7.BÖLÜM
- ozgemcakirci
- 2 Eki 2025
- 12 dakikada okunur
İstediğim üniversiteden mezun olduktan sonra istediğim işi yaparak hayata atılmayı beklerken karşıma çıkan hoş sürprizlerle ilk iş günüme hazırlanıyordum. Siyah pantolon, beyaz tişört, üstünede mavi bir gömlek giyinip düğmelerini iliklemeden bıraktım. Kafede çalışacağım için saçlarımı sıkıca toplayıp topuz yaparak önden birkaç tutam bıraktım, diğer şekilde inek yalamış gibi duruyordu.
Makyaj malzemelerimi alıp boy aynamın önüne, yere oturdum. Güneş kremimi sıkıp yüzüme sürerken sabahtan beri üstüne savaş verdiğim dün geceyi düşünmeme durumuna yenildim. O kadar utanç vericiydi k çocuğa doğrudan benden hoşlanıp hoşlanmadığını sormuştum. Hayır cevabını vermesi iyiydi ama beni her yakın hareketinden etkilenen bir aptal olarak düşünmesini istemiyordum. Düşünecekti! Salak gibi bunu sağladım.
Utanç eşliğinde yaptığım makyajım bitince ayağa kalkıp etrafı topladım, gözlerim odanın camına kaydı. Denk gelmemek için camı bile açmamıştım. Bir süre denk gelmesem çok iyi olacaktı, utancımın geçmesi gerekiyordu. Umarım dışarıda denk gelmeyiz, kamera şakası gibi her yerden çıktığı için korkuyordum artık, her an her yerde olabilirdi.
Hazırlandıktan sonra odadan çıktım, karşımda kalan mutfakta kahvaltı yapan annem ve babamı görünce, görmemiş gibi portmantoya ilerledim. “Kızım, gel kahvaltı yap. Nereye gidiyorsun bu saatte?”
Askıdan çantamı alıp anneme döndüm, göz ucuyla babama baktığımda umrunda değilmiş gibi önüne bakıp çay içtiğini görünce göz devirip anneme döndüm tekrardan. Kendimden emin tavrımla “İşe girdim, ilk günüm ve geç kalmak istemiyorum.” Kapıyı açtım “Size afiyet olsun.”
Babamın başını çevirip bakmasıyla göz geldik, ifadesiz yüzü beni deli ediyordu, sadece tebrik edemez miydi? Annem yerinden kalkıp yanıma geldi “Ne işiymiş bu?” dedi merakla “Yapabileceğin bir şey mi?”
“Onu çalışmadan bilemem, sonuçta hiç çalışmadım anne.”
"Ne işiymiş bu?" Babam günler sonra ilk defa benimle etkileşimde bulunarak soru sordu, şaşırmıştım. Bu bekleyişin sonunda düğünüme bile gelmez sanıyordum.
"Kafede baristalık yapacağım." İkisinin de değişen ifadesi söylediğimi sorgulama ihtiyacı hissettirmişti. Bu dehşete düşmüş tepkileri, ben kötü yola düşmüşümde onu ilan etmişim gibiydi.
Annem kolumu tutarak yaklaştı, bakışları endişeliydi "Efil sen kötü yola mı düşüyorsun para için?"
Annem ciddi miydi? Kafede kahve yapmak ile kötü yol arasındaki alakada neydi? "Ha-" diyeceğimi tamamlayamadan ağzıma tıktı "Efil sen bar köşelerinde içki mi sallayacaksın?" Anladıkları şeyi algılayınca gelen gülme isteğiyle tutamadım kendimi, beni barda çalışacak sanmışlardı ha? Barda çalışıyor olsam sabahın köründe ne işim vardı?
Güldüğümde annem bana anlamsız, babam ise sinirli bakışlar atmaya devam etmişti. "Neden gülüyorsun?" Dedi babam sinirle "Cevap versene, nerelerde işe başladın?"
Babamın siniriyle yüzleşince gülmeyi bırakmış, tekrardan ciddileşmiştim. Gülmek bile batıyordu bu aralar. "Çarşıda, meydanda Mihri Kafe'de işe başlayacağım. Oflaz sahibini tanıyormuş, güvenilir biri olsa gerek."
Konuşma kotasını doldurmuş olmalı ki babam önüne dönüp kahvaltısına devam etti, cidden bu kadar mıydı? Kötü yola düşsem tepki verirdi ama ben kötü yola düşmeden bu tepkisizliği hak edecek ne yapmıştım? HİÇBİR ŞEY!
"Haa." Dedi annem aklına bir şey gelmiş gibi " bak Oflaz dedin aklıma geldi. Annesi bu akşam bizi yemeğe davet etti, işten çıkışta oraya gelirsin."
"Kaynaşma etkinlikleri bitmedi desene." Dedim homurdanarak. Kapıyı açıp ayakkabılarımı giyinirken annem başımda dikiliyordu "Sizinde bitmemiş anlaşılan, dün neden haber vermedin? Emre plajda oturduğunuzu söylemese haberimiz olmayacak."
"Emre'ye haber vermesini ben söyledim zaten." Bu arada evde hiç ses yok? "Emre nerede?"
"Uyuyor." Tam da tahmin ettiğim gibi, dürtülmese akşama kadar uyurdu.
Çantamı boynumdan ve kolumdan geçirdikten sonra anneme dönüp gülümsedim, onunla aramızda gerginliği çokta uzatmaya niyetim yoktu. Babamla da öyleydi, bir adım atsa bende yelkenler suya düşerdi ama çok inatçıydı. Erkeğin inatçısı da hiç çekilmiyordu.
"Hadi görüşürüz." Benim niyetim görüşürüz diyip uzaklaşmakken annem yanaklarımdan tuttuğu gibi çekip öpünce afallamıştım, öptükten sonra bırakıp gülümsedi "Hadi hayırlı işler."
Başımı sallayıp merdivenlere yöneldim, uzun zaman sonra öpücük çok iyi gelmişti. Bu düşünceyle buruk bir tebessüm kapladı dudaklarımı, bu iş ile herşeyim daha iyi olacağına inanıyorum. En azından kafam dağılacak ve suyun yolunu bulmasını sabırla bekleyebileceğim.
Binadan çıktım, bahçeden çıkmadan önce gözlerim istemsizce Oflaz'ın camına kaymıştı, evet kendisiyle hala karşılaşmamıştık. Garip hissettirmişti, Giresun'a adım attığım günden beri karşılaşmadığımız sabah olmamıştı. Tamam Efil daha ilk dakikadan böyle yaparsan ohoo... Çok işimiz var.
Bahçeden çıkarken kaldırımda gelen Dicle, Eda ve Leyla'yı görünce durdum, dün gece neden gelmemişlerdi acaba? Şimdi sorsam ya haberleri yoksa ve pot kırarsam?
Beni görünce gülümseyerek yanıma geldiler "Selam!" Dedi Eda el sallayarak "Nereye böyle?"
"İşe gidiyorum, ilk günüm, stresli ve heyecanlıyım." Omuzlarıma hafifçe vurarak tutup sıktı Eda, bu hareketiyle gülmekle şaşırmak arasında kalmıştım. "Herşey güzel olacak."
"Teşekkürler." Dedim garip bakışlar atarak, bir adım geri çıktı, ellerini yumruk yapıp havaya kaldırdı "Oraya git ve kim olduğunu onlara göster. Onlar senden korksun, sen onlardan değil."
Eda gibi bir elimi kaldırıp yumruk yaptım "değil mi, öyle olsun." Dedim ama bu abartı hareketlerine anlam veremedim. Dicle, Eda'nın koluna girip omzuna dokundu. Gözleri dolan Eda'yı görünce afalladım, ne olmuştu şimdi?
Diğerlerine baktım "Şey... O iyi mi?"
Dicle, Eda ile beraber bahçeye girdi, Leyla ise açıklama da bulundu "Dün akşam aldatıldığını öğrendik de, daha şoku atlatamadık tabi. O yüzden iyi değil, kusuruna bakma." Aynı durumu yaşadığım için onu anlayarak salladım başımı "Kusura bakılacak bir şey yok, umarım çabuk atlatır. Böyle insanlar için değmiyor, biz daha değerliyiz."
"Öyle tabi, anlaması biraz zaman alacak ama napalım." Oluşan sessizlikten sonra tetiklenen travmalarımdan kaçmak ister gibi "Neyse ben işe geç kalmayayım." Dedim.
"Kolay gelsin."
"Sağ ol." Arabaya bindikten sonra vakit kaybetmeden iş yerine doğru yola çıktım. Gün geçmiyordu ki böyle şerefsizler azalmasın. İnsan aldatıldığını öğrendikten sonra 'Neden bunlar hep benim başıma geliyor, neden değerim bilinmiyor?' diyerek kendini sorguluyor 'Ben değersiz miyim, neyi eksik yaptım' diyor ama aslında dünyada ne tek aldatılan benim ne de değersizim. Zihniyeti bozuk olan onlardı.
Kafeye ulaştığımda saat erken olduğundan olsa gerek boştu, yerler silinmiş olduğundan parlaktı, havada öyle ferah bir koku vardı ki insanın ciğerlerini doldurası geliyordu.
Yine saatin erken olmasından kaynaklı çalışan bir kişi vardı. Elindeki bezle etrafı siliyor, toparlıyordu. "Kolay gelsin." Sesimi yüksek tutmaya çalışmıştım, pısırık gözükmek istemezdim.
"Sağ ol." Dedi bezi bırakıp bana doğru gelerek "Sen yeni barista olmalısın."
"Evet, Efil ben." Uzattığım elimi tutunca tokalaştık "Bende Hayri." Karşımdaki genç gayet yakışıklı, kaslı, konuşması düzgün bir İstanbul beyefendisiyken Hayri ismi biraz ani gelmişti. Düşünmeden "Bu tiple mi?" Demiştim, bu ani cevap beni bile hazırlıksız yakalarken karşımdaki çocuğun ne düşündüğünü düşünmek bile istemiyordum, çok utanıyorum. Dün geceden beri utanacağım şeyler yapıp duruyorum. Ağlayacağım sanırım.
"Ne?" Ellerimizi ayırıp gülmeye başlayınca bozuntuya vermemek için bende güldüm, kızarmış domatese dönmüşte olabilirdim. "Görünüşümün ismimi yansıtmadığını çok kez duydum ama bu tepkiyi ilk kez aldım."
Daha çok utanıyorum "lütfen kusura bakma, bir anda ağzımdan çıktı."
Elini sıkıntı yok anlamında salladı "Sorun değil." Kafamı duvarlara vursam geçer miydi?
Tezgah arkasına geçerken onu takip ediyordum, neyseki konuyu daha fazla uzatmamıştı "Tecrüben yokmuş bildiğim kadarıyla."
"Maalesef yok ama hızlı öğreneceğimi düşünüyorum."
Tezgaha koyduğu bezi alıp bana uzattı "Önce masaları silmekten başla bakalım çaylak, müşteri gelince yanıma gel. Bir kaç müşteri de izlersin sonra sen yaparsın ben izlerim." Gayet makul bir teklifti. "Tamamdır usta." Çaylak deyişine vurgu yapmak istemiştim. Güldüğünde bende gülerek bezi almış, üstüme önlül geçirdikten sonra işe koyulmuştum.
.....
Yoğun tempoda ilerleyen bir gün oluyordu benim için. Hayri, öğlene kadar gelen müşterilere yaptığı kahveleri izlememi istemişti, öğleden sonra ben yapacakmışım. Hala hazır olmadığımı hissediyordum.
Kapıdan içeriye giren müşteriyi görünce gülümseyerek "Hoş geldiniz." Dedim, göz ucuyla duvardaki saate bakmayı da eksik etmedim, saat 12.58'i gösteriyordu.
"Hoş buldum, kolay gelsin."
"Sağ olun, ne alırdınız?" Acele et, acele et!
"Latte alayım."
"Tabi." Kasayı kolaylıkla öğrendiğim için mutluydum, kasadaki işi halledip ücreti aldığımda saat 12.59'du.
Hayri, bardağı bana uzattı "Hadi bakalım, sıra sende." şirin bir gülüşle saati gösterdim "saat daha 12.59, öğlen olmadı." Bardağı işaret parmağımın ucuyla ittim "Bak sen." Dedi gülerek, itiraz etmeden kahveyi yapmaya geçince rahat bir nefes vermiştim, son kez detaylı izle kızım. Yoksa ilk iş tecrüben bir gün sürecek, Oflaz'ın referansını boşa çıkarmamam lazım.
Hayri kahve makinesinin başına geçtiğinde adımlarındaki özgüven hemen fark ediliyordu. Ben ise bir adım geriden dikkatle izliyordum.
“Dikkatli izle bakalım." Ciddiydi ama yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
Makineye yöneldi, ilk olarak taze kahve çekirdeklerini öğütücüye döktü. Çekirdeklerin kırılma sesiyle birlikte ortalığı yoğun bir kahve kokusu sardı. Burnuma gelen o sıcak koku bir anda içimi ısıttı.
“Espresso bazlı içeceklerin temeli budur,” dedi, fincanı espresso makinesinin altına yerleştirirken. Öğütülmüş kahveyi porta filtreye doldurdu, sonra elindeki tamperle bastırarak sıkılaştırdı. Bunu yaparken o kadar özenliydi ki, el hareketlerini sanki ölçüp biçiyordu. Ardından kolu makineye yerleştirip düğmeye bastı.
Kısa bir bekleyişin ardından makineden çıkan kahve damla damla fincana akmaya başladı. Rengi koyu, yüzeyi kadifemsi ve yoğundu.
“Şimdi süt,” dedi kısaca.
Paslanmaz çelik sürahiye süt doldurdu. Buhar çubuğunu sütün içine batırdıktan sonra düğmeyi çevirdi. ‘Ffffhhhhh’ diye yükselen buhar sesi eşliğinde süt kabardı.
Makine sustuğunda Hayri elindeki sürahiyi fincanın üzerine dikkatle eğdi. Bileğini hafifçe oynatarak sütü dökerken yüzeyde bir şekil belirdi; yaprak desenine benzer bir şey. "Bu da latte art," dedi gülerek, bir sanat eserine imza atar gibi.
Sanırım şimdi daha iyi anlamıştım, sınava son gün çalışınca daha verimli olduğu gibi, son izleyişim daha dikkatli ve akılda kalıcı olmuştu.
“Zamanla öğreneceksin, kimse annesinin baristası olarak doğmadı sonuçta,” dedi Hayri, fincanı tezgahta döndürerek önüme koyarken.
Fincanı Hayri’nin elinden alıp tezgâhın üstüne yerleştirdim, göz ucuyla ona baktım. Gözlerini kısıp kafasını eğmiş, dikkatle izliyordu.
“Bundan sonra sıra sende."
Maalesef ki öyle!
Saat iki gibi gelen diğer çalışma arkadaşlarım tam yoğunluğun üstüne geldikleri için tanışamamıştık. Sakin anlarda kahveyi ben yapmıştım ama şimdilik yoğun tempoya ayak uyduramayacağım için yardımcı olacağım işleri yapmıştım.
Saat dörttü ve şimdi daha sakindi kafe, tanışma faslına gelmiştik.
"Hayırlı olsun, ben Merve." Çok tatlı, çıtı pıtı bir kıza benziyordu. Ses tonu ince, diksiyonu güzel, çok da nazikti. Geldiğinden beri sürekli gülümsüyordu, yanakları hiç mi ağrımamıştı?
"Ben Yekta." Hepimizden daha genç duruyordu, yeni reşit olmuş olabilirdi ama kırk yıldır barista gibiydi.
"Ben de Osman." Yine isim azizliğine uğrayan gayet yakışıklı bireydi, acaba baristaları özellikle mi yakışıklı seçiyorlardı?
"Bende Efil." Dedim gülümseyerek "Çok memnun oldum."
"Bende çok memnun oldum, tek kadın kalmayacağım." Diyen Merve'ye Hayri'nin cevabı netti "El üstünde tutuldun hanımefendi, sorun nedir?" Alaylı bir kinayeyle.
"Hemen de alın, insan dedikodu arkadaşı istiyor arada."
Yekta başını umutsuzca iki yana sallarken alınmış gibiydi "Eski sevgilinle ayrılığınızı okumaya üşeneceğim o sayılar kadar dinlemişken bunu duymak kahretti." Aniden mod değiştirip gülerek başını eğdi "Yinede şikayet edemem, gelerek beni çok büyük bir yükten kurtardın."
Hepimiz Merve'ye güşüyorduk ama o gülmeyerek, daha doğrusu gülmemek için dudaklarını birbirine bastırarak, ciddiyetini korumaya çalışıp Yekta'ya bakıyordu.
"Rezil çocuk Yekta, Merve'nin vereceği yükten ne olur?" Elini Merve'nin başının üstüne koyup güldü "Şuna bak."
Merve'nin boyu 1.50 olduğu ve zayıf olduğu için veremeyeceği yükten bahsediyorlardı, Merve gerçekten çok tatlı bir kızdı.
Gözlerini devirip kollarını bağlayarak hepsine alaylı vir öfkeyle baktı Merve "Davarlar." Dedikten sonra gelen müşteriyle ilgilenmek için kasaya geçmişti. Gelen siparişe göre herkesin yerini alıp kahveyi yapmasını beklerken Hayri'nin işi bana yıkmasıyla omuzlarım çökmüştü, umarım bende profesyonel bir barista olabilirdim aksi takdirde burada saçlarıma aklar düşebilirdi.
Saat beşi gösterince kafede ki arkadaşlarla vedalaşıp paydos vermiştim, Hayri ile aynı vardiya da olduğumuz için beraber ayrılmıştık kafeden.
Arabam çarşının göbeğinde kapalı otoparkta olduğu için oraya yürümem gerekiyordu, Hayri'de benimle aynı yöne yürüyünce otomatikman beraber ilerliyorduk.
"İlk günün nasıl geçti?" Muhabbet açması iyi olmuştu, sessizce yürümek hem gericiydi hem de ben konu açmakta berbattım.
"Gayet eğitici, öğretici ve eğlenceliydi. Hepiniz arkadaş canlısı insanlarsınız, bu orayı sevmem için büyük bir sebep."
"Evet, bende bir çok iş değiştirdim bu konuyla ilgili. Ortam iyi olduktan sonra iş ne kadar yorucu olursa olsun zaman bir şekilde akıp gidiyor."
Çok haklıydı, bugün zamanın nasıl aktığını anlamamıştım bile. "Evet öyle." Otoparkın önüne gelince durup Hayri'ye döndüm "Eve mi gidiyorsun?"
"Evet" otoparkın az ilerisindeki durağı gösterdi "şuradan dolmuşa bineceğim."
"Arabam otoparkta, ben bırakayım seni eve." duraksadı bir kaç saniye, ırzına geçeceğim demedim ki, rolleri değiştirmiş miydik?
"Rahatsızlık vermeyeyim. Benim evim biraz terste."
"Saçmalama ne rahatsızlığı, arabayla gideceğiz. Sırtımda taşımayacağım ya."
"İyi öyleyse, bugünlük öyle olsun, sağ ol."
"Ne demek."
Aramızda oluşan sessizliğin ardından beş adımlık mesafedeki yaya geçidine yöneldik, üçüncü adımımda sokakta yükselen tanıdık ses durdurmuştu beni "Dur polis! Zorluk çıkarma." Bu ses Oflaz'a mı aitti yoksa ben utançtan sesler mi duyuyordum?
Ses arkadan geldiği için dönüp kim olduğuna baktım, koşarak gelen adamın arkasında koşan polis Oflaz'dan başkası değildi.
Koşan adamla göz göze geldiğimizde içimdeki korku filizlendi, ön yargıyı sevmezdim ama bazı insanlar dışarıdan ben kötüyüm diye bağırıyordu.
Yanımdan geçerken beklenmedik bir hamle yaparak kolumdan tuttuğu gibi önüne çekmişti beni, korkup tepki vermeye bile fırsatım olmadan boğazıma dayadığı bıçakla taş kesilmiştim. Vücudumu esir alan korku bedenimi titretmeye başlamıştı bile. Ne yapacaktım şimdi?
İnsanların çığlığı daha da korkmama ve gerilmeme sebep oluyordu. Adamın boğazıma dayadığı bıçağın metalik soğukluğu ciğerlerime ulaşan nefesi kesiyordu, tamamiyle kesmemesinin duacısıydım.
Hayri'nin "Efil." Diyen telaşlı sesini bastıran gür ses yine Oflaz'ındı, silahını adama doğrultmuş öfkeli gözlerle bakıyordu "Seni sadece tutuklayıp karakola götürecektim ama o kadına dokunursan ecelin olurum." Onu ilk defa bu kadar ciddi görüyordum, mesleğinin başında ve ciddi. Dalga geçmeyen, şakalaşmayan, öfkeyle bakan bir adet Oflaz.
Arkasına dizilen üç poliste silahlarını doğrultmuş en ufak işaret bekliyor gibiydiler. Etrafta insan topluluğu da artıyordu.
Adam bıçağı boğazıma daha da bastırdı, inatçı ve net sesi bütün sokakta yankılandı "Silahlarınızı indirin, peşimi bırakacağınızı kanıtlayın. Kadını bırakayım."
Oflaz'da olan gözlerim, onunda bana bakmasıyla kesişti. Nasıl baktığımı bilmiyordum ama iyi olmadığımı belli ettiğime emindim.
Derin bir nefes aldı Oflaz "İşlediğin suç-" demesine kalmadan arkamdaki adam bıkkınca oflayıp bıçak ile koluma kesik atmıştı, beklemediğim bu ikinci darbeyle acıyla inlemekten alıkoyamadım kendimi.
"Lan şerefsiz!" Demişti Oflaz öne doğru bir adım atarak, sesi öyle gür çıkmıştı ki öfkeden gözü dönmüş olabileceğini düşündüm.
Elimle yarayı tutup iki büklüm olduğumdan yüzüne bakamamıştım. Adam acı çekmeme bile izin vermeden tekrardan bıçağı boğazıma dayadığından bu sefer güvendiğim tek kişiye baktım. Oflaz kurtarırdı beni.
"Benim şakam yok, silahlarınızı indirin ve beni rahat bırakın." Arkasında polis olup olmadığına bakmak için sürekli etrafında dönüyordu, bu hareketleri kolumun daha da acımasından başka bir işe yaramıyordu.
"Tamam! İndiriyoruz silahları." Oflaz ve diğer polisler silahlarını indirirken arkamdan yankılanan sert bir darbe sesiyle irkildim. Adamın kolları gevşedi, vücudu yavaşça yere yığıldı. Bıçak elinden kayıp kaldırıma düşerken eş zamanlı kendiside yere düşmüştü..
Etrafta alkışlar yükselirken kendimi kastığımdan olsa gerek rahat bırakılınca bacaklarım kontrolü kaybetmişti. Bunu hissetmiş gibi etrafıma sarılan kollar yine aynı kişiye aitti. "İyi misin Efil?" Sesi fazla endişe yüklüydü, cevap vermem gerekliydi ama o kadar duygu yüklüydüm ki sadece ağlamak istedim, öyle yaptımda zaten. Yüzümü Oflaz'ın omzuna gömüp içli içli ağlamaya başladım.
......
Gelen ambulansın arka kapısında ayaklarımı sallayarak oturuyordum. Koluma pansuman yapılırken ağladıktan sonra oluşan şapşallıkla etrafı izliyordum. Ne yaşadığımı, nasıl yaşadığımı, nasıl bittiğini düşünmek istemiyordum.
Oflaz, polis arkadaşlarıyla konuşuyordu. Hayri markete gideceğim demişti ve beş dakikadır yoktu. Koluma sürülen ürünlerden dolayı yanıyordu, ne zaman bitecekti bu pansuman? Yüzümü ekşiterek kesiğe doğru üfledim "Çok yanıyor."
Görevli kadın anlayışla salladı başını "Anlıyorum ama az kaldı. Mikrop kapmaması için dayanmanız lazım, şanslıymışsınız ki dikiş atmaya gerek yokmuş."
"Şanslı mıyım bilemiyorum, o konuya bugünden sonra biraz şüpheli yaklaşacağım."
Cevap vermedi, beklemiyordum da zaten. Bu benim içsel savaşımdı.
Oflaz'ın görüşmesi bitmiş olmalı ki gözleri bende, adımları da bana doğruydu. Aynı zamanda ambulansın yanından çıkıp gelen Hayri elindeki poşetleri uzattı "Al bakalım, meyve suyu, kek ve çubuk kraker. En son öğlen yemek yedik, tansiyonun düşmesin."
Poşeti alıp minnetle gülümsedim "Gerek yoktu, çok sağ ol."
"Lafı bile olmaz. Çok korktum, iyi ki birşey olmadı." Oflaz yanıma gelip ellerini pantolonunun cebine koyarak Hayri'yi baştan aşağı süzmeye başlamıştı. Umursamadan sohbete devam ettim "Bir de bana sor, şans ne zaman benden yana olacak merak ediyorum."
"Şans senden yana olmasa şu an burada pansuman yaptırıyor olmazdın Efil." Oflaz neden haklı olmak zorundaydı, en önemlisi neden ciddi olmak zorundaydı? Bakışlarımı ona çevirdim, ciddilik ayrı bir hava katmışta olsa esprili hali daha çekilirdi. Emre'de hep mantıklı konuşurdu, mantıklı insanlardan nefret ediyorum.
“Hayri de başını sallayıp "Polis Bey haklı." deyince omuzlarım iyice düşmüştü, etrafımda haklı erkeklerle mi doluydu? Çekilir gibi değil.
"Pansuman bitti." Kolum güzelce sarılmıştı, kadına dönüp minnetle gülümsedim "Teşekkür ederim."
Aynı samimiyetle güldü "Geçmiş olsun." Ambulanstan ineceğim sırada Oflaz benden önce davranıp iki elini belime sarıp sıkıca tutarak havada olan ayaklarımı daha da yerden keserek indirmişti beni “Ne yapıyorsun?” Şaşkındım. Beni birinin gözünün önünde tutması... gereksiz sıcaklık gibi gelmişti.
Pişkince güldü "Yardımcı oluyorum."
"Hayır." Dedim ciddiyetle "hiç yardımcı olmuyorsun."
"Hadi ya" işte asıl Oflaz buydu, alaya alıyordu, alaylı gülüyor, insanı sinir ediyordu. "Hangi konuda?" Diye eklemişti.
Hangi konuda yardımcı olmuyordu? Bilmek istemezdi, bende bilmek istemiyordum, bu konu şu an kapansın. Uzatmamak için konuyu değiştirmeye çalıştım "Bittiyse ben eve gidiyorum."
"Seni eve bırakayım, o kolla araba süremezsin."
"Sadece kesik, abartmayalım."
"Ama benim canım abartmak istiyor onu ne yapacağız Efil Hanım?" Tek gözünü kırpıp sempatik bir gülüş attıktan sonra ne yapmamı bekliyordu? İfadesizce bakmaya devam ettim ama faydasız olacaktı bu yüzden verdiğim sözü yerine getirmek için Hayri'ye döndüm "Hadi gel, seni de bırakalım."
Bir Oflaz'a bir bana baktı, ikilemde kalmış gibiydi "Az önce markette arkadaş aradı, plan yapmışlar akşam için. Beni almaya gelecekler, gerek kalmadı yani. Sağ ol yine de."
Daha fazla ısrar etmek istemedim "Peki öyleyse, yarın görüşürüzü."
"Görüşürüz."
Hayri'yi arkamda bırakıp otoparka yürürken Oflaz'da yanımdaki yerini almıştı "Kim bu tereyağdan hallice çocuk?"
Ters ters baktım "O ne demek Oflaz? Ne kadar ayıp."
"Dedi beni röntgenleyen kız." Bıkkınca göz devirdim "Unut artık şunu, daha kaç defa açıklama yapacağım.?"
"İşime geldiğinde açıklamanı anlayacağım ama bak şu işe ki işime gelmiyor."
Otoparka girdiğimiz için sesimiz yankılanıyordu "Sen karşı daireme biri taşınsa da bütün eğlencem o olsa mı dedin?"
"Hmm..." Düşünme efekti verdiğine göre böyle demişti, gözleri gözlerime indirdi, soldurmadığı gülümsemesi yine yüzündeydi "Hayır ama istesem bu kadar iyi olmazdı." Bu cümlenin içime ılık bir şeyler aktığını hissettirmesi normal miydi? Bence değildi. Dün geceli aptallık gayet yeterli Efil.
Arabaya ulaşınca anahtarı Oflaz'a uzattım. Arabaya bindikten sonra çalıştırıp eve doğru sürdü. "Soruma cevap vermedin, o çocuk kim?"
Yine ciddiyete mi bürünüyordu? "Şu an sorguda mıyım polis bey?"
"Evet." Bende yedim. "Kafeden, çalışma arkadaşım. Dolmuşa binecekti evine bırakmayı teklif ettim."
"Ciddi misin sen? Daha ilk günden tanıdığın bir adamı evine mi bırakacaktın? Nereden geliyor bu güven?" Gerçekten ciddi Oflaz hiç çekilmiyor.
"Ne zarar gelebilir? İşinde gücünde adam, abartma. Gayet normal gözüküyor, ben rezil oldum asıl. Yakışıklı adam, adı Hayri'ymiş. Hiç Hayri tipi yoktu, adını söyleyince 'Bu tiple mi?' dedim dan diye. Gerçekten utanç verici bir andı." Saniyeler içinde verdiğim fazla detay cümlelerin karşılığı Oflaz'ın yüzündeki sinirli ifadeyle idrak etmiştim.
Dün geceki soruma ‘hayır’ dememiş olsaydı, neredeyse beni kıskandığını düşünecektim.
Cevap vermedi, ortamı kaplayan gergin sessizlikle eve kadar gelmeyi başarmıştık ama gelmiştik zurnanın zort dediği yere, kolumu saklamam lazımdı.
"İnmiyor musun?"
"Kolumu annemler görmemeli, ilk iş günüm ve yoluma taş koymalarını istemiyorum." Başını anlayışla sallayıp üstündeki ceketı çıkarttı hiç düşünmeden "Bunu al o zaman."
İtiraz etmeden alıp üstüme giyindim "Teşekkür ederim, sana da baya borçlandım."
Tebessüm etti ama bu seferki değişikti, buruktu bir tebessümdü "Vakti gelir, ödenecek bir yol bulunur. Dert etme." Bu cümleyi alaylı söyleseydi eğer altından fesat bir mana bile çıkarabilirdim ama buruk söyleyince benimde içim burkulmuştu istemsizce. Sen bana ne yapıyorsun Oflaz?
Arabadan inmişti, arkasından bende indim. Arabayı kilitleyip anahtarı bana uzattı, alıp cebime koydum. "Hadi girelim." Dedikten sonra attığım ikinci adımda "Ben bugün karakoldayım." Demişti, buraya gelmesinin anlamsızlığıyla çatıldı kaşlarım, ona doğru döndüm. "Niye geldin o zaman?"
Cevabı netti "Seni bırakmak için." Kolumda ciddi bir durum yoktu, arabada otomatik vitesti zaten. Tek elle sürebiliyordum.
"Motorun nerede?"
"Karakolda, şuradan dolmuşa bineceğim." Ciddi olamazsın Oflaz, yaptığın çok mantıksız. Cebimden arabanın anahtarını çıkarıp uzattım "Saçmalama da al arabayı git."
"Yok, akşam ikisini getiremem. Bana da halkla kaynaşma olur, sıkıntı etme."
"Sıkıntı ettiğimden değil." Diyerek çıkıştım istemsizce, neden sıkıntı edecek mişim ki? Bana neydi.
"Tamam." Dedi ondan beklenmeyecek sakinlikle "Görüşürüz."
Yine gereksiz yere çıkışmıştım değil mi? Sanki kendimi savunmam gerekiyordu ama kime, neden? Bilmiyordum. Bu çok yorucuydu. "Görüşürüz."
Arkasını dönmüş giderken bende bahçeye girmiş binaya yürüyordum, bu sırada günün sayamadığım bilmem kaçıncı beklenmedik olayı gerçekleşti. Annem yan binadan bağırarak çıkıyor, babam da onu sakinleştirmeye çalışıyordu.
"O zaman şu iki bina arasına set çekelim de gör sen!" Neydi bu şimdi?
Yorumlar