18."KANLI İLMEK"
- ozgemcakirci
- 24 Şub
- 50 dakikada okunur
"KANLI İLMEK"
Durma yürüsene - Melike Şahin
Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut
Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın ne stresinde ne korkusunda değildim. İstanbul'a gelmeden önce benim için her şey çoktan bitmiş, hatta hiç başlamamıştı bile. Yaşamak...yaşamaktı işte, nefes alıyordum. Umutsuz, hayalsiz, yarını düşünecek bir sebebin olmadan ne kadar yaşanabilirse o kadar yaşamaktı benimki. Sadece yaşamak eylemini gerçekleştirmekti. Nefes alıyorsun, gülüyorsun, konuşuyorsun, yemek yiyorsun, bir kere bile ah etmiyorsun diye yaşıyorsun sanılmaktı. Ne kadar kolaydı öyle yaşamak, sanılmak en büyük ızdıraptı.
Yüklerimin kamburuyla dik yürümenin yorgunluğunu, zihnimde ölçüp tarttığım her adımımın sorgusunu, belirsizlikle kuşanan her ihtimalin içimde açtığı yarayı içimde inşa ettiğim dipsiz kuyuma atmaktı yaşamak, böyle yaşanmazdı.
Abimi kapımda kanlar içinde gördükten sonra beni içine çeken çaresizlikle o kuyuya düşmüştüm, profesyonelliğimi kaybetmiş, her şeyi çok düşünür olmuştum. Sonraki adımı düşünmekten eyleme geçemez olmuştum. Her üzüntüde panik ataklar geçirir olmuştum, duygumu yaşamak isterken vasıfsız olmuştum. Sırf kadın olduğum için ilk göz ardı edilen olmuştum. Ben devletin yetiştirdiği bir ajandım, üst düzey eğitimler verilmişti, özel eğitilmiştim. Böyle üstün bir kuruluş da yer alabiliyorken Kuytu gibi aşağılık bir kuruluşta kendimi göstermek için neyi bekliyordum?
Duygular İlay...duygular.
Sevdiklerimi yanımda tutmak istedikçe, yaşatmak istedikçe onları bir bir elimden almak için ellerinden geleni ardına koymuyorlardı. Onunla tanıştıktan sonra aldığım nefesin ciğerlerime doluşunu yıllar sonra ilk defa hissetmiştim. Yeşil gözleriyle, tek bir bakışıyla bütün güzelinde güzeli iltifatları hissettiriyordu. Şüphe etmemem içinde ruhuma nakşediyordu sanki, uzun uzun bakmaları bundandı. Her ilmeği canımı yakmak istemeyerek dikkat ve özenle atıyordu. Şimdi ise o ilmek kaçmıştı, canım yanmıştı. Canı yanmakla kalmamıştı.
Bana nefes aldığımı hissettiren adam şu an kollarımın arasında kanlar içindeydi, alarmların yükselmesiyle herkes panikle koşuşturmaya ve mekanı terk etmeye başlamıştı. Neler olduğunu anlayamıyordum, zihnim çok bulanıktı. Duygusal çöküşten çıkmam gerekirken Sungur'un kan akan bedenini izlemekten başka bir şey gelmiyordu elimden. Kim olduğumu hatırlamak isterken daha da kaybediyordum kendimi. Yapabileceklerimin yüküyle hiçbir şey yapamıyordum.
Maskeli adam kafese girip bir anda kolumdan sıkıca kavrayınca bile gözlerim Sungur'daydı, ölürse beni de öldürsün isterdim. Abim... abim beni bekliyor, Sungur'da yaşayacak. Abim uyandı, beni hatırladı. Sungur'da ölmeyecek, yaşayacak.
"Sizinkiler gelmiş." dedi maskeli adam hırsla tuttuğu kolumdan beni sarsarak "Sen benimle geliyorsun." Sungur'un göz kapakları titredi, uyanık mıydı? Ölmemişti. Ölmesin, ölmesin.
Adam kolumdan tutup beni sürükleyeceği sırada söylediklerinin ve götürüldüğümün farkına yeni varmıştım. Kendime gelerek boşta kalan elimle çenesine atabildiğim en sert yumruğu attım. Sendeledi ama devrilmedi, hırsla aldığı sık nefeslerinin arasından sinirle gülerken alt dudağını yalayıp dişlerini batırdı. Gözleri, yerde kanlar içinde uzanan Sungur'a düşünce avazım çıktığı kadar bağırdım "Ona bakmayacaksın! Panzehri vereceksin." atacağım ikinci yumruğu bileğimden tutarak engelledi, bileğimi kırıp sırtımı göğsüne yasladı. Başımı geriye savurup yüzüne vurmak istedim fakat bu seferde boştaki elini boynuma sararak engel olmuştu.
Boynumu öyle bir güçle sıkıyordu ki anında nefessiz kalmıştım, kemiklerim her an kırılabilirdi. Elinin altında kurtulmak adına yaptığım her eylem olumsuz bir çırpınıştı. Dudaklarını kulağıma yaklaştırıp sıcak nefesini üfleyerek fısıldadı "İşime yaramayacak olsan çoktan ölmüştün." boynumu saran eliyle çenemi sıkarak yüzümü kendisine çevirdiği gibi öyle sert itti ki beni, sırtım tellere çarparak dengemi sağlayamayıp yere düştüm, sesli nefesler alarak kendime gelmeye çalışırken bir yandan öksürüyordum. Biraz daha nefessiz kalsaydım bilincim gidecekti. Kendime geldikçe ellerimi yere koyup eğildim. Soluklanmaya çalıştım
"Çok sıkıldım bu işten!" önüme düşen saçlarımın arasından baktım, iki koca adımla önüme dikildi. Üstüme eğilip saçlarımı kavradı sıkıca. Çekerek başımı kaldırdı, kendisine bakmamı sağladı, maskenin ardındaki ölümü andıran gözleri başka bir şansın yok diyordu gözlerime. 'Benimle geleceksin'
Vardı, bir şansım daha vardı. Benim elimden düşen bıçak arkamda kalmıştı, onu kavrayıp omzuna saplayacağım sırada adamın arkasından beklenmedik bir atak geldi. Maskeli adam bütün görüşümü kapattığı için Sungur'un ne zaman kalktığını görememiştim. Kalkmış, kendisine sapladığı bıçağı çıkarmış ve maskeli adamın omzuna saplamıştı. Adam, sıktığı dişlerinin arasında acılı bir inleyişle "Sikeyim." deyip elini omzuna atmıştı, bıçağı tutacağı sırada Sungur bıçağı tek hamlede çıkarıp bu sefer sırtında rastgele bir yere sapladı "Ben sikeyim." dedi aldığı hırıltılı nefeslerin arasından. Yüzündeki renk solmuştu, her an düşüp bayılabilirdi.
Omzundaki yırtığı gördüm bu sırada, Sungur omzundan da yaralıydı. İki yarası vardı ve omzundaki çok önce olmalıydı, oradan da kaybettiği kan kurumuştu. Şu an ayakta olması bile mucizeydi. Kalbim isyan edercesine göğsümü yaracak gibi atıyordu, bütün bedenimi titreten kalp atışım beni harekete geçirmek için adeta yalvarıyordu. Maskeli adamın aldığı ikinci darbenin ardından dizlerinin üstüne düşmesiyle saçlarını kavradığım gibi kenara savurdum. Yüz üstü düşmesi uzun sürmedi.
Yanına gidip saçından tutarak başını kaldırdım, ne vicdanım ne iyi niyetim ne de sabrım kalmıştı artık. Zihnimde saf bir nefret ile bakıyordum yüzüne. Saçlarını çektikçe hırıltılı bir inilti dökülüyordu dudaklarından. Öldürme hırsından bir şey kaybetmiyordu, bende öyle. Sıktığım dişlerimin arasından nefretle konuştum "Panzehir nerede?"
Dişlerini göstere göstere, geniş geniş güldü yaralarına rağmen. İçimde kaynayan öfke gülüşüyle beraber patlamak üzere olan bir bombaya dönüştü. Sırtında saplı olan bıçağı kavradım, kaşlarımı kaldırıp öfkeme tezat oluşturacak rahatlıkla geniş geniş güldüm "Panzehir nerede?"
"Böyle yumuşak başlılıkla benden bilgi alamazsın."
Bıçağı sapladığı yerde kendi etrafında çevirdim, acıyla bağırışı derinleştikçe içimde oluşan his tatminden çok uzaktı, zevk alıyordum ama tatmin etmiyordu, daha fazla acı çeksin istiyordum. Bıçağı çevirirken bir yandan tane tane tekrarladım "Panzehir nerede?"
Zorlukla aldığı nefeslerin arasında dişlerini sıkarak konuştu "Zaten öleceğim, yanımda birini götürmek kötü fikir değil." göremese de Sungur'un olduğu tarafa bakınca Sungur'a döndüm. Sol elini kafesin tellerine yaslamış diğer eli kasığındaki yarada, gözleri yarı açık, bitap düşmüş halde bizi izliyordu. Alnında ve boynundaki ter baloncukları zor ayakta kaldığının göstergesiydi. Bu iş hemen bitmeliydi.
Alt dudağımın içini ısırıp sinirle bir nefes verdim, içimdeki öldürme isteği öyle büyüyordu ki kendimi kana susamış katil gibi hissetmekten geri duramıyordum. Sakinleşmek adına gözlerimi kapatıp maskeli adama döndüm, gözlerimi aheste aheste açıp kaşlarımı kaldırdım "pekala." bıçağı hışımla bedeninden ayırıp ayağa kalktım. Ayakkabımı sırtındaki yaraya bastırdım. Acılı inleyişi bütün salonda yankılandı. Onun sesini bastıracak gürlükte bağırdım "Panzehir nerede?" yarasına daha da baskı yaparak acıdan kıvrandırdım.
İstediğim tepkiyi vermekten çok uzaktı, acı arsızı olmalıydı. Alt dudağını dişleyip güldü, bedenimi baştan aşağı beğeniyle süzdü yavşak piç. "Güzel kadınsın, ölmeden önce altımda zevkle inleyişini duymak için nele-"
Benim için yapılan bu ima panzehirden daha önemli değildi, panzehir elimde olsaydı da ne söylerse söyleseydi ama Sungur için öyle değildi. Ayağımın altındaki adamın yakalarından tutup kaldırırken geri çekilmek zorunda kalmıştım.
Maskesini kenara savurduğu gibi sırtını tellere vurdu. Az önceki yitik halinden eser yoktu, olağanüstü bir güç enjekte edilmiş gibi bedeni daha da irileşmişti sanki. Alnındaki, boynundaki ve kollarındaki bütün damarlar şişmişti. "Sana öyle eziyetler ederim ki aklında benim olana duyduğun ilginin zerresini bırak kendine dair zerrenin zerresi sikim bırakmam."
Sungur, şu an kendisi olamayacak kadar hayvaniydi. Nerede ne yaptığının bile farkında olamadığına emindim. "Sungur dur, yapma!" yanına gidip kollarından tuttum, çekiştirmeye çalıştım ama nafileydi. Sungur tehditler savurup öfkesini büyütürken adam gülüyordu. İkisi de birbirini kamçılıyordu ve dehşet bir kısır döngü oluşturuyordu.
Adam gülmeye devam ettikçe Sungur geriye çekip sırtını art arda tellere vurup yüzüne yumruklar indiriyordu. Maskeli adamın yarısından fazlası yanmış olan yüzü kanlar içinde kalmıştı.
Arsız gülüşüyle "Hala aklımda Karakan, ne yapacaksın?" demesi Sungur için son darbeydi, son darbesiyle yükselen kırık sesi, dinmeyen alarm sesinin içinde kaybolmuştu. Adam olduğu yere et yığını gibi devrilince Sungur aldığı sık nefeslerle bana döndü. Dehşet içinde yerde, kanlar içindeki bedene bakıyordum. "Ne yaptın sen Sungur?" umutsuzca başımı kaldırıp ona baktım, bedenindeki hayvani güç anında terk etmiş gibi sendeleyince hemen beline sarıldım, kolunu omzuma atıp ayakta tutmak istesem de başaramadım. Olduğu yere dizlerinin üstüne çöktü. Acı çekmiyormuş gibi güldü "Böyle diz çökmeyi düşünmemiştim hiç." göz yaşlarımı tutmak imkansızdı artık, yüzümü omzuma silip gülmeye çalıştım "Başka türlüsünü düşünmüş müydün ki?" Sırt üstü uzanmasına yardım ettim. Başını kucağıma çektim, sarmalamak istedim, kendine gelsin buradan beraber çıkalım istedim.
Onu bu halde görmemiştim hiç, bu sahneyi görmek istemiyordum. Uyuyalım uyanalım ve bu bir rüya olsun lütfen. Zorlukla aldığı nefesler arasından yüzüme bakarak güldü "Seni ilk gördüğüm o günden beri seninle ne yapacağımı bilemiyorum." kendisini kasmaktan boynundaki damarlar patlamak üzereydi ama o hala bana gülmek derdindeydi. "Önüme çıkan her engeli nasıl aşacağımın yolunu bulurum ama seni nasıl seveceğimin yolunu bulamadım İlay, ne yapsam senin için fazla sert olur. Öyle narinsin ki bir yaprağın düşse kendimi öldürmekten çekinmem."
Bunları böyle kanlar içindeyken veda eder gibi söylememeliydi, bunun yeri diğer diz çöküşleriydi. Göz yaşlarımın ardı arkası kesilmiyordu, omzuma silmek de yetmiyordu artık. "Madem önümde diz çökmeyi düşündün, bunları o zaman için sakla. Çünkü yaşayacaksın. Ben öyle yapacağım tamam mı? Seni sevdiğimi o zaman söyleyeceğim, eğer aşk itirafımı duymak istiyorsan yaşamalısın. Duydun mu beni?"
Gülüşü derinleşti, göz yaşlarımın her biri üzerine düşüyordu. Elini kaldırdı, yüzüme koyup yaşlarımı silmek istedi, anladım. Kana bulanmış elini görünce rahatsızlıkla kırıştırdı burnunu, geri indireceği sırada hemen elinin üstünden tutup yanağıma bastırdım. Onun bu vatan için döktüğü kandan tiksinmek mi? Hakaret sayardım, her bir damlasına kurban olunurdu. "Yaşayacaksın Sungur." gözleri kayıyordu, elini bırakıp yüzünü avuçlarım arasına aldım "Sungur aç gözlerini, yaşayacaksın." Kapatmıştı, kahretsin gözlerini kapatmıştı "Sungur, beni duyuyorsun biliyorum. Yaşayacaksın."
"İlay! Ne oldu burada?" Pars'ın panik sesiyle başımı umutla kaldırıp yanımıza koşan bedene baktım "Pars! Yardım et, lütfen! O yaralı, zehirlemişler. Yardım et!" Önümde dizlerinin üstüne çökünce yaşadığım farkındalıkla Pars'ın kollarını tuttum. Üstü başı ter içindeydi, gözleri telaşla dört dönüyordu ama zehirli birine göre iyi gözüküyordu.
"Ne oldu İlay?" Kollarını tuttuğum elimi sıklaştırdım "Seni de zehirlediler."
Kollarını elimden kurtarıp Sungur'un nabzını yokladı "Bir şeyim yok benim, iyiyim." Neco, Serhat, Ömer ve Atıf, yanımıza gelip gözlerindeki panik ve bir o kadar öfkeyle Sungur'a bakıyorlardı "Helikoptere götürelim." Diyerek Sungur'un hareketsiz bedenine eğilip omuzlarından tuttu Neco. Atıf'da ayaklarından tutunca kaldırdılar. "Dikkat edin." Dedim içim el vermeyerek. Avazım çıktığı kadar bağırıp ağlamak istiyordum.
Sungur uyanınca onu dövecektim, yüzüne karşı bağırıp beni korkutmasının hesabını sorup bedelini ödetecektim. Uyanınca yapacaktım bunu.
Serhat ve Ömer'de destek sağlayarak beraber taşırlarken yaşlı gözlerimle arkalarından bakarak ayağa kalktım. Bacaklarımdaki güç çekilmişti, sendeleyince Pars belimden tutarak yardımcı oldu "Hadi gidelim."
Başımı hızla iki yana sallayarak reddettim, burada işim daha bitmemişti. "Beni tuttukları yerlerde şırıngalar vardı, panzehiri bulmalıyız Pars. İkinizi de kurtarmalıyım."
Kararlılıkla onayladı "Pekala, tek gidemezsin. Göster odayı."
İtiraz etmedim, yanımda birinin daha olması iyi olurdu zira kendimi iyi hissetmiyordum. Kafesten çıkıp beni tuttukları odaya giderken Pars'ta yanımda geliyordu. Gidiyordum, etrafı inceliyordum ama ağlamayı bırakamıyordum, Pars'ın beni izlediğinin farkındaydım, konuşmayıp sakinleşmemi bekliyordu.
Sungur'un kanıyla yıkanmış ellerimle yüzümdeki ıslaklığı silerek son kez derin bir nefes aldım, bu kafayla hiçbir halt yapamazdım. Sevdiğim iki adamı yaşatabilmek için sakin olmam gerekiyordu, zihnim berraklaşmalıydı. "Lilia ve Kuzey nasıl?" omzumun üstünden Pars'a baktım merakla, konuşarak kendime gelebilirdim.
"İyiler, şu an en iyileri onlar İlay. Güvendeler." Çattığı kaşlarının altından ellerime baktı, bedenime, yüzüme "Orada ne oldu? Neden kafesin içindeydiniz?" bunu soğukkanlılıkla anlattığım an, her şeyi atlattığım andır. Kaçmayacaktım. "İkimize de siyah maskelerden takıp kafese soktular. İkimizden biri ölmeden kafesten çıkış yoktu. Rakibi öldürürsem sizi serbest bırakacaklardı, e bu sayede bende çıkacaktım ama rakibim-" alt dudağımın içini ısırıp kendimi kastım, başıma ağrı giriyordu.
"Sungur." dedi beni yormadan tamamlayarak, kendinden emindi, onaylamama gerek dahi yoktu. Çenesini gerginlikle sıvazlayarak düşünceyle mırıldandı "Sonra sana bunu yapamayacağı için kendisini bıçakladı." gözümün ardı sızlıyordu, kendimi kastıkça kafatasıma milyonlarca iğne batırıyorlar gibiydi. "Öyle oldu." titreyen sesimi umursamadan odaya girdim.
En son dağıtıp bayıltılarak çıktığım oda hala darmadağınıktı. Pars arkamdan gelerek etrafa baktı sorgulayıcı anlamda "Ne olmuş burada?"
"Ben dağıttım." bayıltılıp bilincimi kaybetmeden önce batırdıkları iğne canlandı zihnimde, elim istemsizce iğneyi batırdıkları yere gitti. Bana da zehir vermişlerdi, kendimde pek bir fark hissetmiyordum. Önceliğim Sungur ve Pars'tı.
Pars, omzuma koyduğum elimi tutup kaldırdığında kendime gelerek elimi elinden çektim ama izin vermedi. Olmuş ve olacak her gelişme için tetikteydi, her hareketimi titizlikle inceliyordu. "Sana da zehir vermişler." kafa yiyecekmiş gibi diğer elini saçlarının arasından geçirdi "Sana da zehir vermişler İlay, nasıl söylemezsin? Kahretsin."
Ben ise ona nazaran öyle sakindimki az önce yaşananların sinir bozukluğuyla dinginleşmiştim. "Tamam Pars, bunun için buradayız. Abartmaya gerek yok."
Demir ifadesiyle homurdanarak önüme geçti, saçlarımı geriye atıp yüzümü, boynumu ve kollarımı kontrol etti "Belirti var mı?"
Bıkkınca oflayarak geri çekildim, konuşmak istemiyordum ama Pars inatla beni durdurup konuşturuyordu. "Belirti falan yok Pars," Diyerek tersledim, her şeye duyduğum bir öfke vardı içimde. Pars'a hiç yoktu ama şu an en müsait oydu. Ellerimi iki yana kaldırdım hafifçe "Ayaktayım işte."
Yüzüme uzun uzun baktı, bakmamak için direndim. Terslemenin pişmanlığı anında nüksetmişti içimde ama belli etmek istemedim. Tek derdim panzehirdi, ne Pars'ı ne de Sungur'u kaybedecek güç kalmamıştı bedenimde.
Çenemden usulca tutarak başımı kaldırdı, ben ona bakmamak için direndikçe kendisine bakmaya zorladı. Ayaktayım işte deyişime tepki olarak gözlerime uzun uzun bakarken kaldırdı kaşlarını. Baktığı süre boyunca içimde bir şeyler kırıldı, göz pınarlarım taşacak duruma gelmişti. "Ayaktasın ama pek hayatta gibi değilsin."
Gözlerimi kaçırdım hemen, gözümden firar eden yaşı silmeye tenzzül etmedim. Alt dudağımın titremesini de bastıramadım, kendimi gizleyecek maskemi tüketmiştim sanırım.
Gözlerine çevirdim tekrardan gözlerimi, kardeşim diyebileceğim tek insandı. Pars benim annemde olmuştu babamda, abimdi, kardeşim yeri gelince ablam. Her şeyimdi ve şu an... "Korkuyorum."
Dolu gözlerini gizlemek adına kapatmıştı ama sobe! Çoktan görmüştüm. Çenemdeki elini enseme koyup beni göğsüne bastırınca yaptığım tek şey kendimi koyvermek olmuştu. Kollarımı beline sarıp yanağımı göğsüne yasladım. Kalan göz yaşlarımı da tüketmek üzere serbest bıraktım. Saçlarımı severken başımın üstüne derin ve anlamlı bir öpücük kondurdu "Her şeyi çözeceğiz. Boğulan birine yüzmeyi öğretemem ama sen zaten nasıl yüzmen ve kurtulman gerektiğini biliyorsun."
Bu ses tonunu çok iyi biliyordum. 'Kendine gel ve kim olduğunu hatırla yoksa ben hatırlatmasını bilirim' tonuydu bu.
Odanın dışında yükselen alkış sesiyle burada hala bizden başka birilerinin olma telaşıyla ayrıldık birbirimizden. Kapının iki adım uzağında ihtişamlı boynuzları olan geyik maskeli bir adam vardı, olduğu yerde alkışlıyordu. "Bu acıklı sahne için teşekkürler, bir yıllık dram kotamı doldurdum. Hemde ücretsiz oldu, şansa bak."
Pars, arkamdan çıkıp bir adım önüme geçince hemen kolundan tuttum, her an kalleşce bir hamle yapabileceklerine inancım tamdı artık. Şükür ki fazla ileriye gitmeden durdu. "Dram sevdanı anlayabilirim," Çenesiyle maskesini işaret ederek histeriyle güldü "boynuzların çıkmış."
Başını geriye atarak sesli gür bir kahkaha attı adam. Pars her zamanki alaycıl ifadesini konuşturdu "Fazla geri atma başını, boynuzlar ağırlık yapar geri düşersin bak mazaallah."
Adamın gülüşü bıçak gibi kesildi, başını indirip maskesinin ardından bize ciddiyetle baktı "Sarmal sizin örgütünüz mü?"
Öylesine, sadece adı olan bir örgütün bu denli hızlı yayılması olacak iş değildi. Fakat bizimle alakasını nereden çıkar mıştı?
Biz sessiz kalınca devam etti "Kameradan her şeyi izledim, duydum. Size anahtarları verdiler, silah versiler ve çatıdan inen adamlar Sarmal'dan selam getirdiler." Kahretsin, bu örgüt işi bize avantaj sağlayacakken elimizde patlamak üzereydi.
Pars'ın yanında geçerek kollarımı bağlayıp dik bir duruş sergiledim, çenemi kaldırdım. Umarım hata etmiyorumdur. "Sarmal bizim değil ama çok yakından tanıdığımız birinin. Eminimki sizde çok yakından tanıyorsunuzdur."
Pars'ın bakışları 'ne yapıyorsun?' Dercesine sorguyla beni süzüyordu. Ne yaptığımı biliyor sayılmazdım ama şimdilik bizi ve planlarımızı koruyacak en mantıklı hareketti.
Maskeli adam ilgiyle yaklaşınca daha fazla yaklaşmasına müsaade etmedi Pars, belindeki silahı çıkarıp adama doğrulttu "Orada kal."
Adam Pars'ı duymamazlıktan gelerek doğrudan bana bakıyordu "Siz kadınlara hayranım" Sesinde dolu dolu bir aşağılama ve alay mevcuttu "Ne yaşarsanız yaşayın hala topuklularınız üzerinde dimdik durabiliyorsunuz."
Sinirle güldüm, maskenin ardına saklanan birinin böyle aşağılayıcı ithamlarda bulunmasıydı komik olan "Acınası hayatlarınızın ızdırabıyla bile yıkamadığınız dik duruşumuzu sadece uzaktan hayranlıkla seyredebilirsiniz artık. Ötesi yok."
"Carnaval'da erkekler değil, kendini geliştiren yükselir. Bu öfkeni Kuytu'yu yöneten babacığına püskürt."
Meydan okuyarak kaldırdım çenemi, gözlerimş bir an olsun çekmedim gözlerinden. "Benim öfkem hepinize de yeter."
Aramızda kalan Pars hiddetle "Yeter bu kadar!" Demesiyle ikimizde ona döndük. "Panzehri ver, siktirolup gidelim artık."
Önümüzden çekilmeye niyeti yoktu "Sarmal'ın başı kim?"
Bu durumda bir anlaşma sağlanabilirdi tabi. "Panzehiri ver, bilgiyi al."
Bu yaptığım adam için, panzehiri almak adına ortaya attığım bir zarf gibi gözükebilirdi fakat Pars omzunun üstünden bakarak sıktığı dişlerinin arasından "Ne yapmaya çalışıyorsun İlay?" Deyinceye kadardı. Pars belki bunu istemsiz yapmıştı geyik adamın dikkatini çekmişti. Gizlediğim bilgiler olduğundan, zarf atmadığıma dair şüphelenmişti.
"Ya bilgiyi verir yaşarsın ya da gizler ölürsün. Burası Carnaval, benim cehennemim."
Pars, sabrı tükenmiş gibi burnundan sert bir nefes vererek silahın namlusunu çenesinin altına, yukarıya doğru bastırdı "Seni tek yumrukla cehennemine gömerim."
"Sen öyle san." Elini kaldırıp kameraya bakarak parmağını şıklattı.
Gelecek olanı anlayarak bağırdım "Pars, gaz!" Etrafta filtreli maske aramak için dört dönmek üzereydim ki beklediğimin aksine ürpertici tiz bir zil sesi yükseldi. Bana yaptıkları gibi bayıltmak için havalandırmalardan gaz vermediler. Bunun yerine Pars'ın zihnine ızdırap çektirip iki büklüm dizlerinin üstüne düşüp başını ellerinin arasına aldıracak bir zil sesi açtılar.
Başını elleri arasına alıp önüne eğilerek acıyla inledi "İlay kaç!" Dedi sıktığı dişlerinin arasından, onu böyle burada bırakıp gidemezdim!
"Ne oluyor ona? Ne yaptınız söyleyin?!" Bu hiç normal değildi, normal bir zil sesiydi.
Geyik maskeli adam, dışarıda bekleyen adamlarına beni işaret ederek bağırdı "Yakalayın şunu."
Pars'ın elinden düşen silahı aldığım gibi odada, tavanın köşelerine yerleştirilmiş ses sistemlerine sıktım. Odanın içindeki ses azalmıştı ama mekanda hala aynı ses hakimdi.
"İlay kaç!"
"Hayır! Seni bırakmayacağım!"
İki tane kaplan maskeli adamlara doğrulttum silahı, onların ise Pars'a döndürülmüştü namluları.
"Pars'a ne oluyor söyleyin?! Ne yaptınız?"
Sesim ulaşmıyormuş gibi ellerini cebine koymuş, katliamın eşiğinde değilmişizcesine rahat tavırla izliyordu olanı biteni boynuzlu adam. "Sarmal'ın başındaki adam kim?"
Pars, dayan halledeceğim lütfen. "Pars'a ne oluyor?"
Ofladı seslice, sıkılmıştı değil mi? Benim kadar olamaz. Bugün sevdiklerimden akıtılan kan, çektirdikleri acı boyumu aşmıştı. Hepsinin intikamını almak için zihnime ilmek ilmek kazıyordum.
"Verdiğimiz madde seslere hassasiyet sağlıyor. Acı çekiyor." Havadan sudan bahsediyormuş gibi rahatça söylediği her kelime kurşun misali yüreğimde delik açtı.
Boğazım yırtılırcasına bağırdım "Panzehri vereceksin." Silahı onlara doğrulturken bir yandan dolapları ve çekmeceleri karıştırıp panzehir olabilecek bir arayış içindeydim.
"Kes zırvalamayı yoksa arkadaşın ölür."
Omzumun üstünden baktım. Pars, baştakine göre daha az acı çekiyor gibi gözükse de iyi değildi. Bu böyle delirerek olmayacak, farklı bir şey. Farklı bir çözüm bulmalıyım.
İndirdim silahımı. Buradan çıkmak istiyorsam biraz uzlaşabilirdim.
"Boran Soykan." Dedim tereddüt etmeden, onun açısından beklenmedik bu isim afallatmıştı onu "Boran Soykan öldü? O herifin kendine bile faydası yoktu." Vardı, başkaları tarafından kendisine bile hayrı olmayacak hale getirilmişti sadece.
Silahı sinirle daha sıkı kavrayıp diğer elimi yumruk yaparak sıktım sinirle, abim hakkında düşünceleri bu yöndeymiş. Halbu ki ne yaşadığının tamamını bilmiyorken bile fazla acı çekmişti, kimsene yaşadığıyla ilgilenmiyordu bile.
"Öldü." Dudaklarımdan acımasızca çıkartmaya çalıştım kelimenin ihtimali beni uçurumun kenarına itiyordu. Buradan kıyılarıma vuran sert dalgaları izleyebiliyordum, fazla atlamalık gözüküyordu. "Ama kurduğu örgüt baki, zamanında kendini kanıtlamak için el altından bir örgüt kurmuş. Şimdi ise onun amacını hala yaşatıyorlar."
Pars, uydurduğum yalanlar karşısında acılı gözlerini bana çevirdi. 'Nereden çıktı bunlar?' diyordu benim ise tek düşündüğüm çektiği acıydı.
Boynuzlu adama çevirdim başımı ciddiyetle, içimdeki bütün öfkemi kusmak istercesine baskın bir sesle yükseldim "Durdurun şu sesi artık!"
Ses anında kesildi, artık her şey bitsin istiyordu. Panzehiri alıp buradan defolup gitmek istiyordum!
Pars'ın yanına gidip önünde eğilerek yüzünü ellerimin arasına aldım "İyi misin Pars?" Bedenim artık ihtiyaçlarını karşılayamıyordu, ne nefes alabiliyordum ne kendimi hissedebiliyordum. Tek bildiğim içimdeki korkuydu, onu da bastıran bir öfke vardı beni ele geçirmek isteyen.
Başını kaldırıp bana bakmasını sağladım, puslu gözlerinin ardında kendisine gelmeye çalıştığını görüyordum. "İyiyim." Dedi genizden gelen sesiyle "İyiyim tamam." Ayağa kalkmaya çalışınca kolunu omzuma atıp yardımcı oldum, koltuklardan birine oturmasını sağladım "Tamam kendine gelirsin şimdi" Umarım "sakin ol tamam mı?"
Başını sallamakla yetindi. Başına omzuna eğmiş etrafa attığı boş bakışlarla derince yutkunuyordu. Gözleri bir kapanıp bir açılıyordu.
Tamam, sakinleşelim. Her şeyden önce panzehiri bulmam gerekiyor. Sonra gerisi kolaylaşacak.
"Baban bu durumdan hiç hoşnut olmayacak." Başka davetsiz bir misafir daha, boynuzlu adamın arkasında, karanlık koridordan çıkıp gelen bir kadındı. Ateş kırmızısı saçlarını savurarak, topuklularının üstünde salınarak geldi karşıma. Keskin bakışları yüzümün her bir karışında gezindi. Yüzünde şuh bir gülümseme vardı, bulunduğum halden zevk aldığı belliydi.
Çenemi kaldırıp meydan okuyan mavi gözlerimi kahveleriyle birleştirdim, ciddiyetimden bir şey kaybetmeden tek kaşımı kaldırdım "Onu hoşnut tutmak istediğimi sana düşündüren nedir?"
Gülüşü derinleşti "Kim olduğumu merak etmiyor musun?"
Gözlerimi gözlerinden çekmeden cıkladım "İstemesem de açıklayacaksın, ha ben istersem dinlerim. Orası ayrı."
"Haklısın, uzatmayalım o zaman. Geldiğin andan beri Karan'ın sonunu getireceğini biliyordum. Bu yüzden masaya geçişinizi kolaylaştırdık. Artık bizde Karan Soykan'ı hoşnut tutmak istemiyoruz. Sarmal'ın gerçekten Boran Soykan'ın örgütü olduğunu kanıtla, bizden alınanları da Sarmal'dan geri getir." Aramızdaki üç adımlık mesafeyi bir adım aşarak kıstı gözlerini "İnferi'nin başına geç, Kuytu'yu yönet."
Beklenmedik bir teklifti, istediğim buydu ama mantıklı değildi. Çattığım kaşlarımın altından Pars'a baktım, o da aynı şekilde bana bakarak durumu sorguluyordu.
Kendine gelmiş olmalı ki ayağa kalkıp yanımdaki yerini aldı, kadının kahve gözleri anında Pars'ı odağına alıp ilgiyle gülümsedi "Sen ne dersin Pars?"
"İlay en doğrusunu bilir," Tereddüt bile etmedi, sesi boğuk geliyordu. Tam anlamıyla kendine gelebilmiş değildi. "işine karışmak haddim değil."
Alayla dudaklarını büzdü kadın "Ama siz her şeyi İlay'ın avuçlarına bırakmışsınız. Öl derse ölürsün, seni aşkı için feda etmesin. Dikkat et, yıllık dostunuzun sonucunda kim vurduya gitme."
Bizi birbirimize düşürmeye çalışarak neyi amaçlıyordu? Başımı eğip histeriyle güldüm. Bu sırada Para gerekli cevabı vermişti "Ne için öleceğime ben karar verebilirim. Tavsiye sevmem, özellikle tanımadığım kırmızı saçlı kadınların tavsiyelerini."
Dudaklarını birbirine bastırıp güldü kadın, kaşlarını kaldırıp öyle mi dercesine baktı "Saçlarım ilgini çekti."
Cevabı gecikmedi "Kırmızı sevmem."
Tek omzunu silkerek cilveyle göz süzdü kadın "Visha demişti dersin."
Visha, ilk defa duymuştum bu ismi, başımı kaldırıp Pars'ta ki gözlerine çevirdim bakışlarımı,"Cilveleşmen bittiyse konumuza dönelim."
"Konumuz bitti, nesine döneceğiz?"
Aramızda kalan iki adımlık mesafeden birini de attığım emin adımla ben aştım, kollarımı göğsümde bağlayarak başımı belli belirsiz sallayıp göz kırptım "Benim sorularımı cevaplamak için döneceğiz. Kimsin ve Karan Soykan'ı neden harcamak istiyorsun?"
Alt dudağının kenarına dişini geçirip mırıldandı "Güzel soru, sana bu seferlik avans vererek sorularını cevaplayacağım." O kadar sinir bozucuydu ki yumruğumu yüzüne yiyeceği anı iple çekiyordum. Üstten konuşmaları ve tavırları, her an çıkabilecek bir savaşın pimini çekmek üzereydi.
"Uzatma artık." Dedim tersleyerek, göz devirdi bıkkınca. Buraya eğlenmeye gelmiş gibi bir tavrı vardı. "Ben Visha, Kuytu'yu yöneten İnferi'nin başındaki kurucu konseylerin elçisiyim." Aradığımız adam tam da ayağımıza gelmişti.
"Karan'ı neden harcıyorsunuz?"
"Boran Soykan'ın, Sarmal'ın kurucusu olduğunu kanıtlarsan ki bu demek oluyor ki Karan Soykan evinde, kendi ocağında yaşayan oğlunun ne yaptığından bi'haber. Son zamanlarda Sarmal'a kaptırdıkları da ortada. Sen bizden alınanları bize geri getir, Sarmal'ı da kanıtla. Biz de sana babanı devirme şansı verelim."
Sorgular anlamda yüzüne uzun uzun baktım, elbette oturmayan şeyler vardı, kafamı kurcalayan onca şey vardı.
Sessizliğimden dolayı "Ee ne diyorsun?" Deyince çenemi kaldırıp saçlarımı geriye savurdum. Gözlerimi kısarak başımı hafifçe omzuma eğdim "Tabi ki bu kadar basit değil. Karan Soykan bu uğurda ailesini harcadı, siz harcamayacağınız kimseyi almazsınız."
"Doğru ama sendeki cevheri gördüklerini söylüyorlar. Ben her ne kadar aksini söylesem de onlar gibi değilmişsin."
Birbirimizden hiç hoşlanmadığımız aşikardı, onun ki biraz kıskançlık gibi duruyordu. Baştaki konsey hakkımda çok konuşmuş olmalı.
Pars dayanamayarak araya girdi, elini hırsla kaldırıp sorgular manada soludu "Açık konuş, bizden ne istiyorsunuz?"
Cebinden üç tane minik tüp çıkardı Visha, avucundaki tüpleri ikimize göstererek geniş geniş güldü "Şu anda sizin bizden ne istediğiniz önemli. Üç aşamalı panzehir vereceğiz. Birincisini şimdi, ikincisini bizden alınanları geri verdiğinde ve üçüncüsünü de başa geçtiğinde alacaksınız. Uyarıyorum, üçünden bir tane bile eksik olsa tahtalı köyü boylarsınız."
İşte şimdi benim dilimden konuşuyordu, bunlar benim olduktan sonra her çıkmaz sokaktan çıkabilir, her zorluğu aşabilirdim.
Kuşkuyla elindekilere bakıp tekrar ona çıkardım gözlerimi "Önce bunların gerçekten panzehir olup olmadığını onaylatmam gerekecek."
"Haklısın, bende öyle yapardım ama acele edin. Karakan için çok vakit olduğunu sanmıyorum."
Dudaklarından Karakan ismini duymak kaslarımı germişti, bu kadından hiç hoşlanmamıştım.
Elindekileri aldım "Sana sorulmadıkça tavsiye verme."
Yarım ağız gülerek arkasını döndü, aheste aheste odadan çıktıktan sonra geyik maskeli adamla iki adım ilerlediler. Visha el hareketiyle başkalarına bizi işaret edip bize ithafen bağırdı "Bakalım ben mi haklıyım yoksa konsey mi? Şaşırt beni." Dedikten sonra kapının önüne çıktım. Pars'ta yanıma gelerek etrafa bakındı.
Üç koridor vardı, üçünden de maskesiz üç adam çıkmıştı meydana. Visha'nın adamları olmalıydı. Profesyonel paralı askerlere benziyorlardı, Visha ve geyikli adam gözden kaybolmuştu çoktan.
"Ortalığın içinden geçiyoruz Kraliçe, eskisi gibi." Aldığı sesli nefesler ve boğuk sesi buna ne kadar hazırlıklı olduğunu işaret ediyordu.
Panzehirleri cebime iyice sıkıştırırken damarlarımda gezen savaşma hırsıyla güldüm "Ortalığın içinden geçiyoruz Pus, eskisi gibi."
Sırt sırta vermişlerdi. Çevrelerini saran üç adam ellerindeki paslı palalar ve zincirlerle çemberi daraltıyordu. Pus, dağılmış saçlarını geriye itip nefesini düzene soktu. Kraliçe ise sadece gözleriyle, avını tartan bir kartal gibi titizlikle inceliyordu.
"Sağ taraf sende," dedi Kraliçe, sesi buz gibiydi. "Sol tarafı ben hallederim."
Pus hafifçe sırıttı. "Hızımı kesme yeter."
Koridor, çıplak beton duvarlar ve yer yer su birikintilerinin olduğu geniş bir alandı. Sesler duvarlarda çarpıp büyüyordu. Çevremizi saran önce üç sonra sekiz olan adam, betonun verdiği o tekinsiz özgüvenle yaklaştı. Pus, botunun tabanını betona sürterek tutuşunu kontrol etti; zemin tozlu ve kaygandı. Kraliçe ise merkezini alçaltıp ağırlığını parmak uçlarına verdi.
Üzerine gelen en yakındaki adam bir sopayla savurduğu darbeyi indirmeden, Pus adamın dirsek içine sert bir yumruk atarak eklemini kilitledi. Adamın dengesi bozulduğu an, Pus durmadı; vücut ağırlığını kullanarak adamın kaval kemiğine topuğuyla sertçe bastı ve adamın kafasını odadaki masanın köşesine çarptı. Saniyelik bir işti.
Diğer bir adamın da hamlesinden sıyrılan Pus, adamın dengesini bozup onu bizzat beton zemine doğru yönlendirdi. Adamın yüzü ham betona çarptığında çıkan ses, burnunun kırıldığının ilanıydı. Pus durmadı; yerdeki adamın üzerine basıp yükselerek ikinci saldırganın çenesine dizini geçirdi.
Kraliçe tarafında da durumlar hayli hareketliydi. İlk saldırgan, paslı bir palayı geniş bir açıyla savurdu. Kraliçe geri çekilmedi; aksine, hamlenin içine, adamın göğüs kafesine doğru bir adım attı. Palayı tutan kolu havada yakaladı, diğer eliyle adamın dirseğine ters yönde sert bir darbe indirdi. Kemik sesi ortamdaki bütün sesleri bastırdı. Adam acıyla ağzını açtığı an, Kraliçe iki parmağını adamın gırtlağındaki yumuşak dokuya sapladı. Adam nefesi kesilerek dizlerinin üzerine çökerken, Kraliçe onu bir kalkan gibi kullanarak üzerine gelen ikinci saldırgana doğru itti.
İkinci adam dengesini kaybettiğinde, çevik bir hareketle adamın boğazına avuç içi vuruşu kondurdu. Adamın kafası sertçe geriye gitti ve bilincini yitirerek yere yığıldı.
ise kendisine hamle yapan iki kişinin arasına sızdı. Birinin bileğini yakalayıp ters çevirirken, diğerinin şah damarına parmak eklemleriyle kısa, seri bir darbe indirdi. Adam nefesi kesilerek gerilerken, Kraliçe diğer adamın kolunu kendi gövdesine dolayıp omzunu yerinden çıkardı. Adamı sütunla kendi bedeni arasında sıkıştırıp kafasını beton duvara sertçe çarptı. Hız kesmeden üstüne gelen diğer adamın kasıklarına attığı kısa, sert tekme adamı iki büklüm ettiğinde, Kraliçe onun ensesini kavrayıp dizine çarptırdı. Her hareketi bir makine kadar hatasız ve ruhsuzdu.
Gruptan biri ağır bir zinciri beton zemine vurdu; çıkan kıvılcımlar karanlığı anlık aydınlattı. Zincir, Pus'un bacağına dolanıp onu yere çekti. Pus'un sırtı betonla buluştuğunda ciğerlerindeki bütün hava boşaldı. Adam zinciri çekip Pus'u sürüklemeye başladı, betonun pürüzlü yüzeyi Pus'un ceketini aşarak sırtını çiziyordu.
Kraliçe, Pus'un zorda olduğunu görünce son iki rakibini birbirine çarptırıp aradan fırladı. Pus yerdeyken zinciri kavradı, Kraliçe ise zincirin diğer ucundan destek alarak havada bir makas hareketiyle son saldırganın boynunu kilitledi. İkisi de aynı anda asıldı; adamın direnci betonun sertliği karşısında saniyeler içinde kırıldı.
Güçlükle ayağa kalktı Pus. Sırtındaki yanma hissi adrenalinle bastırılsa da yüzündeki acı ifadesi gizlenemiyordu. Kraliçe, elindeki tozları çırptı; eklemleri kızarmış, parmak boğumları hafifçe kanamıştı. Beton, onların hem silahı hem de düşmanı olmuştu.
Onlar bitti sanırken beklenmedik bir anda ortaya çıkan adam elindeki sandalyeyi Kraliçe'ye vurmak üzereyken Pus, son anda fark ederek Kraliçe ile arasına girdi, ahşap sandalye sırtında parçalandı.
Kraliçe durumun farkına vardığı an Panikle "Pars!" diyerek bir hamlede bulunmak istedi fakat Acıyla öne doğru savrulan Pus düşmemişti. Kraliçe'ye fırsat vermeden, hemen arkasına dönüp adamın yüzüne geçirdiği sert bir yumrukla dengesini sarsıp yüzünü avuçladığı gibi başını duvara geçirmişti.
Oda bir anda sessizleşti. Sadece ağır nefes alışlar ve yerdeki adamların iniltileri duyuluyordu. Pus, patlayan dudağındaki kanı elinin tersiyle sildi. Kraliçe, darmadağın olmuş saçlarını tek bir hamleyle topladı.
"Bir şey oldu mu?" dedi Kraliçe sırtını kastederek, sırtında sandalye parçalanmıştı. Sırtını duvara yaslayarak soluklanırken başını iki yana salladı Pus "İri bedenim her şeyin üstesinden gelir."
'Sen iflah olmazsın' dercesine bir bakış atarak güldü Kraliçe, etrafına bakındı. Bu sessizlik de pek hayra alamet değildi. "Çıksak iyi olur."
Pus bu sırada, başından beri bastırdığı zihnindeki sızıyla açık açık yüzleşiyordu. Kulağındaki çınlama artmıştı, gözleri bulanarak görüşünü engelliyordu. Avucunu şakağına bastırıp gözlerini kapatınca Kraliçe hemen yanına gidip yüzünün iki yanından tutup kendisine baktırarak bir şeyler söyledi fakat nafileydi. Sesi çok uzaktan geliyordu, kafasını toplayamıyordu.
Ne yapacağını bilemeyerek tutulduğu odaya geri döndü Kraliçe. Boş bir şırınga bulmak istedi. Bütün dolapları ve çekmeceleri karıştırdı, saniyeler sonra bulduğu boş şırıngayla geri döndü fakat ya panzehir değilse düşüncesi durdurdu onu. Güvenip yapamazdı, daha kötü bir hale getirmenin kuşkusuyla Pus'un kolunu omzuna atıp zorla yürüterek mekandan çıkarmaya çalıştı. Bir yandan da kameralara ters bakışlar atarak bağırıyordu "Visha mısın nesin, daha fazla adam yollar da yolumu tıkarsan sana yemin olsun karşı karşıya geldiğimiz ilk an şah damarını dişlerimle koparırım."
......
"Hepsi panzehir, şimdi enjekte edeceğiz."
Ellerimi yüzüme kapatıp mırıldanarak şükrettim "İnanamıyorum! Şükürler olsun." Saçlarımı geriye atıp gülerek ellerimi gerdanıma koydum sevinçle.
Kıyıya vuran hırçın dalgalar durulmuştu, uçurumun kenarından uzaklaşma vaktim gelmişti. İkisi de bilincini kaybetmiş şekilde hastane odasına yatıyordu. Benim ise sadece bedenimde yer yer uyuşmalar, karıncalanma mevcuttu. Daha fazlası yoktu bu nedenle yatmak istememiştim.
"Buyrun odaya geçelim." Doktorun önderliğinde odasından çıkıp Sungur ve Pars'ın yattığı odaya ilerledik. Ellerim yüreğimde üç panzehiri de tamamlama umuduna kapılarak odaya yaklaştım.
Kapının önünde Neco, Serhat, Atıf ve Ömer vardı. Bir an olsun ayrılmıyorlardı kapının önünden. Burunlarından soluyarak harekete geçmeyi bekliyorlardı.
Geldiğimizi ilk gören Ömer'di bize doğru bir adım atarken ifademden ne olduğunu anlamaya çalışıyordu "İlay Hanım, ne oldu? Kötü bir şey yok değil mi?"
Doktor odaya girmişti, bende etrafımı saran adamlara müjdeli haberi vermek için ortalarındaydım "Hayır." Dedim sevinçle gülerek "Verdikleri madde gerçekten panzehir. Kurtulacaklar."
Hepsinden ayrı ayrı şükür nidaları duymak daha da güldürdü beni "Çıkınca detaylı konuşuruz."
Birbirlerine sarılırken onları ardımda bırakıp odaya girdim.
Buraya geleli beş saat olmuştu, bu süre zarfında ikisi de hareketsizce yatıyordu. Tenleri soluktu, dudakları kuruluktan çatlamış, tanıdığımdan çok farklıydılar. Ne oksijenim vardı ne toprağım. Yaşamak için yaşamak buydu.
"Hemen uyanırlar mı?"
Doktor iğneleri hazırlarken benim için ayrılan sedyeye uzandım, merakla, yüreğim ağzımda söyleyeceklerini bekliyordum.
"İlay Hanım. " Öyle bir tonlamaydı ki kalp çarpıntımı anında tetiklemişti, öyle umutsuzdu. "Bu panzehir uyanmaları için yeterli kalır mı emin değilim. Geri kalan ikisini hızlı tamamlamak, istediğimiz sonuç açısından iyi olur." Bu cümle tamamlanmamıştı, devamı vardı biliyordum. Abim içinde aynısı olmuştu. Tarih yine sevdiklerim için tekerrür ediyordu ve beni sınamaktan asla vazgeçmiyordu.
"Yoksa?" Dedim duyacaklarımdan çekinerek fakat bir cesaretle tamamladım da cümleyi "Yoksa hiç uyanamazlar mı?"
Ne diyeceğini bilemeyerek sustu önce, ilk iğnedeki panzehri Sungur'a enjekte etti "Bunları şu an konuşmak için erken İlay Hanım."
"Acilen tamamlamam gereken panzehirlerden söz edip zamanımızın az olduğunu söylerken ne kadar bir erkenlikten bahsediyorsunuz?"
İkinci panzehri Pars'a enjekte ettikten sonra yanıma geldi "Yaşadıklarınız zor, ne desem eminim ki sizi sinirlendireceğim ama durum böyle. İlk defa karşılaşmış olduğumuz madde ve durumlar. Kesin ve net konuşamam maalesef." Sıkıntılı bir nefes vererek bütün ilgisini bana verdi "Daha açık konuşmak gerekirse, üçünüze de yaptığımız tetkiklere göre Sungur ve Pars Beyin zihnine kadar sızmış."
Sonuncu panzehiri hazırlarken anlatmaya devam ediyordu, pür dikkat hiç bir detay kaçırmadan dinleyip anlamaya çalışıyordum. "Sungur Bey ve Pars Bey'in durumu birbirinden çok farklı. Kısacası Sungur Bey'in sağ beynine yoğunlaşılmış. Sağ beyin genellikle duyguların, sezgilerin ve "büyük resmin" işlendiği taraftır. Verilen madde orada yoğunlaşarak amigdalaya (beynin alarm sistemi) baskı yapmış, bu da amigdalanın aşırı tepki vermesini sağlar, kişi kendini bir duygu fırtınasının içinde bulur. Bu da kontrolsüzlüğü beraberinde getirir. İki taraf arasındaki köprülerin (Corpus Callosum) ve ön beynin fren mekanizması görevini yapamayacak hale getirir. Ne kadar etkilemiştir bilemiyoruz, uyanınca ne kadar kendinde olur onu da bilemiyoruz."
Panzehiri omzuma enjekte etti "Pars Bey'in durumunu da şöyle açıklayayım, direk zehir olduğunu düşündüğümüz bir madde olduğunu düşünüyoruz. Yavaş ve sancılı. Muhtemelen bedenindeki değişimleri esirlik durumunda fark edemedi. Bu nedenle iyi gözükürken bir anda fenalaştı. Şimdilik onu biz uyutuyoruz ki tedavisine tam anlamıyla devam edebilelim."
Umutsuzluğu sokmayacaktım zihnime, Sungur'da Pars'ta güçlü insanlardır. Onlar ne davalarını ne beni bırakmazlardı. İkisi içinde ne yapılması gerekiyorsa yapacaktım, sonuna kadar. Yanında rahatça yıkılabildiğim sevdiklerimin yıkılışına izin vermeye niyetim yoktu.
Şırıngayı çöpe atıp ciddiyetle bana döndü doktor, söyleyeceğini söylememiş miydi? Daha ne olabilirdi? "Aslında bizim ilgimizi çeken siz oldunuz." Olabilecekmiş gibi daha da çattım kaşlarımı, başından beri iyi olan bendim. Neye şaşırmış olabilirlerdi? "Neden ben?"
"Size de verilen bir madde var evet ama beyninize gitmemiş, organlarınıza zarar vermemiş. Etkisiz kalmış. Sadece bedeninizde olan uyuşma ve karıncalanmadan bahsetmiştiniz doğru mu?" nedensizce gerildim, oturuşumu düzeltip başımı salladım "Evet, öyle dedim."
"Bu tür maddelere karşı iyi bir bünyenizin olması gerçek dışı olamayacak kadar düşük bir ihtimal. Bünyeniz ne kadar iyi olursa olsun en geç beş saate etkisini gösterebilecek güçlükte bir madde ile karşı karşıyayız." hiçbir şey anlamıyordum, ne doktor terimleri kullanıyordu ne yabancı dille konuşuyordu ama ben hiçbir şey anlayamıyordum. Bu ne demekti? Sevinmeli miydim üzülmeli mi?
"Bu iyi bir şey değil mi?"
"Anlatmaya çalıştığım şu, bu bir bünyenin 'iyi' olması meselesi değil," dedi doktor, sesi kısılarak. "Kanınızdaki değerler, bu zehri tanıyor. Vücudunuz, sanki bu maddeyle daha önce defalarca savaşmış gibi hazırda bekleyen antikorlar üretiyor. Hem de yıllardır..."
Boğazımda bir yumru düğümlendi. Bununda ne anlama geldiğini anlayamıyordum. Carnaval'ın beni almak istemedi, özel biri olduğumu idda etmesi. Bir efsaneden bahsedilmişti, başrolünün ben olduğumu düşündüklerini de söylemişti. Carnaval beni alıp canlı bir silah olarak kullanmak istiyordu, bu yüzden...mi? "Ne demek istiyorsunuz?" diye sordum, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
Doktor yutkunarak devam etti "Biri, görünüşe göre sizi küçük yaşlardan itibaren bu ve benzeri kimyasallara karşı sistematik olarak maruz bırakmış. Vücudunuz bu zehirleri yabancı bir madde olarak değil, bir parça olarak görüp onlara karşı doğal bir savunma mekanizması geliştirmiş. Sizi öldürmeyen şey, sizi her şeye karşı bir 'antikor makinesine' dönüştürmüş."
Sedyenin kenarını öyle sıkı kavradım ki parmak boğumlarım beyazladı. Pars ve Sungur orada can çekişirken, benim ayakta kalma sebebim babamın bana yaptığı işkencelerdi. Babam beni hiç sevmemişti zaten, meğersem planları çok farklıymış. Beni kusursuz bir silah, her türlü biyolojik saldırıya dayanıklı bir ajan haline getirmek için feda etmişti.
Eğer hal gerçekten böyleyse abim...beni kurtarmak için gönderip kendisini mi feda etmişti? Abim beni gönderinde onda denemişti bunları. Öyle miydi? Bana yapılanları hatırlamıyordum, çocukluğuma dair böyle anılarım yoktu, hatırlamamam normal miydi?
Elimi boynuma atıp ovaladım, boğuluyordum, boğazımdaki yumru git gide büyüyerek beni sıkıştırıyordu. Zihnimde bombalar patlıyordu. Boğazımı tırnaklayarak ovaladım, gerçekliğe dönmek için fiziksel bir acıya ihtiyaç duydum.
"İyi misiniz?" doktor bir bardak su uzattı, aldım ama kenara koydum. "Bu duyduklarımdan sonra iyi olmalı mıyım? Ben çocukluğuma dair böyle şeyler hatırlamıyorum, bu normal mi?"
"Travma veya yan etkilerinden kaynaklı olabilir fakat bizim gördüğümüz bu. Bedeniniz antikor üretiyor."
Kahretsin, inanamıyorum. Şeytan, bir şeytan ile aynı evdeydik. Ben kurtarılmıştım ama abim kendisini feda etmişti. Ben ne yapacaktım? Abim benim yüzümden bu haldeydi, bu maddelerin başındaki benim babamdı. Pars ve Sungur bizim Soykan lanetimize bulanmıştı.
"Yani," dedim doktora bakarak, gözlerimden yaşlar süzülürken ama sesim buz gibi bir kararlılıkla çıkıyordu, "onları kurtaracak olan şey, babamın bana bıraktığı bu lanet mi?"
Doktor başını yavaşça salladı. "Sizin kanınız... Onların ihtiyaç duyduğu asıl panzehirin anahtarı olabilir. Ama bu, sizin için çok yıpratıcı bir süreç olur."
"Ne yapmamız gerekiyorsa yapalım. Kanım onlara can olsun, ne gerekiyorsa." dedim tereddüt etmeden, onların yaşaması ve eski haline dönmesi için ne gerekiyorsa yapacaktım.
...................
Hastane odasının o keskin steril kokusu, zihnimdeki çocukluk sisini aralamaya çalışıyordu. Koltuğa değil, doğrudan bir sedyeye yatırılmıştım. Doktor, hazırladığı karmaşık bir cihazı yanıma yaklaştırırken, kollarımı iki yanıma uzattılar. İğneler damarlarıma girdiğinde canım yanmadı, zihnimde geçmişime dair en ufak bir anı hatırlamaya zorluyordum kendimi.
Cihaz, düşük bir uğultuyla çalışmaya başladı. Kanımın, şeffaf boruların içinden geçerek benden uzaklaşmasını, makinenin haznesinde dönerek ayrışmasını izledim. Kanım benden çıkıyor, makine o zehirle savaşmayı bilen, babamın işkenceleriyle eğitilmiş antikorlarımı ayırıyor, geri kalanını ise diğer kolumdan bana iade ediyordu.
"Biraz üşüme hissedebilirsiniz," dedi doktor, üzerime beyaz bir battaniye örterken. "Dudaklarınızda karıncalanma olursa söyleyin."
Cevap vermedim. Gözlerim, makinenin üzerinde dolmaya başlayan o torbadaydı. Altın sarısı, parlak bir sıvı... Benim canımdan süzülen, çocukluğumun çalınmış yıllarından geriye kalan tek somut şey. Antikorlarım. Babamın beni kusursuz bir silah yapmak için vücuduma kazıdığı o görünmez dövmeler, şimdi birer birer torbaya damlıyordu. Ne kadar yalan bir hayat yaşamıştım öyle, boş ve kimsesiz.
Saatler süren o sessizlikte, makinenin ritmik sesi zihnimde eski görüntüleri tetikledi. Soğuk metal masalar, beyaz önlükler ve kolumdaki o dinmek bilmeyen sızı... Babam beni hiç sevmemişti ama damarlarıma öyle bir zırh örmüştü ki, şimdi o zırh sevdiğim adamların kalkanı olacaktı.
Torba dolduğunda doktor onu dikkatle yerinden çıkardı. Önce Pars'ın, sonra Sungur'un serum askılarına yöneldi. Benim içimden süzülen o altın sarısı yaşam pınarını, onların damarlarına giden hatlara bağladı.
Gözlerimi kapatıp Pars'ın ve Sungur'un solgun yüzüne baktım. 'Hadi,' diye fısıldadım içimden. 'Benim acım senin şifan olsun. Benim geçmişim, senin geleceğini kurtarsın.'
Plazma onların vücuduna karıştıkça, içimde garip bir boşluk hissettim. Sanki yıllardır sırtımda taşıdığım o ağır yükün bir kısmını onlara devretmiştim. Vücudumdaki karıncalanma artarken, bakışlarım bulanıklaşmaya başladı. Adrenalin çekiliyor, yerini derin bir boşluğa bırakıyordu.
"Antikor transferi başladı İlay Hanım," dedi doktorun sesi çok uzaktan gelirken. "Şimdi dinlenmeniz gerekiyor."
Pars'ın alnına derin bir öpücük kondurup elini tutup okşadım "Ne olursa olsun demiştim. Uyanacaksınız." saçını sevip yanından geçtikten sonra Sungur'un yatağına yaklaştım. Minik bir boşluğu vardı sedyesinde, sabaha kadar gücümü toplamam gerekiyordu, en iyi yer burasıydı. "Fazla rahatsız etmeyeceğim, canını da yakmayacağı. Şuraya kıvrılacağım." yanına kıvrılıp bir elimi elinin üstüne koydum, diğer elimi saçlarına daldırıp oynamaya başladım. "Sizi kurtaracağımın sözünü defalarca verdim." Buruk tebessümle kıvrıldı dudaklarım "Bende tutamayacağım sözler vermiyorum, hadi bakalım hodri meydan. Hem tutamayacağım sözler vermem hem de kazanamayacağım masaya oturmam ve" Düşünerek mırıldandım "Zarlar bize her daim altı gelir. Afilli sözlerini benimle paylaşmalısın çünkü hakkını vereceğim."
Ben İlay Soykan'dım, işinde iyi, profesyonel, pes etmek nedir bilmeyen olarak anılırdım. İstanbul'a adım attığımdan beri bu sıfatlardan çok uzaktım ama yeni bir kelime eklemiştim lügatıma. Kraliçe... En çok bunun hakkını verecektim. Hayatıma dair hiçbir şey net değildi tek net olan bendim, herkes görecekti.
Kanın bile bastıramadığı kokusunu içime çekip başımı yastığına koydum. Zihnimde patlayan bombaların yerini derin bir sessizlik aldı. İlk defa, babamın bana verdiği bir şeyin hayırlı bir işe yaradığını görmenin verdiği o tuhaf, buruk huzurla sessiz hıçkırıklarımla ağlayarak kendimi karanlığa bıraktım.
...............
Sabahın ilk ışıkları, hastanenin beyaz koridorlarına henüz sızarken uyandım. Sungur'un yanındaki o incecik boşluktan kalkarken her kemiğim sızladı ama zihnim, dün gecenin aksine bir bıçak kadar keskindi. Visha'nın istediği her neyse verecektim. Kuytu'nun başına geçmemi istiyorlarsa geçecektim.
Sungur ve Pars'a veda ederek çıktım odadan
"Ne yapıyoruz İlay Hanım?" Dedi Neco her zamanki sabırsız ve hırslı tavrıyla. Sabaha kadar gözlerini bile kırpmamış gibi gözüküyorlardı. Soğukkanlılığımı diri tutarak dördünde göz gezdirdim "İki kişi benimle gelecek."
"Ben ve Atıf geliriz. Ömer kan verirken bayıldı, Serhat'da bacağından yaralı."
Serhat'da yaralanmıştı, hengamenin arasında unutmuştum. Vicdan azabıyla döndüm ona "Nasıl oldu bacağın? Ciddi bir şey yok değil mi?"
"Yok İlay Hanım, gelmeme de mani olmaz aslında ama ben sizi geriletmeyeyim." Elimi omzuna koyup dostane sıktım.
Neco'nun bayıldığını söylemesiyle çekinerek bana baktı Ömer "Abi, onun bununla ne alakası var? Ben de gelebilirim."
"Bir şey demedik oğlum, otur işte burada. Abilerin başında dur, Serhat ile beraber." Durumdan hoşnut değildi ama daha fazla diretmedi. Serhat'da onaylayarak salladı başını "İhtiyaç olursa haber edersiniz." Demekle yetinmişti.
Başımı ağır ağır sallayıp Neco ve Atıf'a başımla gidelim işareti verdim.
Her şey asıl şimdi başlıyordu.
Kısa sürede eve ulaşmıştık, kapıdan girdiğimde karşılaşmayı beklediğim manzara tuzla buz olmuş bir salon camı değildi. Yağmur, kar ne varsa içeriye girmiş olmalı ki yerler ıslaktı ve çamurdu.
Bunu Sungur kırmış olabilir miydi? Bir sinir harbiyle yapma olasığı yüksekti, verdikleri şey her neyse onun insani güdülerini bastırıp hayvani bir güç sağlamıştı.
Hızımı kesmeden merdivenlerden aşağı indim, Kurşun'u hala depoda tutuyorduk. Günlerdir, aç susuz buradaydı.
Son merdivene ulaşınca dijital kapının şifresini girdim, sessizce açılan kapıdan girerken Neco ve Atıf'da hemen arkamdaydılar.
Kurşun'un elleri ve ayakları arkadan bağlı şekilde sandalyesi ile beraber yana devrilmişti. Yüzü ve tahminimce bedeni morluklar içindeydi. Yaraları kabuk bağlamıştı.
Gelişimizle gözlerini aralayıp karşısında dikilen bana baktı. Üstümde günlerdir aynı kıyafet vardı, pislik içindeydi. Saçlarım dağılmış, makyajım akmıştı. Kendimi iğrenç hissediyordum, her anlamda.
Beni baştan aşağı süzüp konuşmak adına, kuruyan dudaklarını yaladı. "Savaş çetin geçmiş." Mimiklerini bile kullanamayacak kadar bitap düşmüştü.
Neco ve Atıf'a çenemle Kurşun'u işaret ettim "Kaldırın şunu." Emrimi anında yerine getirdiler. Bulunduğumuz odayı inceleyip histeriyle güldüm "Yat kalk bize dua et, Carnaval'ın küflü deposunda da tutuluyor olabilirdin."
Önüne düşen kafasını yarım ağız gülerek kaldırdı, aldığı zevk ile gözlerime bakıyordu "Carnaval seni esir mi aldı?"
Cıkladım "Babam verdi ama planları yine istediği gibi sonuçlanmadı."
Başını geriye atıp kirpiklerinin altından sorgular manada süzdü "Benden ne istiyorsun." Onunla ilgilenen tek kişi Sungur'du, her gün dövmeye and içmişti. Öldürmüyordu, bu süre zarfında da yanına hiç gelmemiştim. Gelişimden anlamıştı bir şey isteyeceğimi.
"Carnaval ve Visha, hakkında ne biliyorsun?"
Sessizlikle yüzüme bakmaya devam edince "Ee? " Dedim uzatarak, "Konuş, vaktim yok. Söz bu sefer öldüreceğim, eziyetin bitecek."
Dudağının bir tarafı alayla kıvrıldı "Eziyetim bitecekse bunu yaşayarak tercih ederim. Zaten elinizdeyim, direnmeyeceğim. Sungur'un bana işkence etmesine engel ol."
Sungur'un uzun bir süre seninle işi olacağını düşünmüyordum.
"Tamam, konuş." Emin olmak adına yüzüme bakmaya devam edince bıkkınca sert bir nefes verdim "Uzatma Kurşun! Tamam dedik, anlat ne biliyorsun?!"
"Visha..." dedi, ismi telaffuz ederken bir yandan anımsamaya çalışıyordu "O sadece bir elçi değil İlay. Konsey'in yaşayan hafızası gibi diyebiliriz. Konsey neyi unutmak isterse o hatırlar, neyin yok edilmesini isterlerse o yok eder. İnferi ile aradaki iletişimi sağlar. Fazlasıyla profesyonel ve sadıktır, onun aldığı eğitimleri alıp geçtiği sınavlardan kimse geçmemiştir." Egomla alakası yoktu ama fazla abartıldığını düşünüyordum. Kimse yenilmez değildi, sadece doğru zamanda doğru noktaya hamle yapmalıydın.
"Başka?"
İfadesizce yüzüme baktı "Ne başka? Bu kadar, bende hakkında duyduklarım kadar biliyorum. Hiç görmedim bile." yanlış ata oynuyordum sanırım. "Zaman israfısın." dedim homurdanarak, boşuna vakit kaybediyordum. Sıkıntıyla nefes vererek arkamı döndüm, elimi saçlarıma atıp karıştırırken Atıf "Sıkalım mı İlay Hanım?" diyerek sessizliği bozup silahını çıkarmıştı. Onunla beraber Neco'da çıkarınca Kurşun'a baktım göz ucuyla. O ise dehşet içinde bana döndü "Hayır, ne biliyorsam söyledim. Söz vermiştin, derdiniz ne sizin?"
"Hayır, onun baştan beri gitmesi gereken yer belli." deponun kapısını açtım, çağırdığım adamlarda bizdendi, Kurşun'u tesise götürüp orada konuşturacaklardı. Açtığım kapıdan giren iki adama Kurşun'u işaret ettim "Artık etiyle kemiğiyle sizin, ne öğrenirseniz haberim olsun."
"Hayır! Anlaşmıştık, İlay anlaşmıştık kahpe!"
Kurşun gibiler için anlaşma, sadece kendi çıkarları tehlikeye girene kadar geçerli olan bir masaldı. Şu anda bunun kanıtıydı. Atıf bu seviyesiz söylem üzerine Kurşun'a sert bir yumruk attı "Benimle de anlaşmak ister misin? Ne dedin lan orospu çocuğu?" attığı ikinci yumruğun sesi, bir kemiğin kırılma gürültüsüyle birleşip depodaki sessizliğe gömüldü. Kabuk bağlayan yaralarından yine kan sızmaya başlamıştı. Kurşun kendi sonunu hep kendisi yazıyordu.
Neco, Atıf'ın omzuna elini koyarak sıktı "Helal olsun kardeş, iyi yumruktu. İçim soğudu valla."
"Benim hiç soğumadı."
"Benimle gelin." diyerek merdivenleri çıkarken Neco ve Atıf peşimden geliyordu. Evin o darmadağın hali, kırık camların arasından giren rüzgarın uğultusuyla birleşince içerisi bir mezarlığı andırıyordu. Ama yas tutacak vaktim yoktu.
Kurşun'u iki taraftan tutarak evden çıkaran adamların ardından telefonuma gelen mesaj sesiyle arka cebimden çıkarıp kilit ekranından gelen mesaja baktım. Konum vardı, altında da 'Bir saat sonra- Visha' yazıyordu.
Neco ve Atıf'a döndüm "Buluşma bir saat sonra, yarım saate hazırlanır inerim. Sizde kendinize çeki düzen verin. Yarım saat sonra burada olun." Bu halde karşı karşıya gelemezdim, kendime çeki düzen verip hazırlanmam gerekiyordu. Her ne kadar hevesim olmasada.
"Yarım saat," dedim sesimdeki yorgunluğu bir zırh gibi kuşanarak. Neco ve Atıf başlarıyla onaylayıp bahçeye, hazırlıklara yönelirken ben merdivenleri ağır ağır tırmandım.
Kendi odama girdiğimde karşılaştığım manzara, evin geri kalanından farksızdı. Camlar sağlamdı ama içerideki hava ağırdı; sanki geçmişin tozları her yere sinmişti. Banyoya girip aynaya baktığımda karşımdaki kadını tanımakta güçlük çektim. Göz altlarım morarmış, yüzümdeki kan ve çamur kurumuş, saçlarım birbirine girmişti.
Sıcak suyu sonuna kadar açtım. Suyun tenime değdiği o ilk an, sanki sadece kiri değil, son birkaç günün tüm ağırlığını da alıp götürsün istedim. Hızla duş alıp çıktım. Gardırobumun karşısına geçtim. Şu an bir kurban gibi değil, bir 'Kraliçe' gibi görünmem gerekiyordu.
Vücudumu sıkıca saran, boğazlı, kaşmir bir siyah elbise seçtim. Kışın soğuğuna karşı korunaklı ama her hattıyla ben buradayım diyen bir parçaydı. Elbisenin üzerine, belimi ince bir kemerle vurgulayan, dizlerime kadar inen antrasit rengi kaşe bir palto geçirdim.
En önemli parça ise ayaklarımdaydı. Orman yolu çamurlu olabilirdi ama Visha'nın karşısında boyumu bir santim bile eğmeye niyetim yoktu. Kalın topuklu, dize kadar uzanan süet siyah çizmelerimi ayağıma geçirdim. Topukları, yere her bastığımda tok bir ses çıkarıyordu, bu ses, dağılmak üzere olan özgüvenimi her adımda yeniden topluyordu.
Aynadaki yansımama baktım. İlay Soykan gitmiş, yerine Visha'nın ve Kuytu'nun karşısına çıkacak olan Kraliçe gelmişti.
Aşağı indiğimde Neco ve Atıf beni bekliyordu. Onlar da üzerlerini değiştirmiş, silahlarını tazelemişlerdi. Atıf elinde siyah bir çanta tutuyordu; içinde Visha'nın istediği o emanetler vardı.
"Hazır mıyız İlay Hanım?" dedi Neco, gözlerinde o sadık ama hırslı parıltıyla.
"Hazırız," dedim, sesim odanın boşluğunda yankılandı. "Gidelim ve istediğimizi alalım. Pars ve Sungur bizi bekliyor."
Evden çıkıp orman yoluna saptığımızda güneş, sisli ağaçların arasından solgun bir şekilde yükseliyordu. Ormanın kalbindeki kulübeye vardığımızda hava hâlâ o gri, tekinsiz rengindeydi. Visha, kulübenin önündeki çürümüş basamaklarda, elinde ince bir sigarayla bizi bekliyordu.
Visha, dumanı ciğerlerine çekip serbest bırakırken bakışlarını arabadan inişime dikti. Üzerimdeki kaşe paltonun asaletinden, çizmelerimin çamurlu zeminde çıkardığı o meydan okuyan seslere kadar her ayrıntıyı ağır ağır süzdü. Az önce evde aynada gördüğüm o enkazdan eser kalmadığını görmek, yüzündeki o sinir bozucu gülümsemeyi bir anlığına dondurur gibi oldu.
"Küllerinden doğmak bir Soykan geleneğidir sanıyordum," dedi sigarasını basamakta söndürürken. "Ama sen doğrudan ateşi de yanında getirmişsin İlay."
Yanına vardığımda durdum. Atıf ve Neco, çeneleri gerilmiş bir şekilde iki yanımda, elleri tetikte bekliyorlardı. Aramızdaki mesafe sadece üç adımdı ama bu üç adım, bir uçurum kadar derindi.
"Zaman israfını sevmem Visha," dedim, sesimdeki her bir kelimeyi buzdan birer ok gibi fırlatarak. "İstediğin belgeler ve çekirdek kapsül çantada." Atıf'a hafifçe başımı salladım. Atıf, siyah çantayı Visha'nın ayaklarının dibine, o çürümüş basamağa sertçe bıraktı. "Şimdi, lafı uzatmadan o ikinci aşamayı ver."
Visha, yanındaki takım elbiseli adama bir işaret yaptı. Adam eğilip çantayı aldı ve kulübenin karanlık girişine doğru çekildi. İçeride kısa bir kontrol sürerken, ormanın içindeki o ağır sessizliği sadece rüzgarın ağaç dallarını hışırdatması bozuyordu. Visha tekrar bana döndü, gözlerini kıstı.
Aksine büyük bir rahatlıkla kıstığı gözlerindeydi gözlerim, ne arıyordu bilmiyorum ama kurallar benim lehime olacaktı. Bunun için çabalıyordum.
İçeriden çıkan adam, Visha'nın yanına gelip onaylarcasına başını salladı. Visha, paltosunun iç cebine elini attı ve güneşin solgun ışığında parlayan mavi bir tüp çıkardı. Tüpü parmaklarının arasında çevirdi. "İkinci aşamada tamam."
Tüpü bana doğru uzattı. Uzandım ve parmaklarım camın soğukluğuyla buluştuğunda içimde bir şeylerin yeniden canlandığını hissettim. "Üçüncü aşama..." dedim, gözlerimi gözlerinden ayırmadan.
"Üçüncü aşama," dedi Visha, kulübenin kapısına doğru geri adım atarken. "Kuytu'nun tahtında, Kraliçe olarak tacını taktığın gün senin olacak."
Kendimi beğenmiş tavırla güldüm "Sen mi takmak isterdin?"
Dudağını alayla büzüp güldü "Tabi ki hayır, benim işim sizinkinden çok farklı. Senin bilmediklerini biliyorum. Buna bile değer."
Öyle mi dercesine kaşlarımı kaldırıp güldüm, "Belki de sen öyle sanıyorsun." cevap vermesine fırsat vermeden afallayan ifadesinden zevk alarak arkamı döndüm. Topuklarımın yerdeki dalları kırarken çıkardığı ses, Visha'nın sözlerini bastırıyordu. Arabaya bindiğimizde Neco gaza bastı. Elimdeki mavi tüpü sıkıca kavradım.
"Hastaneye," dedim Atıf'a. "Hemen."
Araba ormanın nemli havasını yarıp ana yola çıktığında, elimdeki mavi tüpün soğukluğu avcumdan tüm vücuduma yayılıyordu. Neco, dikiz aynasından bana baktığında gözlerindeki hırsı görebiliyordum.
"Başardık İlay Hanım," dedi, sesi motorun uğultusunu delip geçerken. "İkinci panzehir elimizde."
"Henüz değil Neco," dedim, gözlerimi yoldan ayırmadan. "Uyanmadıkları sürece hiçbir şey başarmış sayılmayız."
Hastaneye vardığımızda adımlarımız her zamankinden daha sertti. Koridorun başındaki Ömer ve Serhat bizi gördüğünde ayağa fırladılar. İfadelerimden zaferi anlamışlardı. Odaya girdiğimde doktor bizi bekliyordu. Mavi tüpü ona uzatırken ellerim titremiyordu ama kalbim göğüs kafesime sığmıyordu.
"İkinci aşama," dedim kısaca.
Doktor, mavi sıvıyı büyük bir titizlikle şırıngalara böldü. Önce Sungur'un yanına yaklaştı. Dün gece antikorlarımla fiziksel olarak hayata tutunan Sungur, şimdi zihinsel bir savaşa hazırlanıyordu. Doktor, mavi sıvıyı damar yoluna enjekte ettiğinde odadaki hava sanki aniden soğudu.
"Hemen etki eder değil mi"
"Dün konuştuğumuz o sağ beyin blokajını, amigdala üzerindeki o baskıyı kıracak. Bundan sonrası için umutluyum."
Aynı işlemi Pars'a ve bana da uyguladı. Gözlerimi bir an bile onlardan ayırmıyordum. "Pars Bey'i uyutmayacağız artık, çok sürmeden uyanacaktır." ikisi içinde güzel şeyler söylemişti ve ben umudu bir parıltıdan büyük bir ışık hüzmesine çevirmeyi başarıp bizi karanlıktan kurtarmış gibi hissediyordum. Hep karanlığın başrolü olan ben ışığı büyütüp bizi aydınlığa çıkarmak üzereydim.
Dakikalar, saatler gibi gelmeye başladı. Sungur'un elini tuttuğum parmaklarımın arasında bir kasılma hissettim fakat sadece o kadardı. Umudun ipini kaçırmak gibi bir niyetim yoktu. "Aşıklar arasındaki Batı'ya özgü ve bağlacı bireyselliği. Doğu'ya özgü ile bağlacı bireylerin birbiri içinde erimesini anlatırmış. Mesela Romeo ve Juliet ve bağlacı ile bağlıymış. Leyla ile Mecnun'da ile bağlacıyla. Sence biz ile bağlacı ile mi ve bağlacı ile mi bağlıyız Sungur? Bak iyi düşün."
Odanın içindeki o yoğun, steril hava, sorduğum sorunun ağırlığıyla sarsıldı sanki. Sungur'un hareketsiz bedeni başında beklerken, sesimin tonundaki o buruk ama kararlı tınıyı kendim bile tanıyamıyordum. Elimi, parmaklarının üzerindeki o hafif kasılmanın olduğu noktaya daha sıkı bastırdım. Gözlerimi yüzünden ayırmıyordum.
"Bana sorarsan," diye fısıldadım, eğilip saçlarının kokusunu soluyarak. "Biz seninle 'ile' bağlacından bile ötedeyiz Sungur. Biz birbirimizin içine öyle bir karıştık ki, artık hangi yara benim, hangi öfke senin ayırt edemiyorum. Soykanların laneti bizi birbirimize öyle bir düğümledi ki, çözmeye çalışanın eli kanar."
O an, Pars'ın yattığı taraftan derin, hırıltılı bir nefes sesi yükseldi. Doktorun uyutmayacağız dediği Pars, zihnindeki o ağır prangaları sarsmaya başlamıştı bile. Oturduğum yerden Pars'a döndüm, tam bu sırada odanın kapısı açıldı. İçeriye Sanem girdi, fazlasıyla korkmuş ve telaşlıydı. Gözü anında Pars'ı bulduğunda gözünden düşen bir damla yaşı anında sildi ama görmüştüm.
"Sanem!" ayağa kalkıp kollarımı açtım, birbirimize doğru adımlayıp ortada buluştuk. Kollarımızı birbirimize sarıp birbirimizde soluklandık. "Özür dilerim, Karan'ın asistanı olmak için görevdeydim. Gelemedim bir türlü."
Ayrılıp elimi yanağına koydum "Saçmalama görevden ötesi var mı?" yanağına koyduğum elimin üstüne elini koyup buruk tebessümüyle gülümsedi. Yatakta hareketsizce yatan iki bedende oyalandı gözleri "Onlar iyi mi?"
"Olacaklar, uyanmalarını bekliyoruz."
Sanem'in buz gibi elleri ellerimin üzerindeyken, odadaki o ağır sessizlik yerini umudun ve korkunun çarpıştığı bir enerjiye bıraktı. Sanem, Pars'ın yattığı yatağa doğru bir adım attı; gözlerindeki o saklamaya çalıştığı ama her halinden taşan telaşı görüyordum.
"Pars..." diye mırıldandı, sesi titreyerek. "Biliyorum, kötüye bir şey olmaz. Uyanacaksın." istemsizce güldüm bu dediğine, hala onunla uğraşıyordu.
Tam o sırada, odadaki cihazlardan biri tiz bir sesle uyarı vermeye başladı. Pars'ın parmakları yorganın üzerinde kasıldı, göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Doktor hemen Pars'ın başına geçerken, Sanem nefesini bir adım yaklaştı. "Ne oluyor?" dedim doktora bakarak "Kötü bir şey mi oluyor?"
"Hayır sakin olun, kötü bir şey yok." dese de ikna edici değildi. Sanem sessizlikle Pars'ın diğer tarafına geçerek doktorun müdehalesini izliyordu.
Ama asıl sarsıcı olan, Sungur'un tarafında yaşandı. Hemen elini kavradım. Sungur'un elindeki o hafif kasılma, aniden parmaklarımı ezecek kadar güçlü bir kavrayışa dönüştü. Kirpikleri hızla titredi ve bir saniye sonra gözlerini araladı. Ancak o gözlerde kontrol altına alınamamış saf bir dehşet ve öfke vardı.
"İlay..." diye fısıldadı önce. Sesi, sanki bin yıldır konuşmamış gibi çatlaktı. Ama bakışları bana odaklandığı an, göz bebekleri titreyerek büyüdü. "Çık git... İlay, çık git buradan! Her yer yanıyor, her şeyi yıkıyorlar!"
Beni uyardı mı yoksa beni o yıkımın bir parçası olarak mı gördü, anlayamadım. Sağ eliyle boğazına sarılan kabloları söküp atmaya çalışırken, monitördeki kalp atış hızı tehlikeli bir noktaya fırladı.
"Sungur, hayır! Bak bana, buradayım!" diye bağırdım, yüzünü avuçlarımın arasına alarak.
Aynı anda Pars da gözlerini açmıştı. Sanem ona doğru atılmak istedi ama doktor onu durdurdu. Pars, Sungur'un aksine buz gibi bir sessizlikle etrafı süzüyordu. Bakışları tavanda bir noktaya dikiliydi; kim olduğunu, nerede olduğunu çözmeye çalışan bir makine gibi soğuk ve mesafeliydi.
Oda bir anda kaosun kalbine dönüştü. Sungur zihnindeki hayaletlerle savaşırken, Pars zihnindeki boşlukla yüzleşiyordu.
"Doktor, bir şey yap!" diye seslendim, Sungur'un beni sarsan kollarını tutmaya çalışırken.
Doktor sakin bir sesle cevap verdi: "Zihindeki köprüler yeniden kuruluyor İlay Hanım. Bırakın o fırtınayı boşaltsın. Onu durdurmaya çalışmayın, ona sadece kim olduğunu hatırlatın!"
Sungur'un gözlerindeki o vahşi parıltının içinde, bir anlığına beni gerçekten gördüğünü hissettim. Elimi yüzüne koydum, alnımı alnına yasladım. "Biz 'ile' bağlacıyız Sungur," diye fısıldadım kaosun ortasında. "Beni duyuyor musun? Erime bende, uyan benimle."
"Hadi Sungur," dedim, sesimi bir emir gibi değil, bir sığınak gibi kullanarak. "Sen Sungur Tuna Kurtel'sin. Karakan'sın. Hatırla kendini, beni, bizi tanı lütfen."
Sungur'un bedeni, alnımı alnına yasladığım o anda bir yay gibi gerildi. Boğazından yükselen o hırıltılı nefes, yerini kesik kesik solumalara bıraktı. Gözlerindeki o vahşi, yabancı ışık; ismini, soy ismini ve en önemlisi "bizi" telaffuz ettiğimde bir anlığına titredi. Zihnindeki o karanlık okyanusta ona attığım tek halat ismine tutunmasıydı.
Sungur'un aldığı titrek nefesler kalbime bir bıçak gibi saplandı. Gözlerindeki o dehşet, zihninin yarattığı o hayali yangın hâlâ sönmemişti. Onu bu cehennemden çekip alacak kelimelerim tükenmişti; geriye sadece eylemlerim kalmıştı. Her şeyi bir kenara ittim. Sadece biz vardık. Sadece "ile" bağlacının iki yaralı tarafı.
Eğildim. Avuçlarımın arasındaki yüzü ateş gibi yanıyordu. Sungur'un sayıkladığı o karanlık ormanı ateşe vermek istercesine, dudaklarımı dudaklarına bastırdım.
Zaman o saniyede durdu.
Önce donup kaldı. Vücudu, hâlâ savaş alanında olduğunu sanan bir askerin refleksiyle kaskatı kesildi. Ama dudaklarımdan ona akan o sessiz sözü, o tanıdık sıcaklığı hissettiğinde, boğazından kopan o hayvani hırıltı yerini derin, titrek bir iç çekişe bıraktı.
Sungur'un kıyafetimi sıkan parmakları gevşedi, sonra yavaşça yüzüme tırmandı. Dudakları, dudaklarımın arasında yavaşça hareket etmeye başladığında, zihnindeki o yangının söndüğünü hissettim. O vahşi Karakan gitmiş, yerine benim "ile" bağlacım gelmişti.
Ayrıldığımızda, gözlerini tekrar açtı. Bu kez bakışları buğulu ama berraktı. Beni gerçekten görüyordu. Artık sadece buradaydı, karşımda ve bende.
"Geri geldin," diye fısıldadım, alnımı tekrar alnına yaslayarak. Gözyaşlarım onun yanağına süzüldü.
Sungur, kurumuş dudaklarını yalayıp hafifçe gülümsedi. O meşhur, karanlık ama sadece bana ait olan gülümsemesiyle fısıldadı:
"Sen çağırdığında... gelmemek mümkün mü İlay?"
Odanın diğer ucundaki Pars bile bu anın ağırlığıyla başını bize doğru çevirdi. Sungur uyanmıştı. Tam anlamıyla, ruhuyla, benimle beraber uyanmıştı.
Pars seslice öksürdü "Aile var kardeşim aile, sizi de boş bırakmaya gelmiyor. Hep bir dudak dudağasınız."
Pars'ın o her zamanki iğneleyici, hafif alaycı ama aslında "ben de buradayım" diyen sesi odadaki o ağır, duygusal havayı bir bıçak gibi kesti. Sungur'un dudaklarında kalan o son gülümseme, Pars'ın lafıyla beraber hafifçe derinleşti. Alnını alnımdan ayırmadan, gözlerini kapatıp kısa bir nefes aldı.
"Ölüm döşeğindeyken bile çenen kapanmıyor Pars," dedi Sungur, sesi hâlâ pürüzlüydü ama o eski, otoriter tınısı yerine oturmaya başlamıştı.
Ben ise gözyaşlarımı elimin tersiyle silip hafifçe doğruldum. "Ölüm falan yok, susun artık." Pars'a döndüğümde, onun o buz gibi gri bakışlarının altındaki o zeki parıltıyı gördüm. Bir eliyle destek alarak yatağında dikleşmeye çalışıyordu. Sanem hemen yardım edince yan yan bakıp bıyık altından güldü "Sanem, seni görmeyi beklemiyordum. Beni mi merak ettin?"
Ters ters baktı Sanem, gözleri dolu doluydu ama hırçınlığından da bir şey kaybetmiyordu "Öldün mü diye bakmaya geldim."
Kasılarak güldü Pars "Beklemeseydin saplasaydın bıçağı."
Yüzünü kırıştırıp alayla güldü Sanem "Bana söylemen gereken bir şey vardı, söyle sonrasına bakarız." en başta anımsayamasa da sonradan hatırlamış olacak ki "Ha doğru." dedi uzatarak "İyileşeyim bakarız artık."
Tam neyden bahsettiklerini soracaktım ki o sırada doktor yanımıza gelip nazikçe araya girdi. "Sungur Bey, Pars Bey... Değerleriniz stabilizasyon evresine girdi. Ama zihninizin tam anlamıyla koordine olması için önümüzdeki birkaç saat çok kritik. Lütfen kendinizi fazla yormayın." uyarısını yapıp çıkan doktorun ardından Pars'ın yanına gidip elini ellerimin arasına aldım ve öptüm "Çok şükür iyisiniz."
"İyiyiz de sen nasılsın? Kaç gündür uyuyoruz biz?"
"İki gün olmak üzere."
"Bir şey oldu mu peki?" diyen Sungur'du, hangisini anlatacağımı, nereden başlayacağımı düşünüyordum. Sessizliğimden anlamışlardı "Olmuş." dedi Pars "Ne oldu?" Derin bir nefes alarak kafesten çıktığım andan itibaren her şeyi anlattım. tek bir detay bile atlamadım. Hepsinde genel anlamda oluşan ifade hayretti, Pars çoğunlukla hakimdi fakat net hatırlamadığını söylemişti. Şu anlık ikisinin dinlenmesi gerekiyordu, sonrası için planlarım vardı. Hem de hepimizin çok hoşuna gidecek planlardı.
......................
Hastanenin o steril, ilaç kokulu havası arkamızda kalırken, dışarıdaki keskin kış soğuğu yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Doktorun tüm itirazlarına, "En azından bir gece daha müşahede altında kalmalısınız" deyişlerine rağmen, Sungur ve Pars o hastanede bir saniye daha durmayacaklarını bakışlarıyla anlatmışlardı.
Neco ve Atıf, arabaları hastanenin kapısına yanaştırmıştı. İkiside, hala biraz solgun ama her zamanki gibi dik durmaya çalışarak araçlara bindi. Eve varana kadar kimseden tek bir ses çıkmadı. Yol boyunca elim, yanımda oturan Sungur'un elindeydi. Parmakları hala biraz soğuktu ama nabzı artık benimle aynı ritimde, hayata tutunmuş bir kararlılıkla atıyordu.
Bahçe kapısından içeri girdiğimizde, birkaç saat önce terk ettiğim o "mezarlık" görüntüsü bizi bekliyordu. Kırık camların arasından giren rüzgar, perdelere hayaletimsi danslar yaptırıyordu.
Sungur, arabadan inip evin halini gördüğünde duraksadı. Gözleri yerdeki cam kırıklarına, çamurlu ayak izlerine ve o kaosun izlerine takıldı. "Atıf, şu camı yaptırın."
"Emredersin abi."
Şaşırmadığı için şaşırarak ona döndüm "Kimin yaptığını biliyor musun?"
"Sizi kaçıranlar bana bir mesaj bırakmak için eve böyle girmeyi tercih etmişler."
Tahmin etmeliydim "Neyse artık bir önemi yok."
İçeri girdiğimizde, Sanem hemen Pars'ı koltuğa yönlendirdi. Pars, her ne kadar "İyiyim" dese de, koltuğa çöktüğünde omuzlarının hafifçe düştüğünü gördüm. Mavi panzehir zihnini açmıştı ama bedeni hala o ağır uykunun yorgunluğunu taşıyordu.
Atıf ve Neco hızla etrafı toparlamaya, kırık camların önüne geçici barikatlar kurmaya başladılar. Ben ise mutfağa gidip titreyen ellerimle herkese sıcak bir şeyler hazırlamaya çalıştım. Ocağın başına geçtiğimde, arkamda bir gölge hissettim.
Sungur, kapı eşiğine yaslanmış, beni izliyordu. Üzerimdeki paltoyu çıkarmış, sadece o vücuduma oturan siyah elbiseyle kalmıştım.
"Sende çok yorulmuş olmalısın" dedi Sungur, sesindeki o sıcaklığı duymak beni kendime getiriyordu.
Tencereyi tezgaha bıraktım ve ona döndüm. "Değdi ve değiyor. Beraber olalım yeter."
Sungur bana doğru birkaç adım attı, aramızdaki mesafeyi kapatıp ellerimi tuttu. Ellerimin titrediğini fark ettiğinde onları dudaklarına götürüp öptü. "Olacağız. Dışarıdan sipariş ederiz uğraşma." Kimse günlerdir bir şey yemiyordu, benimde yapacak halim yoktu zaten. "Olur."
Bileğimden tutup beni kendisine çekti, kollarını belime sarıp başını boynuma gömdü ve derin bir nefes çekti. Sıcacık olmuştum. Kollarımı boynuna sarıp bir kere şükrettim varlığına. Boynuma öpücük bırakmayı da unutmadı. "Yorgunum biraz uyuyalım."
Üstü başı kan içindeydi, böyle uyumak azap olurdu "Duş almalısın."
Geri çekilip yüzüme garip bakışlar atarak üstündeki tişörtü kokladı "Kokuyor muyum?"
"Hayır, kan içindesin. Böyle rahat uyuyamazsın yoksa gayet güzel kokuyorsun."
"Kokmuyorsam yorgunum, duş alabilecek halim yok. Uyanınca alırım."
Çocuğunu azarlayan anne misali çattım kaşlarımı "Emin misin?" Alnını alnıma yaslayıp güldü "Eminim." Dedi fakat cayır cayır yandığından bir haber olmalıydı.
Alnımı alnından çekmedim "Yanıyorsun."
Yeşil gözleri mavilerime öyle derin bakıyordu gerçekten eriyebilirdim "Evet" Dedi fısıldayarak "Yanıyorum." Genizden gelen boğuk sesinden etkilenmemek elde değildi, anladığı yanmak benim söylediğimle hiç eş değer değildi.
Güldüm bu haline, içli bir nefes çekip içi gidiyormuş gibi bakışına sadece güldüm. "Sungur gerçekten yanıyorsun."
"Biliyorum, gerçekten yanıyorum."
Yok, bu böyle olmayacaktı. Aklı farklı yerlerdeydi ama güzel yerlerdeydi. Ona her yaklaştığımda kendisini böyle kaybetmesi hoşuma gidiyordu.
Geri çekilip bileğinden tuttum "Ateşin var, seni banyo yaptıracağım."
"Ne? Beni banyo mu yaptıracaksın? Sence de çok hızlı gitmiyor muyuz?"
"Yo" Dedim uzatarak "Yavaş bile gidiyoruz aslında, sonra havale geçirirsin falan. Uğraşmayalım."
Salondan geçip merdivenlere kadar sürükledim. "Kendim alırım o zaman, sen aldırma."
Birinci kata çıkmıştık, "Bandajlarına dikkat etmemiz lazım Sungur. Merak etme yemem seni."
"Ama ben yerim seni." Demesiyle ne duyduğuma emin olamayıp omzumun üstünden 'Ciddi misin?' manasında afallayarak baktım.
Nasıl bir ifadeyle bakıyorsam güldürmüştük beyefendiyi "Ne var? Net adamım ben, Allah'ın bildiğini senden mi saklayacağım?"
Bileğini bırakıp kollarımı göğsümde bağlayarak ona döndüm, "Madem çok netiz, bende seni yemek isterim ama hastaneden yeni çıktın ve işlerimiz var o yüzden kafamızı bulandırma da yürü."
"Arkamı da kapat Sanem, açık bak soğukluk hissediyorum."Pars'ın koridoru inleten sesiyle duraksayıp aralık olan kapıya baktım.
"Allah'ın cezası seni yorganın içine yatırır döndüre döndüre dürüm yapar füze gibi fırlatırım. Açık kalan tek şey kulakların o da cereyan yapıyor herhalde!"
"Hastayım kızım ben hasta! Üstelik grip de değil, ölümlerden döndüm. Nasıl yardımcı olmak bu anlamıyorum ki? Git ben kendi başımın çaresine bakarım." Yalandan bir kaç öksürükle işi daha da gerçekçi hale getirmeye çalışınca Sungur ile birbirimize bakıp güldük.
Onun kaldığı odaya girince kapıyı arkamızdan kapattım "Hadi soyun, bende suyu ayarlayacağım."
Söylediğim her şeyden tahrik oluyormuş gibi kararan gözlerini gizlemek istercesine kapatıp derince yutkundu. "Yapmayalım."
Anlamsızca baktım bu haline "Neler oluyor Sungur, derdin ne?"
Kapattığı gözlerini aralayıp dudaklarıma baktı, boynuma, bacaklarıma ve en sonunda gözlerime. Bedenimde kısa bir keşfe çıkarak yutkundu "Sen hastanede sakinleşmem için öpünce bütün enerjim farklı bir alana yöneldi. Senden yeterince etkilenmiyor muşum gibi bir de bunun stresiyle uğraşmak istemiyorum." Banyoya girdi "Duşumu dikkatlice kendim alacağım." Dedikten sonra kapıyı kapatmıştı.
Panzehirin böyle yan etkileri mi vardı? Belki de benim sandığım ateş yanlıştı. Alt dudağıma dişlerimi geçirip güldüm, kendimi sırt üstü yatağa attım. Daha saatler önce tekrar gözlerini açması için yalvardığım adam kalkmıştı ve yanımdaydı. Üstelik...
Yatağın üzerine uzanmış, tavanı seyrederken içimi kaplayan o hafiflik hissiyle gülümsedim. Banyodan gelen su sesi kesildiğinde, kalbimin ritmi de o sessizlikle beraber hızlanmaya başladı. Birkaç dakika sonra kapı açıldı; banyonun sıcak buharı odaya sızarken Sungur, beline sardığı beyaz havluyla dışarı çıktı.
Saçlarından süzülen su damlaları, geniş omuzlarından göğsündeki bandajların kenarına doğru yol alıyordu. O uyanana kadar ölümü göze aldığım adam, şimdi karşımda tüm gerçekliği ve yakıcılığıyla duruyordu. Bakışları anında yatakta uzanan beni buldu. Islak saçlarını karıştırırken gözlerini üzerimden bir an bile çekmedi.
"Hala burada mısın?" dedi, sesi az önceki duşun buharı gibi boğuk ve sıcaktı.
"Uyuyalım demedin mi?" dirseklerimin üzerinde ona bakarken, üzerimdeki siyah elbisenin yukarı toplanmasını umursamadım.
Sungur, aradaki mesafeyi ağır adımlarla kapattı. Yatağın kenarına oturduğunda yatağın çöküşünü ve teninden yayılan o taze sabun kokusunu hissettim. Elini uzatıp yüzüme düşen bir saç tutamını kulağımın arkasına itti. Parmak uçları buz gibiydi ama değdiği yer alev alıyordu.
"Zihnimdeki o karanlıkta sadece senin sesin vardı İlay," dedi, sesi fısıltıya dönüştü. Eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Beni o boşluktan çekip çıkaran tek şey sendin."
"Sadece sesim miydi yani?" dedim meydan okurcasına, bakışlarımı dudaklarına indirerek. "Hastanede beni öpen adamın sesi pek çıkmıyordu sanki."
(Bundan sonra biraz biraz biraz mı desem yakınlaşma var okumak istemeyenler için ayraç içine yazacağım kısımdan devam etsiiin)
Sungur'un gözleri karardı. O an, az önce banyoya kaçarken bahsettiği o enerjinin hala orada, hatta daha da güçlenmiş olduğunu anladım. Elini ensemden saçlarımın arasına daldırdı ve beni kendisine doğru çekti. Aramızdaki mesafe artık bir nefes kadardı.
"O öpücük bir uyanıştı," dedi, burnunu burnuma sürterek. "Ama bu... bu bir hayatta kalma meselesi."
Dudakları dudaklarıma değdiğinde, hastanedeki o umutsuz çırpınışın yerini saf, dizginlenemez bir arzu almıştı. Sungur beni yavaşça yatağa geri yatırırken, elleri belimden yukarıya, tenimin ısındığı her noktaya iz bırakarak tırmandı. Üzerindeki ıslaklık elbiseme geçerken, ne yaralarını ne de dışarıdaki fırtınayı düşünüyordum.
Beni öperken, nefesi boynumda yankılanırken "Seni bir saniye bile bırakmayacağım," diye mırıldandı.
Kollarımı boynuna daha sıkı sardım. O an anladım ki, Visha’nın verdiği panzehir zihnini açmış olabilirdi ama Sungur’u gerçekten hayata döndüren, aramızdaki bu inkar edilemez, her şeyi yakıp yıkan çekimdi.
Sungur’un dudakları boynumdaki nabız noktamda soluklanırken, teninin sıcaklığı siyah elbisemin üzerinden bile ruhuma işliyordu. Az önce hastane odasındaki o çaresiz İlay’dan eser kalmamıştı. Şimdi sadece onun dokunuşlarıyla yeniden canlanan, her hücresiyle ona cevap veren bir kadın vardı.
Tek kolunu yatağa, başımın hemen yanına yaslayıp üzerime eğildiğinde, ıslak saçlarından düşen bir damla su köprücük kemiğime çarptı. O an gözlerini gözlerimden ayırmadan, parmaklarıyla elbisemin omuz kısmını yavaşça aşağı sıyırdı. Gözlerindeki o koyu yeşil yangın, tüm dünyayı dışarıda bırakmaya yetiyordu.
"Biliyor musun," diye fısıldadı, sesi göğüs kafesimi titreterek. "O karanlıkta seni kaybetme düşüncesi, ölmekten çok daha korkunçtu. Şimdi burada, kollarımın arasındayken bile seni özlüyorum."
Avuç içlerimle çıplak omuzlarını kavradım. Kaslarının altındaki o güç, bir sığınak gibiydi. "Özleme," dedim nefes nefese. "Buradayım. Seninleyim."
Sanki bu sözü bekliyormuş gibi, daha tutkulu bir açlıkla beni kendine çekti. Dudaklarımız yeniden buluştuğunda, bu kez sadece bir şifa değil, birbirimize ait olduğumuzun mühürlenişiydi bu. Sadece onun kokusu, onun sıcaklığı ve birbirimize dolanan nefeslerimiz vardı. Odanın içindeki bu yakıcı çekimle tamamen ısınmıştık. Yaralarına rağmen beni öyle bir sahiplenmişti ki, o an dünyanın en güvenli yerinin onun kolları olduğunu bir kez daha anladım.
Dokunuşları, sadece tenimi değil, günlerdir korkudan kaskatı kesilmiş ruhumu da yavaş yavaş çözüyordu. Parmakları, elbisemin kumaşıyla tenim arasındaki o ince çizgide dolanırken, her hareketiyle beni biraz daha bu anın içine, sadece bizim olduğumuz o dar alana hapsediyordu.
Sırtım yatağın yumuşaklığına gömüldüğünde, otoriter bir tavırla eliyle bacaklarımı iki yana açıp arasındaki yerini aldı. Sungur’un ağırlığını üzerimde hissetmek, dünyanın en ağır yükünü omuzlarımdan atmışım gibi bir hafiflik verdi. Gözleri, sanki her bir zerremde uyanışının kanıtını arıyormuş gibi derin ve karanlıktı. Dudakları dudaklarımdan ayrılıp çeneme, oradan boynumun en hassas çukuruna indiğinde, nefesimin kesildiğini hissettim.
"İlay..." dedi ismimi bir dua gibi, titreyen bir sesle fısıldayarak. "Eğer rüyadaysam, sakın uyandırma beni. Bu boşluktan sonra senin varlığın... fazla gerçek."
"Gerçeğim," diye fısıldadım, tırnaklarımı omuzlarına, o sert kaslarına geçirerek. "Buradayım ve gitmiyorum."
"Gerçeksin" İri eliyle boynumu kavradı önce, yukarıya kaydırıp baş parmağını alt dudağıma sürttü. Şu anda yaptığı her hareker beni çıkılmaz bir noktaya sürüklüyordu. "Buradasın." Alt dudağım parmağının altında ezilirken bedenimde altında kıvranıyordu "Benimsin."
Benimsin.
Bu kelime, Sungur’un dudaklarından sadece bir mülkiyet iddiası gibi değil, evrenin en sarsılmaz gerçeği gibi döküldü. Baş parmağı alt dudağımı ezmeye devam ederken, gözlerindeki o koyu yeşil yangın ruhuma kadar sızdı. Bedenim, onun ağırlığı ve bu keskin itirafı altında bir yaprak gibi titrerken, "Seninim," diye fısıldadım, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, derin bir tutkuyla boğulmuştu.
O an, aramızdaki o görünmez bariyerler tamamen yıkıldı. Sungur, kontrolünü son bir kez zihninde tartarmış gibi duraksadı ama tenimin tenine değdiği her saniye bu savaşın galibini çoktan belirlemişti.
"Bana söylemen gereken bir şeyler vardı." Deyişi hayal meyaldi, puslu gözlerimle yüzünün her bir kıvrımını incelerken, zihnimden sadece şu anın daha fazlası geçerken neyden bahsettiğini anlamadım "Ne? " Dedim nefes nefese "Neyden bahsediyorsun?"
Dudakları, az önce parmağının ezdiği noktayı devraldı; bu kez daha sert, daha sahiplenici ve her şeyi unutturacak kadar derin bir açlıkla.
Ellerim sırtındaki kasların üzerinde kontrolsüzce geziniyor, onu daha da kendime, en derine çekmek istiyordu.
Eli bacağımın içini kavradı, yukarı aşağı okşarken dudaklarıma doğru fısıldadı. İnlememek imkansızdı.
"Bana aşık olduğunu söyleyecektin."
İri eli daha da tenhalara doğru giderken belim yay gibi kıvrıldı, elbisemin eteği daha da sıyrılarak mahremimi gözler önüne seriyordu.
Sungur’un elinin bacağımın iç kısmındaki yakıcı takibi, zihnimdeki tüm mantık kırıntılarını birer birer ateşe veriyordu. Parmak uçlarının her dokunuşu, bedenimde şimşekler çaktırıyor; yay gibi gerilen belim, onun bu sarsılmaz hakimiyetine istemsizce boyun eğiyordu.
Siyah elbisemin kumaşı yukarı sıyrıldıkça, odanın soğuk havası ile Sungur’un teninin kor ateşi arasındaki o keskin çizgide kayboluyordum.
Nefesim, göğüs kafesimi döven bir kuş gibi düzensizleşmişti. Sungur, dudaklarımın tam üzerinde durdu; o tanıdık, erkeksi kokusu ve gözlerindeki o karanlık açlıkla beni tamamen hapsetti. Eli, tenimin en mahrem kıvrımlarına doğru o tehlikeli ve sahiplenici yolculuğuna devam ederken, sesinin o boğuk tınısı ruhumda yankılandı.
"Söyle İlay," dedi, sesi bir emirden çok, susuzluktan ölmek üzere olan bir adamın son arzusuydu. "Duyayım o kelimeleri. Kimin olduğunu, kime yandığını söyle bana."
Gözlerim, tutkunun ve arzunun getirdiği o yoğun buğuyla kararmıştı. Tırnaklarımı omuzlarına daha sert geçirdim, onu kendime daha da bastırdım; aramızdaki o ince mesafe bile artık bir işkence gibi geliyordu.
"Sana..." dedim, sesim titreyerek ama bir o kadar da teslimiyetle. "Sana aşığım Sungur. Her zerremle, her nefesimle... Sadece seninim."
İtirafım dudaklarımdan döküldüğü an, Sungur’un sabrı tamamen taştı. O iri eli, sahiplenici bir hırsla tenimi mühürlerken, dudakları bir fırtına gibi benimkilerle buluştu. Bu artık sadece bir yakınlaşma değil iki yaralı ruhun, bir daha kopmamak üzere birbirine düğümlenişiydi.
Öpüşlerimiz arasında üstümden sıyrılan elbiseyi tamamen çıkarıp kenara fırlatmıştık, kendimi o kadar kaybetmiştim ki hangimizim yaptığının farkında bile değildim. Südyenim olmadığı için sadece iç çamaşarımla karşısındaydım.
Göğüslerime bakarak verdiği titrek nefes bütün bedenimi cayır cayır yaktı, utanca dair bir şey yoktu. Sadece arzuydu, saf bir arzu.
Dudaklarımdan başlayarak çeneme, boynuma, göğüs oluğuma doğru çizdiği öpücükten yollarla göğsüme ulaşmıştı. Bu yolculukta yapabildiğim tek şey zevk alarak kendimi bulutların arasına bırakmaktı.
Eliyle göğsümü kavradığı an beynimde şimşekler çaktı, kasıklarımda oluşan sızı fazlaydı. Bu hisler gerçekti ve zorlayıcıydı. Hayatımda hiçbir şeyden bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyordum. "Sungur." Dedim inleyerek, aksi mümkün değildi.
Bir göğsümü avucunda yoğururken diğer göğsümü dudakları ve dişleriyle talan ediyordu. Belim yay gibi kıvrılmıştı. Ellerimi ensesine koyup kendime bastırdım, tırnaklarımı sırtına bastırıp tüm gücümle çizikler bıraktım.
Elini kadınlığımda ki bez parçasının hemen üstünde hissettiğim an ise son noktaydı, "Sungur." Dedim inleyerek, konuşmak istiyordum fakat gerisi gelmemişti. Gözlerim kayıyordu. Parmağıyla oraya yaptığı dairesel hareketler beni çıldırtıyordu. Eziyet gibiydi.
Tırnaklarımı omuzlarına geçirdim, geçirmekle kalmadım, dorukta hissettiğim arzuyla bastıra bastıra çizdim. Canını yakmak umrumda değildi, erkeksi, boğuk inlemelerine bakılırsa canı yanıyor gibi de değildi. Birbirimizin seslerini duyarak daha zevk alıyorduk.
İç çamaşırımı parmağıyla kenara kaydırdı, en mahremime parmaklarıyla yaptığı hamle karşısında inlemelerimizin ardı arkası kesilmiyordu. Parmakları dur durak bilmiyordum. Bir yandan dudaklarımı da talan etmeye başlamıştı. Tırnaklarımı ensesine sırtına geçirerek inlemelerimiz ve ateşimiz arasında mahvoluyorduk.
Gecenin zifiri karanlığı, odanın içinde hapsolmuş bu yakıcı şehvetle birleşince dışarıdaki kış soğuğu tamamen silindi. Sungur'un parmakları, en mahrem kıvrımlarımda dur durak bilmeden hareket ederken, bedenimden yükselen o amansız ateş, günlerdir korkudan kaskatı kesilmiş ruhumu bir buz dağı gibi eritiyordu.
Tırnaklarımı omuzlarına ve ensesine her geçirdiğimde, sırtında bıraktığım o derin izler bizim sessiz ve vahşi yeminimizdi. Sungur, dudaklarımı her talan edişinde sanki kaybettiği o boşluktan söküp aldığı her saniyenin intikamını alıyordu. Boğuk, erkeksi inlemeleri kulağıma çarptıkça, aramızdaki "ile" bağlacının fiziksel bir kanıta, sarsılmaz bir mühre dönüştüğünü hissediyordum.
Sona geliyordum, kendimi durmak için zorluyordum fakat sondaydım. "Rahatla İlay, rahatla güzelim." demese daha da zorlayabilirdim fakat daha fazla dayanamayarak kendimi serbest bıraktım. Bedenimi ve ruhumu esir alan rahatlamayla içimdeki boşluğu hissettim. Sungur bütün ağırlığını üzerimden çekerek yanımdaki boşluğa bana dönerek uzandı. Terden boynumuza ve alnımıza yapışan saçlara, zevkten geldiğimiz hale baktım.
Gözlerimin içine bakarak dudakların aldığı parmaklarına bakarken kalbim olduğundan daha hırslıydı şimdi. Deli gibi atıyordu. Beline sardığı havluya baktım, anlamak istediğim farklı bir şeydi "Sen?" dedim neyi ima ettiğimi anlaması için havluyu gösterdim.
Gülümseyerek alnıma ve boynuma yapışan saçları geriye attı "Beni boşver, uyuyalım artık. Yoruldum." neden böyle olsun istedi anlamadım ama hastaneden yeni çıkmıştı, yorgun olduğunu söylediği için üstelemek istemedim.
Beni kendisine çekip başımı sinesine yaslayınca kollarımı beline sardım, onunla bir daha böyle yan yana olamayacağımızın korkusu öyle büyüktü ki şu an gerçek gibi değildi. Ama buradaydı işte. Hazır fırsatım varken huzurlu bir uyku çekebilirdim.
(BURADAN DEVAM EETTT)
.......
Güneşin solgun ışıkları, perdelerin arasından sızıp odanın zeminindeki tozlara ve etrafa saçılmış elbisem ve eşyalara çarptığında, o geceki yakıcı sıcaklığın yerini sabahın disiplinli ve soğuk gerçeği almıştı. Sungur’un göğsündeki huzurlu uykum, komodinin üzerinde titreyen telefonumun sesiyle bölündü.
Ekranda sadece tek bir cümle vardı: "İki saat sonra toplantı var. Konsey tarafından herkese mesaj gitti. Yapman gerekeni yap." mesaj Visha'dandı.
Geri dönüş yoktu. Yataktan usulca kalktım. Sungur hâlâ uyuyordu ama dokunduğum an uyanacağını biliyordum. Odasından çıkıp kendi odama geçtim. Giyeceğim kıyafetleri alıp odamın banyosuna girdim. Yüzüme çarptığım buz gibi suyla geceyi zihnimin en mahrem köşesine kaldırdım. Aynadaki yansımama baktım; dudaklarım hâlâ Sungur’un baskısıyla şişkin, boynumda onun mühürleri vardı.
Kraliçe'ye yakışır şekilde giyinecektim bugün. Üzerimdeki vişne çürüğü elbise, koyu renkli çiçek motifli dantellerle kaplıydı. Kare yaka kesimi omuzlarımı serbest bırakırken, dirseklerinden aşağı genişleyen ispanyol kolları her hareketimde zarif bir hava katıyordu.
Saçlarım su dalgasıydı, siyah ağırlıklı makyajıma vişne çürüğü rujum eşlik ediyordu. Yarım saatte saçımı ve makyajımı yapıp banyodan çıkarak odaya geçtim. Dizimin hemen altında biten siyah topuklu botlarımla siyah el çantam ise kombinimi tamamlayan parçalardı.
Siyah kürkümü alarak hazır şekilde odadan çıktım. Sungur'un odasına giderek aralık kapısından içeriye baktım. Giyinmiş, aynada bandajlarını kontrol ederken buldum onu. Göz göze geldik. Geceki o tutkulu adam gitmiş, yerine "Karakan" gelmişti.
"Hazır mısın?" diye sordu, sesi çelik gibiydi. "Onlar hazır değil," dedim sadece, kendimden emin sesimle.
Güldü bu cevabıma, jilet takım elbisesinin içindeki heybetli görüntüsüyle karşıma geldi. "Kendine güvenmekten asla vazgeçme." başımın üstüne kondurduğu öpücükle gülümsedim. Şu an çocuk gibi hissetmemem gerekiyordu.
"Vazgeçmem. Toplantıdan sonra abimin yanına da gidelim."
Başını ağır ağır sallayıp onayladı "Olur."
Sungur ile odadan çıkıp merdivenlere yöneldiğimizde, topuklarımın ahşap zeminde bıraktığı o keskin ses, sessiz evi uyandırmaya yetmişti.
Aşağı indiğimizde Pars, mutfak masasında oturmuş, önündeki bıçakla masaya anlamsız çentikler atıyordu. Sanem yanında, elinde bir kahve kupasıyla dikiliyordu. Neco ve Atıf kapıda, elleri tetikte bekliyorlardı.
"Benim sardığıma laf edersen böyle beceremezsin." Sanem'in isyanıyla istemsizce güldüm, geceden sabaha hala atışıyorlardı.
"Ben tek elle yapamıyorum, sen iki elle."
"Gerizekalı, gidiyorum ben." mutfaktan çıktığı an bizimle yüz yüze gelince durdu, Pars daha bizi fark etmeyerek bağırdı "Kunduz öğretsin nasıl bandaj sarılırmış."
Sanem bıkkın ve sesli nefes vererek omzunun üstünden ters ters Pars'a baktı "Söylerim öğretir, akşam da gelir sana anlatırım." demesiyle Pars "Ulan!" diye sinirle bağırmıştı.
"Sana ulan!" Sanem son sözüyle evden çıkarak kapıyı çarpmıştı. Gecesi alev ateş geçen tek biz değildik anlaşılan.
"Neler oluyor?" dedi Sungur benden önce davranarak mutfağa girmişti. Arkasından girerek Pars'a baktım, çoktan hazırlanmıştı. "Bir şey yok, gidelim hadi." terslenerek yanımızdan geçip mutfaktan da evden de çıkmıştı. Sungur'a baktım anlam veremeyerek. "Boşver, müsait bir zamanda konuşuruz. Şimdi gidip şunu halledelim."
Bugün yeni hayatımızın ilk günüydü, hepimiz olacakları fazlasıyla merak ediyorduk. Karan Soykan, ah Karan Soykan! Yolun sonuna geldin.
Vakit kaybetmeden arabalara binmiştik bile. Pars kendi arabasıyla gelme istemişti, çok gergin olduğu için itiraz etmedik. Arabayı Neco kullanıyordu, sağ koltukta Atıf vardı ve Sungur ile ben de arkada oturuyorduk.
"Atıf, bıçak sende miydi?" Carnaval'dan çıkarken maskeli adamı öldürdüğümüz bıçağı bırakmamıştım. "Evet İlay hanım." ceketinin iç cebinden çıkardığı beze sarılı bıçağı bana uzattı fakat Sungur aldı hemen "Ne bıçağı bu?" bezi açıp baktı ama hatırlayamadı. Açıklama bekleyerek yüzüme baktı "Maskeli adama sapladığın bıçak." elinden almak için uzandım ama geriye çekti, çattığı kaşlarının altından hoşnutsuz ifadeyle bakıyordu "Ne alaka bu şimdi?"
"Ya masada racon keseceğim belki, var aklımda bir şeyler. Ve şunu."
Kurduğum cümlede komik hiçbir taraf yoktu ama o daha önce hiç görmediğim kadar gülmüştü buna "Racon kesmek ha...ağzına da yakıştı aslında. Hiç fena değil."
Göz devirip bıçağa tekrardan uzandım ama daha da uzağa kaldırdı "Versene şunu Sungur."
"Onun kanına bulanan bıçağı taşımanı istemiyorum. Aklında seninle ilgili dönen sahneleri hatırladıkça deliriyorum. Gidince veririm." Ceketinin iç cebine koydu, hayretle söylediklerini dinliyor, hareketlerini izliyordum.
"Abartma Sungur."
"Abartmıyorum, gidince vereceğim işte."
Ne kadar hayret etsem de, kızmak istesem de istemsizce gülmeme engel olamadım. Gün geçmiyor ki Sungur Bey'in yeni huyları ortaya çıkmasın.
Dakikalar sonra İnferi'ye çoktan gelmiştik, merdivenleri sert ama aheste aheste çıkıyordum. Her adımımda boş mekanda yankılanan topuk sesinin auramı nasıl yükselttiğini pek tabi hissediyordum. Tam bir Kraliçe'ye yakışır şekildeydim bugün. Elbisemin üstüne giyindiğim siyah kürküm ise adeta ben buradayım diye bağırıyordu.
BEN BURADAYIM. Herkes duysun.
Toplantı odasının kapısına ulaşınca beklemeden açtım, kahkahaların havada uçuştuğu salona girmeden önce hepsine uzun uzadıya baktım.
Hepsi insan suretine bürünmüş şeytanlardan başka bir şey değildi. İnsan gülerken ne kadar çirkin olabilirdi? Gülüşlerinde bile meymenet yoktu.
Kapıda beni görmeleriyle hepsi dut yemiş bülbülden çok meymenetsiz yüzlerini katır tekmelemiş gibi olmuşlardı.
"Sizin ne işiniz var burada?" Karan Soykan'ın anlamsız sorusuyla yarım ağız gülerek ardımdan kapıyı kapatıp aheste aheste yerime yürüdüm. Sungur, Karan'ın yanındaki sandalyeye kurulurken ben masanın öbür ucuna gidiyordum. "Beni Carnaval'a satan babamdan hesap sormaya gelmişimdir... " Masanın başında Asaf'ın oturduğu koltuğun yanına gelince Karan'a döndüm, başımı omzuma eğip güldüm "Belki?"
Şeytanı andıran gülümsemesiyle arkasına yaslandı "Dene bakalım İlay, karşılığını misliyle alırsın."
Memnuniyetle gülümseyerek başımı eğdim "Deneyelim bakalım." Artık bugün bir sonuca bağlanacaktı, boş atıp tutmadığımı anlayacaktı.
Asaf'ın, yokluğumda boş bırakmadığı koltuğumun ayağına vurdum ayakkabımın ucuyla "Kalk bakalım Asaf efendi, yokluğumda hiçbir fırsatı kaçırmıyorsun." Başını kaldırıp kahve gözleriyle ters bakışlar atarak kalktı "Sende pes etmek nedir bilmiyorsun."
Dişlerimi göstere göstere gülüp onayladım "Evet, bilmiyorum. Hadi geç bakalım yerine." Bu seferki ters bakışları Karan'aydı, boşver dercesine verdiği karşılık karşısında Asaf sessizce yandaki boş koltuğa oturdu.
Kürkümü çıkarıp koltuğun arkasına astıktan sonra masadakilere yan bakışlar atarak yerime oturdum "Ne oldu ya? " Dedim sanki ne olduğunu bilmiyormuş gibi alaya alarak "Kırmızı görmüş boğa gibisiniz."
Hepsinin gözü üstümdeki elbiseye düşünce keyifle gülerek arkama yaslandım "Evet, sizin için özellikle giyindim... Desemde inanmayın ben sadece kendim için giyinirim."
Hakan Maraz yerinde hareketlenerek meraktan uzak, sorgulayıcı tavırla ilk atağı yaptı "Derdin ne İlay? Ölmek üzere olan sevgilinin yanında olman gerekmiyor mu senin?"
Yanında oturan Burak Maraz'a baktım mırıldanarak, başımı omzuma eğip alıcı gözüyle bir süzdüm "Ölmek üzere olan sevgilimden sonra Burak ile mi çıksam?"
Kocaman açtığı gözleriyle babasına bakan Burak çoktan bu fikri kabullenmiş üstüne benimle evlenip iki çocuk yapmıştı bile.
Hakan Maraz oğluna bakıp öfleki gözleriyle beni delip geçmek istercesine püskürdü "Asla! " Dedi kesin bir dille "Asla izin vermem!"
Küçümseyici tavırla kıstım gözümü "Oğlun evet diyecek gibi."
Hırsla oğluna döndü, çoktan nikah memuru çağırmışız triplerine girdi "Öldürürüm" Dedi kesin bir dille "Asla izin vermem."
Alt dudağımı alınganlıkla büzdüm "Çok üzücü. Bende ne hayallerle gelmiştim oysa."
"Sen bizimle maytap mı geçiyorsun İlay? Bu toplantı gizliydi, senin nereden haberin oldu?" alayla güldü Çağrı "O kadar delirdin ki dinleme cihazı koydun değil mi?"
Ellerimi masanın üstünde birleştirip dik duruşumla hepsinde göz gezdirdim "Buraya geldiğimden beri benimle çok uğraştınız. Karakan ile uğraşmak için hep bana sözlü tacizde bulunuldu, bazen fiziki imalarda bulunuldu. Neden? Çünkü siz gücünüzün yetmediğine aslansınız." gülerek arkama yaslandım "Sizin için güzel planlarım var." Kimse söylediklerimden bir anlam çıkaramıyordu, Karan'a bakarak ne olduğunu sorguluyorlardı. Hasan Bey girdi devreye "Kızın ne ima ediyor Karan Bey?"
Babam dişlerini sinirle sıkarak öfkeyle büyüttüğü gözleriyle bana sessiz bir savaş açıyordu. "Ne yapıyorsun İlay? Amacın ne?"
"Kadınım diye beni yok saymaya çalıştınız, saçma sapan ithamlarda bulundunuz ama Carnaval'dan çıktım. Hatta size bir sürpriz bile getirdim."
Tam karşımda oturan Sungur ceketinin iç cebinden üstünde kurumuş kan lekeleri olan bıçağı masanın üstüne koyup bana ulaşması için itti. "Buyrun Kraliçe."
Gülümsedim "Teşekkürler Karakan." bıçak önüme ulaştığı gibi kavrayıp masaya sapladım "Yok sayamayacağınız kadar varım artık."
Kuzey Alaca, sabrı tükenmiş gibi oflayarak elini masaya vurdu "Yeter, kes şovu."
"Bir daha sözünü kesersen" Sungur'un ölümü andıran yeşil gözleri Kuzey'deydi "Fazlalıklarını alırım senin."
Kuzey'in karşılık vermesine izin vermeden sesimi yükselterek araya girdim "Carnaval cehenneminden çıktığımız bıçak, masadan çıkmayacak ki bugünü hatırlayın."
Karan Soykan iki elini de masaya vurarak ayağa kalktı "Ben bugünü hiçbir şekilde unutmayacağım zaten, bu saygısızlığı unutmayacağım defol git buradan!"
Sungur, silahını masaya koyup ayağa kalktı. Ceketinin önünü ilikleyerek önümde eğildi "Kuytu'nun yeni Dominus'u Kraliçe."
İnferi'ye hayatlarında hiç kadın üye oturmamuştı, ben üye olmakla kalmamış başa geçmiştim. Bundan sonra bir kadına itaat etmenin rahatsızlığı içinde olacaklardı, bunu zevkle yapacaktım.
Sungur başını kaldırıp silik tebessümüyle gözlerime bakarken gururlu bir partnerdi, bana cesaret veriyordu. Her koşulda yanımda, ne olursa olsun yanımda olduğunu unutturmuyordu.
Masada fısıldaşmalar artarken Karan delirmiş gibi ellerini masaya geçirip sandalyesini devirerek geri çıktı "Bu saçma tiyatro da neyin nesi? Vaktimizi bu saçma oyunla-"
"Bitti baba!"
Öyle bağırmıştım ki daha önce kimsenin sesimi bu yükseklikte duyduğunu sanmıyordum. Benim için bile ilkti. Tereddüt etmeden şeytanın gözlerine baktım "Sen kaybettin."
Ayağa kalktım " Carnaval'dan çıktıktan sonra konsey bana Visha'yı gönderdi." Visha ismini duyar duymaz hepsi dikkat kesildi, güldüm "Beni başa geçirmek istediler." dehşete büründü, telaşa kapılarak gözlerini bir olsun benden ayırmadı "Bende kabul ettim. Bundan sonra İnferi'nin erkekler masasına Karakan bakacak. Evli olduğunuz eşlerinize ve sevgililerinize haber verin. İnferi'nin bir de kadınlar masası olacak, onun başında da ben olacağım."
Salonun içinde asılı kalan o ağır sessizlik, yüzyıllardır süregelen erkek egemenliğinin temellerine inen ilk darbenin sesiydi. Karan Soykan’ın yüzündeki o sarsılmaz ifade, ilk kez bir cam vazo gibi binlerce parçaya ayrıldı. Şaşkınlık, yerini saf bir dehşete bırakırken gözleri masadaki bıçakla benim aramda mekik dokuyordu.
"Kadınlar masası mı?" dedi Kuzey Alaca, sesi bir fısıltı gibi çıktı. Az önceki cüreti, boğazına takılan bir hıçkırık gibi sönüp gitmişti.
"Evet," dedim, masanın üzerinde dikili duran o kanlı bıçağa parmak uçlarımla nazikçe dokunarak. "Yıllardır evlerinizde hapsettiğiniz, sadece birer imza veya prestij objesi olarak gördüğünüz o kadınlar... Artık sizin en büyük denetçileriniz olacaklar. İnferi’nin parası, gücü ve sırları artık ikiye bölündü. Ve her iki tarafın anahtarı da bende."
"Bu olamaz! Geldin her şeyi mahvettin! Seni öldüreceğim!" Karan Soykan öldürme hırsıyla üstüme doğru gelirken Sungur hızla gelip önüme geçerek çoktan buna engel olmuştu. "Ona dokunursan yaşama fırsatın da olmaz, şu an kızının hatırına duracaksın bu masada. Şansını zorlama."
Karan'ı İnferi'den atmak istemişlerdi ama istememiştim. Benim başında olduğum bir kuruluşta bana itaat etmesinin bir sakıncası yoktu.
"Aynen öyle babacığım." dedim alay ederek, "burada kalabilirsin izin veriyorum."
Karan Soykan’ın yüzü, öfkeden damarları patlayacakmış gibi kızarmış, gözleri yuvalarından fırlayacak hale gelmişti. Sungur’un gövdesi, aramızda aşılmaz bir duvar gibi yükselirken; babamın o meşhur, herkesi titreten otoritesi, Sungur’un buz gibi bakışları altında ufalanıp yere döküldü.
Az önce beni öldürmek için hamle yapan o adam, şimdi kendi kızı tarafından "bağışlanmanın" o ağır aşağılanmasıyla sarsılıyordu.
"Beni... burada... senin himayenle mi tutacaksın?" diye tısladı Karan. Sesi, dişlerinin arasından sızan bir zehir gibiydi. "Benim kurduğum, benim büyüttüğüm bu masada, bana yer mi veriyorsun İlay?"
"Yer vermiyorum baba," dedim, masanın üzerindeki bıçağı sert bir hamleyle kendime çekip kınına sokarken. "Sana sadece bir izleyici koltuğu ayırıyorum. Kendi yarattığın canavarın seni nasıl yuttuğunu en ön sıradan izle diye."
Aramızda geçen buz gibi bakışmanın sonucu ne yazık ki benim zaferimdi. Hepsinin telefonundan yükselen bildirim sesini işittim. Aynı mesaj bana da gelmişti, tam ölerek şöyle yazıyordu.
-Konsey'in kararıyla İnferi'nin yeni Dominus'u Kraliçe'dir. İtaat edin.
Herkes okuduğu mesajın şokuyla kaskatı kesilirken Sungur ve ben zevkle gülüyorduk. "Toplantı bitmiştir," dedim, siyah kürkümü omuzlarıma alarak. "Eşlerinize haber verin. Eşi gelmeyenlerin İnferi’deki hisseleri anında dondurulacaktır."
Sungur yanıma gelip elimi tuttu. Parmakları hala geceki o sıcaklığı taşıyordu ama tutuşu bu kez bir savaşçının güvenini veriyordu. Kuytu’nun o soğuk koridorlarında yürürken, arkamda bıraktığım o meşhur erkekler masası artık sadece bir yıkımdı. Kadınların zekasını göreceklerdi, ya öyle ya böyle.
Yorumlar