeta bir yemin törenindeymişçesine o kanlı mühürleri koluna vurdular. Esmeray, Darcie, Devin, Pera, Polina... Her bir ateş sesi, Karan Soykan'ın otoritesine atılmış bir kurşun gibiydi.
Sungur, yanımda dikilip süreci bir satranç ustasının sükunetiyle izliyordu. Bana doğru hafifçe eğildi, sesi sadece benim duyabileceğim kadar alçaktı "Görüyorum ki, hepsi senin kadar gözü kara."
"Etkilenmiş gibisin." İmalı tavrım karşısında gülümsedi "Senden etkilendim."
Kendimi beğenmiş ifademle gülümsedim "Aksini düşünmemiştim."
Kadınlar kanlı kollarıyla masanın etrafına, eski Custos'ların koltuklarına oturduklarında, odadaki hiyerarşi geri dönülemez bir şekilde tersine döndü. Artık erkekler, masanın etrafında diz çökmüş, ayakta bekleyen ikincil varlıklardı.
Karan artık ne bir Dominus'tu ne de bir kral. Sadece, kurban olarak gördüğü insanların şimdi celladı olduğunu izleyen bir seyirciydi.
Gözlerimi masadaki kadınlara çevirdim, silahı yavaşça önüme koydum. İşte savaş şimdi başlamıştı.
Erkeklerle işimiz kalmadığı için onları İnferi'den çıkarıp kadınlar masası olarak konuşmak üzere oturduk. Sandalyeme iyice yerleştim, masadaki altı kadın; Azra, Madeline, Esmeray, Darcie, Pera, Polina ve Devin... Her biri az önce kendi kanıyla mühürlediği kolunu birer onur nişanı gibi taşıyordu.
"İnferi'nin havası değişti, farkında mısınız?" dedim, hepsinde göz gezdirerek. Esmeray yerinde kıpırdanarak bana döndü, içlerinde en genç olanıydı. Korkacağını düşünmüştüm ama aksine beni şaşırtmıştı. "Ne yapacağız şimdi?"
Ellerimi masanın üstünde birleştirip ağır ağır Azra'ya döndüm "Öncelikle sen bize katılmıyorsun." duydukları karşısında afalladı "Anlamadım neden?"
'Bir de soruyor musun' dercesine güldüm "Annemin kırkı çıkmadan babamla evlendin, babamın uğruna annemi feda ettiği bu egemenliği elinden alırken seninle bir olmayacağım."
Sinirle burnundan soludu "Başta neden söylemedin?"
Şirince gülümseyip başımı omzuma eğdim "Karan'ın, biricik karısının ne tarafta olduğunu görmesini istedim tatlım." elimi kaldırıp kapıyı gösterdim "Şimdi seni dışarıya alalım." hınçla ayağa kalkıp topuklularını yere sertçe vura vura çıktı salondan. Dinginlikle diğerlerine döndüm.
Azra'nın odayı terk ederken bıraktığı yankılı sessizlik, masadaki gerçek sadakati perçinlemişti. Onu sadece Karan'ın canını yakmak için bir piyon olarak kullanıp, iş ciddiye bindiğinde kapının önüne koymam; diğer kadınlara bu masada duygulara veya geçmişin kirli pazarlıklarına yer olmadığını kanıtlamıştı.
Sırtımı sandalyeye iyice yasladım. "Nerede kalmıştık... Kuytu öylesine ticari bir kuruluş değil. Uyuşturucudan tutun kadın ticaretine kadar her türlü pisliği barındırıyor. Bunlardan sıyırmak istiyorum. İş yaptıkları insanların kaydına ulaşamadık, bu nedenle sizler teftiş edeceksiniz. Kimlerle görüşüyorlar, programları ne, saat kaçta gün de kaç kere tuvalete gittiklerine kadar bilmeliyiz. İsim lazım."
Esmeray'ın gözlerindeki o ham heyecan, odadaki diğer kadınların tecrübeli ama yorgun bakışlarıyla çarpışınca ortamdaki elektrik daha da katılaştı.
"Sadece isim de yetmez," dedim, sesimi her birinin zihninde yankılanacak bir sakinlikle kullanarak. "Bu adamların kurduğu bu çürümüş ağ, sadece kağıt üzerindeki şirketlerden ibaret değil. Her biri birer sülük gibi toplumun damarlarına yapışmış. Esmeray, sen onların 'görünmez' sandığı o dijital gölgeleri takip edeceksin."
Madeline, kanayan koluna bastırdığı ipek mendili masaya bıraktı ve öne doğru eğildi. "Limanlar..." dedi sesi bir bıçak kadar keskinleşerek. "Hasan Coşkun'un limanlarından geçen her konteynerin bir seri numarası, her rüşvetin bir alıcısı var. Babamın her akşam kiminle viski içtiğini, kimlere selam verdiğini getireceğim."
Devin ve Darcie birbirlerine baktılar. Onlar, bu kirli ticaretin "sosyete" ve "diplomasi" ayağını en iyi bilenlerdi. Darcie, "Eğlence sektörünün altındaki karanlık odaları temizlemek vakit alacak Kraliçe," aslında herkes kendisine çoktan bir görev atamıştı bile.
"Görevlerinizi kendiniz seçmiş olmanız hoşuma gitti," dedim, parmaklarımı masanın ahşap yüzeyinde yavaşça gezdirerek. "Ama unutmayın, bu adamlar sadece limanlarda veya gece kulüplerinde yaşamıyor." Bakışlarımı Pera ve Polina'ya çevirdim. "Siz ikiniz." sesimi bir tık daha alçaltarak. "Rıfat'ın dijital kalesine sızacaksınız. Ama asıl hedefiniz sadece veriler değil. Eğer şüpheli dijital bir ize rastlarsanız sakın ona saldırmaya çalışmayın."
Darcie, gözlerini bir an bile ayırmadan beni dinliyordu. "Eğlence sektöründeki odalar sadece temizlenmeyecek Darcie," dedim ona doğru eğilerek. "O odalara giren her bürokratın, her yargıcın ve her iş insanının kaydını istiyorum. Bize temizlik kadar, bu sistemi ayakta tutanları diz çöktürecek bir arşiv lazım."
"Kuytu'yu bu pislikten arındırırken önce onları en güvendikleri yerden, yani paralarından vuracağız. Yarın sabah uyandıklarında, limanların, kulüplerin ve banka hesaplarının artık onlara ait olmadığını, her kuruşun bu masanın onayına bağlı olduğunu anlayacaklar."
Ayağa kalktım, ellerimi masaya yaslayıp her birinin gözlerinin içine baktım. "Bu gece İnferi'den çıktığınızda artık birer 'eş' veya 'kız evlat' değilsiniz. Sizler, bu düzenin yeni cellatlarısınız. Madeline, baban Hasan Coşkun'un ilk büyük sevkiyatı ne zaman?"
"Yarın şafakta, Kraliçe. Güney limanından kalkacak olan 'Liyana' isimli gemi... İçinde sadece tekstil olduğunu sanıyorlar."
"Güzel," dedim buz gibi bir kararlılıkla. "O gemi kalkmayacak. İçindekilerle beraber bizim kontrolümüze geçecek. İlk dersimiz bu olsun: Liman bizim, kural bizim."
"Şimdi dağılabiliriz. Yarın şafakta limanda, Kuytu'nun yeni tarihini kanla değil, bu kez zekamızla yazacağız. Herkes hazır olsun."
..........
|İLAHİ BAKIŞ AÇISI|
İnferi'nin mahzen kokulu, loş ışıklı bekleme odasında hava, toplantı odasındakinin aksine öfke ve mağlubiyet kokuyordu. Karan Soykan ve adamları, bir zamanlar hükmettikleri bu binanın içinde şimdi birer istenmeyen misafir gibiydiler.
Hasan Coşkun odada bir kaplan gibi volta atarken, diğerleri masanın etrafında omuzları çökmüş bir halde oturuyorlardı. Sungur, masanın başında kollarını göğsünde bağlamış bir heykel gibi dikiliyordu. İlay'ın emriyle onları dışarı çıkarmış ama bir gölge gibi tepelerine çökmüştü. Onun bu sarsılmaz duruşu, adamların sinirlerini iyice yıpratıyordu.
Hasan Coşkun, aniden durup Sungur'a döndü. "Daha ne kadar burada dikileceksin?" diye kükredi, sesindeki titremeyi öfkeyle örtmeye çalışarak. "Kızım içeride koluna sıkıyor, sen burada bize gardiyanlık mı yapıyorsun? Kimsin lan sen? Küçük kızın peşinde kahraman mı oldun?"
Sungur, bakışlarını bir saniye bile Hasan'dan ayırmadan buz gibi bir sesle cevap verdi: "Bir zamanlar hayranlıkla izlediğiniz boksör Karakan'ım. Her maçta rakibini komalık eden Karakan." Sungur'un sesindeki o sarsılmaz otorite, odadaki tüm fısıltıları bıçak gibi kesti.
Hasan Coşkun'un az önceki kükremesi, odanın soğuk duvarlarında bir hayalet gibi silinip gitti. Sungur'un üzerine yürümek yerine bir adım geriledi. Gözlerinde sadece öfke değil, ilk defa saf bir dehşet parlıyordu. "Biliyoruz," dedi Hasan, sesi artık bir çakıl taşı gibi pürüzlüydü. "İşinde de iyiydin, git ve yine işini yap. Sevgilini de alıp defolun buradan."
Sungur'un dudaklarında, insanın içini titreten o meşhur, karanlık gülümseme belirdi. Hasan Coşkun'un "git ve işini yap" demesi, bir efendinin emri değil; köşeye sıkışmış, son kozlarını tükettiğini bilen bir adamın aciz bir ricasıydı.
Sungur, Hasan'ın bir adım gerilemesini fırsat bilip aralarındaki mesafeyi sıfırladı. Hasan'ın boyu ondan kısaydı, sanki bir dağı üzerine yıkıyormuş gibi hafifçe eğildi. Odanın içindeki sekiz adam, Sungur'un her hareketini, sanki ringin ortasındaki bir nakavt anını izliyormuş gibi nefeslerini tutarak izliyordu.
"İşimi yapıyorum Hasan dede" sesi o kadar alçaktı ki odadakiler duymak için öne eğilmek zorunda kaldı. "Benim işim artık ringde rakip dövmek değil. Benim işim, sizin gibi 'kral' olduğunu sanan ama aslında çürümüş bir sistemin üzerinde tepinen adamların, sistemle beraber yerle bir oluşunu izlemek."
Sungur, elini yavaşça Hasan'ın omuzuna koydu. Hafif bir dokunuş gibi görünse de Hasan'ın dizlerinin sızladığı belli oluyordu. Sungur'un elinin altındaki o amansız baskıyla sarsıldı. Adamın kemikleri, Sungur'un parmak uçlarında birer kuru dal gibi çatırdıyordu. Hasan'ın dizlerinin üzerine düşmemek için masadan destek aldığı o an, odadaki diğer Custos'lar için bir dönüm noktasıydı. Yıllardır bu adamların emirleriyle kurdukları o kusursuz, soğuk imparatorluğun yerle bir oluşunu, en çıplak haliyle izliyorlardı.
Sungur, eli hâlâ Hasan'ın omzundayken, bakışlarını yavaşça odadaki diğer yedi adama çevirdi. Gözleri, sanki bir avcı sürüsünü tek tek işaretler gibi geziniyordu üzerlerinde.
Karan Soykan, köşedeki koltuğunda bir heykel gibi kaskatı kesilmişti. Sungur'un, İlay'a olan sarsılmaz bağlılığını ve Karakan isminin ağırlığını her saniye daha derin hissediyordu. Sungur, elini Hasan'ın üzerinden çekti. Normalde yaşlı insanlara acı çektirmek hiç tarzı değildi.
"Yaşın hürmetine," dedi Sungur, sesi bu kez daha az tehditkar ama çok daha ağır bir tonda. Masanın başında dikilmeye devam etti, ancak omuzlarındaki o gerginlik yerini, işini bitirmiş bir profesyonelin sakinliğine bıraktı. Odanın içindeki sekiz adam, Sungur'un bu ani merhamet gösterisiyle aslında daha çok korktular. Fiziksel şiddet bittiğinde, Sungur'un zihinsel üstünlüğü daha görünür hale gelmişti.
Karan Soykan, sessizliği bozan ilk kişi oldu. "Yeter," dedi kısık bir sesle. "Bize burada nutuk çekmen gerekmiyor Karakan. İlay ne planlıyorsa, onu yapacak zaten. Bizi burada tutmanın amacı ne?"
Sungur, Karan'ın bu iğnelemesine karşı sadece başını hafifçe yana eğerek güldü. Masanın başındaki koltuğu çekip oturduktan sonra iyice yerleşti. "Çünkü bizde yeni bir düzene giriyoruz. Dominus'unuz olarak bunları ilan etmem gerekiyor."
Odanın içindeki ağır, boğucu sessizlik, Sungur'un o koltuğa yayılırcasına oturmasıyla bir anda yerini tam bir dehşete bıraktı. Bu, sadece bir koltuk değişimi değildi; bu, İnferi'nin kalbine saplanan bir hançerdi.
Karan Soykan'ın yüzündeki donuk maske, Sungur'un Dominus'unuz olarak sözleriyle parçalandı. Hakan Maraz, Çağrı Hekim ve diğerleri, sanki önlerinde bir imparatorluk değil de bir infaz mangası oturuyormuş gibi bakıyorlardı.
Sungur, ellerini masanın üzerinde birbirine kenetledi. Bakışları, odadaki her bir adamı birer birer taradıktan sonra tam karşıdaki Karan'a kilitlendi. "İlay bu masanın Kraliçesi, ben ise bu masanın koruyucusu ve infazcısıyım." Sungur hafifçe güldü, ama bu gülüşte ne bir sıcaklık ne de bir nezaket vardı. Bir boksörün nakavt ettiği rakibine bakışı gibiydi. "Kararlar basit ve tartışmaya kapalı, her şeyden ne olursa olsun haberim olacak. Görev mahalinizde benden habersiz kuş uçurtmayacaksınız."
Kuzey Alaca, sinirle dudaklarını ısırdı. "Kuş uçurtmayacağız öyle mi?" diye mırıldandı, sesi titriyordu. "İlay'ın Kraliçe olması bir yana, senin bu masada oturman... saçmalıktan başka bir şey değil!"
Sungur, koltuğunda hafifçe geriye yaslandı, bakışlarını Kuzey'in üzerine birer ok gibi dikti, alay ederek güldü. "Böyle düşünmek seni adaptasyon sürecinde baya zorlar. Ne düşünürsen düşün, konsey bunu uygun gördü. Bundan sonra Kuytu'nun anayasası bu masadaki kadınların iradesi, benimse infazımdır." oturduğu yerden yavaşça kalktı. Ceketinin önünü ilikledi, ağır adımlarla masanın etrafında, sanki bir avcı avının etrafında dönüyormuş gibi yürümeye başladı.
Kuzey Alaca'nın tam arkasında durdu. Kuzey, Sungur'un varlığını ensesinde hissettiğinde omuzlarının nasıl çöktüğünü, Kuytu'nun kibirli adamı imajının nasıl tuzla buz olduğunu herkes görebiliyordu.
"Adaptasyon," dedi Sungur, Kuzey'in yanından geçip tekrar Karan Soykan'ın başucuna, masanın en başına döndü. Elleriyle masaya, sanki bir kalkan gibi vurdu. O ses, odadaki herkesin irkilmesine neden oldu.
"Karan," dedi, doğrudan eski Dominus'un gözlerinin içine bakarak. "Yıllarca bir imparatorluk yönettin. Şimdi o imparatorluğun mimarlarının, kurban ettiklerini düşündüğünüz kadınların ellerinde nasıl bir sanat eserine dönüştüğünü izleyeceksin. İstersen seninle bir anlaşma yapabiliriz. Ailemin katilini ver, sana yardım edeyim."
Karan Soykan, masanın üzerindeki elini yumruk yaptı. Damarları, yılların verdiği o bastırılmış öfke ve şimdi hissettiği çaresizlikle belirginleşti.
"Benim imparatorluğumda," dedi Karan, sesi bir bıçak kadar keskin ama titrek, "kimin öldüğünü, kimin elinin kana bulandığını takip etmek zordur. Habersiz cinayet işlenmez, habersiz işlendiyse de kimsenin haberi olmaz."
Sungur kasvete bürünerek Karan'ın üzerine eğildi, kapana kıstırdı "Yalçın Erkmen dediğimde hiç de tanımıyor gibi değildin. Anında hatırladın."
"Öldüğünü biliyorum ama kimin öldürdüğünü bilmiyorum."
Elini masadan çekti ve dikleşti Sungur "Kimin öldürdüğünü bilmiyorsun..." daha çok kendi kendine konuşuyordu. İçinde kaynayan ateşi hissedebiliyordu, dizginlemeye çalıştığı öfke barizdi. "Bu bile ne kadar berbat bir Dominus olduğunu kanıtlar." sinirle gülerek masadakilere döndü "Ama ben bulacağım." Omuzlarındaki kasların gerilimi, odanın atmosferini bir yay gibi geriyordu. Masadakilerin gözlerinde ilk defa her şeyin ötesinde, dünyayı yakmaya ant içmiş bir adamın o korkutucu kararlılığını gördüler.
"Bulacaksın ha?" diye mırıldandı Karan, sesi hâlâ toparlanmaya çalışıyordu ama gözlerinde Sungur'un babası Yalçın Erkmen isminin yarattığı o yıkıcı etki hâlâ tazeydi. "Sen Yalçın'ı bulmaya çalışırken, onun öldüğü günkü kadar karanlık bir dehlize girdiğinin farkında mısın?"
Sinirle attığı o kısa, keskin kahkaha odada yankılandığında, Sungur bir anda masanın üzerine doğru eğildi. Elleri, masanın kenarını öylesine güçlü kavradı ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.
"Ben o dehlize girmeye korksaydım, senin karşında bir 'infazcı' olarak duruyor olmazdım Karan," dedi Sungur, sesi artık bir tehditten ziyade, bir yemin gibiydi. "Sizler krallıklarınızın saraylarında otururken, babam o dehlizlerin en karanlık noktasında birilerinin oyununa geldi. Ve şimdi sen, onun ismini bildiğin halde 'kimin öldürdüğünü bilmiyorum' diyerek sıyrılmaya çalışıyorsun."
Sungur, başını hafifçe masadakilere çevirdi. Kuzey Alaca'dan Hakan Maraz'a kadar herkesin yüzünü tek tek taradı. Hiçbirinde samimi bir şaşkınlık yoktu; hepsi sadece babasının ölümünün üzerindeki tozun kalkmasından korkuyordu.
"Yalçın Erkmen," dedi Sungur, ismin üzerinde duraksayarak. "O, bu imparatorluğun sigortasıydı. Onu harcayanlar, sadece bir adamı değil, bütün bir geçmişi susturmak istediler. Ama unuttukları bir şey var; o geçmişin mirasçısı artık bu masada."
Sungur dikleşti, ceketiyle oynayıp ciddiyetini yeniden kazandı. Odanın kapısına doğru yürüdü, ancak elini kapı koluna atmadan önce arkasına son kez baktı. "Kuralları unutmayın, benden habersiz kuş uçmayacak."
Kapı hızla açılıp kapandı ve Sungur, İnferi'nin loş koridorlarına geri döndü. İçindeki öfke ateşi artık bir alev topuna dönüşmüştü.
...............
|İLAY SOYKAN|
Var olmak değişik bir deneyimdi, en az yaşamak kadar yeni tadıyordum bu eylemi. Ayaklarımın yere yeni yeni sağlam bastığını düşünüyordum. Yeniden doğmuş, yürümeyi yeni öğrenmiştim fakat ilk kelimelerim yeni doğan bir çocuğa göre fazla karanlıktı. İntikam, savaş, diren, parçala ve kazan. Her adımımda tekrar ediyordum, lanet... haftalar önce bir krizin eşiğinde Sungur'a dile getirdiğim sözler gerçekti ve ben o gerçekliğin ta kendisiydim artık.
İkimizin de toplantıları bitmiş, dışarıda denk gelmiştik Sungur ile. "İyi misin?" sorusuyla başımı sallayıp onayladım, insanoğlunun en sık söylediği yalandı zaten. İyi olmak ama ilk defa bu kadar gerçekti.
"İyiyim." Başımı kaldırıp kirpiklerimin altından güzel yüzüne baktım. "Sen nasılsın?" güneşin aydınlatarak açık yeşile döndürdüğü gözlerini gözlerimden bir an olsun çekmedi. İfadesi düzdü fakat gözlerinde bir çok anlam barındırıyordu. Düz ifadesinde sadece benim anlam çıkarabileceğim kırıntılar olmasını seviyordum.
Belimdeki elini bastırıp gülümsedi, varlığımdan emin olmak ister gibi yoklamıştı. "Sen iyiysen, bende iyiyim." ağzından şu ana kadar bana dair tek kötü söz çıkmamış, hep el üstünde tutmuştu, bu gerçekle gülümsedim. Nasıl olduğuna gelecek olursam da görünüşte iyiydi ama içten içe nasıl olduğuna dair şüphelerim vardı.
"Gerçekt-"
"İlay Soykan!" Karan Soykan'ın İnferi'nin bahçesini inletecek öfkede ki yankılanan sesiyle durdum. İşte şimdi yeniden, zevk damarlarımda kol geziyordu. Hiç olmadığı kadar öfkeliydi sesi, benden ölesiye nefret ediyordu. Tıpkı benim gibi.
Pars, Neco ve Serhat yaslandıkları arabadan uzaklaşıp bize doğru gelmiş ve etrafımızı sarmıştı. Rahat tavırla arkamda kalan babacığıma döndüm, Sungur'da aynı şekilde dönerek yanımdaki yerini alıp tetikte bekledi.
Tek gözümü kırpıp hayırdır manasında salladım başımı "Hayırdır," çenemi kaldırıp kaşlarımı çattım "ne bağırıyorsun?" burnundan soluyordu, içindeki şeytanı besleyip büyütmüş, güzel gizlemişti ama şu an o şeytan bedenini ele geçiriyordu. Aramızdaki mesafeyi kapatmak adına atacağı adımı fark ederek ondan önce davranıp attığım sert adımla topuklumun tok sesinin yankılanmasını sağladım. Aramızdaki mesafeyi gözlerine baka baka bu sefer ben kapattım, ona meydan okumuş olmam bedeninin nefretle kabarmasını sağladı. Bir pisliğin yeryüzündeki hacmi artıyordu. "Soyadımı bastırarak söylemek seni daha da öfkelendiriyor olmalı, ne de olsa söylediğin gibi ben Soykan soyunun lanetiyim."
Kan çanağına dönmüş gözlerini büyüterek başını hızla salladı "Öylesin...öylesin ve ben bu laneti kendi ellerimle soyuma aldım. Bundan kurtuluşun yok İlay Soykan! Senin de lanetin bu, benim soyadımla anılacaksın."
Dudaklarımı ağır ağır kıvırdım, alay ederek kaldırdığım kaşlarımın altından bakarak histeriyle güldüm "Daha şimdiler de bana Kraliçe demeye başladılar bile, şansına küs."
"Küsmem." öfkeli siması keyfe dönüştü, bir hamlesi vardı. Aklında dönen kırk tilkiden birini sunacaktı. Ateşle harmanlanan gözlerini arkamda varlığını hissettiğim Sungur'a çıkardı, onunla ne ilgisi vardı? "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla..." arkamda kasılan bedenin varlığı arttı.
Sungur'un ailesi gerçek ailesi değil miydi? Olabilirdi, her şey olabilirdi, tek dileğim bu bilgiyi ilk Karan Soykan'dan öğrenmemiş olmasıydı. Tepkisine bakmak adına başımı kaldıracakken Karan'ın bakışları benimle buluştu, bana da söyleyecekleri vardı. Hiç bitmiyordu. "Benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiğim projem, beni koltuğumdan etti." bunun ihtimalini vermeyerek alayla güldü.
Benim korkak yetimhane sıçanım? Ben?
Asıl ailem...annem, babam, abim...nasıl yani? Beni yetimhaneden mi almıştı?
.....
Yorumlar