top of page

7."SEÇTİĞİM KİŞİYİM"

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 19 Eki 2025
  • 53 dakikada okunur

Sungur beni arka bahçede bırakıp giderken bakışlarım sırtına düşmüş, gidişini seyretmiştim. Beni ikilemde bırakıp gittiğine inanamıyordum. Seçenek sunup beni bir şeye mecbur bırakmış gibi gözükmese de sözleriyle manipüle ediyordu. Kendince doğru olanı yapıyor olabilir fakat benim şu anda gün yüzüne çıkmam ne kadar doğru bilemiyordum.

 

Anlaşmak istedikleri o iki adamla görüşme sağladıktan sonra karşılarına çıkmak daha makul gözüküyordu.

 

"Yine ne oldu burada?" Pars büyük adımlarıyla gelerek karşıma geçmiş, düşünceli ifademde merakla gezdiriyordu gözlerini, tek kaşını kaldırıp başını belli belirsiz salladı "Ne düşünüyorsun kara kara?"

 

Kollarımı göğsümde bağlayıp başımı gökyüzüne kaldırarak ofladım, ardından derince nefeslenip başımı indirerek beni dikkatle izleyen Pars'a baktım "Otuz saniye sonra Kuytu liderleri evimizi basacak." Alayla gülerek omuzlarımı kaldırıp indirdim "Çay mı kahve mi yapsam diye düşünüyorum, belki de böğürtlenli çay yapmalıyım. Ben sevdim, onlarda sever belki."

 

Konunun bu olmadığının farkındaydı fakat alayıma ayak uydurdu "En acımasız kararları verenlerin bardağında mor renkli, meyveli bir çay görsem 'Bunların vereceği karardan ne olur?' derdim." İlgiyle büzdü dudaklarını "Sonra seni tanıdığım için vazgeçerdim tabi."

 

Başımı eğip güldüm "Egom okşandı."

 

"Ben daima doğruları söylerim."sesli bir nefes çekti "Şimdi sen söyle bakalım, sorun ne? Sungur nerede?"

 

Sorusuna cevap niteliğinde kopan gürültü ayağımın altında ki zemini sarstı, irkilerek başımı kaldırdım, bedenim korkuyla kaskatı kesildi. Pars anında belindeki silahı çıkarıp kavradığında öne doğru atılacakken kolundan tutup engel oldum. "Kuytu liderleri geldi."

 

Başını omzunun üstünden çevirip hayretle büyüttüğü gözleriyle dehşet içinde baktı "O konuda ciddi miydin? Dalga geçiyorsun sanmıştım!"

 

İçeriye gelmesi için kolundan çekiştirdim, kopan gürültünün ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyordu. "Benimle gel."

 

Peşimden gelse de sorgulamayı eksik etmedi "Nereye? Sungur önde mi?"

 

Elimi kolundan çekip hızlı adımlarla içeriye girdim, beni takip ediordu "Evet, önde. Liderlerin depolarına bomba yerleştirmiş."

 

"Anlamadım?" Sesi normal düzeyde çıksa da şaşkınlığı gün yüzündeydi.

 

"Evet." Üst kata çıkıp bahçeye bakan odalardan kendi odama girdim hiç düşünmeden. Hemen camın önüne geçip olan biteni izlemeye koyuldum.

 

"Ne eveti İlay, neye evet? Düzgün anlatsana şunu." Yanımdaki yerini almıştı, bir bana bir bahçeye bakıyordu. Şu anda herkes arabasından iniyordu, en önde Karan Soykan vardı. Onun arabasından Kurşun inene kadar her şey gayet doğaldı, onun burada ne işi vardı?

 

Sıkıntılı bir nefes verip çenemle bahçeyi işaret ettim "Bunun burada ne işi var?"

 

Pars gösterdim yere baktı, Kurşun'u görünce yumruk yaptığı ellerini sıktı var gücüyle "Kendi ayaklarıyla evimize geldi, daha ne bekliyoruz?" Cıklayarak reddettim "Her şey bu kadar karışıkken aptallıktan başka bir şey olmaz."

 

Son kez soruyorum dercesine net bir bakış attı "Özet geç İlay."

 

Daha fazla uzatmadan anlattım"Sungur, Kuytu'ya geldiğinde herkesin deposuna bomba yerleştirmiş, bende bugün öğrendim. Sonra masaya geçmek için sevkiyat dopalarındaki bombaları patlatmış ama malları saklamış-"

 

Anladığını belirterek cümlemi tamamladı "Şimdide mallar karşılığında masaya geçmek istediğini söyleyecek."

 

"Aynen öyle."

 

"İyi bok yemiş." Dedi homurdanarak, katılarak bende sinirle homurdandım "Sorma. Habersiz hareket etme diyorum, daha saatler önce söyledim. Dağda kafasına göre takılmaya alışmış, artık tek de değil üstelik. Böyle kafasına göre davranamaz." Kollarımı bağlayıp sağ elimi kaldırdım, işaret parmağımla alnıma vurdum "Birde seçenek sunuyor" alnıma vurmayı bırakıp başımı Pars'a kaldırdım, elimi yana açtım "Neymiş? Kartlarımı açık oynamak istersem yanında durabilirmişim." Hah dercesine histeriyle güldüm. "Aptallık."

 

Başını eğip kaşlarını çattı, mantığını sorgularcasına yüzüme baktı "Mantıklı olabilir mi?"

 

Gözlerimi bahçede ki hengameden çekmeden başımı iki yana sallayarak eminlikle "Aptallık diyorum ya." Dedim sitemle "Gizlilikle ilerlemek daha mantıklı."

 

Bakışları bir kaç saniye emin olmak istercesine yüzümde gezindi, en sonunda ne kanıya vardığını bilmiyordum fakat onaylayarak önümüzde ki camı açtı, sesler daha net gelince ikimizde bahçede olanlara dikkat kesildik.

 

Karan Soykan hırsla gürledi "Mallar gitti, öleceksin Karakan!"

 

Karan Soykan'ı ve geri kalanı görebiliyorduk, etraftaki adamların hepsi Sungur'a silah doğrultmuştu. Bu durum beni içten içe gerse de hamlede bulunmamaktı niyetim, o kurtulurdu bir şekilde. Sungur'un yüzünü değil sadece sırtını görüyorduk fakat yüzünü göremesem bile duruşundan, yüzündeki rahat ifadeyi anımsayabiliyordum. Yayvan bir gülüşle karşısındaki adamı öfke nöbetine sürüklediğine emindim.

 

"Yanlış Karan Soykan! Çok yanlış, Custos oluşumu garantiledim. Ben ölmeyeceğim, burada ölecek biri varsa o da" ses tonuyla düşüncelerimi garantiledim fakat kime baktığını bilemediğimden merakla dikkat kesildim.

 

Kurşun'un yankılanan gür sesiyle işaret ettiğinin o olduğunu anladım "Ne saçmalıyorsun lan sen? Öleceksin hala dayılanıyorsun! Siktirme belanı Karakan, burada ölecek tek bir kişi var o da sensin."

 

Pars ellerini cebine koyup keyifle güldü "Sungur'un yapacağı en doğru hareket olur."

 

Memnuniyetsizce göz devirdim "Siz bluethootlandınız mı? Kafalarınız aynı çalışmaya başladı."

 

Kinayeli bakışlarını gözlerimle buluşturdu, alayla kocaman gülerek başını salladı "Biz ona aklın yolu bir diyoruz." Bak sen Pars Bey'e, şimdi de benim aklımı sorgular olmuştu. Cevap vereceğim sırada Karan Soykan'ın sesiyle söyleyeceklerimi yutup dışarıya dikkat kesildim.

 

"Bizi ne kadar zarara uğrattığının farkında mısın? Depolarımızı patlatarak neyi garantilediğini sanıyorsun Karakan?"

 

"Liderliğimi. Mallar bende, depolarınızı öncesinde boşalttım. Zararınızı ortadan kaldırmak istiyorsanız yapacağınızı biliyorsunuz."

 

"Sen beni aptal mı sanıyorsun lan?" inanmıyordu.

 

Sungur, başını iki yana ağır ağır salladı "Hayır ama sen beni aptal sanarak en büyük hatayı yapıyorsun. İyi düşün Karan Soykan, hayatının hatasını geri çevirerek canından olma." Etrafında kendisine doğrultulan silahları umursamadan ettiği tehdidiyle beraber Sungur'a doğrultulan bütün silahların emniyeti saniyesinde açıldı.

 

İçimde fokurdayan adrenalinle ellerimi yüzüme kapattım, şimdi öldüreceklerdi işte. Planlarının her zaman iyi gideceğini ona düşündüren neydi? Ölümsüz müydü, dokuz canlı mıydı? Hiç sanmıyorum!

 

"Aptal!" Dedim sitemle, ellerimi yüzümden hırsla çekip Pars'ın silahını aldığım gibi odanın dışına koştum "Aptal." Homurdanarak odadan çıktığım sırada Pars'ın arkamdan "İlay, dur!" Dediğini işitsem de durmadım. Son hızla merdivenlerden indiğim gibi kendimi bahçede, Sungur'un yanında ve Karan Soykan'a silah doğrulturken buldum.

 

"İndirin silahlarınızı." Sesim sandığımdan daha gür çıkarken ben bile şaşkınlık içindeydim, uzun zamandır bu anı bekler gibi tatmin doluydu ruhum, sanki buna ihtiyacı var gibiydi. Karşımdaki adama silah çekmeye, ona kafa tutmaya, karşısına çıkıp gözlerine bakarken meydan okumaya ihtiyacım vardı ve ben bunu yaparak tatmin olmaya başlamıştım.

 

İşimle duygularımı birbirine katan biri olmamıştım şimdiye kadar, öyle sanıyordum yani. Fakat ben başaramıyor muşum, duygularımı karıştıracak kadar büyük bir yük yokmuş üstümde şimdiye kadar. Abimin kapıma gelişinden sonra bir dönüşüm daha yaşadım hayatımda. Karşımdaki celladın gözlerine intikam ateşiyle yakmak ister gibi bakarken tatmin olmam kontrol edilemez boyuta çıkarsa olumlu sonuçlar doğurmazdı. Bunu istemiyordum fakat ben intikam almakta istiyordum.

 

Saniyeler önce aptallık dediğimi ani bir kararla yok saymış, karşısına çıkmıştım. Başımıza gelenlerden dolayı kendimi suçlamayı bırakalı uzun zaman olmuştu fakat biliyordum, bundan sonra ne olacaksa sebebi ben olacaktım ve bundan en ufak pişmanlık duymayacaktım, ben çoktan seçimimi yapmıştım. Ben başıma gelenler değilim, başıma gelenlerden sonra olmayı seçtiğim kişiydim.

 

Başından beri aptallık olarak gördüğümü söylediğim eylemler aslında yapmak için can attığım fakat mantıksal olarak bastırmaya çalıştığım bir savunma mekanizmasıydı. Yenik düşmüştüm, bunu seçmiştim ve gözümü bile kırpmadan çektiğim silah, tetiğin üstünde hazır ol da bekleyen parmağım bunun yanlış bir seçim olmadığını bağırıyordu.

 

"Yoksa Dominus'unuz ölür." Kelimeler ağzımdan o kadar acımasız ve net çıkıyordu ki istesem böyle olmazdı. Ona duyduğum saf nefretin tohumlarıydı bunlar.

 

Karan Soykan'ın gözlerinde peyda olan paniği netlikle gördüm, Kuytu'dan haberdar oluşum onu afallatmıştı. Kendisine duyduğu yıkılmaz güvenine sağlam bir darbe vurmuştum. Memnuniyetle kaldırdım çenemi, savaşın çanlarını işitiyordum. Kızı tarafından kendisine doğrultulan silaha baktı, ardından Sungur'a çıkardı hayret eder gibi "Buraya gelirken anlamam gerekirdi. Kızımı da mı zehirledin?"

 

O kadar güç zehirlenmesi yaşıyordu ki bizi zehirleyenin kendisi olduğunun farkında bile değildi. Yükselen adım sesleriyle başımı sola çevirdim, Sungur'un soluna geçerek Karan Soykan'a silah doğrultan Pars'ı görmemle memnuniyetle silik bir tebessümün kurbanı oldu dudaklarım. Beni asla yalnız bırakmazdı, görev arkadaşından çok, kardeşlikti bu.

 

Sungur'un sesi netlikle yükseldi "Zehir senin işin, ben hakikati bilir, onu konuşurum." ardından ses tonunu bahçeyi inletecek kadar yükseltti, arkadaki adamlara bakıyor, sesini oraya duyuruyordu "Hakikat belli beyler! Ya benimle beraber mallar, ya da bensiz çöküşünüz. Düşünün ama öyle yirmi dört saat değil, iki dakikanız var."

 

Karan Soykan, gözümü bile kırpamadan, ellerim titremeden ona silah doğrultan bana yöneldi. "İlay, yaptığın bu hatadan dön ve bu şehri terket." Gerçekten akıl tutulması yaşıyor olmalıydı, üstümde hala söz hakkı olduğunu mu sanıyordu? Beş yıl öncesinde kalmıştı, üstümde hakimiyet kuramazdı.

 

Elini kaldırıp dokunmak amacıyla bana uzatırken Sungur, silah tutan elimi silahla beraber kavrayıp indirdi. elini elimden ayırmadan önüme geçerek Karan Soykan ile arama girdi.

 

Beklemediğim, ani gelişen bu hamle karşısında onu kenara itip ne yaptığını sorgulamak istesem de herkesin önünde yapmak istemedim, sırtıyla bakışıp dinlemeye karar verdim.

 

"Ona temas edersen, benim sana ilk temasım beynine girecek kurşunla olur." Onun babam olduğunu unuttuğunu düşünüyordum, bu tepki kıskanç bir erkeğe göre bile fazlaydı. Üstüne üstlük kıskanması gereken veya engellemesi gereken durum olmamasına rağmen tepkisi fazlaydı. "Ben çok sabırlı bir adam değilim, hızlı idrak et."

 

Bedeninin kasıldığını elimi saran elinden anlayabiliyordum, bedenimin ısındığını hissettim. Bedeni sıcaktı, dip dibe olduğumuz için ısım yükselmişti fakat ona ne olduğunu anlamıyordum. Bir anda takındığı koruyucu tavır genel tavrı mıydı? Öyleyse aşırı fazlaydı.

 

Etrafımızdaki adamlardan biri "Karan Bey, izin verin delik deşik edelim." Deyince Asaf Bağırdı "Evet, neyi bekliyoruz Karan? Öldür gitsin şunu, bu ülke bizim. Bulamaz mıyız sanıyorsun?"

 

Gür bir kahkaha attı Sungur, bedeninin sarsılışını izledim, apaçık alay ediyordu "Sanmıyorum, eminim. Beni öldürerek ne paranızı ne de canınızı riske atmayın." Liderlerin bedenlerinde, kalplerinin üstünde beliren kırmızı noktayla omurgamdan giren soğukluğu hissettim. Bunları ne zaman ayarlanmıştı? Umarım burayı kan gölüne çevirmezdi, başkana ne derdim sonra?

 

Karan Soykan son kozlarını oynayarak kendini kurtarma peşindeydi "Eğer yalan söylüyorsan Karakan seni-" demesine kalmadan istemediğim ve beklemediğim ikinciyi hamleyi yaptı.

 

Bırakmadığı elimle beraber kavradığı silahı kaldırıp Kurşun'un göğsüne ateş etti. Acı feryatla yere savruldu bedeni.

 

Bu noktada akıl tutulması yaşayan bendim, tepkisiz kalmaya çalıştıkça daha fazlasını ekliyordu. Bu adamın derdi neydi? Ne yapmak istiyordu? Silahı ona çevirip vurmamam için tek bir sebep söylemeliydi, zor söylerdi. Vurmam için ise binlerce sebep sayabilirdim.

 

Soluklanarak sakinliğimi korudum, sırası değildi ama gelecekti.

 

"Ne diyordunuz?" Dedi Sungur pişkinlikle.

 

Karan, arkasını dönüp kimi vurduğuna baktı bir süre, ardından Sungur'un yakasına yapışacak oldu ama son anda durdu, bağırmakla yetindi "Kafana göre adam öldüremezsin!"

 

"Geçenlerde Asaf Bey'in mekanındaydım. Orada Kurşun'la birbirimizi tek kurşunla öldürmesine masaya oturduk, ben kazandım ve hakkımı şimdi kullandım. Doğru değil mi Asaf? Adamın patron anlatmıştır sana, o da bizimle aynı masaya oturdu. İddaaya katılmasa da güzel bir oyundu."

 

Bütün bakışlar Asaf'a döndü, istemeye istemeye homurdanarak ağzının ucuyla onayladı "Doğru."

 

"İşte duydunuz, şimdi ne diyorduk Karan Soykan?"

 

Önce bende durdu gözleri, öfke kusuyordu adeta. Benimde durumum ondan farksız değildi. Ardından Sungur'a kaldırdı kafasını, hiç istemiyordu fakat "Malları ver, artık Custos'sun." Cümlesi döküldü dudaklarından zorlukla. Başka şans bırakmamıştı ve başarmıştı.

 

"Gidiyoruz!" Dedi gür sesiyle, herkes emre itaat edip arabalarına binerken Karan Soykan'ın odağı bendeydi, gitmeden son kez tehdit etmek istiyordu sanırım "Gitmediğin için çok pişman olacaksın kızım." Canımı acıtmaya mı çalışıyordu? Bana bir kere bile kızım demeyen adam karşısına geçtiğim de koz olarak kullanıyordu, midemi bulandırıyordu.

 

Karşımdaki adama istediğini vermeyerek en az onun kadar net ve tehditvari havada karşılık verdim.

"Belki de" elimi Sungur'un elinden kurtarıp bir adım yaklaşarak tam karşısına dikildim, şeytani bir üslupla güldüm, ona onun gibi karşılık vermem gerekirdi. "Ama buna değecek."

 

İstediğini alamayan Karan, bu tavrım karşısında burnundan soluyarak geri döndü, attığı her adım bizi yerin dibine sokmak ister gibi güçlüydü.

 

Daha çok beklerdi.

 

Karan Soykan son sözünü söyledikten sonra adamlarını da toparlayıp giderken Kurşun'un yerde ki bedenini kollarının altından tutup kaldıran adamı izliyordum. Masadakiler gelmeden önce yanımıza koşarak gelen Sungur'un adamıydı, adı Atıf olmalıydı. Kurşun'u sürükleyerek eve götürüyordu.

 

Karan Soykan'da durup sürüklenerek götürülen adamına son kez baktı, Sungur'a kaldırdı gözlerini. Bir şey diyecek oldu ama yuttu, ona ne olacağını sormalıydı, uzun süredir adamı olmalıydı fakat dilinin ucundakileri yutarak hırsla nefeslenip arabasına bindi.

 

Pars, Sungur ve ben istifimizi bozmadan son arabanında çıkışını bekledik. Kırılan kapıda gezindi gözlerim, o kapıyı Sungur yaptıracaktı. Bütün her şeyi kafasına göre planlayıp uyguladıktan sonra ki bütün hasarlar onun sorumluluğunda olacaktı. Belli ki buna dur diyemeyeceğiz.

 

Son arabada çıktıktan sonra hala elimde olan silahı sıkıca kavradım, her şey bir anda alevlenirken bir de Kurşun'u vurmuştu. Gerçekten, sonraki hareketini tahmin edemeyeceğim kadar haylaz bir erkek çocuğuna benziyordu. Solumda kalan adama dönüp istemsizce baştan aşağı süzdüm bedenini. Haylazdı ama dimdik duran, dağı andıran bedeninin çocukla uzaktan yakından alakası yoktu.

 

Seçtiğim konumda mantığımla düşününce masaya geçmek için yaptığı mantıklı bir hamleydi depoları patlatması, bunun farkındaydım fakat habersiz yapmaması gerekiyordu. Artık kim olduğumuzu biliyorduk ve bu görevde birdik. Başına buyruk hareket etmemeliydi.

Sungur hareketlenerek bedeniyle bana dönerken anında yüzüne kaldırdım başımı, bir şey bekler gibi dolanıyordu gözleri yüzümde. Az önceki gürültüden sonra şu anki sessizliğin az da olsa nefes aldırması gerekirdi, aldırmıyordu.

 

Pars, Sungur'un arkasında kaldığından omzunun üstünden sorgular anlamda bana bakıyordu. Bunların derdi neydi? Niye sessizce yüzüme bakıyorlardı? Pars iki koca adımla Sungur ile aramıza denk gelecek şekilde, bir adım uzağımızda durmuş, kollarını bağlayarak beklemeye geçmişti. Sungur'da ellerini cebine koymuş rahat tavrıyla beni izliyordu.

 

Bu bekleyiş baya süreceğe benziyordu, bıkkınlıkla nefes verip "Ne?" diyerek yükseldim "Ne bakıyorsunuz?"

 

Hayretle çatıldı Sungur'un kaşları, sesindeki meraklı tınıyı gizlemedi "Kızmayacak mısın?"

 

Gülecek oldum, tuttum hemen kendimi. Bunun için mi bekliyorlardı yani? Pars'a döndüm sorgulayarak, o da ona kızmamı bekliyor olamazdı. Mesajı anında alıp açıklama yaparak kendisini bu olaydan sıyırdı "Yanlış anlama, bende ona kızmanı bekliyorum." Hayır gülemem, şu an ciddi olmam lazım.

 

Dudağımın içini ısırarak Sungur'a çevirdim başımı tekrardan, ciddi kalmaya çalışarak tek kaşımı kaldırdım "Sana kızmamı bekliyorsun demek."

 

Dilini damağına vurup cıkladı, "Aslında ağzıma sıçmanı bekliyordum ama" yeşil gözleri baştan aşağı süzdü bedenimi, anlamlandıramayarak dudaklarını büzdü "Gayet sakinsin, hayırdır? O kadar çok sinirlendin ki ne yapacağına mı karar veremedin?"

 

Haksızlık ediyordu, o kadar da sinirli biri değildim. "Abartma Sungur ama" şirince sırıtarak başımı omzuma eğdim "Hayal kırıklığına uğradıysan beklediğin tepkiyi verebilirim." ceketinin önünden tutup ani bir hareketle kendime çektim. Fazla değil, biraz yaklaşarak üstüme eğilmek durumunda kalmıştı. Mavilerimle yeşillerini esir aldım "Kurşun ölmeden mnesonim denilen maddenin de panzehirin de yerini öğreneceksin." ne itiraz ne inkar, hiçbiri kabulüm değildi.

 

Onu tehdit etmemden zevk alıyor gibi silik bir tebessüm oluştu dudaklarında "Yoksa?"

 

"Yoksası yok, yapacaksın." onunda amacının bu olduğunu zaten biliyordum, kurşunun gireceği yeri hesap ederek sıkmıştı. Göğüs bölgesinde anında ölüme yol açmayacak ama acı, şok ve hareketsizliği garanti edecek bir noktayı hedef almıştı. Büyük damarları es geçerek, açıyı tam olarak ayarlayarak kurşunun kemiği parçalamasını ve sadece kas, sinir ve dokuya saplanmasını hedeflemişti. Köprücük kemiğinin hemen altındaki, omuz ve boyun arasında kalan çukurdu orası. Planı ani bir ölümden çok acı çektirmekti.

 

Elini, yakasını tutan elimin üstüne koydu. Büyük ve sıcak eli elimi sarmaladığı an gülüşü daha da derinleşti. İfadesizlikle bakmaya çabalıyordum. "Emredersiniz." elimi yakasından ayırıp nazikçe bıraktı. Ardından emin adımlarla yanımdan geçip eve gitti. Gidişiyle nefeslenerek gerilen kaslarımı gevşetmeye çalıştım.

 

Bu sırada üstümde hissettiğim bir çift gözle Pars'a çevirdim bakışlarımı, haddinden fazla hayret ederek çattı kaşlarını, dudakları aralanmış şekilde bana bakıyordu. "Ben az önce ne izledim lan?"

 

Umursamazca omuz silktim "Ne izledin?"

 

Yaklaşıp sitemli bir fısıltıyla "Az önce adama sövdün İlay, dediği gibi en az düzeydeki sinirinle ağzına sıçman gerekiyordu. Aptallık dediğin eylemleri gerçekleştirmenden bahsetmiyorum bile."

 

Haklıydı, sinirim taze olduğu için o an karşımda olsa en az hasarla boğazında parmak izlerimle kurtulurdu belki de kolunu sıyırıp geçmiş bir kurşun yarası fakat onu burada yalnız bırakmamak, Karan Soykan'ın karşısına çıkmak istedim. Bastırmaya çalıştığım meydan okuma dürtüm galip gelmişti, karşılarına ilk defa kadın çıkacak ve meydan okuyacaktı, bu zevki tatmak istedim.

 

Kurşun'u vurması hakkında ise Karan Soykan kendini o kadar yüceltmiş ki karşısına kim neyle gelirse gelsin blöf olarak algılıyor halleder sanıyordu. Kurşun'u vurmak göz korkutmak için iyi bir hamleydi. Zaten o vuruşta hesaplıydı.

 

"Düşününce ortaya çıkan mantıklı açıklamalara tutundum. Artık anladım, ne kadar kafasına buyruk olsa da hesaplamadan adım atmıyor."

 

Yan bir bakış atarak öyle mi dercesine oyalandı yüzüm de, benden beklediği hiçbir tepkiyi alamamıştı, bir elini beline yerleştirip başını belli belirsiz salladı "Bakalım başımıza daha neler gelecek?"

 

İstemsizce gülerek elimin tersiyle koluna vurdum "Tam şu an gerçekten abartıyorsun Pars, neyim ben? Neymişim bende bu kadar şaşırdın?"

 

"İlay öfke ve sinir diyarında." deyince histeriyle gülerek araladım dudaklarımı, ellerimi belime koydum, başımı aşağı yukarı belli belirsiz salladım "Öyle mi?"

 

Ellerini beline koyup yüzüne alaylı bir şaşkınlık ifadesi takınıp taklidimi yaparak salladı başını "Öyle." Koluna elimin tersiyle bir sille daha çakacağım sırada Sungur'un yankılanan gür sesiyle elim havada kaldı.

 

"Senin yolunu yordamını sikerim puşt!" ardından Kurşun'un acılı yakarışı inletti evin duvarlarını. Pars ile saniyelik birbirimize baktıktan sonra evin içine koştuk. Adama görev buyurup peşinden gidiyoruz, işe bak. Öğrenmeden öldürmese bari.

 

Sungur, Kurşun'un yakasından tutmuş sarsarak bu sefer yirmi beş şiddetinde bir deprem yaşatıyordu adama "Anlatacaksın, o siktiğim maddesini nereden buldun?" Kurşun'u yere savurup kurşun yarasına bastırınca, Kurşun'un acılı feryadı doldurdu kulaklarımızı, çektiği acıyla empati kurarak istemsizce yüzümü ekşittim.

 

"Beni öldürürler!" yakarışıyla daha da bastırdı Sungur "Onların değil, benim yapacaklarımı düşün Kurşun! Seni almaya bile tenezzül etmediler lan." Baskı yapmayı bırakıp yumruk yaptığı elinin parmak eklemleriyle ard arda iki kere kafasına vurdu "Kafanı kullan oğlum, senin bu saatten sonra karar vermen gereken seçenekler Karakan'ın elinde mi öleyim yoksa Karakan'ın elinde mi öyleyim?" Elinden kurtuluşu olmadığı gibi ölmekten başka şansıda olmadığını en ürkütücü kesinlikle dile getirmişti. Beline sıkıştırdığı silahı çıkardığı gibi yerde acılar içinde uzanan adamın bacağına gözünü bile kırpmadan ikinci kurşunu sapladı.

 

Kurşun'un yeri göğü delen yakarışıyla yüzümü daha da ekşittim, Pars'a baktım göz ucuyla. Gözünü bile kırpmadan, zevkle olanları izliyordu. "Pars." dedim sorgular anlamda "Müdahale etmeyecek miyiz?"

 

Kahve gözleri gözlerimle buluştu 'Bunu neden yapalım' dercesine kaşlarını kaldırıp başını iki yana belli belirsiz salladı "Sebep? Az önce yapması gerekeni söylerken fazla kararlıydın."

 

"Yapması gereken adamı delik deşik etmek değildi, bilgi almaktı."

 

"Alıyor işte."

 

"Gerçekten." dedim hayretle, bedenimle ona döndüm "Ne zamandan beri Sungur'cu oldun sen? Toz kondurmuyorsun bakıyorum da."

 

Omuzlarını silkti "Benim onunla değil, sakladıklarıyla bir derdim vardı." artık kim olduğunu bildiğimize göre Sungur'a karşı bir antipatisi de kalmamıştı anlaşılan. İyi olmasına iyiydi fakat nedense daha çok delireceğim gibi hissettiriyordu. Pars özüne dönmüştü, Sungur'un kim olduğunu biliyorduk. İşlerimiz daha da şeffaf ve planlı ilerleyecekti.

 

Pars ile girdiğimiz diyalog sürecinden sonra Sungur'a döndük, tekrardan Kurşun'un yarasına baskı yapmaya başlamıştı, bu sefer bacağındaki yarasıydı ve diğerine de baskı yapacağı sırada Kurşun bir nevi haykırdı "İta-"acıyla bağırışı her heceden sonra yükseliyordu "İtal-İtalya!" Sungur elini yarasından çekip ayağa kalktı.

 

Kurşun, ağlar gibi sızlanarak ve haykırarak iki eliyle bacağındaki kurşun yarasına bastırdı, göğsünün acıdan uyuştuğunu düşünüyordum, bacağı daha tazeydi ve böyle giderse fazla da yaşamazdı.

 

Sungur, kana bulanmış sağ elini kaldırıp işaret parmağını yerde ki adama salladı "Az vaktin kaldı Kurşun, yaşamak istiyorsan bütün detayları ver." Diğer eliyle arka cebindeki telefonu çıkarıp ekrana baktı "Doktorun gelmesine iki dakika var, iyi değerlendir. Yoksa üçüncü kurşunu beynine yersin." Doktoru ne zaman çağırmıştı? Her şeyi düşünüyordu.

 

Korku dolu gözlerini Sungur'a kaldırdı zorlukla, artık şakası olmadığını en dibine kadar anlamıştı. En başta böyle bir adam olmasaydı da bunları yapmak zorunda bırakmasaydı ne olurdu? Karaktersiz piç.

 

Kesik kesik nefes alıyordu, her nefesinde son nefesini vermekten korkar gibiydi, alnında boncuk boncuk terler birikmiş, kayarak kafasının arkasına süzülüyordu. Sızlanıyor ve uzandığı yerde bir sağa bir sola sallanarak acıyla kıvranıyordu. Uzaktan izlemeyi bırakıp bir kaç adımla yaklaşarak kollarımı göğsümde bağladım. Sungur'un bir adım arkasında durarak Kurşun'un anlatacaklarını bekliyordum, Pars olduğu konumu ve istifini bozmamıştı.

 

Zorlukla aldığı derin nefesten sonra gözleri beni buldu, boş bakışları yüzümde bir şey arar gibi oyalandı. Ardından Sungur'a baktı, yüzü kıpkırmızıydı, boynundaki damarlar şişmiş, nabız gibi atıyordu. "Doktor gelene kadar konuşmayacağım, beni yaşatacaksın." gözleri saniyesinde kapandı, ardından nedeni yana düşmüştü, hareketsiz kalan vücudunda gezindi gözlerim. Korkuyla titredi içim, ölmüş müydü?

 

"Ulan senin." homurdanarak yaklaştı adama Sungur, bir dizinin üstüne çöküp işaret ve orta parmağını boynuna koyarak nabzını kontrol etti.

 

Sungur'un arkasından çıkıp adamın diğer tarafına geçerek Sungur'dan bir cevap bekliyordum "Ölmüş mü?"

 

Sessizce hissetmeyi bekledi, sessiz kaldığı her saniye yüreğimden bir parça götürüyor gibi hissettiriyordu, nefesimi tutarak bekliyordum.

 

En sonunda başını kaldırmadan "Yok." dedi, rahatlayarak tuttuğum nefesi verip derin bir nefes alırken elimi alnıma attım.

 

Ayağa kalktı "Domuz gibi, bir şey olmaz buna." Olmaması da lazımdı zaten, sadece İtalya demişti. Yerini biliyordu, ölmesi bizim zararımıza olurdu. Abimin çok zamanı kalmamıştı, onu kurtarmam gerekiyordu. Böyle şerefsiz bir adamı yaşatmak pahasına yapacaktım.

 

"Bir de tedavi ettireceğiz bu yavşağı, inanamıyorum." homurdanarak çenesini sıvazladı Sungur, Pars olduğu yerden harekete geçip bir kaç büyük adımla yanımıza geldi, doğrudan Sungur'a dönerek sorgular ifadeyle "Gerçekten doktor çağırmıştın değil mi?" Deyince bende sorgular ifadeyle Sungur'a döndüm. Eğer çağırmadıysa ulaşması ve gelmesi sandığımızdan uzun sürerdi, bu da Kurşun'un yaşama yüzdesini düşürürdü.

 

Sungur ellerini beline koyup Pars'a çevirdi başını, "Maalesef," bu durumdan hiç hoşnut değildi "hiç istemesem de bildiklerini kaybedemeyiz, ne gerekiyorsa yapmalıyız." Hepimiz bunun farkındaydık, yaptığı şeylere rağmen bunu istemesek de yaşaması gerektiğini biliyorduk.

 

Oluşan sessizlikle herkes boşluğa bakıp düşüncelere dalmışken ortamı bir buz kütlesi gibi kırıp geçen o sesi işittik "Siz kimsiniz? Siz gerçekten kimsiniz?" Dehşet dolu bu ses yaklaşık bir saat önce yukarıya dinlenmeye çıkan kadına aitti. Lilia'nın varlığını unutmuştum, hatırlamış olsam bile ne fark ederdi? Her şey o kadar ani gelişmişti ki her türlü şahit olacağı senaryo aynıydı. İki kurşun yarasıyla kanlar içinde yerde uzanan Kurşun ve başında bekleyen, ona göre ne olduğu belli olmayan üç kişi.

 

Hepimiz merdivenin sonunda bekleyen Lilia'ya döndük, korkuyla bakıyordu hepimize. Ne tepki verse haklıydı, korktuğu adamdan kaçıp deliler Hastanesi'ne kapatılmış gibi hissediyor olmalıydı. Ona kim cevap vermek isterse tutmazdım. Açıklamaya veya yalan uydurmaya mecalim yoktu.

 

Cevap Pars'tan gelmişti, ciddiyetini koruyarak verdiği "İstanbul muhafızlarıyız." cevabına hazırlıksız yakalandığımdan homurtuyla bir kıkırtı firar etmişti dudaklarımdan. Başımı eğip parmaklarımın iç tarafını dudaklarıma kapatıp gizlemeye çalıştım. Gerçekten çok hazırlıksız yakalanmıştım.

 

Üstümde hissettiğim bir çift göz ile bakışlarımı kaldırdım, Sungur'un dudaklarında silik tebessümüyle bana baktığını görünce elimi dudaklarımdan çekip başımı kaldırdım. Gözleri dudaklarıma kaydı, gülüşü belirgin hale gelince istemsizce gülüşüm büyüdü.

 

Yerde kanlar içinde bir beden vardı, karşımızda hiçbir şey öğrenmemesi gereken fakat her şeye şahit olmuş, bizden açıklama bekleyen bir kadın ve beklediğimiz bir doktor vardı fakat her şeyden o kadar soyutlanmış gibiydim ki bu çok garipti. Her şeyin içinde karşımdaki kişiyle sadece birbirimizin gülüşüne odaklanıp olanlardan soyutlanmak fazla garip hissettiriyordu.

 

"Bak sen.." dedi Lilia kinayeyle, bir kaç adım atarak yaklaştı Pars'a "ne kadar komiksin sen!" Yüksek sesiyle kendime gelip gözlerimi Sungur'dan çekerek karşımda duran kadına çevirdim, dağılmış saçlarının içinde elini gezdirip daha da karıştırdı, ifadesi hayretler içinde, olanlara inanamıyor gibiydi. "Bir de dalga geçiyorsun, kimsiniz diyorum size. Az önce dışarıda olanları gördüm" Kurşun'a baktı dehşetle "Şimdi de bu, iyi misiniz kötü müsünüz anlamıyorum."

 

"Bunu ayırt edemiyorsan anlatacaklarımı da idrak edemezsin muhtemelen." Diyerek konuya sert bir giriş yaptı Pars, Lilia savaşmaya hazır bir asker gibi kaşlarını çatmış, çenesini kaldırarak karşılık vermeye hazırlanmıştı ki Para müsaade etmeden devam etti "Nilüfer seni Kurşun'dan kurtardı buraya getirdi, yine ben seni Kurşun'dan kurtarıp buraya getirdim." Bir adım kenara çekilip yerde yatan bedeni gösterdi, Lilia gözlerini kırpmadan Pars'ı izliyor ve dinliyordu. "Ve hayatını mahvetmeye çalışan adam yerde kanlar içinde, üstelik bu sırada sen kendini iyi hisset diye yukarıda dinleniyordun." İşaret parmağının ucuyla iki kere kendi şakağına vurdu Pars "Şimdi tekrar düşün bakalım, iyi miyiz yoksa kötü müyüz?"

 

Lilia sessizliğe bürünüp hepimizde göz gezdirirken ondan gelecek cevabı bekliyorduk, bu durumda kafasının karışması gayet normaldi. İyi yoktu, kötü ve daha kötü vardı onun için. Biz onun sadece kötü olabilirdik.

 

Bu sırada kapının çaldığını işittim, koşarak kapıya ilerledim. Doktor gelmiş olmalıydı.

 

Arkamdan işittiğim Sungur'un "Yavaş, düşeceksin İlay." Diyen sesiyle "Yok artık." Dedim mırıldanarak, Bu adam beni çocuk sanıyordu herhalde.

 

Kapıyı açıp gelene baktım, ellili yaşlarında olduğunu düşündüğüm, başının ortası kel, hafif göbekli, kısa boylu bir adamdı, elinde çantası vardı ve kocaman gülümsüyordu.

"Karakan burada mı?"

 

Başımı sallayıp içeriye geçmesi için yönlendirmek adına elimle buyur ettim "Evet, lütfen buyrun."

 

Gülümseyerek içeriye girdi, direk girdiğinde salon karşıladığı için direk Sungur'a ilerledi. Sungur, dudaklarında ki derin tebessümle sıktı adamın elini "Hoş geldin Ali abi."

 

"Hoş buldum oğlum." Ellerini ayırınca yerde yatan adama yöneldi Ali abi, eğilip Kurşun'un durumunu kontrol etti, Sungur bu sırada durumu direk açıklamaya başladı"İki kurşun yarası, biri sağ üst bacakta, diğeri köprücük kemiğinin hemen altında."

 

Adam onaylayarak ayağa kalktı "Temiz bir odaya taşıyalım, burada böyle olmaz." Sungur ters bakışlarıyla Kurşun'a bakarak içten içe söverken Pars çoktan harekete geçmişti. Homurdanarak beraber kaldırdılar.

 

"Domuz gibi demiştim, leş ölüsü gibi herif." Sungur söylene söylene Pars ile kısa sürede merdivenlerden çıktılar, ben aşağıda Lilia ile kalmayı tercih ettim. Üçlü koltuğa oturup derin soluklar aldım, odayı iyice kan kokusu sarmaya başlamıştı. Kalkıp bahçeye açılan sürgülü kapıyı açtım. Biraz hava almak adına kollarımı bağlayıp kapının girişinde durdum.

 

Minik minik karlar atıştırmaya başlamıştı, eskiden ne de çok isterdim karda oynamayı. En ufak kar tanesi düşse abimin yakasına yapışır, dışarıya çıkalım diye yalvarırdım.

 

Yüreğim ezildi, buruk bir tebessümle başımı kaldırıp puslu gök yüzüne baktım. Ne zaman Güneş açardı bizim için?

 

"İyilik yaptınız."

 

Kaşlarımı kaldırıp başımı indirdim, omzumun üstünden arkama baktım, Lilia yavaş ama büyük adımlarla yanıma geliyordu "Ama iyi olduğunuz için mi? Sanmıyorum. Onlar kadar kötü değilsiniz belki ama iyi de değilsiniz. Gözünüzü kırpmadan adam öldürebiliyorsunuz mesela." Yanımdaki yerini aldı, bedenlerimizle birbirimize dönüp karşılıklı durduk, sessizlikle teorilerini dinlemekti niyetim.

 

"Nihai amacınız için yaptığınız bu eylem." Kurşun'un kanıyla boyanmış zemine baktı, "Zaten yapmanız gereken bir şeydi ve benim iyiliğime oldu." Gözleri gözlerimle buluştu, kafa karışıklığını gözlerinden görebiliyordum. Düşüncelerle bezenmiş, nefes aldırmıyordu.

 

"Amacınız ne?" Gülerek başını iki yana salladı "Dominus'un kızısın, Karakan Custos'luğunu ilan etti ve sizin bir arada olmanızdaki amaç ne?"

 

Histeriyle güldüm bu açıklamalarına "Sorguda mıyım?"

 

"Ne haddime? Koskoca Kuytu'nun Dominus'unun kızını sorguya çekmek mi?" Dudaklarını büzdü "Canıma susamadım."

 

Benim bir adım varken o herifin kızı olarak anılmak istemiyordum, her ne kadar soyismini kullanıyor olsam bile ya adımla ya lakabımla bileceklerdi beni.

 

"Sen Kuytu'ya gelirken mutlu, ahlak kuralları içinde yaşayan bir topluluğa geldiğini düşünmedin herhalde Lilia?"

Kaşlarımı çatıp aramızdaki bir aydınlık mesafeyi de kapattım, gözlerine bakıyordum "Öyle değil mi?"

 

Gözlerini kaçırıp alt dudağını dişledi, elbette biliyordu. Daha ilk girişinde kanıyla mühürlüyorlardı insanları buraya, nasıl bilmezdi?

 

Sessiz kalışını onay kabul ederek devam ettim "İyi veya kötüyüz diye sınıflandıramam kendimizi, griyiz en doğrusu sanırım. Bugün şahit olduğun her şey ise nihai bir amaç için, bu doğru. Kurşun'un yara alması da öyle fakat sebeplerden birinin sen olmadığını söyleyemem Lilia. Yaptığı şey korkunçtu, yediği kurşunlardan biri bizim amacımız için ama diğeri senin için gibi düşün." Elimi omzuna koydum, dostane şekilde sıktım "Sence de hak etmedi mi?"

 

Gözleri dolmuştu, yaşları akıtmamak adına gözlerini kırpmazken alt dudağının içini gözle görülür şekilde ısırdı, kanatmış olabilirdi. Ne kadar dirense de sağ gözünden süzülen bir damla yaşı gördüm, elinin tersiyle silerek arkasını döndü. Avuçlarını gözlerine kapatarak soluklandı, sakinleşmesini bekledim. Psikolojik olarak zor zamanlar geçiriyordu, galeriye gittiğim gün gördüğüm kadın oydu fakat ne akşamının ne de sonrasının onunla alakası yoktu.

 

Sakinleşerek bana döndü tekrardan, "Kabul edersem sizin gibi olurum." Sizin gibi olurum..kim olduğumuzu bilseydi bu cümleyi kullanmazdı.

 

Kollarını bağlayarak sorgu moduna geçse de az önceki kadar katı değildi ifadesi. "Nilüfer nerede?" Demesiyle duraksadım. Cevabını vermiştim oysa, neden tekrar tekrar soruyordu? "Dedim ya-"

 

Sinirle güldü "Yurt dışına çıktı," başını aşağı yukarı sallayıp gülmeye devam etti "E saçını yukarıda bırakmış, keşke alsaydı. Hava soğuk kafası üşümesin." Alayla ağzından dökülen her kelimenin ardından telaşla attı kalbim, ardından sinirle harmanlandı.

 

İçimde aniden nükseden sinir harbiyle yükseldim "Odalara girdin, bir de dolapları mı karıştırdın?" Biz hanımefendi yukarıda dinleniyor sanırken o av peşindeymiş.

 

"Evet." Dedi gocunmadan "karıştırdım. Nilüfer beni bir anda bayıltıyor, uyanıyorum ve " alayla şaşırarak "Aa" dedi "Karşımda Nilüfer dışında tanımadığım insanlar var. Ne yapmamı bekliyordun ki Nilüfer?" Ben olduğumu elbette anlamıştı, gözlerimi kırpmadan karşımdaki kadını izledim. Yaptığı hiç iyi olmamıştı ama iyi olan tarafından bakarsak mükemmeldi. İstemsizce kıvrılan dudaklarımı gizlemedim, o karşımda sinirle vereceğim tepkiyi beklerken gülmeme hazırlıksız yakalanmıştı. Kaşlarını anlamsızca çatarak başını belli belirsiz salladı "Niye gülüyorsun?"

 

"Güçlüsün, zekisin, savaşıyorsun." Aklımdan geçenleri anlamsızca sıraladım "Daha ne?" Gülüşüm büyüdü.

 

Lilia delirdiğime emin olmuş gibi histeriyle gülerek elini alnına attı "Nereye düştüm ben?"

 

"Zamanla anlarsın" gözlerimi kısarak güldüm, alayvari tavrımla başımı omzuma eğdim "suya girince alışıyorsun."

 

Meydan okuyan gözlerini kısarak netliğini korudu "Yalnız ben o suda fazla kalmayacağım."

 

"İstemezsen kalmazsın tabi, keyfin bilir ama ortalık durulana kadar bu evde kalacaksın. Kardeşini getireceğiz, burada güvende olacaksın. Eğer istersen sergi için tuvallerimi boyayarak vakit öldürürsün."

 

Kaşlarını kaldırdı "Siz adam öldürürken mi?"

 

"Griyiz dedim, katiliz demedim. Kime iyi kime kötü olacağımız karşımızdakine bağlı dedim ve biz sana şimdiye kadar iyiydik." Sorgularcasına kaldırdım çenemi "Değil miydik?"

 

"Olanı inkar edemem ama olacağa garanti vermiyorsun."

 

"Bu senin yarın ne olmak istediğinle alakalı Lilia, ben sana karşımıza hainlikle çıkmadığın sürece ne olacağımızın garantisini verdim. O garantiyi göremediysen eğer senin yarın ne olmak istediğinle alakalıdır."

 

"Sizin ne olmak istediğinizi bilmeden ne olmak istediğimi bilemem."

 

"Aksine. Zeki bir kadınsın, çoktan çözmüşsündür." Karan Soykan'a, kızı olarak karşı gelmiştim, en önemlisi silah çekmiştim. Custos olan Karakan'ın yanındaydım ve sağ kolunu kurşunlayıp yanımıza almıştık. En gerizekalı insan bile amacımın masaya, en önemlisi Karan Soykan'ın yerine geçmek olduğunu anlardı. Anlamıştı da, sadece benden duymak istiyordu.

 

En merak ettiği de şu an ki Dominus'un yerine geçtiğimde Kuytu'yla ne yapmak istediğimdi.

 

En sonunda onaylayarak salladı başını "Çözdüm çözmesine de kafamda oturmayan çok şey var."

 

"Oturmayacak da zaten. Hep eksik kalacak ama sen, bizden sana zarar gelmeyeceğini bilerek güvende hissedeceksin."

 

Sıkıntıyla nefes vererek koltuğa yöneldi, kendisini koltuğa atıp başını geriye yaslayarak kapattı gözlerini. "Sadece sakin bir hayat dilemiştim, kardeşimin iyileşmesini ve bir sahil kasabasına taşınıp huzurlu bir hayat geçirmeyi." Ellerini yüzüne kapatıp yukarıya doğru sıvazlayarak saçlarını geriye attı, sinirle gülerek araladı gözlerini, hala aynı yerimde durarak onu izleyen bana baktı "Hayat bütün heveslerimi kursağımda bırakıyor."

 

Hayat kimin, hangi heveslerini kursağında bırakmadı ki?

 

Lilia ve Sungur'da kendimi görmek yüreğimi sızlatıyordu. Lilia'nın çaresizliği ve Sungur'un ailesi için verdiği intikam savaşı, yalnız olmadığımı hissettirseler de rahatlatmıyorlardı. Kimsenin çektiğim acıları çekmesini istemezdim, tanıdık duyguları karşımda görmem daha da yakıyordu canımı.

 

"Her şey bittiğinde." Diyerek girdim söze "O sahil kasabasında huzurlu bir hayat geçireceksin Lilia, bunun için elimden gelen her şeyi yapacağım." Donuk bir ifadeyle boşluğa bakarak kurduğum cümlenin sonunda Lilia'ya çevirdim bakışlarımı, başını geriye atarak gözler önüne serdiği ademelması yavaşça hareket etti, yutkunurken yüzünü ekşitmişti. O acı verici, yutkunmasına izin vermeyen yumru da tanıdıktı. Hep sızlatırdı, bilirdim.

 

Onunda ifadesi donuklaştı, derin düşüncelere daldı. Rahat bırakmak adına ona arkamı dönüp tekrardan dışarıyı seyretmeye koyuldum. Kar, abim, yaptığımız kardan adamlar, oynadığımız kar topu savaşları...yüreğime su misali düşerek içimi ıslattı, ferahlattı, nefes almamı sağladı.

 

"Domuz adam tedavi oldu, iki saate uyanmasını umuyoruz." Sungur'un sesiyle arkamı döndüm, Lilia oturuşunu dikleştirerek merdivenin başındaki Pars ve Sungur'a döndü.

 

Pars, Lilia ve bana sorgular anlamda bakarken Sungur cebinden telefonunu çıkarmıştı "Acıkan var mı? İskender söyleyeceğim."

 

Gerçekten şu an düşündüğü şey yemek miydi? Ben diken üstünde olacakları beklerken düşündüğü tek şey İskender miydi?

 

Yakınımdaki tekli koltuğa oturdum "Ben aç değilim."

 

"Keyfin bilir." Diğerlerinden cevap alamadığı için Pars ve Lilia'ya baktı. İkisi de fark etmez anlamında omuz silkince söylenerek bir kaç büyük adımla dış kapıya ulaşıp açtı "Atıf!"

 

Saniyeler içinde koşarak gelen adam kapının hemen önünde belirdi "Buyur abi."

 

"Beş porsiyon İskender söyle bize, açsanız size de söyle."

 

Ağzının suyunun aktığını buradan görüyordum "Abi iskender yenmez mi? Tok olsam da yerim ben onu."

 

Sungur bana dönerek başıyla Atıf'ı işaret etti 'Duydun mu?' demek istiyordu. Duydum, ne olmuş yani? Yüzümü buruşturup yalandan gülümseyerek salladım başımı.

 

Dişlerini göstere göstere gülerek önüne döndü, nasıl da keyif alıyordu benimle uğraşmaktan, ek iş edinmiş olabilirdi.

 

Atıf'ı yolladıktan sonra kapıyı kapatıp salona geri geldi, kendisini diğer tekli koltuğa atarak yerleşti. Pars'ta Lilia'nın oturduğu koltuğun diğer ucuna yerleşmişti.

 

Hayırdır manasında göz kırparak ben ve Lilia arasında mekik dokuyordu Pars "Ne konuştunuz biz yokken?"

 

Bir kaç cümleyle özet geçtim. "Lilia Hanım yukarıda odaları karıştırmış meğer, peruğu bulmuş. Nilüfer'in ben olduğumu öğrenmiş." Hiçbirin de minik oynamıyordu "Bugün olanlara şahit olduğu için olaya baya hakim tabi. Kendisi ortalık durulana kadar misafirimiz olacak."

 

"Ayak bağı olsun diye mi?" Diyerek tepkisini ortaya koydu Pars, Lilia'nın bizi Kuytu'dakilerle aynı kefeye koyması sinirini bozuyordu fakat olacak olan buydu, işimiz böyle yürüyecekti.

 

Lilia hiddetlenerek oturuşunu dikleştirdi, yumruk yaptığı sağ elini sıkıyordu. O elin Pars'ın yüzüyle buluşmak istediği aşikardı "Sana öyle bir ayak bağı olurum ki kurtulmaya çalıştıkça üst üste denizci düğümü atılır, kurtulamayacak hale gelirsin."

 

Alayla güldü Pars, karşısındaki kadını daha da delirtmek adına yapıyordu bu hamleyi. Öyle sinir bozucu gülerdi ki ortada bir şey olmasa bile kendisini dövdürecek kıvama getirirdi. İsteyince gerçekten çok gıcık oluyordu. "Sen bana bağ ol, kurtulmazsam şerefsizim."

 

Öyle mi dercesine hırsla salladı başını, oturduğu yere daha da yerleşerek arkasına yaslandı "Kalmayı düşünmüyordum ama ne hikmetse şu an bir kalasım geldi." Ayağa kalktı, öfke bürümüş gözleri sadece Pars'tayı "Ayak bağı-" Elini ağzına kapatıp güldü "Ay pardon, yardımcı olurum belki, sergiye." Pars'ın cevap vermesine müsaade etmeden merdivenlere yöneldi, bir kaç adım çıktıktan sonra "Ben odamdayım." Sesi yükselmişti.

 

"Odamdayım?" Yüzümü ekşitip kaşlarımı çattım, bu kadar hızlı mı kabullenmişti?

 

Pars'ın dudaklarında peyda olan tebessümle kaşlarım olabilirmiş gibi daha da çatıldı, Sungur ve Pars'ın bluethootlandığı düşüncesi daha kafama yarar olmuştu. Sungur'da ona kafa tuttuğumda hoşuna gider gibi gülüyordu, Pars'ta şimdi öyleydi.

 

Başından beri sessizliğini koruyup izleyici olarak takılan Sungur işaret parmağını Pars'a doğru sallayıp güldü "Bilerek inatlaştın değil mi?"

 

Hayretle Pars'a döndüm, gerçekten bilerek mi yapmıştı? Onaylayarak salladı başını "Bugün kalsa bile inat edip gidecekti belli ki, sürekli onu kurtarmakla vakit kaybedemeyiz." İnanamıyorum, ben nasıl anlamamıştım? Bilerek inatlaşmıştı. İyi de yapmıştı, Lilia ile güzel planlarım vardı.

 

"Lilia'nın kardeşini araştırdım, tabi kolay olmadı. O da bizim gibi buraya girerken soy ağacından kardeşini sildirmiş." Onu her şeyden korumak istiyordu, tıpkı benim abimi korumak istediğim gibi. Tek fark o başarıyordu. "Adı Yiğit, lösemi hastası. Uzun zamandır ilik nakli bekliyor fakat uyumlu bir donör çıkmamış şimdiye kadar." Sıkıntılı bir nefes verip asla hoşuna gitmeyen ihtimali dillendirdi "Onun da çok vakti kaldığını sanmıyorum." Abim gibi.

 

Umutsuzca titrek bir nefes verdiğim sırada Sungur araya girdi "Kaldığı hastaneyi öğrendin mi?"

 

"Evet, birazdan gideceğim."

 

Ayağa kalkıp bize de hadi şeklinde el salladı Sungur "Hep beraber gidelim, üç kişiyiz, düşük ihtimal de olsa birimiz donör olabilir."

 

Buna asla hayır demezdim, bir çocuğun hayatına dokunmak isteyeceğim en güzel şey olabilirdi. Vakit kaybetmek istemeyerek ayağa kalktım, üstüm gayet hazırdı. Direk çıkabilirsin "Hadi gidelim."

 

Pars'ta onaylayarak ayağa kalktı, paltolarımızı alıp evden çıktık. Arabaya binerken Sungur, adamları Lilia'nın evden çıkmaması hakkında uyarıyordu.

 

İlk geldiğimizde evde bizden başka kimse yoktu fakat bugün, bu kadar adamı nereden buldu diyeceğim kadaf fazla adam vardı bahçede, Lilia'nın kaçması imkansızdı.

 

Sungur'da arabaya binince yola koyulmuştuk, arabayı Pars sürüyor, sağ koltukta Sungur oturuyordu. Bende arkalarında, iki koltuğun arasına denk gelecek şekilde oturuyordum.

 

Pars hastaneyi bildiği için seyrinde giderken Sungur torpido gözünü açtı, ne zamandan beri orada olduğunu bilmediğim tableti çıkarıp ekranını açtı. Ekrandaki tek uygulamaya basarken onu izliyordum, açılan ekranda sekiz kutucuk vardı. Sırasıyla mutfak, salon, Sungur'un kaldığı oda, Pars'ın kaldığı oda, benim odam, çalışma odası, iki misafir odasından Kurşun'un kaldığı oda ve Lilia'nın kaldığı misafir odası vardı.

 

Etrafı adamlarla donatmıştı, bir de eve kamera yerleştirmişti. "Ne bu? Röntgenciliğe mi başladın? Özelimize girmek bu!"

 

Kurşun'un kaldığı odaya tıkladı, küçük kutucuk ekran boyunca büyüdü, her şey daha netti. "Röntgencilikten kastının ne olduğuna bağlı, Kurşun piç kurusu ve Lilia'nın ne olduğu belli değil. Kafamda oturmayan çok şey var."

 

"Bizim hakkımızda da kafanda oturmayan konularda açıp izliyor muydun?"

 

Para göz ucuyla Sungur'un elindeki ekrana bakıp önüne döndü "Şaka mı bu?"

 

"Hayır,"dedi rahatlıkla Sungur "bu konuyu kişisel algılamayın. Sapık olmadığımın farkındasınız, başarısızlığa mahal vermemeye çalışıyorum, güvenmiyorum."

 

Düşünüyorumda Sungur, Lilia konusunda fazla yorumda bulunmamıştı, sessizce olanı biteni izlemekle meşguldü. Dikkatini çeken bir şey olmalı.

 

Açtığı ekranda Kurşun, koltukta hareketsizce yatıyordu, Ali Bey'de karşısındaki kotlukta uzanarak telefonuna bakıyordu. Olası bir durumda müdahale etmek için gitmemişti.

 

Gözlerimi ekrandan çekmeden içimi kemiren soruyu sordum "Kurşun'a güvenmemen normal, Lilia hakkında dikkatini çeken ne?"

 

Kurşun'un kamerasından çıkıp Lilia'nın kaldığı odanınkine tıkladı, bir an olsun ayırmıyordu gözlerini. Profesyonel bir analist gibi inceliyordu.

"Sürekli ağlıyor, sızlanıyor, vicdanımıza oynuyor." Telefonunu çıkarıp mesajlara girdi, Doktor yazısına tıklayıp sohbetlere girdi, tek eliyle mesaj yazıyordu 'Bahçeye çık."

 

Bu da neydi şimdi?

 

Pars histeriyle güldü "O bir asker değil, istihbaratçı da değil. Normal bir insan, ne yapmasını bekliyordun? Tabi ki ağlayıp sızlanacak."

 

Sungur ağır ağır yeşillerini kaldırıp Pars'a öyle mi dercesine baktı "Ama biz bir asker ve iki istihbaratçıyız, ona göre davranmalıyız." Pars, yoldan çektiği gözlerini Sungur'a çevirdi, aralarında geçen saniyelik bakış öylesine gerici ve güçlüydü ki bir an yumruk yumruğa girişecekler sandım. "Geri dönüyoruz Pars." Gözlerinin içine baka baka netlikle söylediği cümle karşısında elinde ki ekrana indirdim gözlerimi. Lilia, Kurşun'un odasına giriyordu. Ali abinin çıkmasıyla anında odada bitmişti.

 

"Hemen Pars, bir şeyler oluyor." Arabayı sağa çekip ani bir frenle durdu, Sungur'un elindeki ekranı alıp çatık kaşlarıyla, ekranı delip geçmek isteyen kahveleriyle dikkatle izledi. Lilia ve Kurşun hararetli hararetli konuşuyorlardı.

"Hay ben böyle işin." Ekranı Sungur'un kucağına bırakıp boş yolda ani bir manevrayla U dönüşü yaparak geldiğimiz yolu geri döndü.

 

"Ne yani" dedim dehşetle, koltuğun arasından uzanarak Sungur'a bakıyordum "İkisi işbirliği mi yapıyorlardı?" Bunu öğrenmek için Ali abiye bahçeye çıkmasını söylemişti.

 

"Öğreneceğiz." İnanamıyorum, belki kardeşi bile yoktu. İkisi beraber oyunlar mı çeviriyorlardı? "Belki de aramıza sızmak istedi, başardı da ama Kurşun yaralı ve elimizde olduğu için onu kurtarmak maksadıyla planları değişti. O zehri bize de enjekte edecekti."

 

Pars homurdanarak arabanın hızını arttırdı, Sungur ise sakince yaklaştı "Çıkarım yapmak için çok erken." Elindeki ekrandan gözlerini ayırmıyordu, aynı şekilde izlemeye başladım.

 

Kurşun zorlanarak uzandığı koltukta oturur pozisyona geldi, Lilia karşısına geçmiş saçlarını koparırcasına büyük tepkilerle konuşuyordu. Kurşun, kadının kolundan tutup sarsarak onu susturdu, ne konuştuklarını anlayamıyordum.

 

Pars'ın son hızıyla dönüşümüz hızlıca gerçekleşti, arabayı bahçeye girmeden evin önüne park etti. Arabadan ineceğimiz sırada Lilia kolunu adamdan kurtardığı gibi elini südyenine attı, anlamsız bakışlarımla ne yaptığını anlamaya çalışıyordum.

 

Çıkardığı minik şişeyi gördüm. Kasılan bedenimle elindekinin ne olduğunu sorguluyordum. "Bu O maddde mi?" Fısıltıyla çıkan sesin ikisine de ulaşmıştı, Pars'ta ekrana dönerek olan biteni izliyordu.

 

Lilia orta masanın üstündeki vazoyu alıp Kurşun'un başına geçirdi. Saatlerdir fazla kan kaybeden Kurşun zaten güçten düşmüşken bu darbelere dayanamayıp koltuğa geri yığıldı. Ardından eliyle ağzını açarak diğer elimdeki minik şişenin içinde bulunan maddeyi Kurşun'un ağzına boşalttı.

 

Pars inanamayan gözlerle kadını izlerken odadan çıkan Lilia'nın ardından gözlerini Sungur ve ben arasında çevirdi "Kim lan bu kadın, ne oluyor?"

 

Sungur başını iki yana sallayıp sinirle güldü "Belli ki sandığımız kadar mağdur ve aciz değil. Madde yine onun cebinden çıktı ve Kurşun'a sapladı. Bilgi almamız gereken asıl kişi Lilia, Kurşun'la vakit kaybediyoruz."

 

Dirseklerimi dizlerime koyup başımı ellerimin arasına aldım, kimin ne olduğu o kadar belli değildi ki her saniye yeni kişiliklerle yüzleşiyordum. Ben artık şu ağzına sıçtığım maddesini, mekanını, panzehrini bulup abimi kurtarmak istiyordum. Neden vakit kaybından başka bir şey olmuyordu?

 

Yüzümü sıvazlayıp derin nefeslenerek başımı kaldırdım, insani yönümü bir yana bırakmam gerekiyordu. Ben ne zaman böyle olmuştum?

 

"İçeriye geçelim." Diyerek bizi arabadan çıkmaya yönelten Sungur'un sakinliğiyle değil içimde acılar içinde kıvranan İlay'ın hiddetiyle indim arabadan. Kırık olan bahçe kapısından geçip hızlı ve sert adımlarla eve ilerliyordum.

 

Ne Pars ne Sungur durmamı söylemişti, arkamdan geliyorlardı sessizce. Yapmam gereken başından beri buydu, ben yaşadıklarımdan sonra olmayı seçtiğim kişiydim. Çoktan seçmiştim ve sonuçlarına göre davranmalıydım. Vicdan, duygu, vakit kaybı, dikkatsizlik kaldırmayan bir seçenekti, sonuçları ağır olurdu.

 

Bahçedeki adamların anlamsız bakışlarıyla girdim eve, merdivenleri çıkarken içimdeki öfkeyi haykırırcasına gürledim "Lilia!"

 

Kaldığı odaya girip kapısını arkamdan çarptım. Lilia irkilerek uzandığı yerden doğruldu, korkuyla büyüttüğü gözleri üzerimdeydi. "Ne oluyor?"

 

Büyük adımlarla yaklaşıp saçından kavradığım gibi elime dolayıp çektim "Amacın ne, o mnesonimle ne alakan var? Üreticilerinden misin? Evimize neden girdin, amacın ne? Mnesonim nerede üretiliyor? Hepsini anlatacaksın!" Saçını daha da hiddetle çekip yüzüne yaklaştım, herşeyi şu saniye öğrenmeliydim. "Hepsini anlatacaksın."

 

Gözlerindeki korkuyu görmek bile yunuşatmadı içimi, görmek istediğim tam olarak buydu. Madem bir şeylerin ortaya çıkması için korku gerekiyordu, ta kendisi olabilirdim.

 

"Ta-" saçının acısıyla yüzünü ekşitip yutkundu "Tamam anlatacağım her şeyi." Saçını savururcasına bırakıp belimdeki silahı kavrayarak çıkardım "Yalan söylediğini hisseder veya anlarsam" silahı kaldırıp gösterdim "Tek kurşun Lilia" alayla güldüm "İşini bitiririm."

 

Elimdeki silahın verdiği korku daha da büyüktü, odanın köşesinde duran sandalyeyi çekip yatağın yanına koydum. Oturup bacak bacak üstüne attım, silahı sıkıca tutarak namlusu Lilia'ya bakacak şekilde dizimin üstüne koydum. Derince yutkunarak saçlarını geriye atıp dizlerinin üstüne oturdu. Karşımda ürkek bir ceylan gibiydi, hala oyun oynuyordu.

 

Odanın kapısı açıldı, irkilerek titreyişi çekti dikkatimi. Kanma İlay, daha az önce Kurşun'un kafasına vazo geçirip zehirledi.

 

Odaya Pars ve Sungur girdi. Pars, yatağın karşısındaki camın önüne geçip kalçasını mermere yasladı. Kollarını göğsünde bağlayıp karşısındaki kadını nötr ifadesiyle izliyordu. Sungur ise hemen arkamda kollarını bağlamış bekliyordu.

 

Lilia'ya döndüm "Evet, dinliyoruz." Namlunun ucunu salladım "Yalansız, dolansız anlat." Titrek bir nefes alıp namluya baktı, gözlerini kırpıştırıp başını salladı hızla. Gözleri yataktaydı "Ben İtalya'da-"

 

"Gözlerime bak Lilia!" sesimle irkilerek gözlerini gözlerime çıkardı, alt dudağımı parçalamak istercesine dişleyerek sinirle güldüm "Seni kamerada izledik Lilia, oyun oynama ve özüne dön. İnandırıcı değil."

 

Sorgular anlamda üçümüzde göz gezdirdi, ardından benimkiyle buluştu. Ürkek ifadesi, gözlerindeki titreklik, mağdur ifadesi saniyesinde kayboldu. Kambur duruşunu düzeltti, başını kaldırdı, artık bir savaşçının gözleriyle bakıyordu, kılıcını meydana çıkarmış, kuşanmıştı. Çok iyi oyuncuydu gerçekten.

 

"Gerçekler şu." dedi netlikle, haykırmak istiyor da kendini tutuyor gibi kasmıştı bedenini, boynundaki damarlar şişmişti "Gerçek olan, zaafı olan insanların kötüler tarafından çabuk harcanması. Kardeşimin hastalığı için düştüm buraya, bu doğru. İtalya' da Mnesonim'in testlerinin başındaydım. Gidişatı takip ediyordum."

 

Omurgamdan bedenime sızan soğukla buz kestim, denek olarak kullandıkları madde ve abim üstünde denedikleri canlandı zihnimde.

 

"Kardeşimin tedavisiyle ilgileneceklerini söylediler ve bende gittim. Paramı verdiler ama Yiğit'in durumunu sordukça geçiştiriyorlardı. Bir gece kaçtım ve Türkiye'ye geri döndüm, kardeşim tedavi gördüğü hastanedeydi, doktoruyla görüştüm, ilgilenen yokmuş. İtalya'da bir ay kaldım ve bu süreçte kardeşimle ilgilenen kimse yokmuş." Sol gözünden süzülmek üzere olan yaşı elinin tersiyle hırçınlıkla silip çenesini kaldırdı. "Bu işi bana Kurşun bulmuştu, onun karşısına çıktım hesap sordum." Olanları anımsar gibi kapattı gözlerini, titrek bir nefes aldı. Elleri titriyordu fakat birbirine kenetleyerek gizlemeye çalışıyordu.

 

"Yaptığım en büyük hataydı." fısıltıyla çıkan sesi yaşanmışlıkların ağırlığını hissettirdi. Gözlerini araladı "Büyük bir tartışma çıktı, etrafta sağlam eşya bırakmamıştım. Verdiği sözü telafi etmesi gerekirken beni kardeşimle tehdit ederek görev verdi. Mnesonim'i kullanan Boran Soykan'ın üstünde gösterdiği reaksiyonları not alıp rapor veriyordum."

 

Hayır, hayır bu olamaz. Abim hakkında duymak istediğim bilgiler nasıl acı çektiği değildi. Bağıra çağıra ağlamak, ortalığı yıkmaz istiyordum. Kuytu denilen illeti milyon parçaya bölmek, parçaların en derine gömmek istiyordum. Yutkundum zorlukla, omzumda hissettiğim ele tepkisiz kaldım. Sungur kulağıma eğildi, sıcak nefesi tenimi yalayıp geçerken "İstersen çıkabilirsin." demişti, başımı ona çevirdim. Burun buruna gelişimiz gözlerimin daha da dolmasını sağlarken ard arda yutkundum "İstemiyorum." önüme dönüp devam etmesi adına uzun uzun baktım, başımı salladım.

 

Sungur doğrulunca bedenimi esir alan soğuklukla dinlemeye devam ettim.

 

"Kan kusuyor, bayılıyordu, hızlı bir kilo kaybı da söz konusuydu. Üretiminde yer alırken ne olduğunu hiç sorgulamamıştım, kullanan bir kaç kişiye şahit olduğumda böyle tepkimeler de almadığımdan dikkatimi çekmemişti fakat Boran'ı gördükçe sorguladım. Sorguladıkça

Boran'ın uzun zamandır kullandığı için acı çektiğini anladım. Normal birine bu madde en fazla üç kere verilir ve kendi amaçları uğruna kullanılıp ölüme terk edilirdi. Fakat Boran Soykan defalarca bu maddeye ve panzehire maruz kalmıştı."

 

Daha fazla dayanamadım, kesilen nefesimle oturduğum yerde kalakaldım. Elimi gerdanıma koyup ovalayarak sakinleşmeye çalıştım, kasmaktan bedenim taş kesilmişti. Ensemden başıma yayılan ağrıyla kulaklarım çınlamaya, uğuldamaya başladı.

 

"Seni unutmaktan çok korktuğunu söylerdi, seni defalarca bana anlatır, defterine senin hakkında cümleler yazardı. Mnesonimi vermekten başka çarem olmadığının farkındaydı ve o bunun için bana sitem etmez, suçlamazdı. Sadece ona seni anlatmamı isterdi. Defterini ona vermemi ve seni hatırlatmam için ne gerekiyorsa yapmamı söylerdi."

 

Artık nefes alamadığımdan korkuyla ayağa kalktım, ne yapacağımı bilemeyerek büyük bir telaşla bakındım etrafıma. Kurşun hemen karşımdaydı "İlay." bulanık görüşümle bana telaş içinde bakan Sungur'u zorlukla gördüm.

 

"Ne-nefes al-" cümlemi tamamlayamadım, bacaklarımdan çekilen güçle yere yığılmayı bekledim. Beklediğim gibi olmadan bedenim kucaklanarak havalanmıştı, hemen yanında Pars belirdi, saçlarımı geriye atıp boynumu açıkta bıraktı. Nereden bulduğunu anlamadığım suyu boynuma ve yüzüme sürerek rahatlatmaya çalıştı.

 

Havada tutamadığım başımı Sungur'un göğsüne koydum, "Nefesine odaklan, deri nefes al, ver, al, ver." Pars ona uymam adına sakinlikle nefesimi kontrol altına almaya çalışıyordu, dediğini yaparak gözlerimi kapattım ve nefesime odaklanmaya çalıştım. Fakat dikkatimi çeken Sungur'un hızlı atan kalp atışlarını hissettiğim de kulağımı daha da yasladım göğsüne. Kalp atışlarına odaklanarak düzene soktum nefesimi.

 

Sungur'un kalp atışıyla düzene soktuğum nefesimin ardından bedenim gevşedi, kulaklarımdaki uğultu ve gözlerimdeki pus yavaş yavaş yok oldu, geriye derin bir yorgunluk bırakmıştı bedenimde. O kadar yorgundum ki bedenim ağrıyor, göz kapaklarım ağırlaşıyordu.

 

Buna rağmen başımı kaldırdım, üzerimde hissettiğim iki çift göz arasında mekik dokudu gözlerim. İkisi de telaş ve korkuyla bakıyorlardı "Oturmak istiyorum, daha bitmedi."

 

Bunu onaylamayan bakışları yüzümde kol gezdi Sungur'un "Biz devam edebiliriz."

 

Dilimi damağıma vurdum, "Duymak istiyorum, lütfen." Meydan okumak adına kaldırabildiğim kadar kaldırdım çenemi "Beni bu savaştan mahrum bırakmayacak kadar bencildin hani?"

 

Hareketlenerek dediğimi yaparken homurdandı "Artık o kadar emin değilim." sandalyeye bıraktı bedenimi, Lilia'nın yüzünde benim için korktuğunu görüyordum, bu değişik hissediriyordu.

 

"Devam et lütfen."

 

Tereddüt ederek Pars'a ve Sungur'a baktı, ikisi de onaylamayan bakışlarıyla başlarını onaylar anlamda sallamıştı, çünkü ben öyle istiyordum.

 

Teslim olarak verdiği nefesin ardından devam etti "Boran Soykan öldükten sonra da istediğimi vermedi, tehditleri devam etti. Son görev seninle galeride arkadaş olmam ve sonrasıydı. Sonraki gün başarısız olmamdan kaynaklı kavgamızda artık yapmayacağımı söyleyerek karşı çıktım, beni bırakmazsa mnesonim hakkında bildiğim ne varsa anlatacağımı, Kuytu'yu ifşa edeceğimi söyledim. Bu seferde o maddeyi hazırlıksız yakalandığım anda bana enjekte etti."

 

Duyduklarım karşısında dehşetle kasıldı yüzüm, canavarlar diye bağırdım içten içe. Bunların hepsi canavar. "Boran'ın yanındayken yanımda bulunsun diye bir kaç panzehir ve mnesonim almıştım. O bana enjekte ettikten sonra panzehri içmemiş olsaydım şimdiye hafızamda bir kaç belirti gerçekleşirdi." nefeslendi "Buradan defolup gidecektim ama gitmeden önce intikam almak istedim. O yüzden burada kaldım ve siz gidince odasına gittim."

 

Anlattıklarının dehşeti bir yana, umutla parıldadı içim. "Başka panzehir var mı?" dedim küçük bir çocuğun hevesle istediği pamuk şekerin eline tutuşturulması kadar sahiciydi heyecanım. Lütfen olsun, lütfen.

 

Onayladı "Var ama" aması neydi? Ama olmazdı, lütfen aması olmasın. Tereddütle "Kurşun için mi istiyorsunuz?" demişti.

 

Homurdandı Sungur "Canı cehenneme, sen nerede olduğunu söyle." tereddüt etse de elini göğsüne atıp südyeninden küçük, üç şişe çıkardı.

 

Bu sefer Pars homurdanarak yaklaştı "Oraya stok mu yaptın?" Lilia, Pars'a attığı ters bakışlarla şişeleri bana uzattı "Öyle, daha güvenli bir yer mi önereceksin?"

 

"Beni ilgilendirdiğini sanmıyorum."

 

"Bence de."

 

Onları umursamadan şişeleri alıp inceledim, ikisi mavi, biri kırmızı kapaklıydı. "Bunların hangisi ne?"

 

"Mavi panzehir, kırmızı mnesonim."

 

Şişeleri alıp ayağa kalktım, sonunda panzehiri bulmuştum. Abim yaşayacaktı, en çok o hak ediyordu yaşamayı. Artık beni unutmayacaktı, yanından ayrılmayacaktım.

 

Lilia'nın beklenti dolu ifadesine bakarak şişeleri avcuma sakladım, zarar gelmesine izin veremezdim. "Kardeşinle beraber sahil kasabasında yaşamak istiyordum değil mi?"

 

Başını sallayarak onayladı.

 

"Verdiğim sözüde hatırlıyorsun." Tekrardan salladı başını, elbette hatırlıyordu. "O zaman söylediklerin doğru, yaptıkların tutarlı olsa iyi olur."

 

Panzehri hemen abime götürmem gerekiyordu bu nedenle Pars'a dönere "Lilia'nın kanı alınsın, bakalım dediği gibi kanına enjekte edilen zehir veya panzehir var mı görelim. Kardeşi de araştırılsın, ona göre yarım bıraktığımız işi tamamlarız" ilik örneği verme işinden bahsediyordum, kim olursa olsun o çocuğa hayat olma konusunda yola çıkmıştık, yarı da bırakamazdık. "Bende bunları götüreceğim."

 

Odadan çıktım, Kurşun'un olduğu odaya kaydı bakışlarım. Peşimden gelen Sungur baktığım yöne baktı "Onu kaderine mahkum bırakalım, acılar içinde ölsün." Lilia zehri vermişti, vücudundaki yaraları da baz alırsak çok yaşamazdı.

 

Onayladım "Ölene kadar alabildiğimiz bilgiyi alalım." Merdivenlere yönelip hızlı adımlarla indim, Sungur hala peşimden geliyordu. "Gelmene gerek yok, bunları verip geleceğim."

 

"Sonra ne yapacağız?" Telefonundan yükselen bildirim sesiyle arka cebinden çıkarıp mesaja baktı. Güldüğünde merakla bana da söylemesini bekledim, belki de özeldi. İstemsizce ezilen içimle "Neyse gelince konuşuruz." Dedim, açtığım dış kapıdan çıkacakken "İnferi'de iki gün sonra benim için davet düzenliyorlar." Demesiyle duraksadım, Inferi dediği yer neresiydi?

 

Kapıyı kapatıp bedenimle ona döndüm "Orası neresi?"

 

"Kuytu'nun davetlerini düzenlediği büyük, gösterişli bir mekan, adı Inferi. Custosluğumu orada ilan edecekmiş, iki gün sonra." Bu güzeldi, o zamana kadar Damien ve Emris ile işi bağlarsam eğer davette bunu ilan ederek dikkatleri üzerime çekerdim.

 

"Ben panzehiri hallederken sen de malları teslim et. Sonra çıkmamız gereken bir yurt dışı var."

 

"Hay hay, hemen hallediyorum ama tek gitmene izin veremem." Kapıyı açtı, elini kaldırıp adamlara gel işareti yapınca üç tanesi koşarak yanımıza geldi. "İlay Hanım'ın yanından ayrılmayacaksınız."

 

"Buna gerek yok." İtiraz etsem de inat etti "Var, hem yabancılık çekmezsiniz. Peşine taktığım adamlar."

 

Olağanüstü bir espri yeteneği vardı kendisinin. Adamlar gülümseyerek ve saygıyla eğilerek sırasıyla kendilerini tanıttı.

 

"Ömer."

 

"Serhat."

 

"Neco- pardon Necmettin." Arkadaşları tarafından Neco diye seslenilmesinin bir sebebi vardı. Gülümsedim "Memnun oldum Ömer, Serhat ve Neco." Benim içinde o artık Neco'ydu.

 

"İyi hadi gidelim, daha çok işimiz var." Sözümü ikiletmeden Ömer, Serhat ve Neco harekete geçmiş arabaya ilerlemişlerdi.

 

Ellerini cebine koyup güldü Sungur, hafif bir hayrette barındırıyordu "Direnirsin sanıyordum."

 

"Şu ana kadar bir işe yaradığına şahit olmadım, ayrıca." Elimdeki şişelerin varlığını hissetmek istercesine zarar vermeyecek kuvvette sıktım. Göğsümü aldığım rahat nefesle kabartarak gülümsedim "Umutluyum ve mutluyum."

 

Yeşilleri kıvrılan dudaklarıma değince onunda dudakları umutla kıvrıldı "Güzel." Dedi mırıldanarak, duyamamıştım, dudaklarını okuyamasam anlayamazdım.

 

Gülüşüm büyüdü "Güzel olan ne?"

 

Boşluğuna gelerek mırıldanmış olmalıydı, sorunla afallayarak bir müddet sessizliğini korusada "Gülüşün." Diyerek gizlemedi cevabını, netlikle, beni de inandırmak ister gibi söyledi.

 

Isınan tenimle ne diyeceğimi bilemeyerek hafifçe öksürdüm "Teşekkür ederim." Ardından beklemeden onu ardımda bırakarak çıktım evden, hemen işlerimizi halletmeli, yola koyulmalıydık. Evet işlerimizi halletmeliydik.

 

🌕🌕🌕

 

SAAT 03.30

 

Rusya'da Zoloto isimli gece kulübünün önündeydik. Hava, camı çatlatacak kadar keskin ve kuru bir soğuktu. Gökyüzü, kışın o karakteristik, kurşuni rengiyle kaplanmıştı. Görkemli ama hüzünlü mimari, buzlu kaldırımların üzerinde demir bir eldiven gibi duruyordu. Büyük caddeler, lüks araçların ve  siyah ciplerin sessiz gücüyle akıyordu.

 

Zoloto, şehrin en yüksek yapılarından birinin tepesinde, donmuş bir katedral gibi parlıyordu. Kapıdaki dev, kürk yakalı korumalar, içeriye sızan yalnızca parayı ve gücü kokluyorlardı. İçerideki hava, dışarıdaki buz gibi soğukla tam bir tezat içindeydi. Ağır parfümlerin, pahalı puro dumanının ve ısıtılmış havanın yoğun bir karışımı hüküm sürüyordu.

 

Başka bir kimlik kullanmadan rahatça gezebilmeyi özlediğimi fark etmiştim. Ne Kraliçe ne Nilüfer'dim, İlay olarak gelmiştim.

 

İçeriye girince mekanı inceleyerek boş masaya doğru ilerledik. Dekorasyon, aşırıya kaçan bir altın ihtişamına sahipti. Her yer parıldayan kristal avizelerle ve siyah mermerle kaplıydı. Müzik, yüksek voltajlı ve hipnotize ediciydi. Nefes almaya izin vermeyen, ritmik bir baskı yaratıyordu. Burası, duygusal sıcaklığın tamamen yasal güce ve illegal zenginliğe değiş tokuş edildiği soğuk ve gösterişli bir saraydı. Dizayn eden kişi ihtişamlı bir zevke sahipti, göz kamaştırıcı güzellikteydi.

 

Boş masada ben ve Sungur, Lilia ile Pars yan yana, karşılıklı oturmuştuk. Pars Damian'ı araştırırken her akşam bu mekanda takıldığını öğrenmişti. Etrafıma bakınarak Damian'ı aradım, fazla kalabalıktı ve loş ışık görüşümü zorlaştırıyordu.

 

Lilia ayağıyla ayağıma dokundu, dikkatimi ona verince çaprazımızda kalan masayı işaret etti. Masanın etrafını saran yarım ay şeklindeki koltuklarda iki kadınla oturuyordu. Gördüğümü ifade etmek adına başımı salladım.

 

Garson gelince önümüze dönüp siparişlerimizi verdik, ardından Lilia masaya yaklaşıp hepimizin duyması adına yüksek sesle konuştu "Belli ki beyefendinin aktif bir gece hayatı var." çıkarımı üzerine huysuzca homurdandı Sungur "Anladık onu."

 

Pars fırsatı kaçırmadan bıyık altından gülerek alay etti "Hayırdır, niye memnun edemedik seni?"

 

Uçakta planı kurduğumuzdan beri fazla huysuz ve tersti, sebebini sorunca daha da sinirleniyor, gözü seğiriyordu. Abartma ustasıydı resmen.

 

"Şu saçma soruyu sormayı ne zaman bırakacaksınız? Herifi mekan çıkışı alalım arabaya, götürelim, imzalatalım anlaşmayı. Olsun bitsin."

 

Göz devirdim, yanımda oturduğu için bedenimle ona döndüm, kınayarak bakıyordum şimdi "Profesyonel değil. İleride önümüze sorun çıkarabilir." ortamda gürültü olmasına rağmen Lilia'nın duymamasını garanti altına almak adına kulağına yaklaştım "Üstelik sürekli senin dağ tecrübelerine göre mi hareket edeceğiz?" yaklaştığım için sıcak nefesi boynumdan omzuma yol çiziyordu, çizdiği yol kavruluyordu. "Hep biz mi seni izleyeceğiz?" hafifçe uzaklaşıp ortamın loşluğundan karanlık gözüken gözlerine değdirdim gözlerimi, dipsiz kuyuyu andıran gözlerine uzun uzun bakmak cesaret isterdi. Dudaklarım meydan okuyarak kıvrıldı "Şimdi izleme sırası sende."

 

Bu sırada garson getirdiği içkilerden hepimizin önüne birer tane koydu, içkimi elime alıp üzerimde hissettiğim bir çift göze döndüm. Gözleri kıvrılan dudaklarıma düştü, kuruduğunu hissettiğim dudaklarımda dilimi gezdirerek ıslatıp ayağa kalktım. Öldürücü bir yavaşlıkla üzerimde gezindi, tenimi yakıp geçiyordu. Mini elbisemin açıkta bıraktığı bacaklarıma gelince oyalanmadan gözlerime çıkardı gözlerini "İzleyeceğim, dinleyeceğim, hatta en ufak terslikte müdahale de edeceğim."

 

"Bana göre ters bir şey olursa haber veririm."

 

"İzleyeceğim ve bana göre ters en ufak şey de müdahale edeceğim." Mekanın sesini bastıran, itiraz istemeyen ses tonu sinirlerimi bozuyordu, "Operasyonu bozacak tek hamlende seni öldürürüm abartı ustası." Damian'ın masadan kalktığını görünce kadehimi aldım "Gidiyorum."

 

Pars ve Lilia "Bol şans." dileklerini iletirken Sungur huysuzluğuna devam ederek başını salladı, bu hala tavrında net olduğunu gösteriyordu. Kulaklığımdan duyacaklardı, görebilecekleri yerdeydim. Bu nedenle müdahale edeceklerine şüphem yoktu fakat tek korkum yanlış zamanda yapacak olmalarıydı.

 

Zoloto'nun kalabalık, parlayan zemininde bir kılıç ucu gibi ilerliyordum. Vücudumda hissettiğim sıcaklık, kulüpteki yoğun havadan değil, boynumdan başlayan ve kasıklarıma yayılan Sungur'un bakışlarının yakıcı yolundan geliyordu. Her adımım, Sungur'a, 'İzleyeceksin ve susacaksın' mesajını iletir nitelikteydi.

 

Boşta kalan elimle açıkta bıraktığım saçlarımı geriye atarak kendime gelmeye çalıştım, işime odaklanmalıydım.

 

Bar tezgahına ilerleyen adamın karşısından ilerleyerek ona yaklaştım. Damian, uzun, pürüzsüz kesimli ceketi ve soğuk, hesapçı yüz ifadesiyle çarpışacağımız noktaya varmak üzereydi. Omuzlarımı geriye atıp duruşumu dikleştirerek yüzüme cüretkar bir tebessüm yerleştirdim. Denk geldiğimiz nokta da dengemi kaybetmiş gibi sendeleyerek omzuna çarptım.

 

Düşmeme müsaade etmemek adına kolunu kaldırmıştı, kolundan tutarak dengemi sağladım. Mahcup ifadeyle başımı kaldırıp kadehimi bizden uzakta kaldırdım. Gülümseyerek gözlerine baktım "Kusura bakmayın, umarım dökülmemiştir." önce onun üstüne, ardından kendi üstüme baktım, dökülmediğini biliyordum, maksat vakit kazanmaktı.

 

Damian, bu beklenmedik çarpışmayla duraksadı. Gözleri, ilk önce mini elbisemin ve cüretkâr gülümsememin üzerindeydi. Bir anlığına, profesyonel sertliği erir gibi oldu.

 

"20 saniye oldu." Sungur'un kulaklığımdan gelen demir sesi beynimin içinde yankılanır gibi oldu, ne 20 saniye olmuştu? "30 oldu. O siktiğim kolundan ellerini ne zaman çekeceksin?" göz devirir gibi oldum, kendimi son anda tutup ellerimi kolundan ayırdım fakat bu sefer Damian bileğimden nazikçe tuttu "Rus musunuz?" demesiyle güldüm, aksanım iyi olduğu için sormuş olmalıydı "Hayır, değilim ama dilinizi severim."

 

Sungur'un "Onun dilini sikeyim." Demesiyle gözlerim istemsizce büyüdü. Normalde küfür etmesi umrumda değildi fakat beynimin içinde yankılanması ayrı bir boyuttu.

 

Damian memnuniyetle gülümseyerek bıraktı bileğimi, ellerini cebine koyup başıyla arkamızda kalan barı işaret etti "Eminim ki içkilerimizi de çok beğeneceksin, kendini kaybetmeden önce bir kaç öneri de bulunmak isterim."

 

Onaylayıp cilveyle süzülerek bir kahkaha attım "Yalnız ben kolay kolay kendimi kaybetmem." uzun taburelerden birine oturup soluma oturan adama döndüm, parıldayan gözlerle bakıyordu "Bende öyle sanıyordum, seni görene kadar." Yavşağın ağzı iyi laf yapıyor.

 

Sungur kendi yorumunu katmaktan geri durmadı "Beni gördükten sonra uyanmak istemeyecek." sinirli gülüşümü bastırmak adına alt dudağıma dişlerimi geçirdim. Karşımdaki adamın dikkatini daha da çekmişti bu durum, buz mavisi gözleri anında dudaklarımı buldu. Çapkın gülüşüyle dudaklarını diliyle ıslattıktan sonra barmene dönüp ufak bir el hareketiyle çağırdı. Ardından bana döndü "Mraz buraya özgü bir içkidir, beğeneceğine eminim."

 

Bu sefer Pars araya girdi "Hayır beğenmeyeceksin, seni avlamaya çalışıyor. Zoloto'nun en güçlü ve en tehlikeli içkisi. Tek bir kadeh, en sert adamı bile diz çöktürür. İçme İlay." mekanı dibine kadar araştırmış olmalı.

 

Pars'ın ardından Sungur'un homurdanan sitemli sesini işittim "Piç kurusu."

 

Damian sipariş vereceği sırada itiraz ettim "Biliyorum tabi, bu gece onu içmek istemiyorum. Daha hafif bir şey içmeliyim," barmene dönerek siparişimi kendim verdim "Vodka Cranberry."

 

Dudağını sen bilirsin manasında büzdü "Pekala, yavaş gitmek istiyorsan sen bilirsin. Bende Yaşlı Tek Malt Viski alayım." barmen onaylayarak hazırlamak üzere uzaklaştı. Bedenimle yanımdaki adama dönerek dirseğimi tezgaha koydum, çenemi yumruğuma yaslayarak şirince gülümsedim "Ne işle meşgulsünüz?"

 

Göğsünü şişirerek böbürlendi "Ne kadar param olduğunu mu soruyorsun? Emin ol seni memnun edecek servete sahibim." hiç sanmıyordum.

 

Başımı elimden kaldırıp gülümseyerek iki yana salladım "Hayır, sadece ne işle meşgul olduğunuzu merak ettim." gözlerimi beğeniyle bedeninde gezdirdim "Sporcu olacak atletik vücuda sahipsiniz, şirket yönetecek bir zekaya, mafyayı andıracak heybete ve polisi andıracak adalete."

 

Barmenin önümüze bıraktığı içkileri alıp birer yudum aldık, kadehini tezgaha koyup merakla çattığı kaşlarıyla sordu "Adalet mi, nereden anladın?"

 

Buraya gelmeden önce oturduğu masaya döndüm, iki kadın hala orada oturuyorlardı. "Seni izledim, birini ne kadar öpersen diğerini de o kadar öpüyordun." Midem bulanıyordu, ağzıma gelmek üzereydi.

 

Verdiğim cevap karşısında hayreti büyürken şuh bir kahkahayla geriye attı başını, kahkahasına tebessümle karşılık veriyordum. Kahkahası yerini çapkın bir tebessüme bıraktı, başını eğip oturduğu taburede kayarak yaklaştı. bacaklarım bacaklarının arasında kalmıştı, bu iş onun açısından yatağa kadar giderdi fakat benim için gayet yeterliydi, burada bitirebilirdim

 

"İstersen daha fazlasını verebilirim." demesiyle kulaklıktan yükselen hiddetli ses Sungur'a aitti "İlay, bu iş beş saniye içinde bitmezse gelirim, hiç hoşlanmayacağın şekilde ben bitiririm."

 

Sesi her zaman işittiğimden daha keskin ve öfkeden boğuktu, mekanın gürültüsünü bastıracak boyuttaydı. Kalbimin atışı hızlanmış, bedenim gerginlikle kasılırken ifademi toparlayarak karşımdaki adama onun gibi yaklaştım, cilveyi ve flörtü bir kenara bıraktım, sinsi bir tebessüm takındım "Sana az önce seni izledim dedim." Cevabım karşısında Damian'ın sinsi gülüşü saniyelik bir şokla yerle bir oldu. Buz mavisi gözleri anında kısıldı, tüm heybetiyle yaklaştığı taburede geriye çekildi. Bacaklarının arasından kurtularak hissettiğim gerginliği bastırmak adına tezgahtaki kadehe uzandım.

 

"Kimsin sen?" Sesi artık yumuşak ve cilveli değil, metalikti ve Zoloto'nun müziğini bile bastırıyordu. "Bu çarpışma bir oyundu öyle mi?"

 

Kadehimden bir yudum alıp onaylayarak salladım başımı "Öyle," tanışmak adına elimi uzattım "İlay Soykan, maillerini görmezden geldiğiniz Karan Soykan'ın kızıyım."

 

Küçümseyici bakışlarına kanmadan açıklamaya devam ettim "Onun adına gelmedim, ne için geldiğimi anlaman amacıyla onun adıyla tanıttım kendimi. Ben buraya, size yükselişi teklif etmeye geldim. Karan Soykan, size yalnızca bir ticaret rotası sunuyor. Ben ise..."

 

Gözlerimi Obnizov'un hırsla parlayan gözlerinden ayırmadan devam ettim "sizin zekanızla ve benim elimdeki imkanlarla, tüm Kuytu'nun kontrolünü ele geçireceğimizi gördüm. O adalet hissinden bahsetmiştim ya? Karan Soykan size asla adil davranmayacak. Ama ben, hak ettiğiniz gücü size vereceğim."

 

Obnizov, bu cüretkâr teklifim karşısında nefesini tuttu. Şaşkınlığın yerini hayranlık ve tehlikeli bir ihtirasa bıraktı. Elindeki kadehini sertçe tezgaha bıraktı "Bu çok cesur bir teklif ama işlerimi ne cilveye ne de boş vaatlere göre kurmam. En başta bana yaklaşım biçiminin sebebi nedir? Beni etkilemeye çalıştın."

 

Sen ciddi misin manasında güldüm, sebebi gayet açıktı "Maillerine bakmaya tenezzül etmediğin bir kuruluş için geldiğimi söyleseydim dinlemezdin."

 

"Sende benimle flörtleşmeyi tercih ettin." meydan okuyan ifadesiyle ayağa kalktı "Sizde işler böyle yürüyor demek." koca bir adımla yanıma yaklaşıp durdu, buz mavisi gözlerini gözlerimden ayırmadan üzerime eğildi "Bende de işler şöyle yürüyor, zekânın bu büyük sözleri desteklediğini kanıtla. Benim de bir oyunum var. Ona 'Zolotaya Kaplya' diyoruz. " Altın Damla anlamına geliyordu.

 

Kulaklıktan işittiğim fısıltı artık gürleyen bir emirdi "Bundan hiç hoşlanmadım İlay." dedi Sungur "Bir bokluk var, kabul etme."

 

Damien aynı netlikle ve cüretkarlıkla devam etti "Kazanırsan anlaşma tamamdır ama eğer kazanamazsan Rusya'ya bir daha adım atamazsın."

 

Bu son şansımdı, geri tepemezdim hemde asla tepemezdim. Ne kadar kötü olabilirdi ki? Bir oyun ne kadar tehlikeli olabilirdi?

 

Sungur'un istediği gibi zorlukla yaparsak bu bir anlaşma olmazdı, benim istediğim anlaşmadan fazlasıydı.

 

"Şartınızı kabul ediyorum, Bay Obnizov." Damian'ın yüzündeki gergin bekleyiş, zaferle karışık bir şaşkınlığa dönüştü. Anlaşılan cesaretim onu etkilemişti.

 

"İlay ne halt ediyorsun sen?!" Sungur'un yeri göğü inleten sesi yeniden beynimin içinde yankılanıyordu "Adil bir oyun olacağını mı sanıyorsun? Ne demek kabul etmek!" Ardından Pars'ın telaşlı sesini işittim "Sungur haklı gibi İlay, başına bela alacaksın. Değmez! Sungur'un planını uygulasaydık dedirtiyorsun bana!"

 

Sinirle homurdanarak güldü Sungur "Sakalım da var, sırf inattan dinlenilmiyorum. Ge-" dikkatimi dağıtmamaları saçımı düzeltiyor gibi yaparak kulaklığı kapattım. Dikkatimi karşımdaki adama vererek gecikmeden şartımı dile getirdim.

 

"Ama benim de bir şartım var." diyerek durumu tam anlamıyla lehime çevirmeye çalıştım "Bu bir ortaklık teklifi, boyun eğiş değil. Eğer ben bu oyunu kazanıp size o anlaşmayı imzalatırsam, siz de Karan Soykan'a bu cüretkâr teklifi getiren kişinin İlay Soykan olduğunu ve benimle ortak çalışacağınızı tüm Kuytu'ya ilan edeceksiniz. Sadece bir tedarikçi değil, bir ortak." Karşımdaki adamın gözleri kısıldı. Amacım sadece anlaşmayı imzalatmak değildi aynı zamanda kendi liderliğimi de ilan etmesini istiyordum.

 

Kesin ve güçlü bir sesle "Kabul." dedi, ardından iki masa uzağımızdaki adamı işaret ederek çağırdı "Zolotaya Kaplya için VIP odasını açın." adam onaylayıp uzaklaşınca bana döndü "Bizde geçelim." tabureden kalkıp peşinden ilerledim, dört adım atmıştım ki bel girintimde keskin bir baskı hissettim. Tenime değen sıcak, öfkeden yanmış bir tenin sıcaklığıydı. Kokusu, Zoloto'nun pahalı parfümlerini anında bastırdı. Sungur'du.

 

Sesi, artık kulaklık mikrofonuna fısıldanan bir emir değil, kulağımın dibinde gürleyen, demirden bir öfkeydi. "Oynamıyorsun."

 

"Oynayacağım, git buradan."

 

"Daha ne olduğunu bile bilmiyoruz İlay!" etkileyici aksanıyla gürleyerek Damien'in dikkatini çekmemizi sağlamıştı bile.

 

Damien arkasını dönerek buz mavisi gözlerini, ikimizin üzerinde tehlikeli bir şekilde gezdirdi. Korumaları anında gerildi, elleri ceketlerinin içindeki silahlara gitti. Bütün planı berbat edecekti.

 

"Beyefendi kim?" Karakan'ı tanıyor olabilirdi, Custos olması durumu negatife mi çevirirdi pozitife mi bilemiyordum bu nedenle Karakan olduğunu bilmesi yeterliydi. "Karakan." dedim kolundan tutarak "Kuytu'nun bilinen en güçlü boksörü, beni yalnız bırakmak istemedi."

 

Sungur ilgisini çekmiş gibi güç hırsı bürümüş gözlerini üzerinde gezdirdi, gülüşü büyüdü "Bu gece eğlenceli olacak, başka arkadaşın varsa onları da çağır. Ben tek siz hepiniz olur." ya kazanacağına çok emindi ve kendisine eğlence arıyordu ya da kaybetmek ona bir şey ifade etmediği için kendisine eğlence arıyordu. "Tabi ortaklık istiyorsanız." benim amacımın büyüklüğüyle onun için bir şey ifade etmemesi onun adına eğlenceliydi tabi.

 

Bu tekliften de memnun kalmamıştı Sungur "Sadece benle olur, diğerlerini karıştırma."

 

"Bu anlaşmayı isteyen sen değilsin, sadece yardımcı oyuncu olabilirsin." İşaret parmağı kendisi ve benim aramda git gel yaptı "Başroller biziz."

 

Alaycıl üslubuyla gülüp bizi geride bırakarak ilerledi, Pars ve Lilia'da yanımıza gelmişlerdi. Dişlerini kırarcasına sıkan Sungur burnundan soluyordu, hemen şu an onu öldürebileceğini biliyordum. Kim görse anlardı. "Ben bunun başını alırım başını."

 

Bana karşı yaşadığı sinir harbi daha baskın olmalı ki Damien'i bırakıp bana yöneldi, attığı bir adımla aramızdaki mesafeyi kapatıp uzun boyuyla üzerime eğildi "Sana kabul etme dedim, farklı bir şekilde çözebilirdik."

 

Öfkeye kuşanmış gözleri gözlerimi talan ediyordu, bende onu talan etmeliydim "Bak benim bu anlaşmadan başka şansım yok, güzellikle halledersek özellikle benimle anlaşma sağladığını ilan edecek, zorla yaparsak kağıda öylesine atılmış bir imza olacaktı."

 

"Senin de anlamadığın şey şu İlay, hallederdim." başını kararlıkla sallarken uzaklaştı "Ama merak etme, bunu da halledeceğim." Pars ve Lilia'ya döndü "Hepimizin oynaması lazım. Şansımız çoğalır."

 

Lilia, Sungur'un verdiği tepkiden olsa gerek korkuyla gözlerini kırpıştırdı "Ne oyunu bu?"

 

"Öldürmez merak etme ama anladığım kadarıyla biraz süründürecek." diyerek içimizi ferahlattı Pars, ikisi de ne kadar iyi motive edip moral yükseltiyordu öyle. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş!

 

İtinayla göz devirdi Lilia "Çok sağ ol, içime su serptin."

 

Umursamazca tek omzunu kaldırıp indirdi Pars "Öyle bir amacım yoktu."

 

Abime panzehiri götürdükten sonra Lilia'yı da teste sokmuştuk, dediği gibi kanında panzehir kalıntıları vardı. Verdiği şişeleri de incelettirmiştim, onlar da dediği şekilde kırmızı kapaklı mnesonim, mavi kapaklı panzehirdi.

 

Sungur malları teslim ettikten sonra vakit kaybetmeden Yiğit için ilik testi yaptırmaya da gitmiştik. Lilia'da bunun karşılığında bizimle anlaşma sağlamıştı, her hareketi kuşkuya düşürse de burada takımdık ve Pars aramızda en kuşkulu yaklaşan kişiydi. Lilia ile anlaşma sağlamamızın tek sebebi bu değildi tabi, Rusya'dan sonra Fransa'ya oradan İtalya'ya geçecektik. Lilia İtalya'da bize yardımcı olabilecek tek kişiydi.

 

"Hadi gidelim." Sungur önden ilerledi, bizde peşine takılarak VIP odaya kadar takip ettik. Kapıdan içeriye girince camla çevrili, lüks ama soğuk bir laboratuvarı andıran özel bir oda karşıladı bizi.

 

Büyük yuvarlak bir masa vardı, ortasında da bir çark, çarkın etrafına düzenli aralıklarla dizilmiş beş shot bardağı çekti dikkatimi. Yakut kırmızısı, zümrüt yeşili, safir mavisi, ametist moru, obsidiyen siyahıydı. Nasıl bir oyun olduğunu delicesine merak ediyordum. Damien'in yüzündeki şeytansı tebessüme bakılırsa bize eğlenceli olmayacaktı. Pars'ın dediği gibi süründürecekti.

 

"Hoş geldiniz dostlar!" Arkamızdan gelen Pars ve Lilia'yı görünce gülüşü büyüdü "Ah ne güzel kalabalık gelmişsiniz, oturun da size oyunu anlatalım." fazla aceleciydi.

 

Sessizlikle masanın etrafına dizildik. Sağdan sola sırasıyla Sungur, ben, Lilia ve Pars şeklinde oturmuştuk. Damien ise tam karşıma geçmişti. Sağımızda, masanın başında bekleyen görevli adama eliyle başlaması adına işaret verdi, adam anlatmaya başladı.

 

"Masanın ortasına, beş farklı renk ve yoğunlukta özel yapım Votka Shot bardağı dizilir. Bunlar, yüksek alkol oranının yanı sıra, farklı psikolojik tetikleyiciler içerir." Lilia'nın Rusça bilip bilmediği şüphesiyle ona döndüm, anlayarak dinlediğini görünce önüme dönüp adamı dinlemeye devam ettim.

 

"Oyuncular sırayla rulet çarkını çevirir. Çark durduğunda, hangi renk bardağı içecekleri belirlenir. Herkes belirlenen bardağı tek dikişte içmek zorundadır. Amaç, oyuncuların hızla sarhoş olması ve duygusal kontrolün gevşemesidir. Bu aşamada yalan söylemek serbesttir, ancak sorulara karşı en çok duygusal tepkiyi (panik, öfke, şaşkınlık) gösteren oyuncu, puan kaybeder. Tepkisiz kalan kazanır."

 

İçkiye karşı dayanıklı olan biri için çocuk oyuncağıydı, şu ana kadar kendimi kaybedecek kadar sarhoş olmamıştım. Zorlanacağımı düşünmüyordum.

 

"Shotların özellikleri şunlar: Obsidiyen siyahı, yoğun kuşku ve paranoya. Zihni karanlık düşüncelere odaklar, en güçlü olanıdır. Yakut kırmızısı kontrolsüz öfke ve saldırganlık. Duygusal tepkileri abartır. Ametist moru derin pişmanlık ve keder. Geçmişteki hataları ve kayıpları bilinç yüzeyine çıkarır. Zümrüt yeşili aşırı özgüven ve risk İştahı. Bireyi pervasız kararlar almaya iter. Safir mavisi geçici hafıza bulanıklığı ve anlık unutkanlık. Yakın geçmişteki olayları karıştırmaya neden olur."

 

Hayır, bunlar basit içkiler değildi. Baştada dediği gibi psikolojik içeceklerdi, niyeti zihnimizle oynamaktı. Kahretsin!

 

Damien özüvenle geriye yaslandı, viskisinden bir yudum aldı. Gözleri, hemen karşısında oturan bendeydi "Başlayın. Bayan Soykan, çarkı çevirerek bize şanslı renginizi gösterin." Tam şu an oluşan gergin havayı soluyarak kasıldı bedenim. Biz dört kişiydik, o ise tek. Eminim ki kazanırdık fakat sonunda ne olurduk onu bilemiyordum.

 

Çarkı çevirmek için elimi masanın altından çıkaracağım sırada Sungur elini, elimin üstüne koyarak yaklaştı, sadece benim duyabileceğim bir tonda fısıldadı "İçtiğinde derin bir nefes alıp kendini mantıklı düşünmeye it, delirecek gibi olsan da kontrolü sakın elden bırakma." Kararlılıkla baktı gözlerime "Sen istediğin için buradayız ama unutma, ben buradayım." sarmaladığı elini güven vermek amacıyla sıktı, yeşil gözleri gözlerimden ılık bir hissiyatla güven aşılıyordu sanki.

 

Beklediğim gibi sadece bir içki değildi, ne olursa olsun mantıklı düşünmeliydim. Derin bir nefes alıp masanın ortasındaki çarkı çevirdim. Çark, metal bir hışırtıyla dönmeye başladı. Beş farklı renkli bardak arasında döndü, yakut kırmızısı, zümrüt yeşili, safir mavisi, ametist moru, obsidiyen siyahı. Önlerinden hızla geçti. Her dönüş gerginliğimi katlıyordu.

 

Çark yavaşladı... yavaşladı ve ibre, en koyu renkli ve en yoğun görünümlü bardağın üzerinde durdu: Obsidiyen Siyahı Shot. En iğrenç gözüken de buydu ya of!

 

Görevli adam duygusuz bir sesle komut verdi "Bayan Soykan. Siyah. Lütfen bardağınızı alın."

 

Siyah shot bardağına baktım. Diğerlerinden daha yoğun ve sanki dibinde bir ağırlık taşıyormuş gibi duruyordu. İçindeki psikolojik tetikleyici, diğerlerinden daha güçlü olabilirdi.

 

Bardağı elime aldım, camın soğukluğu, içindeki tehditkâr yoğunluğa tezat oluşturuyordu. Sungur'un son sözlerinin yankısıyla, derin bir nefes aldım. İçimde biriken tüm tereddüt ve yorgunluğu bu nefesle dışarı attım.

 

Tereddüt etmeden, tek bir hamlede bardağı dudaklarıma götürdüm ve içindeki koyu sıvıyı tek dikişte yuttum. Votka'nın yoğun alkolü anında genzimi yaktı, ama bu sadece başlangıçtı. Tadı, beklediğim gibi iğrençti, ağır, metalik bir tat ve yuttuktan sonra midemde yayılan buz gibi, yakıcı bir ağırlık bıraktı.

 

Etki, baş dönmesi veya sersemlik değildi. Bu, doğrudan zihnime vurulan bir tokmaktı. Gözlerimi görevliye dikmeye çalışırken, bakışlarım istemsizce masadaki herkese, özellikle de Sungur ve Damian'a kaydı.

 

Zihnimin bir köşesi fısıldadı Onlar senin düşmanın. Hepsi. Sungur neden burada? Neden seni korumak istediğini iddia ediyor? Bu sadece Karan'a karşı bir oyun mu? Damian, onu da mı satın aldı?

 

Ne saçmaladığımı bile bilmiyordum.

 

Bedenim, içindeki bu anlık, vahşi kuşku dalgasıyla gerildi. Siyah shot'ın etkisi, zaten var olan güvensizliğimi zehirli bir paranoyaya dönüştürmüştü. Damian'ın yüzündeki en ufak bir tebessüm bile, büyük bir ihanetin işareti gibi görünüyordu. Kontrolümü kaybetmek üzereydim.

 

Sungur'un vkontrolü sakın elden bırakma' uyarısı yankılandı zihnimde. Gözlerimi sıktım, ciğerlerimdeki havayı tamamen boşalttım ve zorla yüz kaslarımı gevşettim. Gözlerimi tekrar açtığımda, ifadem demir bir maske gibiydi. Kazanmak için, bu kuşkuyu yutmak zorundaydım

 

Damien, anlık gerilimimi fark etmiş, ancak tepkisiz kalmamı takdir etmiş gibi dudaklarını ilgiyle büzmüştü. Alaycı tebessümü genişledi. "Mükemmel tepkisizlik, Bayan Soykan. Sıra sizde, buyurun Bay Karakan."

 

Sungur, Damian'ın alaycı hitabına karşı dişlerini sıktı. Gözleri bana kaydı; gözlerimde gördüğü o anlık keskin, soğuk kuşku, onu bir an için yaralamıştı. Siyahın etkisinin başladığını anlamıştı.

 

Sungur, çarka doğru uzandı, benden çok daha sert, neredeyse kırarcasına çevirdi. Metalik ses, odanın içinde gürledi. Çark dönmeye başladı, yavaşladı... yavaşladı ve ibre, Ametist moru shot'ın üzerinde durdu.

 

Görevli adam yeniden duygusuz bir sesle komut verdi "Bay Karakan. Mor. Lütfen bardağınızı alın."

 

Sungur, mor shot'a baktı. Bu renk, başta söylendiği gibi, derin pişmanlık ve kederi tetikleyecekti. Sungur için bu, öfkeden daha tehlikeli olabilirdi. Onu pişmanlık ve suçluluk duygusuyla boğmak, fiziksel bir saldırganlıktan daha hızlı kontrolsüz hale getirebilirdi.

 

Sungur, derin bir nefes almadı. Aksine, havayı ciğerlerinde tuttu. Gözleri, benim demir yüzümde bir an gezindi, sonra bardağa odaklandı. Hızı ve gücüyle bilinirdi. Duygusal zayıflığına yer yoktu.

 

Sungur, sertçe bardağı aldı. Benden farklı olarak, bardağı dudaklarına yaklaştırırken bile yüz ifadesi değişmedi. Tek dikişte, sanki zehirli bir yara temizliyormuş gibi, mor sıvıyı yuttu.

 

Yuttuktan saniyeler sonra, Sungur'un göğsünde derin, boğucu bir ağırlık hissi yayılmış gibi kesildi nefesi, bedeni kasılmış, yüzü ekşimişti. Bu fiziksel bir acı değil, duygusal bir çöküş gibiydi.

 

Aklını kurcalayan her neyse Sungur'un kasları, pişmanlık ve suçluluk dalgasıyla gerildi. Morarır gibi olan dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Damian'a baktığında, içindeki öfke bile kederden dolayı körelmişti. Gözleri dolmak üzereydi; bu, kontrolü kaybetmekten beter bir zayıflıktı.

 

Sungur, başını hafifçe öne eğdi. Gözlerini tekrar açtığında, yeşil gözlerindeki parıltı sönmüştü, yerini donuk, çaresiz bir ifade almıştı. Yüz kaslarını kontrol etmeye çalışırken, çenesi hafifçe titredi. O anlık keder dalgası, onu duygusal olarak en zayıf hale getirmişti.

 

Damian'ın gözleri, Sungur'un yüzündeki bu nadir kırılganlığı yakaladı. Alaycı tebessümü, memnun bir keyfe dönüştü. "Görüyorum ki, Karakan'ın da göğsünde kırık bir şeyler var. Tebrikler Bay Karakan. Pişmanlık, en ağır yüktür." Cevap veremedi Sungur, donuk ifadesi git gide korkutuyordu.

 

Damian, bardağını tezgaha bıraktı. Sıra Lilia'ya gelmişti. Masadaki gerginlik, ilk iki shot'ın etkisiyle fiziksel bir ağırlığa dönüşmüştü.

 

Damian'ın buz mavisi gözleri Lilia'yı buldu "Sıra, sanırım sizde. Bayan...?"

 

Korkuyla yutkundu Lilia. "Lilia."

 

"Buyurun, Bayan Lilia."

 

Lilia, titreyen elleriyle çarka uzandı. Gözleri, Sungur'un yüzündeki donuk keder ifadesi ile benim sert, paranoyak ifadem arasında gidip geliyordu.

 

Lilia'nın titrek eli, çarkın soğuk metaline dokundu. Masadaki ağır atmosfer, Sungur ve benim az önce yaşadığımız duygusal sarsıntıyla iyice yoğunlaşmıştı. Lilia, bu atmosferden en çok etkilenen kişi gibi duruyordu.

 

Lilia, gözlerini kapattı, hızlıca bir nefes aldı ve çarkı çevirdi. Çark, diğer iki çevirişten daha yavaş ve ürkek bir sesle dönmeye başladı. Beş renk yine önümüzden akıp gitti. Çark yavaşladı... yavaşladı ve ibre, canlı, neredeyse neşeli görünen Zümrüt Yeşili Shot'ın üzerinde durdu.

 

Görevli Adam her zamanki gibi duygusuz sesle komutunu verdi. "Bayan Lilia. Yeşil. Lütfen bardağınızı alın."

 

Lilia, bardağı eline aldı. Zümrüt yeşili shot, aşırı özgüven ve risk iştahını tetikleyecekti. Korku ve çaresizlik içindeki Lilia için bu, mantıksız bir cesarete itilmek anlamına geliyordu.

 

Mavinin en koyusuna dönen gözlerim , obsidiyen siyahı'nın paranoyak etkisiyle anında Lilia'ya dikildi. Lilia'nın yeni edineceği aşırı özgüven beni çoktan rahatsız etmişti. Kanım kaynıyordu, beynime oksijen gitmiyor gibi hissediyordum. Kendimi kontrol etmem gerekiyordu, anlaşma, abim, liderlik, intikam, hepsi buna bağlıydı.

 

'Sen istediğin için buradayız ama unutma ben  buradayım.' Zihnimde yankılanan ses Sungur'a aitti ve beni rahatlamaya itiyordu.

 

Lilia içkiyi alırken eli biraz daha sağlamlaştı. Sungur'un kederle büzülmüş dudaklarına, sonra benim donuk yüzüme baktı. "Çok güzel görünüyor." Sesi, korkmasına rağmen, garip bir şekilde heyecanlıydı. Bardağı dudaklarına götürdü. Tadı, beklenenin aksine hoşuna gitmiş olmalı ki ne ben ne de Sungur gibi buruşturmamıştı yüzünü. Sanki vücuduna temiz, parlak bir enerji doluyordu.

 

Yuttuktan saniyeler sonra, Lilia'nın gözleri genişledi. Titremesi durdu, yüzüne aniden neşeli, pervasız bir gülümseme yayıldı. Korku gitmiş, yerine yapabilirim hissiyatı gelmişti.

 

Bu beni nedensizce korkuttu, kendini kontrol edemezse kaybederdik.

 

Lilia yüksek sesle ve neşeyle "Bu harikaymış! Ben... ben bu oyunu anladım! Hiçbir şey yapamazlar ki! Ben kimyagerim, biliyor musunuz? Ben her şeyi çözebilirim!" o bir kimyager değildi, kafası karışmıştı, kendini mi kaptırıyordu?

 

Lilia, taburesinde dikleşti ve Damian'a meydan okurcasına gülümsedi. Damian, bu ani dönüşümden memnuniyet duydu. Dehşete düşmüştüm. Lilia, kontrolsüz bir şekilde gereksiz riskler almaya hazırdı.

 

Damian, Lilia'nın 'Ben her şeyi çözebilirim' coşkusuna karşı kahkaha attı. "Görüyorum ki, yeşil size yaramış, Bayan Lilia. Umarım çözümleriniz masayı dağıtmaz."

 

Bunun olmasını zevkle bekler gibi söylemişti, delicesine korkuyordum. Öyle korkuyordum ki korkaklık edip kaçmamak için kendimi zor tutuyordum.

 

Solumdaki adama döndüm, istemsizce attığım sert bakışlarım beni de hazırlıksız yakalamıştı, Sungur'a duyduğum öfke de neyin nesiydi?

 

Sungur'un, Lilia'nın kontrolsüz ses tonuyla çenesi kilitlendi, anlam veremedğim bir kederin üstesinden gelmeye çalışıyor gibi gözüküyordu.

 

Damian, Lilia'nın coşkusundan keyif alarak Pars'a döndü "Sıra, sanırım..."

 

Keskin ifadesiyle kendini tanıttı Pars. "Pars." masaya yaslanarak durumu analiz ediyordu. Masada, paranoyak bir ben, kederle boğuşan bir Sungur ve aşırı özgüvenli bir Lilia vardı.

 

Masadaki hava, artık sadece gergin değil, duygusal olarak karışıktı, Damian için mükemmel bir eğlence sunuyorduk

 

"Buyurun Bay Pars." Diyerek Pars'ın harekete geçmesi adına komut verdi Damien, eğlencesinin yarım kalmasını istemiyordu.

 

Kendinden emin bir şekilde çarka uzandı ve çevirdi Pars. Hızı, Sungur'unkinden daha az şiddetli, ancak benimkinden daha kararlıydı.

 

Çark, metal bir vızıltıyla dönüyordu. Yavaşladı... yavaşladı ve ibre, Safir Mavisi Shot'ın üzerinde durdu.

 

Gözlerim Obsidiyen Siyahı'nın paranoyak etkisiyle anında Pars'a kaydı. Mavinin, geçici hafıza bulanıklığı ve anlık unutkanlık etkisine sahip olduğunu anımsadım. Hafıza kaybı korkunçtu! Ya sonra hasar bırakırsa ve hiç gelmezse?

 

Görevli adam "Bay Pars. Mavi. Lütfen bardağınızı alın." Deyince elimi ondan önce bardağa ben uzattım "Ben içeceğim, hafızasını kaybetmesine göz yumamam."

 

Damien bu tepkimden hoşnut olmuş gibi gülümsedi "Görüyorum ki bay Pars sizin için değerli ancak oyunun kuralları bu, herkes bir shot içer. İtirazınız varsa oyunu burada bitirelim, anlaşma iptal olsun." Şeytandı, tam Kuytu'ya yakışır bir şeytandı.

 

Bardağı tutan elimin üstüne elini koydu Pars, elimi çekmeden yüzümü ona çevirdim. Sorun yok dercesine gülse de sorun vardı işte! Benim yüzümden hafızasını kaybedecekti.

 

"Sorun yok İlay, çek elini."

 

Başımı yalvarırcasına iki yana sallayıp yapmasını istemesem de başka şansım yoktu. Pes etmekten nefret ediyordum, çaresiz ve seçeneksiz kalmaktan nefret ediyordum!

 

Bardağı bırakıp elimi çektim umutsuzca. Pars bardağı aldı ve benim endişeli, paranoyak bakışlarıma son bir kez baktı. Dudaklarında, 'hallederiz' anlamına gelen, zar zor fark edilen bir tebessüm vardı.

 

Umarım hallederdik.

 

Mavi sıvıyı yuttu, saniyeler sonra, başı dönmüş gibi sarsılınca korkuyla titredim. Müdahale etmek istedim fakat görevli adam eliyle oturmamı işaret etmişti. İnanamıyorum, ne yapıyorduk böyle? Pars bayılacaktı!

 

Gözlerini kırpıştırdı, ardından kendine gelerek masaya döndü, bizlere boş bakışlar attı "Pekala... sanırım... ne konuşuyorduk?"

 

Pars'ın bu anlık şaşkınlığı ve unutkanlığı, Damian'ın masadaki kontrolünü pekiştirdi. Dağılmanın eşiğindeydik!

 

Memnuniyetle gülümsedi Damian "Şimdi asıl eğlence başlıyor. Sıra bende." Çarka uzandı. Sakin, kendinden emin ve soğukkanlıydı. Çarkı yavaşça, neredeyse sevecen bir şekilde çevirdi. Onun için bu sadece bir kumar değil, bir sanat eseriydi.

 

Çark döndü, yavaşladı... ve ibre, yakut lırmızısı shot'ın üzerinde durdu.

 

Görevli adam tekrardan komut verdi "Bay Obnizov. Kırmızı. Lütfen bardağınızı alın."

 

Yakut kırmızısı shot 'Kontrolsüz öfke ve saldırganlığı' tetikleyecekti. Damian için bu, öfke değil, acımasız bir güç patlaması demekti. Bardağı eline aldı. Gözleri, ona karşı gelen herkese, özellikle de Sungur'a bir tehdit gönderiyordu. Kadehi kaldırıp bana baktı. "Şerefe, ortak!" Alay ediyordu.

 

Damian kırmızıyı içti, yüzü ekşidi ama hemen toparladı. Gözleri, anında daha keskin, daha yırtıcı bir hale büründü. Masada oturan herkese, özellikle de Sungur'a, sanki avına bakıyormuş gibi bakıyordu.

 

"Pekala, aşama 1 bitti. Şimdi asıl oyuna geçiyoruz." Sesi kalınlaşmış, Rus aksanı daha belirginleşmişti. Görevli adam mesajı alarak harekete geçmişti.

 

Masadaki herkes, içtikleri zehirli kokteylin etkileriyle boğuşurken, Aşama II'nin sorularına hazır değildik.

 

Damian'ın 'Pekala, Aşama 1 bitti' komutu, odadaki gerginliği kelimenin tam anlamıyla kesmişti. Kırmızı shot'ın getirdiği acımasız güç patlamasıyla, artık sadece bir iş adamı değil, avının keyfini süren bir yırtıcıydı.

 

Sungur'a duyduğum anlık öfkenin ve Pars'a karşı hissettiğim çaresizliğin acısıyla boğuşuyordum. Gözlerim Pars'ın boş bakışlarında takılı kaldı. Başlangıçta inandığım 'biz kazanırız' özgüveni, yerini gerçek, iliklerime işleyen bir korkuya bırakmıştı.

 

Sungur sesini alçak tuttu ve düşüncelerle boğuştuğundan boğuktu sesi, Pars'a döndü "Pars, sen iyi misin?"

 

Gözlerini kırpıştırdı Para, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi aşık bakıyordu etrafa. "Ben...iyi miyim? Elbette iyiyim. Ama bu içki... sanırım ne hakkında konuştuğumuzu... şey..." cümlesini tamamlayamadı. Zekası, anlık olarak ulaşılamaz bir yerdeydi.

 

Lilia, yüzündeki neşeli, yapmacık gülümsemeyle, tehlikenin boyutunu idrak edemiyordu. "O harika! Biraz neşelenin! Görevli, soruları sor! Ben her şeyi çözebilirim! Başlayın!"

 

Damian Obnizov, bu kaotik manzaradan büyük keyif alıyordu. Başını geriye atarak kısa bir kahkaha patlattı. "Mükemmel! Grubunuzun her üyesi, farklı bir zayıflık sergiliyor. Bu, benim için çok bilgilendirici, Bayan Soykan."

 

Piç kurusu.

 

Damian, yan masada bekleyen, duygusuz görevlisine sertçe işaret etti. Görevli, elinde not defteriyle masaya yaklaştı. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu.

 

"Luka," görevli adama hitaben "Sana hazırladığım soruları sor." Ardından bize döndü "Unutmayın, en çok duygusal tepkiyi veren kaybeder."

 

Luka önündeki defteri açtı. Bakışları, masanın etrafındaki dört kişiyi teker teker taradı. Sesi, bir bilgisayar sesi kadar soğuk ve mekanikti. "Aşama II: Bilgi Sızdırma. Soru, Bayan İlay Soykan'a yöneliktir."

 

Gözlerim, siyah shot'ın tetiklediği paranoyayla anında kısıldı. Kalbim göğsümü dövüyordu.

 

Vakit kaybetmeden sordu Luka "Karan Soykan'ın elindeki gücün tamamını ele geçirmek için, feda etmeye hazır olduğunuz en büyük duygusal bağınız nedir? Aileniz mi, yoksa masada bulunduğunuz Bay Sungur, Pars veya bayan Lilia mı?"

 

Hepsinin gözleri duygu yüküyle bana kilitlendi, vereceğim cevap her ne olursa şu an hepsi için ihanet olacaktı. Hepsine karşı düşman kesilmiş zihnim, içtiğim içeceğin zehriyle bana oyun oynuyordu. Hiçbiri düşmanım değildi, feda edemezdim. Sungur'a karşı duyduğum nedensiz öfke yaralıyordu.

 

Hayır Sungur benim düşmanım değildi, derin nefes almalıyım. Pars dostumdu ve Lilia sadece mağdur bir kadındı. Ne yeni tanıdığım Lilia'yı ne uzun zamandır dost olduğum Pars'ı ne de başından beri yanımda olan Sungur'u feda ederdim.

 

Derin nefes alıp sakinlikle karşımdaki adamın yırtıcı gözlerine kilitledim gözlerimi ve cevap verdim "Kendimi feda ederim."

 

Cevabım, masadaki herkesin beklediği duygusal tepkinin aksine, bir kalkan gibi yükseldi. Bu, siyah shot'ın paranoyasını ve korkusunu, yüksek bir fedakârlık ve meydan okuma eylemiyle bastırma çabamdı.

 

Çabuk pes etmeye niyetim yoktu. Siz benim zaaflarımı değil, kararlılığımı göreceksiniz. Hepsi benim sorumluluğumda. Ben kazanacağım.

 

Cevabımın soğukluğu ve kesinliği, masadaki herkesi anlık bir şoka uğrattı. Damian'ın yüzündeki alaycı keyif bir anlığına silinir gibi oldu. Beklediği, duygusal bir kırılmaydı; bulduğu ise buz gibi irademdi.

 

Luka'nın duygusuz sesi, ilk kez tereddüt belirtisi gösterdi. "Bu, sorulan duygusal bağ kategorisine uymamaktadır, Bayan Soykan."

 

Gözlerim, Damian'ın buz mavisi gözlerinden bir saniye bile ayrılmadı. Siyah Shot'ın paranoyası hala damarlarımdaydı, ama sesim kararlıydı. "En büyük duygusal bağ, kendime duyduğum yaşama arzusudur. Gücün tamamını ele geçirmek için ondan vazgeçerim. Bu, yeterince duygusal bir fedakârlık değil mi, Bay Obnizov?"

 

Damian, yavaşça gülümsedi. Bana bakarken gözlerinde hayran oluşunun parıltıları vardı. Luka'yı eliyle durdurdu. "Yeterince. Oldukça dramatik ve etkileyici bir fedakârlık. Bayan Soykan, duygusal tepki gösterdiniz mi? Hayır. Cevabınız çarpıcıydı. Sıfır puan."

 

Sungur'un kederle boğuşan yüzünde, bu cevabım karşısında anlık bir aydınlanma oldu. Kontrolü kaybetmediğini görmüştü, dudaklarında beliren keder, bir nebze olsun gurura dönüştü.

 

Karşımdaki adam hala keyifle gülümsüyordu. Gözleri, keder ve suçlulukla boğuşan Sungur'a döndü. "Sıra, sanırım 'Karakan'da."

 

Luka aynı aynı mekanik tonda devam etti. Mor shot'ın kederi, Sungur'un damarlarında akarken, Luka soruyu sordu. Sesi, bir emir gibi odaya yayıldı "Eğer İlay Soykan, bu oyunda kaybeder ve Damian Obnizov, anlaşma yerine Bayan Soykan'ın kendisini isterse, Kuytu'daki görevinize devam eder miydiniz, yoksa onu o an masadan alıp hayatınızın geri kalanını kaçak olarak mı geçirirdiniz?"

 

Soru, Sungur'un Mor Shot'tan gelen pişmanlığını ve suçluluğunu doğrudan hedef aldı. Sungur'un kalbi, bu ihtimal karşısında göğsünü zorluyor gibi derin nefesler alıyordu. Gözleri, hızla benim paranoyak ama kararlı yüzüme kaydı. Bu, onun en büyük korkusu yüzü kasılmıştı.

 

Sungur'un çenesi kilitlendi. Mor shot'ın kederi, şimdi kontrolsüz bir öfkeye dönüşmeye başlıyordu. Yutkundu, ancak sesi boğuk ve hırıltılı çıktı. Dişlerinin arasından, zar zor duyulan bir hırıltıyla konuştu "Onu, o masadan alırım."

 

Bu sadece bir cevap değil, bastırılmış bir duygusal patlamaydı. Sungur'un eli, masanın altında, bardağı çevirirken kırdığı gibi hızla yumruk haline geldi. Telaşa kapılarak avucunda cam kırıklarıyla yumruk yaptığı elini tuttum korkuyla. Damla damla kan akıyordu. Bu aşırı bir tepkiye girer miydi? Öyleyse sessiz kalmam gerekirdi. Gözlerimi gözlerine çıkardım. Gözlerindeki keder, anlık bir şiddet parlamasıyla değişmişti. Cevabı, görevi bırakıp kaçak olmayı seçmekti.

 

Damian, Sungur'un cevabını duyduğunda yüzündeki memnuniyet daha da arttı "Ah, ne güzel. Romantik ve şiddetli. Bay Karakan, duygu yoğunluğunuz yüksek. Soruya verdiğiniz tepki, 3 puan."

 

Sungur, itiraz edemedi. Yüz kaslarını kontrol etmeye çalışırken, çenesi titriyordu. Görevine ve sadakatine ihanet etmek zorunda kalmıştı. O bir askerdi, verdiği cevap üzerine yük olacaktı.

 

Zevkle parıldayan gözlerini Lilia'ya çevirdi Damian "Sıra, sanırım grubun en neşeli üyesinde." Lilia, yeşil shot'ın pervasız özgüveniyle gülümsüyordu.

 

Luka sorularına devam etti "Soru, Bayan Lilia'ya yöneliktir. Eğer bu oyunu kaybetmek, Bayan İlay Soykan'ın sizinle yaptığı anlaşmanın tamamen iptal olmasına ve Karan Soykan'ın size karşı olan intikamının hızlanmasına neden olursa bu ekiple anlaşma yaptığınıza pişman olur musunuz?"

 

Luka, sorunun son kısmında hata yapmıştı. Lilia'nın Karan'la doğrudan bir anlaşmazlığı veya intikam durumu yoktu. Ancak Luka'nın duygusuz sesi, hatayı fark etmedi.

 

Lilia yüksek sesle ve gülerek, sanki bu bir şakaymış gibi. "Pişman mı? Asla! Ben her şeyi çözebilirim, biliyor musunuz? Ben kimyagerim! Anlaşma iptal olsa bile, Karan Soykan'a karşı bu harika ekibin bir parçası olmak çok daha heyecan verici! Pişmanlık zayıflıktır!"

 

Damian, Lilia'nın cevabına kahkaha attı. Gözleri, hala kederden boğulan Sungur'a kaydı. "Görüyorsunuz, Bay Karakan? İşte size gençlik enerjisi ve hırs! Pişmanlık yok, sadece zafer var!"

 

Damian, Luka'yı eliyle durdurdu "Lilia, duygusal tepki, sıfır. Ama verdiği bilgi, paha biçilemez. Devam et Luka. Sıra Pars'ta." ne bilgisi verdiğini anlayamadım, neyi ifşa etmiştik biz?

 

Lilia'nın cevabıyla Karan Soykan'a karşı bir anlaşma içinde olduğumuzu sanıyordu. Anlaşma denilemezdi, o konu yanlıştı fakat Karan Soykan'a karşı olduğumuz doğruydu. Bu bilgi bize ne kadar zarar verirdi? Verir miydi bilemiyordum, kafam allak bullaktı ve her şeyi tehlike olarak gördüğümden çıkarımda bulunamıyordum.

 

Pars, Mavi Shot'ın etkisinden dolayı hala hafifçe sersemlemiş ve unutkandı. Luka'nın soruları, onun dağılmış zihnini hedef alacaktı.

 

"Soru, Bay Pars'a yöneliktir." Luka'nın sesi, Pars'ın dikkatini çekmekte zorlanıyordu. Pars, zihninin içinde kaybolmuş gibi gözüküyordu.

 

"Şu an bu masada oturduğunuz kişilerden hangisinin Kuytu'ya olan ihanetinin bedelini en ağır ödeyeceğini düşünüyorsunuz ve neden?"

 

Bu, Pars'ın mantığını ve sadakatini hedef alan bir soruydu. Mavi shot'ın etkisi altında, Pars'ın doğruyu söyleme veya en azından kime en çok güvendiğini ortaya çıkarma riski çok yüksekti.

 

Derin nefesler alarak kaybolduğu zihninde bir yol aramaya çalışıyordu. Kahve gözleri hepimizde dolanırken fazla boştu. "Kuytu, ihanet, bu insanlar, neyden bahsettiğinizi anlamıyorum fakat bu masada biri ihanet edecekse o kişi" Damian'a baktı "Siz gibi duruyor, sizin ağır ödeyeceğinizi düşünüyorum."

 

Pars'ın cevabı, Mavi Shot'ın etkisinden dolayı beklenenin tam tersiydi. Unutkanlık, onun zihnindeki anlık bilgileri silerken, temel mantık ve sezgi ön plana çıkmıştı. Bu, Damian için beklenmedik ve sinir bozucu bir meydan okumaydı.

 

Damian'ın Gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. Pars'ın cevabının altında yatan küstahlığı anladı. Kırmızı shot'ın saldırganlığıyla dudakları gerildi. "İnanılmaz. Unutkanlığınız, size cesaret vermiş, Bay Pars. Ya da sadece bir aptal gibi davranıyorsunuz."

 

Damian, Luka'ya döndü. "Duygusal tepki: sıfır. Mantık: küstah. Ama kurallara uydu. Sıfır puan." Sesi derin ve kesikti. "Aşama II'nin birinci turu bitti. Puan durumu: Sungur, 3 puan. Diğerleri sıfır. Bu, Bay Karakan'ın duygusal zayıflığının en büyük olduğu anlamına geliyor." memnuniyetle güldü "Sıra son turda."

 

Bitmiyordu, lanet olsun!

 

Luka, iki altın shot bardağını Damian ve benim aramıza koydu.

 

Damian, fısıltı kadar tehlikeli bir sesle açıkladı "Kural basit. Ben ve Bayan Soykan, bardağımızı seçeceğiz. Kim bu Altın Damla'yı içerse, içsin; duygusal veya fiziksel kontrolünü kaybetmeyen ve sırrını açığa vurmama iradesini koruyan kişi kazanır. Kaybederseniz, anlaşma iptal. Ve ben, istediğim bedeli alırım."

 

Gözlerim iki bardağa kilitlendi. Zihnim hızla çalışıyordu. Siyah Shot'ın verdiği keskin şüphecilik mantığımı kurtarıyordu. Oyunun adı 'Altın Damla'. Damian ona itaat etmemi istiyor. Eğer bardağı seçersem, şans %50. Ama bu, onun oyunu. Tuzağın kendisi, seçim yapmak olmalı.

 

Ben düşünceler arasında kaybolmuşken Sungur yavaşça ancak kesin bir sesle konuştu. Damian'ın gözlerinin içine baktı "Hayır. Oyunun kuralı eksik Obnizov. Bu kadar önemli bir anlaşma, %50 şansa bırakılmaz." Damian'ın kaşları hafifçe kalktı. Beklediği, korku veya itaat tepkisiydi ama istediğine ulaşamaycaktı.

 

"Açıklayın, Bay Karakan."

 

"Siz de Altın Damla'yı içtiniz ve kontrolü kaybetmediniz mi, İlay kazanır ama biz Dört kişiyiz. Ve sen bu ekipteki en zayıf halkayı buldun. Benim 3 puanım var. Eğer Altın Damla'yı içer ve kontrolünü kaybedersem, bu bizim hatamız olur. İlay içer ve kontrolü kaybederse, bu onun hatası olur. Teklifim şu, ya Altın Damla'yı ben içer ve yine kontrolü kaybetmezsem kazanırız, ya da İlay ve sen içersiniz, kaybedenin bedelini sadece ben öderim."

 

Zihnim allak bullak olmuştu. Altın Damla'yı kendisi içmeyi teklif ediyordu ama neden? Ona bunu yapamazdım, bizi buraya ben sürüklemiştim. İtiraz edeceğim sırada Sungur elini elimin üstüne koyup dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. "Bunu senin içmene izin veremem. Unutma, kazanmayacağım masaya oturmam." Buna müsaade edemem, direnebilirdim, kafam allak bullaktı ama ben bir istihbaratçıydım, dayanabilirdim. "İtiraz etme İlay, güven." Ona güveniyordum ama bu onu kurban etmekti!

 

Damian, geriye yaslandı, Kırmızı shot'ın getirdiği acımasız neşeyle gülümsedi. "Mükemmel. Gerçek bir kumarbaz." Gözleri beni buldu "Bay Karakan'a bu kadar güveniyor musunuz, Bayan Soykan?"

 

Damian'a olan güvenimin sıfır olduğunu biliyordum ama Sungur'a olan güvenim sağlamdı. Onu kurban etmek istemiyordum ama kendime olan güvenim yavaş yavaş sıfırlanıyordu. Bana ne oluyordu? Delirmek üzereyim!

 

Sungur'a duyduğum güvenle Damian'a diktim gözlerimi "Onun onuru, sizin Altın Damla'nızdan daha güçlüdür."

 

Sungur'un yeşil harelerine çevirdim mavilerimi. Gözlerindeki keder, sözlerimle bir anda silindi. Sebebini anlayamadığım bir minnettarlıkla bakıyordu.

 

"Anlaştık. Eğer Sungur Altın Damla'yı içer ve bana itaat ederse, anında kaybedersiniz ve istediğim bedeli alırım. Eğer içer ve direnirse, kazanırsınız. Luka, o iki bardağı Bay Sungur'a sunun."

 

Luka, tepsiyi Sungur'un önüne getirdi. Sungur'un önünde, iki bardak altın rengi kader duruyordu. Masadaki tüm bakışlar Sungur'a kilitlendi. Sungur'un Mor Shot'tan gelen kederi tamamen silinmiş, yerini güven sarmalamıştı.

 

Damian'ın gözleri Sungur'daydı. Sesi tehditkârdı. "Sadece birini seç, Bay Karakan. Eğer içtiğin Altın Damla ise itaat etme arzusuna karşı gelmek zorundasın. Unutma, o zehir seni konuşturursa, Kuytu'nun tüm sırları masaya dökülür."

 

Kalbim ağzımda atıyordu, nefesi tutmuş olacakları bekliyordum.

 

Sungur, iki altın bardağa baktı. Hangi bardağın zehir olduğunu bilme şansı %50'ydi. Derin bir nefes almadı, aksine tüm havayı göğsünde hapsetti. Bakışlarını bir an bana çevirdi. Gözlerinde ne bir keder ne de bir öfke vardı; sadece mutlak, sarsılmaz bir kararlılık parlıyordu.

 

Sol elini uzattı. Bu kez acele etmedi. İki bardağa saniyelerce baktı, sanki hangisinin daha ağır bir kader taşıdığını tartıyordu. Ardından, tereddütsüzce sağdaki bardağı kavradı. Bardağı dudaklarına yaklaştırmadan önce, Damian'a baktı. Sesi, önceki hırıltının aksine, güçlü ve tok çıktı. "Oyununuzu bitirelim, Obnizov." Sungur, Altın Damla'yı tek dikişte yuttu.

 

Yutulduğu an, Sungur'un yüzü hızla ekşidi ve gerildi. Bu, yüksek alkolden kaynaklanan bir tepki değildi. Daha beter gibi duruyordu. Zehir, Sungur'un damarlarına yayıldıkça, gözlerindeki karmaşaya şahit oldum. Büyük bir savaş içindeydi.

 

Sungur'un bedeni, çelik gibi kasıldı. Dişleri gıcırdıyordu. Gözleri, tüm gücüyle direnmeye çalışırken, kan çanağına döndü. Kontrolünü kaybetmek üzereydi. Damian'a bakarken, ağzını açtı. Zorlanarak, boğazından yırtıcı bir hırıltıyla. "Piç..." Zorlukla tamamlamaya itti kendisini "Piç kurusu beni siksen konuşturamazsın."

 

Sungur, itaat zehrinin komutuna karşı gelmeyi en ahlaksız şekilde başarmıştı. Ettiği tek kelime küfür olmuştu. Sırları güvende tutulmuştu, ama bedeni bu direnişle tükenmişti.

 

Damian işittiği sözlerle Sungur'u izlerken gözleri şaşkınlık ve öfkeyle parlıyordu. Sungur'un bu duygusal fırtınanın ortasında direnme gücü, onu hayal kırıklığına uğratmıştı. "Lanet olsun! Kazanıyorsunuz!"

 

Sungur, direnişin sonuyla birlikte yere yığılmak üzereyken, hızla uzandım. Kolundan yakalayıp masaya yasladım. Yere yığılmak üzere olan Sungur'a sarılırken, Damian'a döndüm. Siyah Shot'ın paranoyası gitmiş, yerine intikam hissi gelmişti. "Anlaşma yürürlükte, Bay Obnizov."

 

Damian derin bir nefes aldı. Öfkesini gizlemeye çalıştı. "Öyle. Ama unutmayın, Bayan Soykan. Bu oyunda kazandınız, sadece bugünlük."

 

İçimde kaynayan öfkeyle gürledim "Kazandık, bitti. İstediğimizi vermen gerekecek!"

 

Damian şeytani gülümsemesiyle başını salladı "Elbette." Dedi "Anlaşma sağlandı, iki gün sonra davette görüşürüz."

 

Kazanmıştık.

 

Hafızası kaybolmuş bir Pars, iyilik meleği Lilia ve bedeni yığılmak üzere olan Sungur'a baktım.

 

Ne kadar kazanmak denilirse...

 

Sungur başını zorlukla kaldırmaya çalışırken, kapanmak üzere olan gözleri yüzümdeydi. Başını göğsüme yaslayıp derin bir nefes aldığını işittim, gözlerini kapatmadan önce o güzel ve çekici Rusça'sıyla son söyledikleri aklımı hiç olmadığı kadar başımdan almıştı

 

"Вы очень красивы" (Çok güzelsin)

 

🌕🌕🌕🌕🌕

 

BİR SONRAKİ BÖLÜMDE GÖRÜŞÜRÜZ


Son Yazılar

Hepsini Gör
20. "ARAFTA SANCI"

20.BÖLÜM “ARAFTA SANCI” doubt- twenty one pilots Let the world burn- chris grey   "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiği

 
 
 
19."UĞRUNA YAŞAMAK"

"UĞRUNA YAŞAMAK"   I'II Do It- Heidi Montag Say it right- Nelly Furtado Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes       |Sungur Tuna Kurtel|   Zehir... Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimd

 
 
 
18."KANLI İLMEK"

"KANLI İLMEK"   Durma yürüsene - Melike Şahin Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut   Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın n

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page