top of page

8."VİCDANIN KURŞUNU"

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 7 Kas 2025
  • 22 dakikada okunur

"Вы очень красивы" (Çok güzelsin)

 

Aklımı hiç olmadığı kadar başımdan alan cümleyle bedenim yanmaya başlamıştı, yanaklarımın alev aldığını hissediyordum. Utançtan mıydı yoksa Sungur'un yeşil gözlerinin yoğunluğundan mıydı emin değildim.

 

Hali ortadaydı, kendisini kaybetmek üzere olduğundan bu kadar konuşuyor olmalıydı. Benim hakkımdaki düşüncesi gerçek anlamda bu muydu? Bana bakışlarındaki ağırlık yeterince özel hissettiriyordu, bunun farkındaydım. Kendi ağzından böyle bir şey duymak ise betimleyemeyeceğim kadar özel hissettirmişti. Halbu ki güzel olduğumu söyleyen ilk ve tek kişi değildi.

 

Masaya yasladığım bedeni tepkisizliğimden ellerimin arasından kayıp gidecek gibiydi. İri cüssesini ben taşıyor değildim, bu kadar hafif olamazdı. Hala kendisini taşıyacak gücü vardı, bütün ağırlığını bana vermiyordu fakat alnında biriken ter boncukları fazla gücünün kalmadığını gösteriyordu.

 

Ne olduğunu bilmediğimiz bir kimyasalı gözünü kırpmadan içmişti, hem de benim yüzümden. Ya kalıcı bir hasar bırakırsa ya da düzelmezse? Vücudumu etkisi altına alan panikle hala karşımızda oturan Damian'a kaldırdım başımı hiddetle, onu bu yerin yedi kat altına sokmak istiyordum "Bunun etkisi ne zaman geçecek, ne yapmamız lazım?"

 

"Bir ilacı yok, iki saate bir şeyi kalmaz."

 

Bedenime yaslı bedenin hırıltılı nefesleri bana hiç öyle hissettirmiyordu. Ona ve diğerlerine bir şey olursa kendimi asla affetmezdim, onlara bir şey olmasına izin veremezdim. Benim yüzümden bu haldeydiler. Kahretsin, hırsım gözümü öyle bürümüştü ki zafer uğruna yalınayak koşmuştum bu lanet oyuna. "Bana bak! İlacı var da söylemiyorsan, arkadaşlarıma bir zarar gelirse bu işten senin tek kârın acı çekmeden ölmek olur."

 

Fazla rahattı Damian, tehditlerin rotası o değil de bir başkasıymış gibi umursamazdı. Keyifle oturduğu yere daha da yayılarak kibirli gülüşünü büyüttü "Ben sana zorla bir şey yaptırmadım Bayan Soykan, anlaşma yapmak isteyen sendin."

 

Haklı olması daha da hiddetlenmemi sağladı "O ruh hastası kafanla kurduğun oyunu nereden bilebilirdim?" bir nevi gürlemiştim ve bu Luka'nın silahına davranmasını sağladı, bir eli silahındayken gözleri talimat beklercesine Damian'daydı.

 

Elini gerek yok manasında salladı "Bırak silahı, bu halde bana bir zararı dokunamaz." içtiği kimyasala mı güveniyordu? Öyleyse yan etkilere kurban gitmeyen bizlerin daha güçlü olduğunu göremeyecek kadar kördü.

 

"Lilia, çantamda ki sözleşmeyi Damian'a uzatır mısın?" Sungur'u bırakırsam düşmesinden korkuyordum. Pars'ta hafızasıyla savaş içinde olduğundan tek seçeneğim Lilia'ydı.

 

"Tabi ki! Çocuk oyuncağı hemen hallederim!" Hala etkisinde olduğu içeceğin verdiği neşeyle seke seke çantamda ki kağıtları alıp Damian'a uzatmıştı ki Luka önüne geçti. Elindeki kağıtlara uzanınca huysuzca geri çıktı Lilia "Ben hallederim dedim ya!" çocuk gibi sızlanarak bağırmıştı.

 

Oyun bitmişti, kaybetmesine rağmen hala etkisinde olan Lilia'dan zevk aldığını gösteren gülümsemesiyle elini bırak dercesine Luka'ya salladı Damian "Bırak getirsin, sana söyledim, bana zarar verecek halde değiller."

 

Luka onaylayarak kenara çekilince Lilia yüzündeki alık memnuniyetle ilerledi, bir kaç adımla Damian'ın yanındaydı. Kağıtları masanın üstüne koydu, ardından ellerini arkasından birleştirip çocuk gibi bir sağa bir sola sallanmaya başladı.

 

"İlay."

 

Belgeleri imzalayan Damian'dan çektim bakışlarımı, bedenime yaslı olan sıcak bedene indirdim. Her bakışında nefes olmaya çalışan yeşil gözleri kayarak nefesini kaybetmek üzereydi.

 

Sesimin titremesine mani olmak amacıyla ard arda yutkundum "Efendim."

 

"Ağzıma sıçma tamam mı?" Gözlerini kapatıp göğsüme yasladı başını, vücudunun sıcaklığı artıyordu. Halisülasyon görüyor olabilir miydi? Bu cümleyi kurması için onun beni sinirlendiriyor olması gerekiyordu. Halisülasyonlarında bile beni sinirlendirecek şeyler mi yapıyordu.

 

"Ne için?"

 

Hırıltılı bir nefes aldı, balon gibi şişen göğsü bedenime temas etti "Tamam mı?"

 

Düşündüğüm gibi halisülasyon görüyor olmalı "Bakarız." Dedim geçiştirerek. Umarım etkisinden çabuk çıkardı, bütün ağırlığını vermediği halde kollarım ağrımaya başlamıştı, yaşadığım korkuda cabasıydı.

 

Belgeleri imzalayan Damian'ın kalemi gürültülü masaya koyuşuyla kaldırdım başımı, Sungur'da kaldırmıştı güç bela. Yorgunlukla araladı gözlerini "Oyun bitti." Son kalan güç kırıntısıyla Damian'ın gözlerinin içine bakıyordu.

 

Adam şeytani gülümsemesiyle salladı başını "Evet Karakan, bitti."

 

"Anlaşmayı da imzaladın."

 

Kaşları çatıldı Damian'ın bir terslik olduğunu anladı. Aynı şekilde bende, bu sorular da neyin nesiydi? Oyunun bittiği de belgelerin imzalandığı da belliydi. Belgeleri alıp buradan çıkacaktık. Sungur bu halde ne çeviriyordu?

 

"Evet imzaladım, neden soruyorsun?"

 

'İlay, ağzıma sıçma tamam mı?'

 

Kahretsin, halisülasyon değildi adama bir şey yapacaktı!

 

Sungur nereden topladığını bilmediğim gücüyle ayaklandı, saniyeler içinde kollarımdan uçup giden ağırlığını durması adına koluna asılarak çeksem de ellerimin arasından kolaylıkla kayıp giderek aşmıştı beni. Önüne çıkan Luka'nın yüzüne geçirdiği yumrukla adamı masaya doğru savurmuştu, kendisini toparlamasına izin vermeden yakasından tutup çekti. Karın boşluğuna geçirdiği ikinci yumrukla masaya sermişti. Bu darbeyle shot bardakları yerlere savrulmuş, cam kırıkları etrafa saçılmıştı.

 

Ağzından hızla alıp verdiği nefeslerle sendeledi Sungur, ben onun yanına koşarken Lilia'nın odayı dolduran kahkahasını işittim. Savrulan cam kırıklarına bakarak gür bir kahkaha atmıştı "Ben hallederim ki, çocuk oyuncağı!"

 

Pars ise gözlerini kırpıştırarak kendine gelmeye çalışıyordu, Lilia'nın camlara eğildiğini görünce kolundan tutup durdurdu "Bırak, bir yerini keseceksin." tekrardan huysuzlanarak kolunu çekiştirdi Lilia "Bırak beni dağ ayısı, halledeceğim ben!"

 

"Kızım hafızam zaten bulanık, cazgır sesinle zihnimi daha da bulandırma."

 

Lilia, Pars'ı duymuyordu. Bozuk plak gibi "Ben halledeceğim." demeye devam ediyordu. Pars, onu durdurmak için hamle yaparken aynı hamleyi bende Sungur'a uygulamak üzereydim.

 

Yüreğim ağzımda Sungur'un önüne geçip durdurmaya çalışıyordum. "Karakan dur!" önüne geçmeme izin vermeden sol eliyle benim kolumdan tutup arkasında tutarak yaklaşmama izin vermezken sağ eliyle Damian'ın boğazını kavradığı gibi sıkarak ayağa kaldırmıştı.

 

Adamın gözlerinin feri gidecek güçte sıkarken benim kolumu tutan eli bir o kadar tüy gibiydi.

 

"Demek kaybedersek anlaşmayı bozup İlay'ı almak ha?" Öfkeyle solurken alt dudağını dişleyip sinirle güldü Sungur. Zifiri karanlığın verdiği belirsizlik kadar korkunçtu sesi, katıydı ifadesi. Her an boynunu kırıp kenara savurabilirdi. Ses tonunu kısarak ard arda cıklarken başını belli belirsiz iki yana sallıyordu "Hayatının hatasıydı."

 

Damian'ın elleri, boğazına sarılan iri elleri bedeninden ayırmaya çalışırken çırpınıyordu. Yüzü kızarıklıktan mora geçmek üzereydi. Bir yandan korkuyla irice büyümüş gözlerini bana dikti "A- an..anlaşma... iptal!"

 

Sungur!

 

Bütün planı mahvetti, bütün planı mahvetti! Benim istediğim zorla bir ortaklık değildi, insanları kendi tarafımıza çekmekti! Ben de tehdit etmiştim fakat hafife alarak ciddiye almamıştı. Amacıma ulaşmak kaydıyla böyle şeyleri görmezden gelir umursamazdım, çünkü bu onları hırslandırır, istediğim sona götürürdü. Sungur ise direkt harekete geçmiş, adamı öldürmeye teşebbüs etmişti ve etmeye devam ediyordu.

 

Kolumu Sungur'un elinden kurtarmak adına çektim fakat bırakmadı, onun yerine Damian'ın boğazını bırakıp aynı eliyle okkalı bir yumruk attı.

 

"Karakan! Dur artık, ne yapıyorsun? Her şeyi mahvettin zaten!" Rusçayı bir kenara bırakıp Türkçe bağırmıştım. Elinden kurtulamamak sinirimi bozmuyormuş gibi bir de her şey mahvolmuştu. Boğazım yırtılırcasına bağırıyordum. "Mahvettin!" Sinirden onu ben boğmak istiyordum!

 

Her zamanki rahatlığından eser yoktu, bedeni kasılmış, çehresi ölümün esaretiyle bezenmişti fakat bir o kadar sakin tutmaya çalışarak Rusçayla devam ediyordu. "Hiçbir şeyin mahvolduğu yok, o bizimle anlaşma sağlamak zorunda." Belgeleri imzalamış olabilirdi fakat bunu sağlayacak şartlar yoktu, nasıl yapmayı düşünüyordu?

 

Damian düştüğü yerde, kanayan burnunu koluna bastırarak başını kaldırdı "Anlaşma iptal! Bundan sonra Rusya sınırlarında bile barınamayacaksınız."

 

Odanın duvarlarını titretecek gürlükte karşılık verdi Sungur "Hadi lan oradan." İmzalanan belgelerin en altında ki kağıdı çekip aldı "Bakalım burada ne yazıyor?" Kağıdı okurken yanına sokularak ne yazdığına bakmaya çalıştım. Bu kağıt benim çıkardığım belgelerin dışındaydı.

 

Sungur sesli okudu "Bu belgeyi imzalayarak Kuytu'ya dahil olduğumu, İlay Soykan ile anlaşma yaparak ortak olduğumu, ne isterse eksiksiz ve itirazsız yapacağımı kabul ediyor, anlaşmayı kanımla mühürleyerek onaylıyorum. Kanla başlayan anlaşma kanla biter." Bu kağıt Türkçe'ydi, Başlığı Rusçaydı 'Belgenin Türkçe Devam kopyası' yazıyordu. Damian'ın Türkçe bilmediğini bilerek hazırlamıştı, başlığıda öyle atmıştı ki imzaladığı belgelerin Türkçe kopyası olduğu düşünülsün istemişti.

 

İnanamıyorum! Sungur bunu ne zaman hazırlamıştı ve ne zaman belgelerin arasına koymuştu?

 

Damian karşı çıkarak bağırdı "Hayır, yalan! Hepsi yalan bunu ben imzalamadım."

 

Kağıdın yazı olan yüzünü adama çevirdi "Burada nal gibi imzan var puşt. İmzalamışsın işte ama yetmez, Kuytu'ya girmek istiyorsan denileni yapıp kanınla onaylamalısın."

 

Sungur üstüne yürürken Damian düştüğü yerde sırt üstü sürünerek uzaklaşıyordu "İstemiyorum! Uzak dur benden, anlaşma iptal!"

 

Sungur bu durumdan zevk aldığını belli eden kocaman, neredeyse kahkaha atacak ifadesiyle Damian'ın üstüne yürüyordu. Bilerek hızlı adım atmıyor, adamın sürünüşünü seyrediyordu "Değil değil, istiyorsun gel buraya." daha fazla uzatmadan adamın burnuna yasladığı kolunu bilekten kavrayıp baş parmağını tuttu, burnundan akan kana değdirip kağıda bastırması saniyeler sürmüştü.

 

Sungur daha az önce halsiz şekilde yanımdaydı, ne zaman kendisine gelmişti, bu belge nereden çıkmıştı, bundan sonra ne olacaktı?

 

Kağıdı masanın üstüne koyup Damian'ın yakasından sertçe tutup kaldırdı. Adam acılar içinde kıvranıyordu, burnundan süzülen kan boynuna doğru yol çizmişti.

 

"Bana bak Dami, biz buradan çıkacağız. Sende iki gün sonra İstanbul'a geleceksin, davete katılacaksın. İlay ile olan ortaklığını ilan edeceksin yoksa biliyorsun.." az önce sert bir yumrukla burnunu kanatıp tehdit eden o değilmiş gibi alay ederek konuşuyordu "kanla başlayan kanla biter." yakalarını bırakıp düzeltir gibi vurdu "Anlaştık mı?"

 

Damian cevap vermeden sertçe bakarken öfkeyle burnundan soluyordu. Burnu kırık, kafası bulanık, ne yapacağını düşünüyor olmalıydı fakat yapacak başka bir seçeneği yoktu. Sungur histeriyle güldü "Anlaştık, anlaştık yoksa bütün Kuytu'yu karşına alırsın. Bize maddeler verdin, bilgi almaya çalıştın. E Kuytu'ya da katıldın. Yaşatmazlar seni." Cevap beklemedi, cevabı kendisi vermişti zaten.

 

Ayağa kalkıp geri kalan belgeleri de aldı, olan bitenden dolayı şaşkınlıkla donan bedenimi, bileğimden tutarak çözmüştü. Salondan çıkarken peşinden sürükleniyordum "Pars, Lilia gidiyoruz." Onların ne halde olduğunu bilmiyordum, Sungur'un adımlarına ayak uydurmakla meşguldüm. Masanın yanından geçerken boşta olan elimle sandalyenin üstündeki çantamı aldım son anda.

 

Mekandaki kalabalık azalmıştı, insanların arasından geçerken hızını biraz olsun azaltmamıştı, insanlara çarparak yolu açıyor, benim çarpmama engel olarak ilerliyordu. Adımlarına ayak uydurmaya çalışırken ayaklarım birbirine dolanıyordu.

 

"Sungur! Yavaş ol, yetişemiyorum!" Dev ayaklarıyla narin ayaklarımı aynı kefeye koyamazdı!

 

Yine de yavaşlamamıştı, hız kesmeden mekandan çıktığımızda kısa sürede arabaya ulaşmıştık. Arabanın kapısını açıp kendisini arka koltuğa attı, neden arkasından kovalayan varmış gibi koşturduğunu sormak adına yüzüne bakmıştım, sormama gerek kalmadan cevabımı almıştım.

 

Sık ve hırıltılı nefesler alıyordu, yüzü ve boynu ter içindeydi. Saçlarının önündeki tutamlar alnına yapışmıştı. Gözlerini kapatıyor, saniyeler sonra zorlukla geri açıyordu. Damian yalan söylememişti değil mi? Lütfen ona bir şey olmasın, lütfen.

 

Kalbimin ve zihnimin bedenime yüklediği panik dalgalarıyla yaklaştım Sungur'a, bileğimi hala bırakmadığı için diğer elimin dışını alnına yasladım, gözlerini kapatıp kesik nefesler almaya devam etti.

 

Sıcak sobaya dokunmuşumda elim yanmış gibi irkilerek çektim elimi alnından, gözlerimi korkuyla açıp istemsizce bağırdım "Yanıyorsun Sungur!"

 

Pars, kucağında baygın mı uyuyor mu anlamadığım Lilia'yla arabanın karşı, arka kapısını açıp koltuğa oturttu, bağırışımla sorgular anlamda bana baktı "Ne oluyor İlay?"

 

Hafızasındaki bulanıklık geçmiş gibi gözüküyordu, ne sesinde ne bakışlarında bir karmaşa yoktu.

 

"Sungur'un ateşi var, bir şey oluyor Pars. Senin hafızan yerine geldi mi?"

 

Başını sallayarak onayladı, Pars için rahat bir nefes verdim. En azından onda bir hasar yoktu, bir nebze de olsa rahatlamıştı içim.

 

Çenemle baygın yatan Lilia'yı işaret ettim "Ona ne oldu?"

 

Bilmiyorum manasında kaldırıp indirdi omuzlarını "Çocuk gibi oraya buraya koşturunca kucağıma aldım, bir anda bayıldı. Nefesinde, nabzında sorun yok. Ateşi de yok. Bana sorarsan format attı gibi bir şey, uyanınca iyi olacaktır."

 

Umarım dediği gibi olur, umarım. Bu gecenin bütün hasarı benim yüzümdendi. Hırsım yüzünden üç kişiyi ölüme sürüklemiştim.

 

"Umarım iyi olursunuz. Hastaneye gidip garanti altına alalım," Sungur'u işaret ettim "O hiç iyi değil." Suçluluk duygusuyla eziliyordum. "Lilia ve sende öyle."

Pars düşünceyle mırıldanırken Sungur'un hala bileğimi bırakmayan eli sıklaştı, zorlukla yutkundu ve araladı dudaklarını "Sen iyi misin?"

 

Zihnimi soruyorsa eğer ne zaman etkisini kaybettiğini bilmesem de evet madde etkisini kaybetmiş gibi gözüküyordu ve iyiydim ama vicdanım için aynı şeyi söyleyemezdim. "Değilim! Siz benim yüzümden bu haldeyken nasıl iyi olabilirim? Hırs yaptım, lanet olsun ki öfkemden oldu her şey."

 

Dudakları, bu durumda bile bana nefes olmak ister gibi kıvrıldı. "Senin bir suçun yok, onlara da bana da bir şey olmayacak. O piç kurusu kazanırsa seni almaktan söz etti, Altın Damla zehirli olsaydı senin içmene müsaade etmezdi."

 

Çünkü beni canlı isterdi. Bu içimi rahatlatmıştı fakat vicdanımı değil, onlara bir şey olmama ihtimali mutlu edip içimi umutla doldururken vicdanım, yaptıklarımı üstüme karabulut misali zincirliyordu. Beni alsaydı vicdanım daha rahat olurdu.

 

Avuç içlerimi gözlerime kapatıp dolan gözlerimi gizlemeye çalıştım, bileğimi hala bırakmıyordu ama hareketimi de kısıtlamıyordu. "Lanet olsun, böyle olacağını bilmiyordum, bilsem yapmazdım."

 

"İlay, ağlama."

 

"Ağlamıyorum, ben gerçekten size bir şey olursa-"

 

"Olmayacak, ağlama."

 

"Ağlamıyorum, kendimden nefret ediyorum."

 

"Bayılacağım İlay, ağlarsan uyanmam."

 

Elektrik çarpmış gibi çektim ellerimi gözlerimden, bileğimdeki eli gevşedi, her zaman bana nefes olmak ister gibi bakan yeşil gözlerinin feri gitmişti. Göz kapaklarını örttü ve başı saniyeler içinde yana düştü.

 

Eli bileğimden ayrılıp boşluğa düşerken bileğimi keskin soğuğa mahkum etmişti. Bedenim soğuktan değil, ihtimallerden kaskatı kesilirken göz yaşlarımı tutmak adına kendimi daha da kasıyordum.

 

Düşen elini, titreyen iki elimle kavrayıp yaklaştım, çok sıcaktı. Düzenli alıp verdiği nefeslerle göğsünün inip kalktığını görünce rahatladım. Belki de dediği gibiydi ama belki de değildi. Onun kadar rahat olamazdım. "Ölmeyi düşünme bile."

 

"Bu da formatladı kendini." Yanıma ne zaman geldiğini anlamadığım Pars'a döndüm korkulu gözlerle, onunda bir o kadar rahat olması beni deli ediyordu. "Pars, hastaneye gidelim." yalvarırcasına çıkan sesim benim içinde beklenmedikti "İyi değilsiniz, Lilia, sen, Sungur. Hiçbiriniz iyi değilsiniz."

 

Cıklayarak kaşlarını kaldırdı, güven vermek istercesine baktı gözlerime "Olmaz, arayıp bize bir ev ayarlamalarını söyleyeceğim. Birde doktor isteriz ama hastaneye gitmesek daha iyi olur."

 

"Hiçbiriniz iyi değilsiniz, hastaneye gitmemiz lazım. Niye diretiyorsun?"

 

Ellerimi Sungur'un elinden ayırıp kapısını kapattı, bu süreçte gözlerini bir an olsun benden ayırmıyordu "Bu saatten sonra cesaret edebilir mi emin değilim ama Damian kendisine gelince bize saldırmak isteyebilir. Hastane de kolay bulunuruz." elini başımın üstüne koyup ona bakmam adına hafifçe kaldırdı "Bizi düşünmeyi bırak, sende çok iyi gözükmüyorsun."

 

Sıkıntılı bir nefes verip başımı eğdim bezgince, elini çekip beni izledi "Değilim çünkü Pars, Lilia ve Sungur baygın. Sen hafızanı kaybettin!" Ön koltuğun kapısını açıp geçmem için bekledi "Bir şeyim yok, her şey yerli yerinde. İnan bana her şey düzelecek. Sungur'un dediği gayet mantıklı. Ayarlanılan eve bir de güvenilir bir doktor çağırdık mı tamam işte. Hastaneye gitmekten daha güvenli." Evet aslında daha mantıklıydı, sakince düşününce bu fikir daha makuldü.

 

Yıllardır umudumu yitirmeme sebebim oydu, Pars. Onu kaybetme fikri o kadar korkunçtu ki ne kadar canım varsa ona vermek isteyebilirdim.

 

Açtığı kapıdan binmem için beklerken kahve gözleri üzerimdeydi, içtiğim şeyin etkisinin geçmediği belliydi. Fazla ürkektim, duygularımın nefretten çok vicdanım ve pişmanlığımın sesi yankılanıyordu zihnimde.

 

Kollarımı Pars'ın beline sararak başımı göğsüne yasladım "Özür dilerim, bana ne oluyor bilmiyorum. Mantığımı kaybediyor gibiyim." Şu an tek bildiğim haykırarak ağlamak istediğimdi.

 

Elini sırtımda hissedince daha da sıkı sarıldım, çok geçmeden kollarını sardı. Duygusallıkla burnumu çektim "Saçmalıyorum, kariyerimde geldiğim noktanın bu olmaması gerekirdi. Sizi neredeyse ölüme itiyordum."

 

"Ama ölmedik, yarın kaldığımız yerden de devam edeceğiz. Kendini suçlamak bir yere ulaştırmayacak. Sonunun böyle olacağını da bilemezdin, kimse bilemezdi. Olan oldu diyerek yolumuza bakalım, çünkü onların bayılıp bizim bayılmamamız nedense bizimkinin de yakın olduğunu düşündürüyor." Bu korkunçtu, ya uyanamazsak? Hemen bir ev bulup doktor çağırmalıydık.

 

Kollarımı Pars'tan çekip arabaya bindim "Hemen gidelim, hadi."

 

Arabaya bindikten sonra yaptığı kısa görüşmeyle hem evi hem doktoru ayarlamıştı Pars, verilen adrese doğru yola çıkarken artık Pars'ın da gücünün kalmadığının farkındaydım. Nefesi hırıltılı bir hal almıştı, aldığı nefes yetmiyormuş gibi ciğerlerini sonuna kadar dolduruyordu her seferinde. Sık sık gözlerini ovalıyor, terden alnına yapışan saçlarını geriye iterek yüzünü sıvazlıyordu.

 

Geldiği hali korkuyla incelerken uzun bakmış olmalıyım ki dudaklarına yerleştirdiği güven dolu gülümsemeyle saniyelik olarak dönüp tekrardan önüne döndü "Neden öyle bakıyorsun?"

 

"İyi değilsin ama telaş etmeyeyim diye söylemiyorsun. Sağa çek ben kullanacağım, böyle hepimizi riske atıyorsun."

 

İtiraz etmeden sağa çekince şaşırmıştım, normalde gayet iyi olduğunu söyleyerek inkar etmesi gerekiyordu. Yani durum o kadar vahimdi.

 

Çenesiyle sağımızı işaret etti "Geldik." sağıma dönüp eve baktım, müstakil bir eve gelmiştik. Bahçesi çiçeklerle donatılmış, bir de köpek kulübesi olan gayet hoş bir evdi. Yani arabayı bana yine vermez inkar ederdi, eve geldiğimiz için sağa çekmişti. Klasik Pars. Işıklarının açık olması dikkatimi çekince kaşlarımı çatarak Pars'a döndüm "Evde kim var?"

 

"Doktor, beş dakika önce gelmişti. Mesaj attı."

 

"Güvenilir mi, emin misin?"

 

"İstihbarat yönlendirdi, güvenilir. Hadi inelim."

 

Onaylayarak açtım kapımı, arka kapıyı açıp Lilia'nın koluna girecekken Pars engelledi "Onları ben alırım, sen içeriye geç." Planım Lilia'nın koluna girip yürütmekti fakat top patlasa duymayacak kadar derin bir uykudaydı, yine de Pars'ında iyi olmadığını bildikçe ikisini de ona yüklemek istemedim. "Halledebilirim."

 

"Hadi İlay, git doktorla konuş. İkisini de getireceğim." hareketsizce yatan Sungur'a kaydı gözlerim, onun cüssesini zaten taşıyamazdım. El mahkum onayladım "Tamam, gidiyorum." Demir, bahçe kapısını açık bırakarak eve ilerledim. Zile basıp açmalarını bekledim. Saniyeler içinde açıldı. Karşımda otuzlu yaşlarında genç, sarışın bir doktor vardı. Arkasında beliren, Ali abi yaşlarında bir adam ve kırklarında bir kadın vardı. Hepsi doktor muydu? Üç güvenilir doktoru hemen nasıl bulmuşlardı?

 

Pars, kucağında Lilia ile kapıya gelince Rusça "Arabada biri daha var." demişti. Üç doktorda aynı anda başını sallayıp arabaya ilerleyince bende peşlerinden gitmiştim, nedensizce güvenemiyordum.

 

Peşlerinden arabaya kadar gittim, erkek doktorlar Sungur'un iki koluna girip zar zor kaldırabilmişlerdi. Solgun yüzü önüne düşmüştü, hareketsiz bedenini zorlukla ayakta tuttukları için ayaklarını sürüyerek götürüyorlardı.

 

"Kaç kilo bu herif?" dediğini işittim yaşlı doktorun, hayretle bakıyordu Sungur'a, genç doktor samimiyetle güldü "Vatanını sırtlıyor, kilosunu tahmin edebileceğimizi sanmıyorum." Sesindeki hayranlıkla söyledikleri karşısında göğsümde yeşeren çiçeklerin haddi hesabı yoktu, kim olduğumuzu biliyorlardı fakat onlar Rus'tu?

 

Eve ulaşmamıza az kalmıştı ki Sungur'un homurdanan sesini duydum, tekrar uyanması karşısında heyecanla gülerek yaklaştım. Başını güçlükle kaldırıp homurtusunu yükseltti, başta söyledikleri anlamsız kelimelerdi, ardından anlam buldu sözleri "Ne zırvalıyorsunuz tepemde?" bir insanın kendine geldiğinde vereceği normal ilk tepkiden epey uzaktı ama uyanmıştı işte.

 

Hevesle konuştum "Doktorlar geldi, iyileşeceksin. Hepiniz iyileşeceksiniz Sungur."

 

Başını daha da kaldırdı, rengini kaybetmiş gözleri gözlerimle buluştu. Fazla ruhsuzdu, böyle bakması bütün kapılarımı kapatma isteği uyandırıyordu. Bu korkunçtu. Gözlerini fazla oyalamadan önce sağındaki genç doktora, ardından solundaki yaşlı doktora döndürdü. Gücü aniden yitip gitmiş gibi başı önüne düşünce panikle önüne geçip "Sungur." dedim telaşla, tekrar bayılmasın lütfen. "Rus bunlar." dedi memnuniyetsiz sesle "Beni Türk hekimlere emanet edin."

 

İstemsizce güldüm bu tepkisine, sırtladığı vatanın hekimlerinde şifa bulmak istiyordu. Hakkıydı fakat elimizdeki şartlar bu kadarına el veriyordu.

 

"Türkiye'ye dönünce söz, seni Türk hekimlere emanet edeceğim. Şimdi sus ve tedavini ol."

 

Gözleri kapalıydı, bedenini ayakta tutacak gücü bile yoktu fakat bana gülüşünü bahşetmeyi eksik etmiyordu. Kıvrılan dudaklarını görmenin benim nezdimde kaç milyon çiçeği canlandırdığını, kara bulutlarımın her birine güneş açtırdığını, fırtınalarımı dindirdiğini bilmiyordu.

 

"Emredersiniz İlay Hanım." demişti tebessümüyle. Aynı tebessümle yolundan çekildim, eve girdiğimizde arkamızdan kapıyı kapattım. Bizi karşılayan salonun bir koltuğunda Lilia yatarken diğer koltukta Pars'ın hareketsizce yatmasını beklemiyordum.

 

Hemen yanına koştum, yüreğim ağzımda atıyordu adeta. Beş yılım gözümün önünden film şeridi gibi geçmişti. Omuzlarından tutup sarsacağım sırada kadın olan doktorun ikazıyla duraksadım "Durun."

 

Yanlış bir hamlede bulunma telaşıyla ellerimi Pars'ın omuzlarından çekip gömleğinin düğmelerini çözen kadına baktım dikkatle "Hafızasını kaybettiğini söylemişti, ne içtiğini detaylı bilmiyoruz. Ani bir sarsıntı hasar bırakabilir."

 

"Özür dilerim, ben..." Benim yüzümden, benim yüzümden her şey mahvoluyor. Herkesi mahvediyorsun İlay. Herkesi ve her şeyi mahvediyorsun.

 

Zihnim bulanmaya, başım dönmeye başladı. Kalbimin atışı hızlanarak bana nefes alacak alan bırakmamıştı. Kulaklarım uğulduyordu, zihnimde Karan Soykan'ın sesi yankılanıyordu.

 

'Sen bu ailenin yüz karasısın. Yüz karası İlay Soykan, ailenin yüz karasısın.'

 

'Gurur duyarım. Gurur duyarım Karan Soykan. Soykan laneti. Soykan laneti peşimizi bırakmıyor.'

 

Ardından abimin o unutamadığım sesi yankılandı kafamın içinde.

 

'Ondan sevgini esirgeme İlay. Seni görmeden çok sevdi. İlay ablana onu ne kadar sevdiğimiz gösterelim mi? Benim kollarım kadar. Esirgeme İlay, sevgini esirgeme ondan.'

 

'Esirgedim. Esirgedim abi, benden de çok şey esirgenmedi mi? Esirgedim, bencilim ben, esirgedim işte, bencilin önde gideniyim.'

 

Zihnimi susturmak adına ellerimi kulaklarıma bastırdım, kendime hakim olamayarak başımı iki yana sallarken sinecek bir köşe aradım.

 

Üç doktorda Sungur, Lilia ve Pars ile ilgilenirken delirmek üzere olduğumdan bi'haberlerdi. Uyuşmaya başlayan parmak uçlarım hiç yardımcı olmuyordu, kulaklarımın uğultusunun artmasıyla beraber görüşüm de bulanıklaşınca artık oturacak yer aramaya başlamıştım.

 

"Ya- yardım, yardım ed-" devamı gelmedi, kararan gözlerimi, gücü çekilmiş bedenimin yere yığılması takip etti. Korkuyordum, deli gibi, ölesiye korkuyordum olacaklardan. Onların iyi olduğunu bildikten, abimin uyandığını bildikten sonra bana ne olduğununun önemi yoktu fakat şu an deli gibi korkuyordum uyanamamaktan ve uyanamamalarından.

 

Korkumun bir şeye faydası olmadı şayet, başımda bağırışan doktorlardan saniyeler sonra bilincim giderek beni karanlığa sürüklemişti.

 

🌕🌕🌕

 

Büyük bir boşluktaydım, karanlığı ve getirdiği dehşeti hücrelerime kadar hissediyordum. Bilincim yavaş yavaş yerine gelirken sesler duymayı amaçlıyordum fakat duyduğum en ufak bir çıtırtı sesi bile yoktu.

 

Son yaşananlar zihnime bomba gibi düşerken vücudumu basan sıcaklıkla anında ter basmıştı, gözlerimi yavaşça ve bir o kadar da korkuyla aralayıp tavana baktım.

 

Uyanmış üç adet insan görmeyi bekliyordum. Sungur, Pars ve Lilia. Uyanmış şekilde benim uyanmamı bekliyor olmalılardı fakat burnuma gelen kan kokusunu buna karşı gelir nitelikteydi. Adeta dehşete kapılarak başımı soluma çevirdim.

 

Hayat durdu, ses zaten yoktu. Sessizliğe, ölüm sessizliği terimini kullanmaktan çekinmek, bunu düşünmek istememek kurtarmamıştı beni. Zihnimden uzaklaştırırsam, 'dile getirmezsem vuku bulmaz' teorilerim yerle yeksan olmuştu. Olmasını istemediğim her şey şu an da gözümün önünde bulunuyordu.

 

Ensemden giren soğukluk omurgamda kol gezerek bütün bedenimi esir aldı, yaşadığım şokla bütün güç bedenimden çekilirken kalan son kırıntılarla uzandığım koltuktan kalktım.

 

Krize girmiş gibi başımı iki yana sallarken çığlığımı bastırmak adına iki elimi ağzıma kapattım. "Sungur." Diyebildim fısıltıyla, kanlar içinde karşımdaki koltukta yatıyordu.

 

Ellerimi ağzımdan çekip koltuktan kalktım, yaklaştıkça daha da netleşiyordu solgun yüzü, mor dudakları ve kanla yıkanmış vücudu. Titreyen ellerimi dokunmak adına uzattım ama cesaret edemiyordum. "Sungur ne yaptılar sana?"

 

Sakinliğimin son demlerindeydim, normal bir sakinlik değildi, son demleri de normal olmayacaktı. Boğazım yırtılırcasına bağırdım "Ne yaptılar sana ne?!"

 

Ellerimi başımın iki yanına koyup saçlarımı çekiştirdim, gördüğümü idrak edemiyordum. Bu nasıl olabilirdi? Tedavi olacaktık, sabaha kadar uyanıp Fransa'ya gidecektik. Her şey yolunda olacaktı, abim uyanacaktı.

 

"Sungur uyan, Pars ve Lilia nerede?" Cevap vermiyordu, kahretsin cevap vermiyordu'

 

Cevap veremez İlay.

 

İki elimle yakasından tutup sarstım "Sungur uyan!"

 

'Ne içtiğini detaylı bilmiyoruz. Ani bir sarsıntı hasar bırakabilir.' Bunu Pars için söylemişlerdi ama Sungur'da bir hasar alabilirdi. "Sarsmayacağım seni ama uyanacaksın, uyanacaksın Sungur."

 

Yattığın koltuğun arkasından uzanan kanlı eli görünce gergince yutkundum, bileğindeki siyah deri bileklik benim Pars'a aldığım bileklikti. Kaç kişide vardır o bileklik, tek Pars mı takıyor sanki?

 

Öyle değil mi? Öyle olsun lütfen.

 

Göz yaşlarım benden izinsiz yüzümü yalayıp geçerken ben çoktan öyle olmadığına şahit olacak görüntünün önündeydim. Pars, yerde kanlar içinde yatıyordu. "Hayır, hayır hayır Pars!" Yüzünü avuçlayıp kaldırdım "Pars uyan, lütfen. Halısız yere oturtmazsın ki sen, üşütürüz diye oturtmazsın bile. Nenem kılıklı derim sürekli sana, sen böyle buraya yatmazsın ki. Kalk."

 

Delirmiş gibi etrafıma bakınıp çözüm aramaya çalışıyordum ama nafileydi, ölmüşlerdi. Nefes almıyorlardı, kalpleri atmıyordu artık. Benim yüzümden, benim yüzümden oldu her şey.

 

Ayaklarının bitiminde yatan Lilia'yı yeni görerek onun yanına koştum. "Hayatını mahvettim, hasta kardeşin vardı senin!" Başımı sağ omzuma eğip göz yaşlarımı omzuma sildim "Benim yüzümden her şey, kahretsin!" kalbimi söküp atmak, kendi yaşamıma kendim son vermek istiyordum.

 

Böyle olmamalıydı, hayır böyle olmamalıydı. Hayır!

 

"İlay." Tanıdık ve bir o kadar naif sesle aldığım nefes boğazıma takıldı. Biraz daha duymazsam unutabileceğim kadar uzun süre geçmişti aradan duymayalı.

 

Boğazıma takılan nefesin umuda dönüşmesiyle kalkıp soluma döndüm, canlı kanlı görmeyi beklediğim annemin son görüşümdeki kanlı halini görmek, içimde zelzeleler, depremden yaratmıştı.

 

Ne bedenimin ne zihnimin ne de ruhumun kaldıramayacağı kadar acı sırtlıyordum, "Anne!" Annesinin ve üç arkadaşının öldüğünü gören bir kadının en yüksek acı feryadı nasılsa o kadardı feryadım, yetmiyordu ancak kendimi parçalamak isteyeceğim kadar fazlaydı yük.

 

Annemin yanına gideceğim sırada son hamlelerini yaptılar, yüzlerini seçemediğim maskeli bir adam, abimin cansız bedenini kapıdan içeriye attı. Fazla tepkiden tepkisiz kalmak neydi, onu yaşadım, gördüm. Acıyla eksilmek neydi, tam olarak yaşıyordum. Ben artık yoktum. Benden geriye hiçbir şey kalmamıştı.

 

"Abi." Küçük bir çocuğun fısıltısıydı dudaklarımdan dökülen, abimi önüme atan maskeli adamın bana doğrulttuğu silah umrumda değildi. Abime ulaşmak istiyordum, sarılmak, gözlerini açıp bana bakmasını istiyordum.

 

"Herkes öldü, neden?" Kimdi bu maskeli adam, ne istiyordu benden? Benim canımı alsaydı ya, sevdiklerimden ne istedi?!

 

Gözlerim abimdeydi, cevap vermediğim için gür sesiyle yineledi "Neden?"

 

"Benim yüzümden." İnanıyordum, buna tüm kalbimle o kadar inanıyordum ki başımı kaldırıp adamın gözlerinin içine baktım "Beni de vur, tam burada beni de vur!"

 

"Hay hay." Maskeden yüzünü göremesem de memnun sesi pek ala belliydi.

 

Anneme baktım önce, abime, Lilia'ya, Pars'ta oyalandım bir süre, en son Sungur'daydı gözlerim. Böyle düşünmemiştim hiç, en azından yeşil gözlerine son kez bakabilmeyi dilerdim.

 

Saniyeler içinde patlayan silahla bedenim titredi, en ufak bir inilti bile dökülmedi dudaklarımdan. Gülümsedim, sevdiklerimle bir arada ölecektim. Huzurlu değildim, belki hiç huzur bulamayacaktım fakat mutluydum.

 

Yere savrulan bedenimin ardından beklemediğim bir şey oldu, acı arttı, arttı ve arttı. Dayanılamayacak noktaya çıktı, nefeslerim kesik kesik hal alırken artık nefes alamayacak noktaya gelmiştim.

 

Hak ediyordum, bu acıyı hak ediyordum ben.

 

"Hak ediyorum, ben hak ediyorum. Hak ediyorum."

 

"Neyi hak ediyorsun anlamıyorum?" kısa sürede aşina olduğum sesle bütün evren yok oldu. Karanlık aydınlanmadı, o karanlıktan başka bir karanlığa geçiş yaptım. Sanki evrenler içinde bölünmüştüm de orada ölüp başka bir evrende devam ediyordum.

 

Gözlerimi aralayıp yerimden fırlarcasına kalkmak beklemediğim bir şeydi. İki büklüm olmuş şekilde nefeslerimi düzene sokmak adına derin nefesler alırken yanaklarında hissettiğim sıcaklık gördüğüm gerçekçi kabustan değildi. Sungur'un elleriydi. Yüzümü bir nimet gibi avuçlamış, kabusumda son kez bakıp ölmeyi dilediğim gözlerine bakabilmem adına başımı nazikçe kaldırmıştı.

 

Ortam karanlıktı, nerede olduğumuzu seçemiyordum fakat zihnim yerine gelmişti. Son yaşananların ve kabus gördüğümün farkındaydım. Gerçekçiydi, vicdanım, hissettiklerim, çektiğim acı ve gördüklerim o kadar gerçekti ki ölümlerini yaşadım. Ciddi anlamda yaşadım.

 

Titriyordum ve nefesim hala düzene girmemişti ama parlak gözleri yol göstermek ister gibi ışıldayarak bakıyordu gözlerime "Kabus gördün, iyi misin?"

 

Değildim, kesinlikle iyi değildim. Dilim damağım kurumuştu, yutkundum. "İyiyim, peki ya sen? Pars ve Lilia?" Ellerimi kollarına koyup kurşun yarası arar gibi yokladım, sanırım etkisinden hala çıkamamıştım.

 

"Pars ve Lilia iyi, uyandılar ama halsizlikleri devam ediyor. Serumun bitmesini bekliyorlar. Bende iyiyim, serumum bitti. Seninki de bitti ama iyi hissetmiyorsan doktoru çağırayım çaresine bakalım." Kabusumdan sonra bu haber ruhuma ilaç gibi gelmişti, rahat bir nefes almıştım. Başımı iki yana sallayıp reddettim. "İyiyim."

 

Kendinden eminlikle açıklamaya devam etti Sungur "Sana demiştim, baştan benim içeceğimi bilse belki zehir katabilirdi ama planı seni almaktı." Tehditkar ve kendinden emin gülüşüne kaydı gözlerim "Ama alamadı, bu bana birini hatırlattı."

 

Anlamadığım için anlamsızca baktım yüzüne "Kimi?"

 

"Kurşun."

 

Kabusumdan tamamiyle sıyrılmak ister gibi histeriyle güldüm "Kurşun'un beni almak gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum, onun seninle bir husumeti var gibi duruyordu."

 

Başını sallayarak onayladı, ellerini yanaklarımdan çekince kendimi tekrardan bir boşlukta hisseder gibi oldum, yine de bir şey demedim de yapmadım da. Bende ellerimi kollarından çekip önüme koyarak temasımı kestim.

 

"Öyle, ben Kuytu'ya ilk geldiğimde Kurşun boksördü. Kısa sürede kariyerimde zirve yapınca beceriksiz olduğu için onu kadrodan çıkardılar." Arkaya eğilip ellerini yatağa yasladı, kinayeli ve kendini beğenmiş gülüşüyle kıvrıldı dudakları, gözleri keyifle parlıyordu "Eh tabi, herkes benim gibi her konuda iyi olamaz." Gülüşü büyüdü "Yediremedi."

 

Gözlerimi kısarak başımı omzuna eğdim, kibirli gülüşüne karşılık kocaman güldüm "Koca bir ego yığını olduğunu söyleyen oldu mu?"

 

Dilini damağına vurup cıkladı, benden taraftaki sağ kolunu kaldırdı, elini yumruk yaparak kolundaki kaslarını belirginleştirip gösterdi. Kolunda oluşan engebeli dağa baktım kısa süre, tamam kaslıydı. Ne vardı yani, niye gözümüze gözümüze sokuyordu?

 

Kaşlarıyla kolunu işaret etti "Kas yığını olduğumu söyleyen oldu."

 

Alaylı tebessümüm sürerken ekşittim yüzümü "Yalan söylemişler."

 

Dudaklarında yer edinen silik tebessümüyle beraber 'öyle mi' dercesine alayla kaldırdı kaşlarını "Gitmeden gözlerine de bir baktıralım. Ya gözlerin net görmüyor ya da asıl yalancı sensin."

 

"Ne net göremiyorum ne de yalancı değilim. Doğruları konuştuğum için işine gelmiyor."

 

Yüzüme baktı bir süre, saniyeler saniyeleri kovaladı. Ne arıyordu, neden bakıyordu bilmiyorum fakat iyi hissettiriyordu. Yanımda olması, bana bakması, konuşması, iyi geliyordu. Kafam dağılmıştı, zihnim berraklaşmıştı.

 

Düşüncelere daldığım an, ansızın ellerini yataktan çekip bana döndü. "Test etmeme izin ver." Demesiyle yaklaşması bir oldu, yüzü yüzüme fazla yakındı. Gözlerini gözlerime dikerek ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum, yaklaştıkça kalbimin dilini de çözemiyordum, hızlanarak bana ne anlatmak istiyordu? Delirdiğimi?

 

"Neyi?" Dedim gözlerimi gözlerinden çekmeden.

 

"Gözlerinin iyi görüp görmediğini." Gözleri, ruhuma Umut fısıldar gibi narin, beni sarmalar gibi yumuşak, her şeyden korumak ister gibi hoyrat bakıyordu gözlerime. Duygu karmaşasının içinde boğulduğumu zannettim.

 

"Beni net görebiliyor musun?"

 

Gayet netti, "Evet." Yaptığı şey hala anlamsızdı. Bazen yaptıklarını anlanlandırmak uzun sürüyordu ama hiçbiri anlamsız olmuyordu. Artık biliyordum. Kaşlarımı çatarak bakıyordum. "Görüyorum."

 

"Ne hissettiriyor?"

 

İçimde yükselen anlamsız sıcaklıkla stres bamıştı. Ne saçma soruydu. Ne hissettirebilirdi, bunu niye soruyordu? Ne cevap bekliyordu ki? Anlamsız anlamsız şeyler. "Ne saçmaladığını anlamıyorum Sungur."

 

"Ne görürsen gör, hangi durumun içinde olursan ol beni böyle net görebileceğin kadar yakınında olacağımı bil. Yanında olmasam bile varlığımı hissederek beni göreceksin." Söyledikleriyle titrek bir nefes verdim, aynı anda verdiğimiz nefesler birbirine karışarak kayboldu. "Sana şu ana kadar güvenden başka bir şey vermedim, vermemde. Buna dayanarak bana güvendiğini düşünerek söylüyorum bunları. Ne kabus ne de eli kanlı düşman, bu kadar yakınındayım."

 

Bana şu ana kadar güvenden başka bir şey vermediği doğruydu, ona güvendiğim de doğruydu. Söyledikleri anlamlandıramadığım çok başka şeyler hissettiriyordu, bunun dışında değerliydi de ama beni köşeye sıkıştırmaktan başka bir işe de yaramıyordu. Ondan böyle şeyler duymak, beni yersiz bir telaşa da soktu.

 

Gözlerimiz birbirinden kopmazken nefesimin tükendiğini hissettim, bu ortamdan hemen çıkmam gerekiyordu. Kapıldığım telaşın vücuduma yaydığı adrenalinin kurbanı olarak daha da çattım kaşlarımı "Ne yani ben kendimi koruyamaz mıyım?" Yataktan inip ayağa kalktım, karşısına dikildim.

 

Sungur böyle bir tepki beklemediğinden olsa gerek bir süre kalktığım boşluğa baktı. Başını bana çevirdiğinde yüzünde hatırı sayılır bir şaşkınlık vardı. Kaşları havalanmış, dudakları aralanmıştı. "Öyle bir şey mi dedim ben şimdi?"

 

Yersiz bir tepkiydi, biliyorum yersizdi. Kötü bir şey söylememişti ama öyle derin bakıyordu ki kafamda geçen her düşünceyi, hissettiğim her duyguyu okuyabiliyor gibi hissettiriyordu ve bu korkunçtu.

 

Elimi boşluğa savurdum "Neyse boşver, ne dediysen dedin. Ben Pars'ın yanına gidiyorum."

 

Yatağın etrafından dönerken karanlıktan dolayı göremediğim bir cisme ayağımı geçirmek suretiyle vurmuştum. Acıyla inleyerek ayağıma eğildim, iki elimle avuçlayarak yatağa oturdum.

 

"Aferin sana İlay, ne yaptın?"

 

Ayağımı Sungur vurmuş gibi öfkeyle kaldırdım başımı "Serçe parmağım sizlere ömür."

 

Anlamsız bakışlarıyla ellerini yüzüne atıp sıvazladı "Lan ben ne yaptım şimdi?"

 

"Hiçbir şey, boşversene." Ayağa kalktım hışımla, parmağımın acısından topallayarak çıktım odadan. Sungur'da kendi kendine söylenerek peşimden geliyordu. "Ne dedim lan ben şimdi? Gayet de güzel konuştum aslında. Bu cadı ne anlar? Bende kabahat."

 

Cadı?

 

Merdivenlerden inerken bu sefer söylenen bendim "Duyuyorum seni, az daha sessiz konuş."

 

"Duy diye konuşuyorum zaten." Güldü ardından "Konuşma değilde sessiz konuş mu?"

 

Omuz silktim "Konuşma desem de konuşacağını biliyorum, çünkü ben öyle yapacağım."

 

Daha sesli güldü, yine ney hoşuna gitmişti acaba?

 

"Desene her kulağım çınladığında aslında beni düşündüğünü anlayacağım." Adama sana söveceğim diyorum o bana beni düşünüyorsun diyor, kafayı yiyeceğim. Beyninin nasıl çalıştığını merak ediyordum, inceleme fırsatım olsaydı değişik bir tecrübe olabilirdi.

 

"Ruh hastası." Dedim homurdanarak. Merdivenler bitmişti, salona ulaştığımız için laf dalaşımızda bitmişti.

 

Pars ve Lilia karşılıklı uzun koltuklarda uzanıyorlardı, kollarına bağlı serumların bitmesini bekliyorlardı. "Patavatsız bir insansın, hatta ve hatta yalancısın. Kafanda kuruyorsun, kendin çalıp kendin söylüyorsun." Lilia'nın nefes almadan sarfettiği sözlerin sebebini anlamlandırmaya çalışıyordum. Bakışlarım Pars'a düştüğünde, kolunu gözlerinin üstüne uzatıp Lilia'yı duymamazlıktan gelmeye çalıştığını gördüm. Sıkıntılı ifadesiyle bıkkın bir nefes verdi, işittikleri bir kulağından girip diğerinden çıkıyor değildi, hiç girmiyordu anlaşılan.

 

Göz göze gelince kolunu yüzünden çekip başını hafifçe kaldırdı "İlay, iyi misin?"

 

"Turp gibi." Sungur kendince gerekli cevabı verip kendisini tekli koltuğa atmıştı, ters bakışlarımla yanındaki diğer tekli koltuğa oturdum. "Evet turp gibiyim." dedim onu onaylayarak.

 

"Ne içtiyse yan etkisi çeneye vurmuş.." demesiyle ters bakışlarım öldürücü bir hal almıştı, keyif aldığını belli eden bakışları öldürücü bakışlarımla kesişse de keyfinden bir şey eksilmedi "Bülbül gibi şakıyor."

 

Yüzümü ekşitip güldüm, ardından önüme dönüp cevap vermeye bile tenezzül etmedim, kısık gülüşünü işittim. Beni sinir etmek ata sporu gibi bir şey olmuştu.

 

Lilia'ya baktı Pars bıkkınca, biz gelmeden önce ne yaşanmıştı aralarında acaba? "Al benden de o kadar, bir söyledim bin işittim."

 

Lilia'ya maratona hazırlanır gibi derin bir nefes alıp konuşmaya başlayacağı sırada Pars izin vermeden gözlerini büyütüp karşı çıktı "Tamam anladım, ben çalıp söyledim. Kafamda kuruyorum. Anladım."

 

Tek gözümü kırpıp başımı belli belirsiz sallarken ikisine bakıyordum "Ne oldu?" bu sefer engellenmesine müsaade etmeden anında açıklamaya başladı Lilia "Neymiş efendim, maddenin amacı insana duyguları haddinden fazla hissettirmekmiş. Etkisi de ruhsal olarak rahat hissettiğin an aniden kesildiği için bayılmışız. Beyefendi hızlı yürümediğim için beni kucaklamış o an bayılmışım."

 

Bu teori doğruysa Sungur, kendisini arabaya geçince rahat hissetmişti. Belki de bileğimi tutarken, öyle miydi? Bayılana kadar bırakmamıştı bileğimi. Emin değildim.

 

Bende doktorlar gelince kaybetmiştim kendimi, teorisi doğru olabilirdi.

 

Pars söylenilenlerde bir sıkıntı görmediğini ima ederek "Ne var bunlarda?" dedi yükselerek, cevap beklercesine bana ve Sungur'a bakıyordu "Kardeşiyle görüşmek istediğini söyledi, şu an mümkün olmadığını ama iyi olduğunu söyledim. Bana güvenmediğini söyledi bende içten içe güvendiğini kanıtladım bu kadar." yan yan Lilia'ya bakıp homurdandı "İşine gelmedi."

 

"Of tamam, konuşup daha da kafamı şişirme. Zaten başım ağrıyor."

 

Aldığı cevaba karşı Pars'ın dudakları şaşkınlıkla aralandı, bir şey söyleyecekti ki vazgeçip yuttu, sabır çekerek önüne döndü.

 

Kanlı kabusumun ardından gözümü açtığımda yanı başımda Sungur'u görmek, atışmak, burada Pars ve Lilia'nın atışmalarını izlemek lütuftu. Herkes iyiydi, tek bir damla kan eksilmemişti damarlarımızdan. Rahat bir nefes alarak arkama yaslandım. Etrafıma bakındım, doktorlarında burada olması gerekmez miydi? "Doktorlar nerede?"

 

"Sorun olmadığını söylediler, işleri bitince gittiler." kaşlarıyla Pars ve Lilia'yı işaret etti "Onların serumu bitince çıkarıp gideceğiz buradan."

 

İkisine baktım ilgiyle "Gerçekten iyi misiniz peki?"

 

"Sorun yok, iyiyim." Pars'ın verdiği cevabın ardından ona katılarak onayladı Lilia "Bende gayet iyiyim." kara bulutlar tamamiyle dağılmıştı üstümden. Dün gece yaşanan her şeyi baştan sona hatırlamaya çalıştım, kaçırdığım bir şey olmadığına emin olmak istiyordum. Aslında kaçırdığım bir şey vardı.

 

Merakla, biraz uzağımdaki tekli koltukta oturan adama döndüm "Son sözleşmeyi hangi zaman diliminde hazırlayıp belgelerin arasına koydun?"

 

Bedeniyle biraz bana döndü, dirseğini koltuğun kenarına koyup parmaklarını çenesine koyarak hafifçe güldü. "Rusya'ya gideceğimiz günün sabahı hazırladım."

 

"Bize neden söylemedin?"

 

"Siz planı kurmuştunuz, ne kadar reddetsem de uygulamakta kararlıydınız.O sözleşmeyle planlarım farklıydı ama size uydum. Böyle adamlar güzellikten anlamaz, yan çizmemeleri adına garanti olarak imzalatmam gerekiyordu."

 

Habersiz hamlelerine sinir olsam da günün kahramanı oluyordu, günü kurtardığı sürece sorun teşkil etmiyordu.

 

"Pekala" Kuruyan dudaklarımı ıslatıp başımı salladım "İyi bir fikir olduğunu inkar edemem, günün kahramanı sendin."

 

Elini çenesinden indirip başını daha da çevirdi bana, dudaklarında beliren kinayeli gülüş belirginleşti. "Beni ve yaptıklarımı kabulleniyorsun." gözlerinde kabullenilmiş olmanın bariz özgüveni vardı.

 

"Günü kurtardığın sürece kabullenebilirim."

 

Başını önüne çevirip başını geriye atarak güldü, fazlaca keyiflenmişti. Başını geriye atarak gülüşünü izlemekten alıkoyamadım kendimi, Beyaz dişleri ve pürüzsüz boynunu gözler önüne sermişti, yan profilden bile kusursuz olması ucundan sinirimi bozmadı değil.

 

Başını indirip tekrardan bana döndü, yeşil gözlerini mavilerimle buluşturdu "İlk hatamda cami avlusuna bırakacak gibisin."

 

Güldüm bu dediğine, gözleri anında kıvrılan dudaklarıma düştü. "İyi fikir, değerlendirmeye alacağım."

 

Gülüşüm yavaş yavaş tebessüme dönmüştü, ansızın oluşan sessizlik Sungur'un gözlerini dudaklarımdan çekip gözlerime çıkarmasıyla devam ediyordu, dudaklarına bakmamak için verdiğim savaş nefessiz bırakan cinstendi.

 

Ortamdaki sessizliği ve ağır havayı dağıtan gürültü Pars'ın ciğerini bırakırcasına öksürüşüydü. "Ölüyorum galiba, su!" Sungur donuk gözlerini Pars'a çevirip söver gibi uzun uzun baktı, öksürüşleri şiddetle devam edince ayağa kalkıp mutfağa koştum. Bir bardağa hızlıca su koyup salona geçtim. Pars'a suyu kendim içirirken, o Sungur'a bakarak gülümsüyordu.

 

Lilia başını iki yana sallarken gülerek mırıldandı "İnanamıyorum gerçekten."

 

Sungur'da homurdanarak önüne dönünce mutfağa gittiğim beş saniyelik zaman diliminde neler olduğunu merak ettim. Bardağı kenara koyup yerime geçerken hepsinde göz gezdirdim "Ne oldu?"

 

Yerime oturup üçüne bakmaya devam ettim, Lilia konuşmak adına dudaklarını aralamıştı ki Pars araya girdi "Bir su istedim diye nazlı erkek oldum, ondan bakıyorlar."

 

Gülerek başımı iki yana salladım, kesin öyledir Pars'cığım. Öyledir canım. "Öyleyse tamam, bende bir şey oldu sandım."

 

Cıkladı Pars itinayla "Ne olacak? Serum bitse de gitsek."

 

İyi oldukları sürece ne zaman gittiğimizin bir önemi olmasa da davete yetişmemiz gerektiği bir gerçekti. Sungur'a döndüm "Fransa'ya mı gidiyoruz?"

 

Başını ağır ağır sallayıp onayladı Sungur "Fransa'ya gidiyoruz.." bakalım bu sefer neler bekliyordu bizi.

 

Son Yazılar

Hepsini Gör
20. "ARAFTA SANCI"

20.BÖLÜM “ARAFTA SANCI” doubt- twenty one pilots Let the world burn- chris grey   "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiği

 
 
 
19."UĞRUNA YAŞAMAK"

"UĞRUNA YAŞAMAK"   I'II Do It- Heidi Montag Say it right- Nelly Furtado Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes       |Sungur Tuna Kurtel|   Zehir... Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimd

 
 
 
18."KANLI İLMEK"

"KANLI İLMEK"   Durma yürüsene - Melike Şahin Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut   Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın n

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page