29.BÖLÜM
- ozgemcakirci
- 23 Kas 2025
- 12 dakikada okunur
Oflaz'la yüzük taktığımız, bize göre rüya ailemize göre kabus olan gecenin üstünden üç gün geçmişti. Ne annelerimiz tekrar birbirine girmiş, ne de farklı bir sorun çıkarmışlardı. Oflaz'ın annesi ve babası onun evinde kalırken geri kalan herkes bizdeydi. Herkes, dedemin haftasonu için ilan ettiği büyük nişan kararına uyum sağlamaya çalışıyordu. Uyum sağlamak dediğim, annelerin enerjilerini savaştan, çeyiz ve gelenek cephesine aktarması demekti.
Şu an, annem ve Ayşe Hanım, hayatlarında ilk defa ortak bir amaç uğruna bir araya gelmişlerdi, çocuklarının nişan alışverişi. Leyla, Eda, Dicle, ben, annem ve Ayşe Hanım ile beraber alışverişe çıkmıştık. Babaanneme de gelmesi için ısrar etsem de çok çabuk yorulduğu için gelemeyeceğini söyledi. O olsaydı daha az panik olabilirdim, en azından iki ailenin de onlara hürmeti varken tartışma çıkmıyordu. Oflaz'da işi bitince gelecekti. Umarım onun işi bitmeden annemler stresten beni bitirmezlerdi.
Annem, porselen yemek takımının üzerindeki deseni inceliyordu. Ayşe Hanım ise, hemen yanındaki kristal şamdan setine eleştirel bir gözle bakıyordu. Hava sanki mağazanın tavanında asılı duran avizelerden değil de, annelerin gergin bakışlarından elektrikleniyordu.
"Bu desenler çok ağır," dedi Ayşe Hanım annemin baktığı yemek takımına burun kırıştırarak bakarken, parmağının ucuyla tabağa dokundu "Oflaz modern şeyleri sever. Daha sade, daha kentli bir şey bakmalıyız."
Annem, Ayşe Hanım'ın "kentli" vurgusuna göz devirdi.
"Benim kızım neyi beğenirse o alınır Ayşe Hanım. Modernmiş ağırmış anlamam, benim güzelimin göz zevkine göre alsın." ah annem ah, kılıcını kuşanmış düşmana koşuyordu.
"Zaten buraya çeyiz bakmaya değil, yüzük tepsisi bakmaya geldik ya anneciğim." dedim şirince gülerek anneme baktım, ardından Ayşe Hanım'a "Çeyiz işini nişandan sonra Oflaz ve ben hallederiz. İkimizin de zevki önemli."
Ayşe Hanım, parmağını kristal şamdandan çekti ve bana doğru, süzülerek yaklaştı. "Elbette, hayat sizin hayatınız Efil'ciğim," sesinde her zamanki gibi ince bir alay vardı. "Bizim beklentimiz, oğlumuzun evine giren eşyaların da onun komiserlik kariyerine ve sosyal çevresine uygun olmasıdır. Nihayetinde ev, iki kişinin yuvası olacak. Sadece sizin zevkleriniz değil, Oflaz'ın konumu da de önemli." Kurduğu cümlenin ne manaya geldiğini algılamaya çalışıyordum, Oflaz'ın konumu derken ne demek istiyordu.
Anne, bu imalı "konum" vurgusunu anlamış olmalı ki içerledi. "Bizim kızımızın avukatlık konumu da sizin oğlunuzunkinden aşağı kalmaz Ayşe Hanım! Bu evde herkesin konumu bellidir. Yüksekten uçmaya gerek yok." Hala meslek ve para tartışması yapıyorlardı, delireceğim!
Leyla, annelerin birbirlerine gönderme yapmaya başladığı o tehlikeli anı sezerek hızlıca araya girdi. "Ay bu tepsi ne kadar güzel!" elinde gümüş, ağır bir tepsiyi tutuyordu. "Bakalım yüzük tepsisi nerede? Hadi kızlar, şurada güzel bir tane gördüm sanki."
Eda, hemen Leyla'ya katılarak annemin koluna girdi. "Hadi gidelim bakalım. Gümüş mü olsun, altın detaylı mı?" Bu başarılı manevra, anneleri istemeden de olsa tepsilerin bulunduğu bölüme doğru sürükledi.
Dicle, göz kırparak yanıma geldi. "Kıl payı ha?"
Gerçekten de öyle oldu. "Umarım Oflaz hemen gelir."
Onlarca tepsinin önünde duran anneler, tabağın modelinden sonra şimdi de tepsinin ağırlığı ve üzerindeki fiyonkun rengi üzerine çekişmeye başladılar.
Annem, kalın kenarlı, altın işlemeli, gösterişli bir tepsiyi işaret etti: "Bu alınacak. Böyle bir tepsi, nişanın ağırlığını taşır."
Ayşe Hanım ise, ince, minimalist, tamamen aynalı bir tepsiyi öne sürdü: "Bunun üstüne kırmızı kurdele ve makas, şık durur. Fazla kalabalık, zarafeti bozar."
"Sadelik, sıradanlığın bahanesidir!" dedi annem.
"Gösteriş, görgüsüzlüğün aynasıdır!" diye karşılık verdi Ayşe Hanım.
Nefes alamıyorum, ciddi anlamda bu ortamdan kaçıp gitmek istiyordum. Herkes bize bakıyordu! "Yeter!" dedim, ikinci kez araya girerek. Bu sefer sesim daha kararlıydı. "Amacınız ne sizin? Allah aşkına hayatımda ilk kez nişanlanacağım ve sizin şu yaptığınız ne? Bütün hevesimi kursağımda bırakıyorsunuz." Onlar neden gelmişti ki? Biz kızlarla halledebilirdik.
Cevap vermelerine fırsat vermeden kollarımı bağlayıp arkamı döndüm, hava almak istiyordum. Dakikalar içinde burnumdan getirmişlerdi. Çıkışa doğru bir kaç adım atmıştım ki karşımdaki kapı açıldı. Gelen, siyah kot pantolonu, beyaz tişörtü ve deri ceketiyle Oflaz'dı.
Her adımını gözlerini çekmeden bana doğru attı. Yüz ifademi toparlamaya çalışsam da geç kalmıştım sanırım. Kaşlarını çatarak başını 'hayırdır' manasında sallamıştı. Karşımda durdu, arkamda kalan annelerimize baktı, ardından tekrar gözlerime düştü gözleri "Sanırım bir sorun var, neden üzgünsün? Geç mi kaldım?"
Geç kalmamıştı, ortada onluk bir sorun yoktu. Sorun onlardaydı!
Başımı iki yana sallayıp reddettim, tebessüm ettim "Hayır, sadece hava alacaktım, kapalı alan bastı biraz." yüzüme uzun uzun baktı ikna olmak için bir şeyler arar gibiydi. Cıklayıp beni de annemlerden tarafa döndürerek belimi kavradı "Nöbeti ben devralıyorum."
Hepsi ve artı olarak ben Oflaz'a anlamsız bakışlar atıyorduk. Gülümseyerek açıkladı "Müstakbel karımla nişan alışverişi yapacağız. Siz eve dönebilirsiniz."
Annem şaşkınlıkla Oflaz'a ve bana bakarken "Ama-" diyecek olmuştu ki Ayşe Hanım araya girdi, bir kaç adımla Oflaz'ın tam karşısına dikilmişti "Saçmalama oğlum, beraber bakmamız gerekir."
Tek kaşını kararlılıkla kaldırdı Oflaz "Nerenin veya kimin gerekliliği bu anne? Bizim nişanımız, bizim alışverişimiz. Hadi siz daha fazla yorulmayın." O kadar yorulmuştum ki Oflaz'ın gelişiyle ağrı kesici enjekte edilmişti sanki vücuduma.
Annem arsız tebessümümün yayıldığı yüzüme baktı 'Sen iflah olmazsın' bakışlarını atarak dükkanın çıkışına ilerledi. Arkasından Ayşe Hanımda bir adım atmıştı ki durdu Oflaz'a baktı "Saygısızlık yapıyorsun."
"Geldiğimde Efil'in yüzü asıktı anne, karıma yapılan saygısızlık bana yapılmıştır. Ben sadece iadeyi ziyaret yaparım." Karıma? Oflaz şapşalı ne kadar çabuk kabullenmişti bu işi, üstelik daha sözlüydük.
Ayşe Hanım ters bakışlarıyla başka bir şey demeden çıkışa giderken bu sefer kızlar dikildi karşımıza. Dicle beğeniyle süzdü Oflaz'ı "Oldu senden oldu, gerçekten diyorum bak. Böylesini beklemiyordum."
Kinayeyle güldü Oflaz "Ya ne bekliyordun?"
"Yavşak bir şey olursun sanmıştım." deyince Oflaz yanlış anlamamam adına hızla bana indirdi başını "Şaka yapıyor."
Ya ne kadar şapşal bir çocuktu, işte böyle korku salacaksın. "Biliyorum Oflaz."
Dicle gülerek söylene söylene giderken Leyla durdu bu sefer "Valla şapka çıkartılacak hareket enişte, helal olsun." Leyla'dan da onay almıştık. Bu sefer Eda durdu "Helal olsun be." dedi gururla, başka bir şey deme zahmetine bile girmedi. Hepsi dükkanın çıkışına ilerledi.
Dükkanın kapısı arkamızdan kapandığında, içeride derin bir nefes aldım. Oflaz'ın eli, hala belimi sıkıca kavrıyordu. Az önce yaşanan gerilim ve Oflaz'ın Komiser edasıyla anneleri susturması, yerini tatlı bir zafer sarhoşluğuna bırakmıştı.
Oflaz'a döndüm. Yüzünde tatlı bir tebessüm vardı, sinesi heyecanla yükseliyordu. Benimde öyleydi. "Karım, ha?" diye fısıldadım, sesimde hem şaşkınlık hem de hoşnutluk vardı. Elimi, deri ceketinin üzerinden koluna koydum. "Daha sözlüyüz, Komiser Bey. Çok hızlı ilerliyorsun."
Oflaz'ın yüzünde o arsız gülüş geri geldi.
"Sadece annelerimizin kafasına kazımak istedim," dedi, eğilerek. Gözleri, tam benimkine kilitlenmişti. "Bu iş, geri dönüşü olmayan bir mesele. Onlar ne kadar 'para', 'konum', 'zarafet' diye kavga ederlerse etsinler, sen benim karımsın. Yakında da resmi olarak olacaksın zaten. Alışsınlar."
"Çok güzel hallettin," dedim, gururla gülümsedim. "Gerçekten o an kaçıp gitmek istiyordum."
Oflaz, parmağını alnıma dokundurdu. "Seni o ortamda bir saniye bile bırakmazdım. Bütün işlerimi bıraktım geldim." Elini tekrar belime indirdi. "Hadi bakalım. Şimdi sıra, en önemli konuda."
"Hangi konu?"
Omuzlarını silkti "Sen ne dersen o, söyle bakalım ne almamız gerekiyor?"
Dükkana girdiğimde gördüğüm ama söylemeye fırsatım olmayan incili yüzük tepsisine yöneldim. "Şunu beğendim, sence nasıl?"
"Çok güzel."
"Bence de güzel hem zarif" tepsiyi inceliyordum bir yandan da "Hem de sade, tam istediğim gibi."
"Evet çok güzel." demesiyle başımı kaldırıp baktım. Gözleri bendeydi, dudaklarında yarımca bir gülüş, sarhoş gibi güzel oluşumu sayıklıyordu. Etrafıma baktım, görevli bir kızın yer yer tebessümle bize baktığını görünce utandım. Dirseğimle Oflaz'ın koluna vurdum "Yapma şunu Oflaz, utandırıyorsun."
"Evet" dedi gözlerini üzerimden çekmeden "Utanınca tatlı oluyorsun." dirseğimle ikinci darbeyi vurunca nefes vererek güldü, parmağımın ucuyla itip yanından geçtim "Gerçekten utanmaz bir adam oldun.
Beğendiğim eşyaları incelerken arkamdan geliyordu "Şikayetçi olduğunu sanmıyorum."
"Ortalıkta yapmadığın sürece değilim."
"Halbu ki bu yaptıklarım yapmak istediklerimin onda biri bile değil." arsızdı, gamsızdı, utanmaz herifin tekiydi artık bu adam. Aradan geçen yıllar çenesine ve zihnine vurmuş olmalıydı. Dinin kemiği yoktu, imaları havada kapan benimde terbiyemin tozunu süpürdüğüm doğruydu.
"Sus be adam." dişlerimin arasından söylenmem onu daha da güldürmüştü ama susturmuştu da, memnundum şu an. Bir süre konuşmasa daha iyi olurdu.
İhtiyacım olan malzemeleri alıp ödemesini yaptıktan sonra dükkandan çıktık. Büyüklerdense Oflaz ile alışverişe çıkmak daha rahat ve keyif vericiydi. Kendi nişanımızı, düğünümüzü veya evimizi etrafımızdakilerin keyfine göre hazırlamak istemezdim. Ne kadar karşı koyarsam koyayım en sonunda pes edebilirdim de. Bu nedenle şu an fazla memnundum.
"Sırada sana elbise bakmak var." derkek aldıklarımızı arabanın bagajına koyup kapatmıştı. "Aklında bir mağaza var mı?"
İnternetten araştırmıştım biraz, özellikle düşündüğüm bir mağaza yoktu. Cıkladım "Hayır, yok."
Güzel dercesine güldü "Benim var, hemen şurada. Gidelim." Elbisem için mağaza mı araştırmıştı? Yoksa bir kadın mağazasını nereden bilecekti ki? Üstelik İstanbul'a yeni gelmişti.
Elini tutmam için uzatında beklemeden uzanıp avucunun içine bıraktım elimi. Yanaşıp başımı kaldırdım, kaşlarımı çatarak ciddiliğimi korudum "Nereden biliyorsun kadın mağazasını, buraya yeni geldin sen." Kaşlarımı kaldırdım "Yoksa gelmedin mi? Eskiden manitalarınla bu sokaklardan mı geçtin?"
Önce yüzüme baktı hayretle, ardından tebessüm etti, çok geçmeden gülüşü büyüdü ve kahkaha atmaya başladı. Gülüşünün güzel olmasının yanı sıra bu durumdan hoşnut değildim, ne diye gülüyordu ki şimdi? "Ne gülüyorsun ne?"
Boşta kalan eliyle, parmak uçlarıyla nazikçe çenemden tutup kaldırdı başımı. "Çok tatlısın Efil." Elini çenemden çekip işaret parmağının ucuyla burnuma dokunup çekti "Bu sabah araştırdım internetten, baktım biraz. Senin için, her şey seninle ilgili. Başkası söz konusu bile değil."
Bıraksaydı hemencicik şurada erirdim.
Her şey seninle ilgili deyişi kalbimden vurmuştu beni. Aklımdaki her şey uçup gitmişti, bu hissi seviyordum. Onun yanındayken sadece söylediklerinin bende bıraktığı bu çocukluk hissini seviyordum. "Seni se-"
"Efil." Cümlemi yarıda bırakan ses nereden çıktığını anlamadığım Meriç'e aitti.
"Efil!" Ardından gelen ses ise heyecanla şakıyan Nazlı'ya aitti. Başımı indirip karşımızda yan yana duran Nazlı ve Meriç'e baktım. Nazlı'nın gözleri Oflaz ve benim ellerimizdeydi, yüzüklerimize bakıyordu.
"İnanamıyorum, sözlendin ve çağırmadın mı? Hangi ara oldu bu? Ne bu hız kızım?" Ard arda sıraladığı cümlelerle elimi yüzüne yaklaştırıp gerçekliğini sorgularcasına baktı.
"Babaannemler geldiler, yanlarında yüzükle geldiklerini bilmiyordum tabi. Hemen taktılar yüzüğü ama hafta sonu nişan var, davetlisiniz ikinizde."
Meriç ve Oflaz'ın uzun uzun saçma bir sinirle birbirlerine bakması anlık bir gerginlik yarattı içimde.
"Tabi geliriz." Dedi Nazlı neşeyle şakıyarak ama erken haber vermen lazımdı, ne giyeceğim ben şimdi?" O kadar ani gelişmişti ki her şey ben bile yeni idrak edebiliyordum.
Gözlerini Oflaz'dan çekerek bana baktı Meriç, isteksizce "Geliriz tabi." Demesi bende hiçbir mana yaşatmadı, gelmeyebilirdi. Bu tavrı fazlasıyla saçmaydı.
"Gelmeyebilirsin." Diyen Oflaz'dı, sanırım ortalık kızışacaktı.
Diklenerek "Anlamadım?" Dedi Meriç.
"Geliriz tabi diyişin çok hoşnutsuz diyorum, bu durum hoşuna girmiyorsa nişanımızda işin yok. Çevremizde hiç için yok."
Meriç bir adım atarak Oflaz'a yaklaştı fakat Oflaz hiç kımıldamadı, olduğu yerde istifini bozmadan durdu. Oflaz'a yaklaşıp herhangi bir duruma karşı hazırda bekledim "Oflaz gidelim."
"Arkadaşın bir karın ağrısı var belli, konuşsun. Sonra gideriz güzelim." Ters bir şey söyleyebilirdi ve bizim bütün tadımızı kaçırabilirdi, istemiyordum.
Meriç cevap verecek oldu, ağzından hoş şeyler çıkmayacağı ifadesinden belliydi bu nedenle hemen müdahale ettim "Arkadaşın karın ağrısı bizimle alakalı olmamalı, sonuçta benim hayatım benim kararım. Kimse haddini aşmamalı." Her kelimeyi üstüne basa basa dile getirmiştim. Meriç'in yüzünde hiçbir ifade yoktu, gözlerindeki hayal kırıklığı dışında. Ne bekliyordu? Oflaz'a bırakamazdım elbette.
Başını olumlu anlamda sallayarak bir adım geri çıktı "Haklı, beni ilgilendiren konular değil. Size mutluluklar." Mutlu olmayacağımıza inanır gibi söylemesi anlık bir sinir bozulması yaşatmıştı bünyemden.
Nazlı, elini omzuma koydu mahcup ifadeyle tebessüm etti "Onun kusuruna bakmayın, mutluluklar."
Meriç'in peşinden giderek uzaklaştı, arkalarından bakmak istemiyordum. Önüme dönüp Oflaz'a baktım. Ellerini omuzlarıma yerleştirip kendisine çekti bedenimi. Bedenimi bedenine yaslaması o kadar iyi hissettiriyordu ki, yorulunca yorulmadan, mutluyken, üzgünken, her an yaslanabileceğim bir beden olduğunu hissettirecek güven veriyordu. Güvenli alandı.
Kollarını sardı "Bıraksaydın konuşsaydı, bende yüzüne bir yumruk geçirseydim. Stres atmış olurduk."
Sinirlerim bozulduğu için gülmeye başladım "Rahatlamak için insan yumruklayamazsın, böyle polis mi olur?"
"Böyleden kastın, yakışıklı, kaslı, sempatik, güçlü, çekici mi?"
"Şu egondan önünü göremeyeceksin artık. Azalt biraz."
"Sana layık olmaya çalışıyorum yavrum." Eskiden sadece kendisini överdi, artık beni de eksik etmiyordu.
"Sen herşeyinle bana layıksın aksi düşünülemez."
Mutluydum, çok mutluydum!
NİŞAN GÜNÜ
H
er şey iyi hoştu da kimse bana bugünün bu kadar stresli geçeceğini söylememişti!
Mutluydum, fazlasıyla mutluydum, sevdiğim adam ile bir adım daha atıyorduk fakat ailelerimiz alışveriş gününden beri yine yeniden birbirlerine laf sokmadan durmamışlardı. Nişan için evimizin bahçesine organizasyon ayarlamıştık, yerlerine karar verememekten çalışanların bile elini ayağına dolaştırmışlardı.
Şimdi de yalandan tebessümleriyle misafirleri kapıda karşılıyorlardı. En azından tebessüm ediyorlar.
"Çok güzel oldum Efil!" Eda'nın bağırışıyla camdan uzaklaşarak onlara döndüm, kızlar odamda beni yalnız bırakmak istememişlerdi.
"Teşekkür ederim, sende çok güzelsin."
"Beni boşver kız" dedi azarlarcasına "Prenses gibi olmuşsun." Alışverişe çıktığımız gün denediğim bir kaç elbiseyle Oflaz'ın karşısına çıktım, hepsine güzel dese de biriyle nadide bir parçaya bakarmış gibi patlamıştı gözleri, hemen onu almıştım. Bende kendime yakıştırmıştım ama onun beğenmesini de istemiştim.
Bebe mavisi straplez balık bir elbiseydi, tülden ve taşlı düşük kolları vardı. Ayrı olarak arkamdan uzanan ayrı bir etek daha vardı, pelerin gibi. Elbisenin her yerinde minik sayılmayan fakat çokta büyük olmayan taşlar vardı.
Saçlarıma su dalgası yaptırmıştım, makyajımı hafif tutmaya özen göstermiştim. Bende kendimi aşırı beğenmiştim, prenses gibi hissediyordum.
Ayrı olarak nefes alamıyordum stresten, bahçe kalabalıktı. İki tarafında yedi sülalesinden insan vardı.
Odanın kapısı çalınmadan açıldı "Ablam gelin oluyor sırada Duru'ya geliyor." Emre, Duru ile bir ilişkiye adım atabildiği için fazlasıyla mutlu ve enerjikti.
Yanında Duru'yla odaya girdi "Bak biz evlenince burada kalırız." Köpek ben daha gitmeden kafasında planlar yapmaya başlamıştı bile.
"Ayıp değil mi hain?" Dedim sızlanırcasına "Bari yüzüme söyleme."
Duru'nun kolundan çıkarak bana doğru geldi hain kardeşim, o da az yakışıklı olmamıştı şimdi. Genlerini benden aldığı için tabi
Ellerini yanaklarıma koydu, az önceki alaylı hali uçup gitmişti anında. Evlenmiyordum, daha evdeydim ama o bunu da kaldıramıyormuş gibiydi. Gözleri dolu doluydu, ağlamamak için dalga geçiyordu.
"Çok güzel olmuşsun abla." Altında haykırışlar var gibi söylemişti bunu, öylesine bir iltifat olsa bu kadar duygulandırmazdı, burnumun direği sızladı. Gözlerim dolunca gülmeye başladı "Sakın ağlama sekiz bin lira verdik kuaföre, ağlarsan makyajını ben yaparım öyle çıkarsın meydana."
Gözlerimi tavana çıkarıp güldüm, evet ağlamamam lazımdı. İnmemize az kalmıştı. Elimi, Emre'nin yanağımdaki elinin üstüne koyarak gözlerimi gözlerine indirdim "Sende fena olmamışsın."
"Bunu söylediğin için yargılanmalısın, fevkaladenin fevki demen lazımdı." Ellerini yanaklarımdan çekerek yanıma geçti "Çekim bakalım şöyle bizi." Duru telefonunu çıkarıp fotoğrafımızı çekti "Çektim."
Kapı tekrardan açıldı, bu sefer girenler Oflaz ve diğer erkeklerdi.
Mert odaya girince "Oha." Dedi bana beğeniyle bakarak, ağzı açık kalmıştı. Oflaz fark edince elinin tersiyle rastgele vurdu Mert'e "kapat lan ağzını."
Bu sırada kapının önünde Naim belirdi "Komiserim buyrun." İçeriye girdiğinde göz göze geldik, gözlerini büyüttü hayretle "Efil Hanım, vay canına." Sinirle soludu Oflaz, Naim'in getirdiği kadife kutuyu elinden çekerek aldı, ardından başını yüzünün önüne getirip iki yana hayırdır manasında salladı "Ben sana Efil'e bakma demedim mi lan?"
Yok artık, hala mı? Gerçekten delirmiş bu adam.
"Komiserim ben bakmazdım da içeriye girince gözümü aldı bir ışık, nasıl bakmam?" Kötü niyetle söylemediği açıktı, saygıyla konuşuyordu. Oflaz abartıyordu.
"Yürü lan aşağı, Efil ısrar etmese çağırmayavaktım. Otur da şükret."
Naim hafif yana kayarak bana baktı tebessümle "Şükürler olsu- pardon teşekkürler Efil Hanım." Bu hallerini gülerek izledim.
Oflaz'ın "Ulan." Demesine kalmadan Naim gerisin geri kaçarak gözden kaybolmuştu bile.
Emre tanımadığı için usulca yanıma yaklaştı "Kim bu?"
"Naim, Oflaz ile beraber çalışıyorlar."
"Sevdim, insanları sinir etmekte en az benim kadar yetenekli." Güldüm bu dediğine "Git tanış o zaman, belki Oflaz'ın sinirlerini ele geçirirsiniz."
Parmağını şıklatıp başını onaylar anlamda salladı "İyi fikir."
Duru'ya kolunu uzattı "Gel bakalım Duru'cuk, anlaşma imzalamaya gidiyoruz." Duru'nun Emre ile beraberken yaşlanmayacağına emindim. Emre ile gitmeden önce bana dönerek "Çok güzel olmuşsunuz, tekrardan tebrikler." Demeyi eksik etmemişti, odadan çıktıklarında diğerleri de çıkarak Oflaz beni yalnız bıraktılar.
Oda sessizliğe büründü. Elindeki kadife kutuyu komodinin üzerine bıraktı.
Artık sadece ben ve o vardık. Yavaşça bana doğru yürüdü. Gözleri, tepeden tırnağa üzerimdeydi. Bebe mavisi elbise, tenimin sıcaklığıyla birleşmiş, kristal ve tül detaylar ise ışığı yakalıyordu. Oflaz, benim de hissettiğim "prenses" hissini, gözleriyle bana geri yansıtıyordu.
Yüzündeki alaycı, arsız ifade tamamen kaybolmuştu. Yerini, yoğun bir hayranlık ve derin bir aidiyet duygusu almıştı. Sanki beni ilk kez görüyormuş gibiydi.
"Bu... bu haksızlık," diye fısıldadı.
Gülümsedim. "Neymiş haksızlık olan?"
Oflaz, tam önümde durdu. Elleri, kollarımın üzerindeki tül düşük kollara uzandı ve nazikçe dokundu. "Böyle görünmeye hakkın yok. Bütün dikkatleri üzerine çekeceksin. Keşke seni sadece ben görebilseydim"
Gülüşüm büyüdü ister istemez, keyiflendim "Bu aralar fazla korumacısın ama merak etme," dedim, ellerimi onun boynuna doladım. "Benim gözlerim sadece seni gözürüyor başka kimseyi değil. Önemli olan da bu değil mi?"
Kollarını belime doladı ve beni kendine çekti. Vücudumu onun takım elbisesine yaslamak, hissettiğim en huzurlu andı.
"Öyle ama biraz da değil, sanırım konu sen olunca bencilleşebiliyorum." Başını hafifçe eğdi ve dudaklarını alnıma bastırdı, huzurla kapattım gözlerimi.
"Sana aşığım." Deyişi kabul olmuş duanın şükrü gibi çıkmıştı dudaklarından.
"Sana aşığım." Dedim hevesle, şükrederek. Alnıma tekrardan kondurduğu öpücüğün ardından geri çekildi, gözlerimi araladım.
Komodinin üzerindeki kadife kutuyu aldı. Kutuyu açtı. İçinde, nişan yüzüklerimiz, babamın keseceği kırmızı kurdelenin üzerinde pırıl pırıl parlıyordu.
"Hazır mısın?" diye sordu Oflaz, elini uzattı.
"Hazırım," dedim, kararlılıkla elimi onun avucuna bıraktım.
Beni odanın kapısına doğru yönlendirdi. Birkaç saniye sonra, kapı açıldı. Dışarıdaki müzik sesi ve kalabalığın uğultusu, odadaki sessizliği yırtıp geçti.
Merdivenlerden inerken, bahçedeki herkesin bize döndüğünü hissettim. Bebe mavisi elbisem, göz alıcı bir ışık saçıyordu. Annem ve Ayşe Hanım, kapıda bizi bekliyordu. Annem, gözlerinden akan yaşı gizlemeye çalışıyor, Ayşe Hanım ise gururla gülümsüyordu.
Misafirler, alkışlarla bizi nişan masasına doğru yönlendirdi. Masada, dedem ve babaannem, babam ve Yılmaz Bey oturuyordu.
Y
üzük tepsisinin yanına oturduk. Kalabalık coşkuluydu ama annelerin ve babaların yüzünde hala o gerginlik vardı.
Önce babam, ardından Yılmaz Bey, misafirlere teşekkür eden, kısa ve gergin konuşmalar yaptılar. Sıra yüzüklerin takılmasına geldi. Dedem, elindeki makası aldı. Kurdeleyi kesecekti.
Tam o sırada Oflaz, beklenmedik bir şey yaptı.
Mikrofonu eline aldı. Salonun bütün dikkatini üzerine çekti.
"Bir saniye," dedi Oflaz, sesi netti ve salonun en arkasına kadar ulaştı. "Bu yüzükleri takmadan önce, söylemem gereken bir şey var."
Oflaz, elindeki yüzük kutusunu gösterdi. "Bizim nişanımız, sadece bir gelenek ya da iki ailenin birleşmesi değil. Bizim nişanımız, yıllardır süren bir inatlaşmanın, yalanların ve engellerin sona erdiğinin ilanıdır."
Annemle Ayşe Hanım, şaşkınlıkla birbirine baktı.
Oflaz, bana döndü. Gözleri, bana olan sevgisiyle dolup taşıyordu.
"Efil," dedi. "Sen, benim bu hayatta inandığım tek gerçeksin. Herkesin önünde ilan ediyorum ki, benim bu hayatta elimden gelen her şeyi yapacağım tek şey, senin mutluluğun olacak."
Gözlerim doldu, ağlamamak için verdiğim savaş son buldu. Sol gözümden akan iki damla yaşı elimin tersiyle silerek kollarımı boynuna sardım, bu bizim zaferimizdi. Bu bizim sevdamızdı.
Dedem, o gür sesiyle güldü. Makası eline aldı ve "Madem öyle, daha ne bekliyoruz!" diyerek harekete geçti. Oflaz'dan ayrıldım, sarılma işini daha boş bir anda uzun uzun yapabilirdik.
Oflaz, benim yüzüğümü, ben de onun yüzüğünü parmaklarımıza takarken, annem ve Ayşe Hanım'ın bakışları artık öfkeli değil, kabullenmiş ve biraz da gururluydu. Bizi ayırmaya çalışanlar, nihayet birleşmemiz için en büyük adımı atmışlardı.
Dedem kırmızı kurdeleyi kesince bir alkış tufanı koptu. Her şey yeni başlıyordu. Katettiğimiz yol, geldiğimiz vaziyet buydu. Yaşamak istemediğim olayları yaşamış, gitmek istemediğim şehre gitmiştim. Bana getirileri sancılı olsa da sonucu mükemmeldi.
En basitinden şu anda dudaklarıma kapanan dudaklardı, o dudakların sahibine aşıktım. Kıskanışına, sahiplenişine, bırakmayışına, arada şapşallaşmasına ama sevişine aşıktım.
Ben Oflaz'a aşıktım.
Yorumlar