top of page

6. "ZARLAR HER DAİM 6 GELİR"

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 7 Eki 2025
  • 28 dakikada okunur

Dağdan akan su en az direnç gösteren yolu seçer akmak için. Yani önüne bir kaya çıkacak olursa onunla uğraşmaz, kayayla mücadele etmez, etrafından dolaşıp devam eder akmaya. Suyun bu doğasından alınan ilhamla şöyle der Sufiler: "Seninle uğraşan hiç kimseyle uğraşma, eğer uğraşırsan onunla aynı yerde kalırsın. Etrafından dolanıp devam et yoluna." Diyelim ki dağdan akan su önüne çıkan kayanın etrafından dolaşamayacak bir yola denk geldi. O zaman birikip üstünden aşar. Bu da olmuyorsa sabırla kayayı damla damla delmeye başlar. Kayayı delmeyi başaran suyun kuvveti değildir, damlaların sürekliliğidir ki buna da "sabır" derler. Sabretmek hiçbir şey yapmadan oturmak değildir. "Sabır dikenin içinde gülü, gecenin içinde gündüzü hayal edebilmektir." der Şems-i Tebrizi. Suyun doğası imkansızın bile başarılabileceğini, bunun için sabırlı ve istikrarlı olduğunu öğretir.


Sabır denilen şey sanat eseriydi, üzerinde çokca düşünüp anlamlandırmakıydın ki kendi o sanat eserini okuyabilesin. Sabrı okumak zordu, okuyamazsan belirsizliğin ta kendisiydi ama okuyabilirsen derya deniz kafa rahatlığıydı.


Belirsizliğin içinde debelendiğim zaman dilimi içerisindeydim, uzun yıllardır. Sabır denilen şeyi beceremesem de dilimden de düşürmezdim. Bu sıralar dilime bile alamıyordum, yanımdan bile geçmiyordu.


Olacakları düşünmek beni daha da hırslandırıp bir an önce olsun bitsin kafasına götürüyordu. Ben bu konuma sabırsızlıkla, plansız ilerlemekle gelmemiştim. Kendimi tanıyamaz olmuştum. Dışım ne gösteriyordu bilmiyorum ama içim sabırla büyük bir savaş içindeydi, çaresizliğin kuru topraklarına sürüklenmek üzereydim.


Abim için endişeleniyordum, işleri seriye dökmek için Cemil Başkan ile görüşmüştüm. Öncelikle Sungur'u sorgulamayı tercih etmişti, o çözüldükten sonra vitesi sona alıp ilerlemekti planımız. Sungur iki ay öncesine kadar asker olabilirdi ama şu an ne olduğuna dair bilgimiz yoktu. İntikam için buradayız ama asker gibi mi yoksa düşman bir süikastçi gibi mi? Mesleğinin değerlerini unutup intikam için gözünü karartacak biri olarak mı buradaydı? Vatan için her yola gelinir, her emire uyulur, her çıkmaz sokağa girilirdi, ölünürdü fakat Sungur en çok kendisi için mi buradaydı? İntikam ateşiyle hareket etmesi hepimizi çıkmaza sürüklerdi.


Şimdi Sungur bir sorgu odasında yalan makinesine bağlanıyordu, kendine geldiğinden beri sessizce bekliyordu, kablolara bağlanırken tek bir soru dahi sormamıştı. Dudaklarında peyda olan o rahat gülümsemesiyle karşısındaki duvara bakıyordu. Her zaman bu kadar sakindi fakat bu farklıydı, ürkütmüyor değildi. Belki de sakinleştiricinin dozunu fazla ayarlamıştım? Şırıngayı omzuna sapladığımdaki tepkisine bakılırsa bir şeylerden haberi vardı, o zaman ki tepkisinin de fazlasıyla sakin olması dikkatimden kaçmamıştı.


Her şey hazır olduktan sonra Sungur'u yalan makinesine bağlayan Zeki Bey camın arkasında olduğumu bildiğinden bakarak başını onaylar anlamda salladı. "İşte başlıyoruz." Dedim kendi kendime mırıldanarak, Cemil başkan sorguyu benim yapmamı istemişti, sebebini bilmiyordum, sorgulamak haddime de değildi. Camın arkasından Pars ile beraber sorguyu izleyeceklerdi, aldığımız cevaplara göre Sungur’a ne yapacağımıza karar verecektik.


"Başlayabilirsin İlay." Cemil Başkan otoriter sesiyle çenesini kaldırıp camın arkasında bekleyen adamları işaret etti, duyacaklarıma hazırlık olarak derince bir soluk verdim. Başımı olumlu anlamda sallayıp vakit kaybetmeden kapıyı açtım, siyaha boyanmış duvarları olan odanın ortasındaki kare masanın çevresinde üç sandalye vardı, birinde Sungur birinde Zeki Bey oturuyordu, Sungur’un karşısındaki sandalye bana ayrılmıştı. İçeriye girip ardımdan kapattığım kapıyla beraber Sungur'un bakışları bana doğru döndü. Tepeden masanın ortasına sarkan ışığın yansımasıyla kirpikleri, göz altlarına gölge düşürüyordu.


Yüzündeki memnuniyet barındıran tebessümünün sebebi benim teşkilat mensubu çıkmam mıydı yoksa alıkoyulmaktan zevk alan biri miydi? Onu hala çözebilmiştim değildim, garip memnuniyetleri vardı.


Benden önce içeriye Zeki Bey ve Gediz girince dönüp bakmamıştı, ben olduğumu anlayarak hemen çevirmişti başını. Topuklu ayakkabılarımdan dolayı olduğu aşikardı fakat farklı bir kadında olabilirdi. Sırf kadın olduğu için mi dönüp bakmıştı yoksa ben olduğumu anladığı için mi? Gözlerinde ifadesizlik hakimdi, kendine geldiğinden beri hiç tepki vermemesinden dolayı konuşturmak adına laf olsun diye, cevabını bildiğim soruyu sordum. "Benden önceki kimseye dönüp bakmadın, şimdi bakmanın sebebi nedir?”


Omuzlarını umursamaz tavırla kaldırıp indirdi “Sen olduğunu anladım.”

“Nasıl?”

Gözlerini gözlerimden ayırmadan başını omzuna eğdi "Topuklularından." Tekdüze verdiği cevabın bende doğruluğu netken yalan makinesinden yükselen sesle beraber Zeki Bey'in "Yalan söylüyor." Dediğini işitmek beklemediğim bir cevaptı. Kaşlarım çatıldı, ne demek yalan? Yani sırf kadın geldiği için mi dönüp bakmıştı? Sırf topukludan anlaşılmazdı tabi fakat yalan söyleyeceğini düşünmemiştim.


Bu düşünce benim açımdan korkunçtu, körü körüne güvenin sinyalleriydi ve bu benim açımdan hiç iyi değildi.


Sungur'un dudakları histeriyle kıvrıldı. Gözleri, ardında Cemil Başkan ve Pars'ın bizi izlediği cama döndü bir kaç saniye oyalanıp tekrardan bana dönerken dikkatle onu izliyordum. Hareketleri her zamanki gibi rahattı, şaşırmıyordum, en gergin anda bile fazla rahattı. Biraz da olsa çözmüştüm onu, bu onun savunma mekanizmasıydı. Fakat ben onun kadar rahat değildim.


"Vereceğim cevap hoşuna gitmeyebilir."


Basit bir sorunun cevabı ne kadar hoşuma gitmeyebilirdi? Vereceği en doğru cevabın herhangi bir kadın geldi merak ettim ve baktım olabilirdi, bu da benim nezdimde fazla önemsizdi. İfadesizlikle duruyordum karşısında, netlikle karşılık verdim "Eminim daha çok hoşuma gitmeyecek cevapların olacak."


Başını ağır ağır salladı, yüzünde ki silik tebessümle "Kokundan." Demesi tenimin saniyeler içinde kavrulmasını sağladı, ağzından çıkan kelimenin gerçekliğini sorgularken defalarca kez zihnimde yankılandı. Nefesimi tuttum şaşkınlıkla, kalbimin atışı anında göğsümü yaracak kadar hızlandı. Verdiği cevap en az ‘herhangi bir kadın geldi merak ettim ve baktım’ cevabı kadar önemsizdi nezdimde. Şaşkınlığım beklentimin çok dışında bir cevapla karşılaşmamdan kaynaklıydı. Tepkimin fark edilmemesi adına zorlukla nefes alıp kaşlarımı çattım. Sungur’un beni dikkatle izlediğinin yeni farkına varıyordum. Çattığım kaşlarıma çıkardı yeşil gözlerini, ardından yanaklarıma indirdi. Anlamıştı değil mi? Kahretsin.


Sorguyu sabote etmek adına yapıyordu bu saçmalıkları, yüksek ihtimaldi. Kendince bana meydan okuyordu. İstifimi bozmadan kendime gelmek adına hafifçe öksürüp masaya yaklaştım, kollarımı önümdeki masaya koyup dikkatimi karşımdaki adama verdim. Sakinlikle her hareketimi izlemeye devam ediyordu, yapmaya çalıştığı şeye izin vermeyecektim.


Gözlerimi gözlerine çıkarıp umursamazca konuştum "Cihazın çalıştığını anlamış olduk." Haklısın manasında başını sallayınca oyalanmadan konuya döndüm "Şimdi soracağım sorulara kısa ve net cevaplar vermen gerekiyor. Evet, hayır kâfi."


Silik tebessü yüzüne mıhlanmış gibi yerini koruyordu, başını eğdi hafifçe ve kaldırdı"Tabi İlay Hanım." Gözlerimi önümdeki dosyaya indirdim, açtığım sayfadaki yazılarda oyalandım kısa süre, ardından karşımdaki adama kaldırdım başımı.


"Gerçek isminiz Sungur Tuna Kurtel mi?"


"Hayır." Dedi tereddüt etmeden. Cihazdan yükselen tiz sesle beraber Zeki Bey "Doğru." Demiş devam etmem için bana müsaade etmişti. Başımı sallayıp devam ettim "Gerçek isminiz Tuna Erkmen mi?"


Dikkatle yüzünü izliyordum, olurda en ufak duygu belirtisi gösterirse kaçırmamak adına. Hiçbir tepki yoktu, dudağındaki silik tebessümü dışında ifadesizliğini koruyarak devam ediyordu. Savunma mekanizması dedi içimdeki ses.


"Evet."


Yükselen tiz sesle beraber "Doğru." Dedi Zeki Bey. Şimdiki isminde de Tuna'yı kullanması bu ismin onun için önemli olduğunu gösterir miydi?


"Doğum tarihiniz, 20.08.1988 mi?"


"Evet."


Aldığım her cevaptan sonra Zeki Bey'den doğru yanıtını alınca sonraki soruya geçiyordum.


"Burcunuz Aslan mı?"


"Evet."


"İki ay öncesine kadar Bordo bereli bir yüzbaşı olduğunuz doğru mu?"


Hala ifadesizlikle devam ediyordu, en ufak duygu kırıntısı yoktu. "Evet."


Gerçekten askerdi, dosyada gördüğümde elbette inanmıştım ama kendi ağzından doğrulanması daha farklıydı. İkinci kez yaşıyordum şaşkınlığı.


"Kuytu'ya ailenin intikamı için sızmaya çalıştığın doğru mu?"


İçli bir nefes çektiğine şahit oldum, bu noktada gizleyememişti hislerini. Yeşil gözlerinde taşıdığı ormanda özlemin geçtiğini gördüm "Doğru." içinde barındırdığı duygulara rağmen sesi duvar gibiydi. Onunda benim gibi içinde sakladığı bir çocuk mevcuttu, herkesin içinde sakladığı bir çocuk olurdu. Bazılarımızın ki tatmin olmuş küçüklüğüyle beraber büyürken, bazılarımız yarım kalmışlığın koynunda tamamlanma savaşı verirken büyüyemiyordu. O büyütebilmiş miydi bilmiyordum, bu konuda hüküm verecek kadar tanımıyordum ama iyi sakladığını biliyordum. O çocuğu göz önüne çıkarmıyor, her daim önünde duvar gibi duruyordu. Üzüldüğümde, korktuğumda, sevindiğimde, duyguları her aşırıya kaçarak yaşadığımda çocuklaştığımın bilincindeydim. Çoğu zaman mesleğimle bağdaşlaşmadığı için utanır engel olurdum fakat ben o çocuğu iyi saklayamazdım. Sungur’un hiç ortaya çıkardığını görmemiştim.


Bir kaç saniye sessizlikle duygularını yaşamasına müsaade ettim, derin solukları iç çekişle sonuçlandığında boğazını temizleyip dikkatini bana verdi. Bu devam etmem için beklediğim bir işaretti. Bundan sonraki sorularım acımasız olacaktı. "Planın, intikam ateşiyle fütursuzca hareket edip amacına ulaşmak mı?"


Er meydanında bir düşmanını görmüş gibi çatıldı kaşları, tepkileri ani ve dobraydı. Bir an için kim olduğumu unutturacak kadar sert bakmıştı gözlerime. Saniyelikti fakat, omurgamdan soğukluğun girip bedenimi titretecek kadar etkiliydi. Yeşillerinde, etrafta ne konut ne yaşam alanı bırakmayacak kadar şiddetli bir kasırga çıkmıştı. Karşısında ben olduğumu fark ederek yumuşadı aniden, bu daha da ani olmuştu. Pişmanlık geçer gibi oldu ifadesinden. Kastığı boynunu rahatlatmak adına sağa ve sola eğip düzeltti. 'Bu ne biçim bir soru?' tavrına bürünerek sitemini sunuyor, beni sorguluyordu. Başını belli belirsiz sallayarak beklediğimden daha yumuşak tuttuğu sesiyle karşılık verdi. "Bu ne demek şimdi?"


Onun karşısında kendimi ifadesiz ve tepkisiz tutmak zorlaşıyordu. "Evet ya da hayır demeniz gerekiyor."


Tebessümü sinirli bir gülüşe dönüştü, alt dudağını dişlerken başını aşağı yukarı sallıyor kendince kafasında bir şeyleri oturtturuyordu. Sağ elini bacağına vurup oturuşunu düzeltti "Theseus'un gemisi paradoksunu bilir misin?" gerçekten felsefe mi konuşacaktık?


"Evet, hayır ce-" derin bir solukla yarıda kestim cümlemi, istediğim cevabı vermeyecekti, bunu çok iyi biliyordum. Kollarımı bağlayıp arkama yaslandım, suyuna gitmek daha iyi olurdu. "Bilmiyorum, nedir?"


"Felsefede bir paradoks. Yunan efsanesine göre, Girit'ten muzaffer dönen Theseus'un gemisi Atina'da hatıra olarak uzun süre muhafaza edilir. Zamanla geminin tahtaları çürüdükçe yenileriyle değiştirilir. En sonunda geminin değiştirilmedik hiçbir parçası kalmaz." Sorgular anlamda çattı kaşlarını, gözlerini kısarak çenesini kaldırdı "Bu durumda gemi hala Theseus'un gemisi sayılır mı, yoksa başka bir gemi haline mi gelmiştir?"


Kollarımı çözüp masanın üstündeki kalemi alıp sağ elimin parmaklarıyla çevirirken karşımdaki adama bakıyordum dikkatle. Başımı hafifçe sağ omzuma eğip onun gibi kıstım gözlerimi "Parçalar değişmiş sonuçta, aynı gemi değil."


Dilini damağına vurup kendinden emin şekilde reddetti cevabımı "Yanlış. Sonuçta Theseus'un gemisi vardı ve bir zamanlar ilk haliyle oradaydı. Bunu reddedebilir miyiz?"


Sırtımı sandalyeden ayırıp masaya yaklaştım "Reddedemeyiz ama parçaları değişmiş geminin de aynı gemi olduğunu iddaa edemeyiz." Kalemi masaya koydum, başımı iki yana belli belirsiz salladım "Yani ne sonuca varmalıyız?”


Vücudunu sorgu odasına girdiğinden beri ilk defa hareket ettirip sırtını sandalyeden uzaklaştırdı, masaya yaklaşıp aramızdaki mesafeyi azaltabildiği kadar azalttı. Yeşil gözlerinde dinginlik yoktu, mesleğinden vurulmayı hazmedememişti, halbu ki daha sorgulamaya başlamamıştım bile.


"Şu an giyindiğim takım elbise benim asker üniforması giyince yaptıklarımı yok saymanızı mı sağlar?" Ben hala askerim demek istiyordu, üstündeki kıyafetler, görev alanları değişebilirdi ama ruhunun hala asker olduğunu söylüyor, yaptıklarının hala değerini koruduğunu söylüyordu, ifadesinde bunun kararlılığını gösteriyordu.


Aldığım cevabın memnuniyetiyle Zeki Bey'e döndüm, istediğim cevabı vererek "Her şey normal." Dedi o da memnuniyetle. Sungur bizden biriydi, kaybetmek istemeyeceğimiz kadar da kuvvetli, zeki ve gözü karaydı.


"Benim aldığım eğitimleri bilseniz." Dedi tekrardan arkasına yaslanırken, sağında kalan cama çevirdi başını, orada birilerinin izlediğini elbette biliyordu. Ardından Zeki Bey'e baktı göz ucuyla, en sonunda bende durdu gözleri. Söyleyecekleri hepimizeydi.


"Yalan makinesi devede kulak bile değil İlay Hanım, istesem bu sorularınıza yalan cevap verebilirdim, ruhunuz bile duymazdı ama yapmadım. Niyetim, amacım, gittiğim yol ve ulaşmak istediğim yer belli. Bu durumda tek benim değil, sizinde niyetiniz önemli.” Beni mi sorguluyordu? “Gerçekten Boran Soykan'ın kardeşi misin yoksa özellikle beni bulmak için mi yollandın?"


İfadesiz duruşumu bozmadım "Burada soruları ben sorarım Tuna Erkmen." Gerçek ismiyle seslenmek garipti, Sungur’a alışmıştım sanırım "Önce senin niyetini bir netleştirelim, bana sonra geliriz."


Gerçek ismiyle seslenmem ona hiçbir şey ifade etmemişti. Tabi dercesine başını eğip elini buyrun manasında kaldırarak devam etmemi ifade etti.


Kafamı toparlamak adına derin bir soluk aldım, şimdiye kadar her şey iyi gitmişti. "Sana sakinleştirici verdiğim de gayet sakin karşıladın, haberin var mıydı?"


Sorgu boyunca gözlerini benden ayırmıyor, her hareketimi, duruşumu dikkatle inceliyordu. Onun karşısında ben sorgudaymışım gibi hissettiriyordu. "Evi çevreleyen adamlarım var, sizin gece dışarıya çıktığınız bilgisini verdiler. Takip ettirdim, bu sayede işini öğrendim. Beni sorgulayacağını tahmin ettim" güldü "Böyle yapacağını düşünmemiştim."


Ne zamandan beri evi çevreleyen adamları vardı? Bizi hep takip mi ettiriyordu? Ayrıca o bir askerdi, adamları nasıl olurdu? "İznimiz olmadan gizlice takip mi ettiriyordun?"


"İznin olsa gizli takip olmazdı," bir de alay ediyordu "senin kadar bende sana körü körüne bir güven beslemiyordum İlay, kaybolduğun o beş yılda ne yaptığın belli değildi.” Kaşları ilgiyle kalktı "Ama görüyorum ki gayet iyi işler başarmışsın. Babana rağmen."


Babama rağmen.

Başarmıştım, bir arpa boyu yol katetmiştim gibi gelmese de başarmıştım.

Babama rağmen, abim sayesinde.


"Adamlarım diye bahsettiğin kişiler kimler? İki ay öncesine kadar askerdin."


"Ailemden kalma adamlar, onların gücünü kullanıyorum."

Bu gayet makul bir açıklamaydı.


"Abim bana bıraktığı videoda, beni yurt dışına çıkarması için Karakan'ı görevlendirdiğini söyledi." Kaşlarımı çatıp başımı hafifçe yan çevirerek sorgular ifademi takındım "Bana bundan bahsetmedin?"


"Cenazede oradaydım, can ciğer olmasakta sohbet muhabbet ederdik Boran’la, bunu zaten biliyorsun. Anlaşılmasın diye kalabalığa girmedim ama geriden izledim, seni cenazeden sonra abinin istediği gibi yollayacaktım. Ta ki görene kadar." Gözlerindeki ağırlık içime işliyordu yavaş yavaş, öyle bakıyordu ki gözlerimi gözlerinden çekemiyor, dipsiz kuyuya çekiliyor gibi hissediyordum.


Sesimi düz tutmaya çalıştım "Bu ne demek? Ne oldu görünce?"


Dudakları yavaşça kıvrıldı, gözlerinde duyduğu hayranlığın parıltıları mevcuttu "Bendeki ateşin aynısını, ortalığı kasıp kavurup, ateşe vermek isteyen, köşeye geçerek oturup izlemek isteyen türden bir kadın gördüm. Acına rağmen gücünü gördüm, ben savaşmayı hak ediyorsam sen de en az benim kadar hak ediyordun. Bencil davranamazdım." Ağzından çıkan her kelime önceden düşünülmüş gibi profesyonelceydi, sözleriyle eş değer tavırlar sergileyerek destekliyordu.


Beni yurt dışına yollamak gibi bir hataya düşseydi eğer elimden bir ömür kurtulamazdı, hal böyleyken de kurtulamazdı ama o zaman iş başka olurdu. Onunla düşman olmakta keyifli olabilirdi.


"Yani." Alayla güldüm "Beni göndermeyerek abime karşı bencillik ettin."


Çekinmeden onayladı "Evet, bu daha az bencilce geldi. Abinin isteğini seni savaştan mahrum bırakmadan canım pahasına koruyarak gerçekleştirmeyi seçtim." Her durumda canını hiçe sayması beni derinden sinirlendiriyordu. Herkesin canı kadar onunki de değerliydi, her durumda hiçe sayamazdı.


Kollarını göğsünde bağlayarak güldü, "Şu durumda anladım ki seni yurt dışına yollamak gibi bir gaflette bulunsaydım başıma büyük bela almıştım."


En azından anlıyordu.


"Abim beni neden yurt dışına yollamak istedi?"


"Kuytu'dan haberin olmaması içindir, abin gibi seni de kendi işleri için kullanmasın diyedir."


"Sana açıklama yapmadı mı?"


"Hayır, seni yurt dışına yollamamla alakalı mesajı büyük ihtimalle evine gelmeden hemen önce atmıştı. Önceden haberim yoktu."


Bizden fazlasını biliyordu ama onun bilgileri de sınırlıydı, burun kemerimi sıkıp bir süre düşünmeye çalıştım fakat kafamda çok fazla düşünce vardı. Bu kadar yeterli olmalıydı, biraz çıkıp hava almam gerekiyordu. Masanın üstündeki dosyayı alıp ayağa kalktım "Sen biraz daha buradasın."


Zeki Bey'de benimle beraber ayağa kalktı, benden önce odadan çıkarak ikimizi baş başa bıraktı.


Sağ elini boynuna atıp ensesini ovaladı Sungur "Tabi, nasıl isterseniz İlay Hanım. Ama en azından bir bardak çay gönderin, sakinleştirici kafamı serseme çevirdi."


Sakinleştiricinin üstünden saatler geçmişti, "Çoktan etkisinin geçmiş olması gerekirdi."


Gözleri öldürücü bir ağırlıkta yüzümde gezinirken tenimin hız kesmeden yeniden alev aldığını hissettim. Bu adama ne olmuştu bugün? Gerçekten sakinleştirici kafa yapmış olabilirdi.


"Belki de sakinleştiriciden değildir?" Tüylerim diken diken oldu. Afallayarak baktım karşımda oturan adama, bu sefer gizleyemiyordum da üstelik. O kafayı yemişti bundan artık emindim ama bana da kafayı yedirtecekti.


Ne tepki vereceğimi bilemeyerek onu ardımda bırakıp hızlı adımlarla çıktım odadan. Kapıyı çarpıp homurdanarak söylenmeye devam ettim "Ruh hastası, manyak," yumruk yaptığım elimi kaldırıp kapıya döndüm, karşımda olsa yumruk atacak kadar sinirlenmiştim bir anda "sorunlu. Senin o kafanı -"


Beklenmedik öksürük sesiyle irkilerek sustum, Cemil Başkan ve Pars hala buradaydılar. Yüzümü ekşitip 'kahretsin' dedim mırıldanarak. Burada olduklarını tamamen unutmuştum, Sungur'un saçmalıkları kafa mı bırakıyordu? Hayır! Rezil olmuştum!


Dosyayı dürüp sağ elimde tutarken iki elimi de arkamda birleştirip duruşumu düzelterek Cemil Başkan ve Pars'a döndüm. "Başkanım" dedim gülümseyerek "Ne düşünüyorsunuz sorgu hakkında?" Konuyu dağıtma çabasındaydım fakat Pars'ın imalı bakışlarıyla beraber dudaklarını birbirine bastırarak gizlemeye çalıştığı gülüşü hiç yardımcı olmuyordu. Diline düşmüştüm.


Cemil Başkan kaşlarını hayretle kaldırıp başını sallarken "Baya iyiydi İlay, adam takır takır anlattı her şeyi. Zorlar sanmıştım ama beklediğimden kolay oldu."


Pars bütün pişkinliğiyle hız kesmeden, ortam dinlemeden, yanımızda kim var düşünmeden, ablasının sevgilisini öğrenip tehdit eden, gözünü korkutmak için babasının yanında imalar yapan o gıcık, haylaz, eldivenle sevilmeyecek çocuklar gibi "Artık korkundan mı kokundan mı bilmem." Diyerek beni daha da utandırınca büyüttüğüm gözlerimle uyarı dolu bakışlar attım. Boğazımı temizleyerek "Pars." Dedim yine uyarı manasında "Sen çok konuşmasan mı acaba?"


Cemil Başkan yanımızda olduğu için başını sallayıp kapatmıştı konuyu, baş başaykan imalarda bulunacaktı ve beni deli edecekti! Gözlerinde yer edinen haylaz pırıltıları kendisini ele veriyordu. Cemil Başkanın araya girerek "Odada konuşalım." Demesiyle onaylayıp peşine takıldık. Sessizlikle peşinden ilerleyip kısa sürede odaya ulaşmıştık. Cemil başkan masasının arkasındaki koltuğuna geçerken Pars ve ben masanın önündeki tekli koltuklara karşılıklı oturup Cemil Başkana döndük.


"Çocuklar, Sungur hakkında albayın söylediklerinden sonra kafamda oturmuştu zaten ama bu sorgudan sonra emin oldum. Sungur tam aradığımız adam, onunla devam edeceksiniz yola. Gelişen olaylarda insiyatif kullanabilirsiniz ama amacımızdan sapmayacağız. Beni de bilgilendireceksiniz."


Pars merakla "Bu kadar hızlı mı başkanım?" Deyince Cemil Başkan onaylayarak "Evet bu kadar hızlı, kaybedecek vaktimiz yok. Boran için panzehir lazım, daha ne işler çeviriyorlar, amaçları ne öğrenip acil harekete geçmemiz gerekiyor." İşaret parmağını kaldırdı önce Pars'a salladı ardından bana "Özel hayatınız beni ilgilendirmez ama göreve kişisel duygularınızı karıştırmamanız konusunda ki düşüncelerimi biliyorsunuz İlay."


Alt dudağımın iç tarafını ısırıyordum sinirle, Sungur! Senin o taş kafanı ilk fırsatta kıracağım. "Başkanım öyle bir şey yok gerçekten, sakinleştiriciden midir nedir anlamadım ama saçmalıyor."


Kaşları öyle mi dercesine kalktı, göz ucuyla Pars’a bakınca anında Pars’a dönüp aksi bir saçmalık iddaa etmemesi adına uyarıcı bakışlar attım. “Öyle bir şey yok tabi başkanım, Sungur sakinleştirici kafasıyla saçmalıyor.” O kadar inanmayarak söylemişti ki Cemil Başkanın inanmadığına emindim, yine de üstelemeden "Dediğim gibi İlay, ben uyarımı yapayım." Diyerek geçiştirdi. "İlay sen Sungur ile konuş, bizimle iş birliği yapması gerektiğini söyle." Pars'a döndü bu sefer "Sende Murat'ların yanına git Pars, bulduğunuz adres seyahat acentesine ait ama içeriye zorla dört tane kadın sokmuşlar. İlgilen."


İkimizde ayağa kalkıp aynı anda "Emredersiniz Başkanım." Dedik. Sırayla odadan çıkarak kapattığımız kapının önünde karşılıklı durduk "Dikkat et Pars." Dedim gülümseyerek, profesyoneldi ona lafım yoktu ama yine de aklım kalıyordu.


"Ederim, sana da başarılar, gözünü iyice korkut. Her koşulda beraber ilerleyeceğiz, başına buyruk davranıp canımızı sıkmasın."


Öyle mi manasında gülerek kollarımı göğsümde bağladım "Özellikle yapmamı istediğiniz bir korkutma yöntemi var mı Pars Bey? Ama önce senden başlayacağım.”


Anlamıştı ama anlamamazlıktan geldi “Ne yaptım ben şimdi?”


Gözlerimi kısarak bu oyununu yemediğimi belirttim, işaret parmağımı yüzüne doğru salladım “Sen biliyorsun, şimdi sırası değil ama sana da sıra gelecek. Elimden çekeceğin var Pars Tuğul.”


Önce kaşlarını çattı, ardından yalan korku yerleştirdi yüzüne, sallamayı bıraktığım ama hala havada olan işaret parmağımın ucuna kendi işaret parmağının ucunu değdirerek güldü “O kadar korktum ki tükürük bezlerim kurudu.” Söylediğiyle istemsizce gülüp boşta kalan elimle bir sille vurdum koluna “Aptal.” Dedim gülerek. Kovboyların karşı karşıya gelince birbirlerinden korkmadıklarını göstermek yere tükürdüğünü öğrenmişti spontane bir zaman diliminde ve her onu tehdit ettiğimde bunu kullanırdı. Ciddiyete büründüğüm an söylediği için her defasında da komik gelirdi ve ortamı yumuşatırdı.


Elimi kış kış yaparak salladım "Hadi işinin başına hadi, oyalanma."


Ellerini iki yana açıp bir adım geri çıktı “Hay hay Kraliçe’m.” Gerçekten dışarıya karşı ne kadar soğuksa bana karşı o kadar haylazdı, iki kardeşten farksızdık ve bu durum benim çok hoşuma gidiyordu. Çocuk gibi uğraşıp canımı sıkıyordu ama uğraşmaması daha çok canımı sıkardı, eminim.


Pars uzaklaşınca sorgu odasının yolunu tuttum, kısa sürede ulaşıp ilk kapıdan içeriye girdim. İkinci kapıyı aşmadan önce durup camın ardındaki adama baktım. Çayı önünde sakinlikle oturuyordu, kimseye çay vermelerini söylememiştim, nereden bulmuştu bunu? Kapının kulbunu indirip içeriye girdim "Ohh...paşaya bak çay keyfi yapıyor."


Kapıyı kapatıp karşısındaki sandalyeye ilerledim, ince belli bardağını nazikçe tutup dudaklarına götürdü. Gözlerime bakarken çay bardağıyla bana nispet yapar gibiydi hareketleri, dudaklarını bardağa yaslayıp gürültüyle içti çayını, höpürdeterek bir kaç yudum aldıktan sonra bardağı masaya koyarken "Gel beraber olsun." Dedi gülerek.


Karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum, burnumu kırıştırmayı eksik etmedim "Ben böğürtlenli çay severim."


Hayatı sorgular gibi ekşitti yüzünü "Çayın böğürtlenlisi mi olurmuş?"


"Oluyor işte, seviyorum."


"Evde normal çay içiyordun?"


Arkama yaslanıp kollarımı göğsümde bağladım "Harp meydanında böğürtlenli çay mı arayacağım? Ne varsa kâfi."


Çayından bir yudum daha almadan önce "Öyle diyorsan." Diyerek höpürdetti çayını, inadıma yapıyordu sanki. Bardağı geri koyup arkasına yaslandı "Hakkımda ne karar verdiniz İlay Hanım? Serbest miyim yoksa müebbet mi?"


Yarım ağız güldüm, dalgaya alışına eşlik ettim "Müebbet."


Yalancı endişeyle büyüttü gözlerini "Kaç yıl?"


"Ona ben karar vereceğim, ne kadar dayanabileceğini merak etmiyor değilim."


Ne dediğimi anlamadığı için tek kaşını kaldırıp sorguladı "Neye?"


Meydan okuyarak kıstım gözlerimi "Bana." Gülüşüm itinayla büyüdü, bizimle çalışacaktı. Benim emrim altında olduğunu belli etmek adına "Bana müebbetsin" demiştim fakat ondan gördüğüm memnuniyetle beraber kıvrılan dudakları, gözlerinin parıldaması yaptığım saçmalıkla kendime küfretmemi sağladı. Elimi ayağıma dolaştırıp durumu toparlama isteğiyle telaşa girmiştim. Konuyu değiştirme amacıyla devam ettim.


"Teşkilat için çalışacaksın. Bütün kozlarımızı paylaşacağız." Masaya yaklaşıp ellerimi masanın üstünde birleştirdim "Merak ettiklerini anlatayım. Sandığın gibi seni bulmak için görevlendirilmedim, her şey gayet tesadüfi gelişti. Dün gece asker olduğunu öğrendim, hakkında yapılan araştırmalar sonucu gayet başarılı bir askermişsin, mert, gözü kara. Dediğin gibi aynı yolun yolcusuyuz, zaten beraber olacaktık. Tek fark teşkilata bağlı kalacaksın."


Bu bir soru veya teklif değildi ama o arkasına yaslanıp çenesini kaldırarak bana meydan okumayı tercih etti "Kabul etmezsem?"


Cevabım gayet netti "Seni Karan Soykan'a ifşa eder gözünde yükselir ve masaya geçerim."


"Kurallardan biri de kadınların masaya geçememesi." Tek kaşımı kaldırdığım an ellerini teslim olarak kaldırdı "Ben değil, onlar söylüyor."


"Bu kuralı koymalarının sebebi kadınları hafife almaları." Üstüne bastıra bastıra devam ettim "Daha karşılarına çıkmadım.” Başını ağır ağır sallarken dudakları derin bir manayla kıvrıldı, ardından yaslandığı yerden uzaklaşıp masaya yaklaştı, başını belli belirsiz sallayarak yüzüme baktı "Senin gerçekten böyle bir planın mı var?”

“Evet, engel mi olacaksın?”


“Asla.” Dedi anında, net ve gür ses tonu böyle bir şeyin mümkünatı olmadığının garantisini veriyordu. Gözleri, uzun zamandır görmek istediği bir yeri ilk gördüğünde duyduğu hayranlıkla izler gibi gözlerimdeydi. “Engel olmak isteyeni de bayrak direğinde sallandırırım İlay."


Kendinden emin oluşu ilk defa sinirlendirmedi, belki de artık altının boş olmadığını bildiğimdendi. Artık güven veriyordu, bunu inkar edemezdim. Artık şüphe barındırmayan ifademle tebessüm ettim.


Abimin aklıma gelişiyle soluğum boğazıma takıldı, gülüşüm saniyeler içinde solarken ellerimi masaya koyup destek alarak ayağa kalktım. Her şeyden önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.


Ruh halimdeki değişimi fark ederek sorgular manada çattı kaşlarını "Sorun ne?"


"Benimle gel."


Sorgulamadan ayağa kalkıp peşime takıldı. Sorgu odasından çıkıp teşkilat binasının aydınlık koridorlarından geçerek revir kapısının önünde durdum.


Sungur, revir yazısını gördüğü an "Pars'a bir şey mi oldu?" Demişti, abimden sonra bunun ihtimali bile göğsümü sıkıştırdı. "Hayır." Kapının kulbunu indirip Sungur'un geçmesi için elimle işaret ettim. Dediğimi yaparak içeriye doğru iki adım attı, üçüncüsü gelmeyince daha fazla adımla yanından geçerek abimin başucuna geçtim.


Sungur'un gözleri hayretle büyümüş, dudakları şaşkınlıkla aralanmıştı. Kaşlarını çatarak abime bakıyor, olan biteni sorguluyordu.


Uzun sessizliğin ardından verdiği ilk tepki "Siktir lan." Olmuştu, başka bir anda olsaydık buna gülebilirdim. Şaşkın ifadesi fazla komikti.


Yeşil gözleri beni buldu, bir kaç adımla yaklaşıp abimi işaret etti "Lan biz kimi gömdük?"


"Abimin biri tarafından zarar gördüğü belliydi, öldü gözükmesi gerekiyordu."


Sağ eliyle çenesini sıvazlayıp 'ee' dercesine yana açtı "Planınız ne?"


Olan biteni özet geçtim "Abime madde verilmiş, Lilia'nın bize enjekte etmek istediğiyle aynı. Yani kesinlikle Kuytu'dan biri yapmış, hatta kim olduğunu da biliyorum." Yeşil gözleri dikkatle bendeydi ama daha fazlasını abimin yanında konuşmak istemiyordum. "Odaya geri dönelim, orada konuşalım."


Başını ağır ağır sallayıp onayladı, abime bakarak, sorgulayarak çıktı odadan. Kısa sürede sorgu odasına geri dönünce aynı yerlerimize oturmuştuk. Anlatacaklarıma devam ettim.


"Bu madde çok tehlikeli, önce hafızayı siliyor, sonra iç organları çürütüyormuş. Panzehiride varmış."


Öfkeyle soludu "Ulan Kurşun," dedi homurdanarak, elini yumruk yapıp masaya koydu "amacı bize o zehri verip yalvartarak panzehiri istettirmekti." Abimin kurtulmasına o kadar odaklanmıştım ki maddenin neredeyse bize enjekte edilme ihtimalini unutmuştum. O madde bizim de vücudumuzda dolaşacak, iki aya kalmadan öldürecekti belki. Bu korkunçtu, abimi kurtarmaktı niyetim, bende ölürsem onu kim kurtaracaktı?


Peki ya Sungur, ailesinin intikamını nasıl alacak, amacına nasıl ulaşacaktı? Korkunçtu, korkunç. O madde bizim bedenimizde dolaşabilirdi.


Kurşun gerçekten iğrenç bir insandı, daha ilk andan yaptığı imaları düşününce, verdiği söz... Belki de beni kendisiyle yatmaya bile zorlayabilirdi. Midem bulanıyordu, bu karakterde bir insan olması ve ihtimaller midemi bulandırıyordu.


Sungur sinirle söylediği cümlenin ardından homurdanarak farklı şeylerde söyledi fakat düşüncelere daldığımdan anlayamadım, hırsla içine içine konuşuyordu.


"Sesli konuş anlamıyorum."


"Boşver, devam et sen."


Uzatmadım, kendi kendine saydırdı yüksek ihtimalle "Abime panzehir de verilmiş, buradaki doktorların araştırmaları uzun sürebilirmiş ama abimin o kadar vakti yokmuş " bu cümleyi kurmak o kadar zordu ki, başıma sancılar giriyor, bedenim kasılıyordu. "Bu sabah Soykan malikanesine gittim, çalışma odasına girdim. Dosyalar ve mailler buldum, bir de..." Aklıma geldikçe bedenim uyuşuyor, beynim bunun gerçekliğini sorguluyordu. Bu aşırı fazlaydı, çok aşırı fazlaydı. Masanın üstündeki ellerimi kucağıma indirip parmaklarımla oynamaya başladım. Ard arda yutkundum konuşabilmek için.


"Zorlanıyorsan anlatma, plan neyse sorgulamadan yapacağım." Başımı kucağımdan kaldırıp minnettar şekilde baktım yüzüne, gıcık olmasına gıcıktı ama anlayışlıydı da "Teşekkür ederim ama ikimizde her şeyi bilmeliyiz. En önemlisi de ben bunu atlatmalıyım artık." Saçlarımı geriye atıp derin bir nefes aldım, titreyen bedenimi, uyuşan parmak uçlarımı, kasılan kafamı umursamamaya çalıştım.


"Karan Soykan'ın kilitli bir çekmecesi vardı, açmayı başardık. İçinde tek bir dosya vardı. Ürettikleri maddenin, mnemosin miş adı." yutkundum tekrardan, sağ elimi yumruk yapıp güç almak istercesine sıktım. Sungur sakinlikle savaşımın bitmesini bekliyordu, baskı kurmaması kendimi iyi olmamı sağlıyor, güvenli alanımda hissettiriyordu. "Ürettikleri maddenin abim üzerindeki etkilerini not almışlar, tarih tarih not almışlar. Panzehirin de etkilerini not almışlar, abimi denek olarak kullanmışlar. Adres yazmıyordu Sungur."


Ellerimi masanın üstüne çıkardım, tırnaklarımı masaya geçirip destek almaya çalıştım "Adres yazmıyordu buluruz dimi? Buluruz, lütfen bulalım Sungur." Ailesiyle gezmeye çıkan, mağazanın vitrininde gördüğü oyuncağı isteyen küçük bir kız çocuğundan farksızdım şu an. Hiç yakışıyor muydu yirmi yedi yaşındaki bir teşkilat üyesine? Savaşçı değil miydim ben? Bana devleti koruma görevi verilmişti, ben daha kendi aklımı koruyamıyordum.


Ellerimin üstüne kapanan eli masaya batırdığım tırnaklarımı masadan ayırmak adına parmaklarımı nazikçe tutup kaldırdı, masaya düz şekilde koyup destek vermek ister gibi elinin birini ellerimin üstüne örttü. Sıcak elleri buz kesmiş ellerime hayat verir gibiydi.


"Bulacağız, abin yaşayacak İlay." Yeşil gözleri mavilerime hayat ışığını sunar gibi parıltısını karanlık çökmüş içime tutuyor, aydınlatmaya çabalıyordu.


"Gerçekten mi?" Dedim çocuk gibi, mani olamıyordum hislerime, davranışlarıma.


Çocuk avutur gibi nazik ve içtendi "Gerçekten, biliyorsun ben" istemsizce gülüş peyda oldu dudaklarımda, cümlesini tamamlamasına izin vermeden tamamladım "Tutamayacağın sözler vermezsin, tutamadığın bir sözde olmadı şimdiye kadar."


Takdir eden gülüşüyle, içtenlikle "Aferin." Dedi "Çabuk öğreniyorsun." Bana bilmediğim bir şey söylemeliydi. "Biliyorum." Anlatmam gereken daha çok şey vardı oysa. Oturuşumu dikleştirdim fakat ellerimi elinin altından çekmedim, sıcaklığı iyi gelmişti, onunda çekmeye niyeti yok gibiydi.


"Karan Soykan'ın bilgisayarından bulduğum maillerde" diyerek girdim konuya, anında dikkat kesildi "Rusya'dan Damian Obnizov, Fransa'dan Emris Sokolov adında kişilerle görüşme ayarlamaya çalışmış ama kabul edilmemiş. Anladığım kadarıyla iş bağlamaya çalışıyor, Kuytu'ya çalışmalarını istiyor ama başaramamışlar."


Dudakları aralandı cevap vereceği sırada müsaade etmedim "Ben yapacağım, bu sayede dikkat çekeceğim. Masaya dahil olma planımın ilk aşaması olacak."


Kaşları anlamsızca çatıldı, başını belli belirsiz salladı "Ne demek ben yapacağım?"


"Ne ne demek Sungur? Rusya'ya gideceğim Damian'le görüşeceğim. Fransa'ya gidip Emris ile görüşeceğim. Anlaşılmayacak bir şey yok."


Kaşları tek çizgi haline gelecek derecede çatıldı, mümkünmüş gibi daha da kasıldı yüzü. Eli hala tüy gibi hafiflikte ellerimin üzerindeydi. "Tek gidemezsin İlay. Hem masaya geçmek nereden çıktı? Karşılarına geçeceğim derken masadan mı bahsediyordun?"


Umursamazca omuz silktim "Evet, masaya geçeceğim. Engel mi olacaksın?"


"Beni can kulağıyla dinlediğini sanmıyorum, az önce engel olanı bayrak direğinde sallandırırım demedim mi?"


"Sorun ne o zaman?"


"Kendimi ifşa ettim ben."


Ne yapmıştı, ne yapmıştı? "Kendimi ifşa ettim derken?"


Sıkıntılı bir nefes verdi, ters bakışları üzerimdeydi "Masadaki herkesin sevkiyat depolarına bomba yerleştirmiştim, Karan Soykan'a masaya geçeceğimi yoksa bombaları patlatacağımı söyledim."


Ellerimi elinin altından çekip ağzıma kapattım "Ne?"


Çektiğim ellerime bakıp hoşnut olmadığını belli eden ters bakışlarıyla arkasına yaslandı "Öyle İlay Hanım. Planımın ilk aşaması buydu, daha vakti vardı ama hesaplanmayan gelişmelerden dolayı erkene aldım."


Ellerimi masanın üstüne koyup eğildim, içimdeki telaşla soruları nefes almadan sıraladım "Hesaplanamayan gelişmeler ne? Şimdi ne olacak? Ne dedi Karan Soykan? Bunları söyledikten sonra hala nasıl hayatta kaldın? Sonra-"


"İlay." Telaşıma oranla fazlaca sakindi.


"Ne?" Sesim sorgu odasının duvarlarında yankılandı.


"Anlatmama müsaade edersen telaş etmene gerek kalmaz." Soluklanarak yüzüne baktım, arkamızdan ne işler çevirmişti öyle! "Anlat."


Gerginlikle şakağını ovdu "Oradan sağ çıktım çünkü kafasına göre adam öldüremez, onlar için kârlı bir dövüşçüyüm. Şimdi olacak ise şu, yoldan dönmem için yirmi dört saat verdi, bende ona düşünmesi için yirmi dört saat verdim. Bu gece sonlanacak, büyük ihtimalle öldürme planları yapıyor ama o harekete geçmeden ben çoktan depolarını patlatmış olacağım."


"Sonra?"


"Depolarındaki mallar telafi edilemeyecek kadar yüklü, şu an boşaltmak için depolara gidiyorlar."


Sungur anlattıkça sakinleşmiyor daha da geriliyordum, yaptığı açıklamaların açıklama özelliği yoktu, daha da çıkmaza götürüyordu.


"Taksit taksit anlatmasana Sungur!"


Güldü telaşıma, ona yersiz geliyor olabilirdi ama hiçte öyle değildi. Anlattığı şeylerin risk oranı yüksekti. "Onlar gidince gözlerinin önünde depolar patlayacak ama depolar çoktan boşaltıldı, mallar bende. Karşılarına çıkıp ya beni masaya alırsınız ya da bu sefer mallar patlar diyeceğim. Karan Soykan'da tepedekilere laf gitmesin diye beni kabul edecek."


Aslında basit gibi görünen bir plandı ama depo adreslerini bulmak bile zaman alırdı, bunları hangi ara yapmıştı? "Hangi ara yaptın bunu?"


"Kuytu'ya girdiğim gibi ilk işim bu oldu. Yani konumuza gelirsek ne yapmayı planlıyorsun?"


Onun masaya geçmesine ket vurmaya niyetim yoktu, amacım ikimizin de orada yer almasıydı. "İkimizde geçeceğiz diyecektim zaten Sungur, fazla bizden üye göz çıkarmaz ya. Daha iyi olur işte. Hem Karan Soykan'ın olduğu masada benim yokluğum söz konusu olamaz. Bu tartışmaya açık değil."


Derinden gelen erkeksi tınıyla sesli güldü bu sefer "Bu benim sözüm, replik çalıyorsun." Ben normalde bu cümleyi kullanmazdım bile.


"Ne alakası var?" Dedim hayretle "alakası yok." Bu uzar giderdi "Baybars ne oldu?"


"Beni ifşa ettiği için Karan Soykan'ın güvenini kazanabildi, sağ kolu olmasa da artık adamı." Gündelik bir sohbetten bahseder gibi onu ifşalayanın Baybars olduğunu söylemesini dinliyordum. Hayretle aralanmış dudaklarımı birbirine bastırıp alnımı avcuma yasladım "Başka ne var?" Dedim bıkkınca "Hızlı söyle ki çabuk bitsin."


Boynunu gözler önüne serecek şekilde başını geriye atıp erkeksi, gür bir kahkaha attı. Alnımı avcumdan kaldırıp önüme savrulan saçlarımın arasından onu izledim, artık kendisine olan güveni canımı sıkmıyordu ama her halükarda yerinde olan keyfi için aynı şeyi söyleyemeyecektim.


Gülüşünün bitmesini bekledim. Başını normal pozisyona getirip kollarını masanın üstüne koydu, öne doğru eğilip aramızdaki mesafeyi azaltarak yaklaştı "Bundan sonra beraberiz, alışsan iyi olur."


İşaret parmağımı kaldırıp burnuna doğru salladım, gözleri hareket etmeden gözlerimden bir milim bile kaymadı. Keyfine diyecek yoktu, öyle izliyordu sinirli halimi.


"Habersiz, başına buyruk davranamazsın. Sende buna alışacaksın Kurtel."


"Hay hay, emredersiniz İlay Hanım." Emrederdim de emrettiğim emrimi emir olarak algılayıp gerekeni yapar mıydı emin değildim. "Umarım öyledir." Umutsuzdum.


Gözleri hala havada olan işarer parmağıma düştü, dudakları memnuniyetle kıvrılırken gözleri gözlerimi buldu "Öyle."


Hala umutsuzdum, elimi indirip ayağa kalktım, baskın ve ciddi ifadesinin altında ki hayranlığı net şekilde gösteriyordu. Gizlemiyordu, bu da bebi fazlasıyla geriyordu.

Kapıdan çıkmadan hemen önce ekledim "Şimdi işimizin başına dönelim, panzehir önceliğimiz."


Sungur'u ardımda bırakıp çıktım odadan, arkamda işittiğim sert adım sesleri Sungur'a aitti, bir kaç büyük adımla yanımdaki yerini aldı. "Rusya ve Fransa" dedi baskın sesiyle "Beraber gidiyoruz, tartışmaya kapalı." Gerçekten bu adamla inatlaşılmazdı, kafasına koyduğunu yaptırana kadar üsteliyordu. Son sözü o söylemezse içi rahat etmiyordu.


"Bakarız."


"Bakacağız zaten ama önce zarlarımı geri alayım." Birde bunlar vardı tabi, baygınken üstünü arayıp ne var ne yoksa almıştık. Cebinden bir çift şeffaf cam zar çıkmıştı. Sayı noktaları altın rengindeydi, özel yapım gibi duruyorlardı.


"Onlar neyin nesi?"


"Zarların her daim benim için altı geleceğinin somut kanıtı."


Histeriyle güldüm "Zaman geçtikçe daha da ilginç biri olduğunu düşünmeye başlıyorum." Bu iyi miydi kötü miydi bilmiyorum. O da bir cevap iddaa etmemşti, kendim çözecektim artık.



🌕🌕🌕


Konuşmanın, yemek yemenin, yürümenin, misafirliğin, dostluğun bir adabı olurdu. Savaşın, düşmanlığında bir adabı olurdu. Karşımda gördüğüm manzara bunların çok dışında bir kana susamışlıktı. İnsanlıktan çıkmış bir herifin kurbanlarıydı.


Bugün dört adresten birine gitmiştik, sorgu meselesi olduğundan Murat ve Seher'i izlemeleri için görevlendirmiştik. Olaylar gelişince Pars'ta müdahale etmek adına yanlarına gitmişti.


Sungur ile eve geldikten beş dakika sonra dağılmış halde olan Lilia ile gelmesini beklemiyordum. Saçı dağılmış, ağlamaktan akan göz makyajı göz çevresine yayılmış, göz yaşlarıyla çenesine doğru gri bir yol çizmişti. Kıyafetleri dağılmış, en çokta ruhu yorgun şekilde salonumuzdaki koltukta oturuyordu.


Pars ile karşısına oturmuştuk, konuşmasını bekliyorduk. Sungur ise bahçede telefon görüşmesi yapıyor, patlatması gereken depolarla ilgileniyordu.


Lilia burnunu çekerek ağlayışlarını iç çekişlere döndürünce dikkat kesildim, artık anlatması gerekiyordu.


Telefon görüşmesi bitmiş olmalı ki içeriye girdi Sungur, Lilia olduğu için açık konuşmadan "İşlem tamam."diyerek yanımdaki boşluğa oturdu, depolar zamanında patlamıştı yani.


Sessizlikle başımızı sallayarak karşılık verdik. Hala ağlamayı sürdüren Lilia'yı işaret etti "Daha konuşmadı mı?"


Başımı hayır anlamında kaldırıp indirdim. Pars derin bir nefes vererek oturuşunu dikleştirdi, ikimize döndü "Lilia kendine gelene kadar bildiğim kadarıyla anlatayım."


Sungur ve ben Pars'a dönerek dikkat kesildik.


"Hazza doğru seyahat acentesi" homurdandı "İsminde hayır yok amına koyayım." Kendince bir kaç küfür daha mırıldanıp devam etti "Bunların bir yerde genelevi var, oraya kadın pazarlıyorlar."


Kuytu öyle iğrenç bir yerdi ki öğrendiğim her bilgide kanım donuyordu. Bataklık gibiydi, bir kere girdin mi işin bitiyordu. Çıkmak için çırpındıkça daha da batıyordun.


Lilia'nın ağlayışı şiddetlendi, belki Pars'ın anlatması iyi fikir değildi.

Sungur, karşısındaki Lilia'ya dönerek gür sesini iç titretecek kadar yüksek tonda tuttu, buna rağmen nazikti. "Lilia, orada ne işin vardı?"


Göz yaşlarının arasında zorlukla konuştu "Gö...görevde...baş....başarısız oldum diye..." Ağlayışı daha da şiddetlendi.


Bunu yapan Kurşun'du, Lilia'yı ceza olarak oraya götürmüştü!


Sungur anlamıştı, sağ elini yumruk yapıp boğumları beyazlayacak kadar sıktı, ardından açıp bu sefer kastığı çenesini rahatlatmak amacıyla çenesini hareket ettirip başını eğerek boynunu kıtlattı "Kurşun." Dedi karanlık sesiyle.


Pars hiddetle kalktı yerinden "Bu fazla oldu, ne zaman gerektiği karşılığı alacak bu orospu çocuğu?" Her zamankinden daha sinirliydi, burnundan soluyordu.


Kararlılıkla Pars'a çevirdi gözlerini Sungur, kendinden emindi. "Bu gece Custos oluyorum, yarın icabına bakacağım." Nasıl bu kadar emindi? Tamam planlar yapılıyor, uygulanıyordu ama neye dayanarak bu kadar emindi?


Lilia'nın ağlayışı duyduklarının şokuyla kesildi, şaşkınlıkla Sungur'a bakıyordu. Bunları duyması iyi olmayabilirdi. "Karakan Custos mu oluyor?"


Sungur aynı kararlılıkla Lilia'yı onayladı "Evet. Sende bu gece misafirimiz oluyorsun, kardeşin nerede?"


Lilia duyduğunun sevinciyle heyecanını gizlemedi, umut doğmuştu içine, buruk tebessümü peyda oldu yüzünde "Hastanede, gittiğim de rahatsızlandı hastaneye kaldırdılar. Hava almak için bahçeye çıktığımda alıkoydular beni." Ellerini yüzüne kapatıp anlattığının ağırlığıyla ağlamaya devam etti "Merak etmiştir şimdi beni."


Ayağa kalkıp yanına gittim, göz yaşlarının ardı arkası kesilmiyor hıçkırıkları yükseliyordu. Elimi omzuna koyup destek olmak isteyerek sıktım "Kaldığı hastaneyi söyle, ilgileneceğiz Lilia."


Başını sallayarak ellerini yüzünden çekti. "Teşekkür ederim ama yanına gitmek istiyorum."


"Bu tehlikeli olabilir, ilgilenip buraya getireceğiz." Başka çaresi olmadığından boyun eğerek onayladı Lilia, memnuniyetle gülümsedi Pars'a "Teşekkür ederim." Etrafına bakındı merakla, ardından bana kaldırdı başını "Nilüfer nerede?"


Tebessüm ettim "Yakında gelecek, acil bir işi çıktı. Yurt dışına gitmesi gerekti."


Kendi derdi yetmezmiş gibi Nilüfer'in derdiyle dertlendi "Ama sergi vardı, dört gün kaldı. Yetiştiremezse iyi olmaz."


"Yetiştirir, gelince halleder o." Önüne düşen saçları geriye atıp yüzünü gözler önüne serdim "Dert etme sen, misafir odasında dinlen. Kardeşinin durumu iyiyse onu da buraya alırız."


Başını usulca sallayarak onayladı, dolu bir minnettarlıkla hepimizde gezdirdi gözlerini "Teşekkür ederim, bugün dinleneyim. Kardeşim gelince Nilüfer'in sergisi için resimleri ben tamamlarım eğer izin verirse. Bana da iyi gelir."


Nilüfer'e de iyi gelirdi Lilia, belki kendisini bulurdu ama hayat ona hep kendini kaybedeceği seçenekler sunuyor, kaybolacağı yollara sürüklüyordu. Nilüfer kaybediyordu kendini ama Lilia bulsundu, biri bulabiliyorken kendini bulsun.


"Eminim ki sevinir." Elimi omzundan çekip içimdeki ağırlıkla uzaklaştım, Pars'a çevirdim gözlerimi "Pars, misafir odasını gösterir misin?" Dikkat etsemde puslu çıkmıştı sesim, hava almam gerektiğini hissederek bahçeye çıktım.


Matım hala olduğu yerde duruyordu, yerden alıp katlayarak köşeye koydum. İlerleyip sandalyelerden birine oturdum. Havada kuru, keskin bir soğuk vardı ve ben yine üstüme bir şey almadan çıkmıştım. Üşümek iyi hissettiriyordu hissettirmesine de ısınmak ne demek unutuyordum yavaş yavaş.


Kafamı dağıtmak adına cebimden telefonumu çıkarıp Karan Soykan'ın çektiğim maillerini tekrardan inceledim, bulduklarımdan daha fazlası yoktu. O adamlarla görüşmeye gitmem gerekiyordu, anlaşmayı tamamlayıp kendimi göstermem gerekiyordu. Karan Soykan beni silemeyeceğini anlamalıydı.


Omzuma örtülen örtüyle bedenim bulduğu sıcaklığı kaybetmek istemiyor gibi anında vücuduma çekmişti. O kadar iyi gelmişti ki kemiklerim ısınarak bayram ilan etmişlerdi.


"Hasta olursan işimize yaramazsın."


Karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu, her zamanki gibi sigarası dudaklarındaydı. Çektiği derin nefesle çukurlaşan yanaklarındaydı gözlerim. Verdiği nefesle dudaklarını izledm, ardından üflediği dumanın süzülerek kayboluşunu.


Masanın üstüne koyduğu pakete uzanıp bir tane de ben aldım, bağımlısı değildim, sık sık içmezdim ama uzun süre de ara veremezdim ve bayadır içmediğimi fark ederek içme isteğiyle doldu içim.


Aldığım bir dal sigarayı dudaklarıma sıkıştırıp kutunun içindeki çakmağı alıp ucunu alevlendirdim. Yerine koyup derin bir nefes çektim, Sungur gözlerini çekmeden beni izliyordu.


"Bombalar patladı, ne olacak şimdi?" Dedim merakla, bundan sonra işler daha da karışacaktı.


Bileğindeki saate baktı, dudakları tehlikeyi andıracak şekilde derin kıvrıldı. Bir şeyler olacaktı, lehimize olacağı da belliydi ama ne olacağından haberim yoktu.


Başımı belli belirsiz salladım, bıkkınca "Daha dakika bir gol bir, ne saklıyorsun?" Dedim düşüncelerimi gizlemeden.


Kolunu indirip gözlerini gözlerime çıkardı, sigaramı işaret etti "Son beş dakika, keyfini çıkara çıkara iç. Ortalık karışacak."


Bedenim kasıldı, kaşlarımı çatarak oturduğum yerde dikleştim, "Ne demek şimdi bu? Neyin beş dakikası?"


Gözlerindeki ateş harlandı, dudakları kıvrılarak körükledi, yüzünde savaşın izleri vardı. İlk adımlarımızdı ve Sungur her adımı zevkle atıyordu. "Evimi öğrendiler, buraya geliyorlar."


Geliyorlar...

Öyle bir kaç kişi değil, baya baya geliyorlar.


"Geliyorlar? Karan Soykan mı?"


Dilini damağına vurdu keyifle "Hepsi." Öyle keyifle söylemişti ki bunu, uzun zamandır bunu istediğini, karşılarına çıkıp meydan okumak istediğini anlayabiliyordum.


Hepsi.

Masadaki herkes ve adamları.


Arka bahçeye telaşla giren adamın "Abi." Demesiyle ikimizde adama döndük. İlk defa görüyordum bu adamı, takım elbiseli, kulağında kulaklık vardı, saygıyla Sungur'un karşısına geçti. Öğrendiğimiz için adamlarını meydana çıkarmış olmalıydı.


Sungur, adam tarafından duyacaklarının bilincindeydi, arkasına yaslanıp rahatça yayılarak sigarasının dumanını keyifle çekti. Bana zehir olmuştu, o keyifle içiyordu. "Efendim Atıf?"


"Bir dakika sonra kapıdalar."


"Herkes hazır mı?"


"Hazırız."


"Tamam, sonrası bende. Kaybol."


Saygıyla tuttu ceketinin önünü, hafifçe eğildi "Emredersin abi." Ardından koşarak uzaklaştı, evin köşesinden dönüp gözden kayboldu.


Gerçekten inanamıyorum, gerçekten! Sigaramı masanın üstüne koyup yumruğumu üstüne vurarak ayağa kalktım, öne doğru eğilip Sungur'a yaklaştım. Burnumdan soluyordum ve sebebi karşımdaki adamdı, daha bir saat önce habersiz iş yapmayacağını söyleyen adam.


İnanmadığım adam.


"Amacın ne senin? Ben sana benden habersiz hareket etmeyeceksin demedim mi Sungur? Ne olacak şimdi?"


Tepesindeydim, üstten bakışlarımla öfkemin sahibi oydu fakat yaptığı tek şey keyifle sigara içmekti.


Yüzümü daha rahat görebilmek adına arkasına yaslandı, sigarasını masaya bastırıp söndürdü "Şu olacak." Ayağa kalktı "Karşılarına çıkıp şartlarımı söyleyeceğim. Ben senden habersiz bir şey yapmadım, depoların patladığını söyledim, gelenler onlar. Ben çağırmadım." Yanaklarımın iç tarafını ısırıyordum sinirden.


"ister benimle gel, istersen burada kal. Karar ver, bu bizim meselemiz ama en çokta devlet meselesi. Karşılarına çıkmak istemiyor muydun? Al sana fırsat. Karar ver, ya yanımda ol ya da burada kal." Ellerini benim gibi masanın üstüne koyarak yaklaştı. Yüzlerimiz arasında tek nefeslik mesafe kalacak kadar yakındı.


Her zaman bu kadar yakından konuşmak zorunda mıydı? Sağır değildim.


"Ben seni her türlü koruyacağım." Dudaklarıma çarpan ılık nefesi dilimi damağımı kuruttu. Kafasını kırmak istiyordum ama elimi kolumu bağlıyordu!


"Biliyorsun." Dedi tereddüt etmeden, tek elini cebine sokup çıkardığı zarları rastgele attı masaya, "Zarlar benim için daima altı gelir." Başımı masaya indirip zarlara baktım, içten içe hayret ederken bu şaşkınlığı ifademe taşımamaya çalıştım. Zarların ikiside altı gelmişti, tesadüftü değil mi?


Verecek cevabım olmadığından alt dudağımı ısırıp geri çekildim, ellerimi masadan ayırıp arkamı döndüm.


Sungur'un cevabımı beklemeden uzaklaşan adım sesleriyle başımı arkama çevirdim. Evin köşesinden dönerek gözden kayboldu, ön bahçeye gidiyordu. Orada hepsini karşılayacaktı.


🌕SUNGUR TUNA KURTEL🌕


Şartlar el verdiği sürece kartlarımı açık oynamak tek tercihimdi, şimdiye kadar gizlediğim kartlar artık açılmaya hazırdı. Önüme çok taş koyulacaktı, ben sakinlikle hepsini aşarken onlar hırsla, nefretle, öfke bürümüş ruh haliyle karşılık verecek, hata yapacaklardı. Bende kural yoktu, anlık strateji geliştirir, durumun gerektiği şekilde hareket ederdim. Gerektiğinde sakindim, yırtıcı hayvanlar avlarına yaklaşırken en sessiz ve sinsi halleriyle yavaşça yaklaşırdı. Beklemedikleri anda en iyi hamleyle aniden enselerinden yakalar, verdiği emeğin karşılığı olarak afiyetle yerlerdi.


Yiyeceğim zamanı bekliyordum, enselerinden yakalayacağım an için yaşıyordum.


Evin önüne geçtim, ellerimi cebime koyup rahat tavrıma büründüm. Habersizim sanıyorlardı, karşılama bile hazırlamıştım. Benim kadar misafirperverini bulamazlardı.


Araba lastiğinin zeminde bıraktığı ses ve motor sesi gürültüyle artarken, birden çok arabanın yaklaştığını anlamıştım. Arabalardan biri evin önündeki adamların kapıyı açmasını beklemeden arabayla kapının içinden geçerek kırmış, kendince muazzam bir giriş yapmıştı. İrkilmedim, istifimi bozmadım. Beklediğim karşılığın altındaydı bu gürültü, dahası olacaktı.


Kırılan kapıya bakarken gülüşümü büyüttüm, yana dizilmiş üç arabanın ortasında kalan arabadan Karan Soykan indi, sağ arabadan Hakan Maraz ve oğlu Burak Maraz indiler.

Sol arabadan Asaf Atıcı, arka arabalardan da sırasıyla diğer üyeler inmişti. Tam istediğim gibi hepsi buradaydı. Beklemediğim bir fazlalık vardı. Kurşun.


Karan'ın arabasından inmişti. Bu şerefini siktiğim herifin ne işi vardı? Custos oluşumu yakından izlemek istemiş olmalı. Güzel bir seyir zevki yaşatacağım kendisine.


"Karakan!" Gür sesiyle bahçeyi inleterek bir kaç adımla karşıma dikildi Karan Soykan, adamları etrafı sararak daha şimdiden silahlarını bana doğrultmuşlardı.


"Sana yirmi dört saat vermiştim, vazgeçmen için ama sen daha vaktin dolmadan ölümünü garantiledin."


Açık açık konuşuyordum ama hala anlamamakta ısrar ediyordu. Dilimi damağıma vurup keyifle güldüm, çenemle kırdığı kapıyı işaret ettim "Ev arkadaşım bu hasarı hiç hoş karşılamayacak." Gülüşümü büyüttüm "Sıçtın."


Bir adım yaklaştı, bir eliyle yakamı tutacağı sırada ondan önce davranıp kolunu kolumla iterek engel oldum, ard arda cıkladım "Fazla samimiyete gerek yok Karan Soykan," alay eder gibi gözlerimi kısarak sakince ekledim "Sakince konuşarak çözelim bu olayı."


Havada kalan elini yumruk yaparak yanına indirdi, burnundan soluyarak dişlerini sıktı "Amacın ne lan senin?" Sesi öfkeden boğuk çıkıyordu, kendisini biraz daha sıkarsa konuşamayacak hale gelecekti.


Ben ise karşısında bir o kadar sakindim, biraz benden feyz alabilirdiz isterse ona eğitim bile verebilirdim. Koskoca Karakan'dan eğitim almak herkesin kısmeti değildi.


Bahçeyi inletecek derecede bağırdı "Mallar gitti, öleceksin Karakan!"


"Yanlış Karan Soykan! Çok yanlış, Custos oluşumu garantiledim. Ben ölmeyeceğim, burada ölecek biri varsa o da" rotasını şaşmadan doğrudan Kurşun'a diktim gözlerimi.


Karan Soykan'ın yanında oluşundan güç bularak bağırdı "Ne saçmalıyorsun lan sen? Öleceksin hala dayılanıyorsun! Siktirme belanı Karakan, burada ölecek tek bir kişi var o da sensin."


Karan Soykan elini kaldırıp Kurşun'a susması gerektiğini işaret edince Kurşun ikiletmeden ters bakışlarıyla emri yerine getirdi. Bu kadardı işte, bir de bana kafa tutuyordu.


"Bizi ne kadar zarara uğrattığının farkında mısın? Depolarımızı patlatarak neyi garantilediğini şaşırıyorsun Karakan?"


Gözlerimi iblisin gözlerine çevirdim, "Liderliğimi." Dedim netlikle "Mallar bende, depolarınızı öncesinde boşalttım. Zararınızı ortadan kaldırmak istiyorsanız yapacağınızı biliyorsunuz."


"Sen beni aptal mı sanıyorsun lan?"


Başımı iki yana ağır ağır salladım, üstten bakışlarımla abluka altına aldım "Hayır ama sen beni aptal sanarak en büyük hatayı yapıyorsun. İyi düşün Karan Soykan, hayatının hatasını geri çevirerek canından olma." Tehdidimle beraber bana doğrultulan bütün silahların emniyeti saniyesinde açıldı.


Hayır, istediği bugün olmayacaktı. Benim istediğim olacaktı, bunun için her önlemi almıştım fakat her zamanki gibi olayların en spontane gelişeni İlay'dı. Geçen zaman aralığında yanımda yer almayacağına ikna olmuştum oysa o hemen arkamdan sesini, gelen adamların en sonundakine bile duyurmuştu.


"İndirin silahlarınızı."


Duyduğum sesle ne zaman kastığımı anlamadığım bedenim gevşedi, başımı yanımdaki yerini alan kadına döndürdüm. Silahını kaldırmış sayısı bizden fazlaca üstün olan adamlara karşılık, Karan Soykan'a doğrultmuştu. Babasına.


Karan Soykan'a çevirdi deniz mavisi gözlerini, başını omzuna eğip pişkince güldü. Denizi Karan Soykan'ı boğmak adına şiddetli dalgalarla kıyıya çarpıyordu. "Yoksa Dominus'unuz ölür." Kelimeler ağzından o kadar acımasız, net ve karşı koyulamaz çıkıyordu ki etkilenmemek elde değildi.


Karan Soykan'ın gözlerinde peyda olan paniğe şahit oldum, kızının her şeyden haberdar oluşu onu afallatmıştı. Beni bulmak adına öyle aceleci ve öfkeliydi ki bu evde kızının olduğunu bile unutmuştu belki de.


Kızı tarafından kendisine doğrultulan silaha baktı, ardından bana çıkardı hayret eder gibi "Buraya gelirken anlamam gerekirdi. Kızımı da mı zehirledin?"


Sol tarafımda hissettiğim hareketlilikle oraya döndüm, Pars'ta İlay gibi yanımdaki yerini alıp silahını Karan'a doğrultmuştu. Karan buna şaşırmamıştı, İlay neredeyse Pars'ın orada olduğunun bilincindeydi.


"Zehir senin işin, ben hakikati bilir, onu konuşurum." Dedim netlikle, ardından ses tonumu bahçeyi inletecek kadar yükseltip bağırdım "Hakikat belli beyler! Ya benimle beraber mallar, ya da bensiz çöküşünüz. Düşünün ama öyle yirmi dört saat değil, iki dakikanız var."


Karan Soykan, gözünü bile kırpamadan, elleri titremeden ona silah doğrultan kızına yöneldi. "İlay, yaptığın bu hatadan dön ve bu şehri terket." Elini kaldırıp dokunmak amacıyla İlay'a uzatırken, İlay'ın silah tutan elini silahla beraber kavrayıp indirdim, elimi elinden ayırmadan önüne geçerek Karan Soykan ile arasına girdim.


"Ona temas edersen, benim sana ilk temasım beynine girecek kurşunla olur." Onaylamasını beklemiyordum ama anlamalıydı. "Ben çok sabırlı bir adam değilim, hızlı idrak et."


Etrafındaki adamlardan biri "Karan Bey, izin verin delik deşik edelim." Deyince Asaf Bağırdı "Evet, neyi bekliyoruz Karan? Öldür gitsin şunu, bu ülke bizim. Bulamaz mıyız sanıyorsun?"


Gür bir kahkaha attım, apaçık alay ediyordum "Sanmıyorum, eminim. Beni öldürerek ne paranızı ne de" tam bu noktada masa üyelerinin tam kalbinde beliren kırmızı noktalarla korkuyla irkildiler, dehşet ifadeleriyle birbirlerine baktıklarını izlemek fazla keyifliydi. "canınızı riske atmayın." Diyerek cümlemi tamamladım.


Karan Soykan son kozlarını oynayarak kendini kurtarma peşindeydi "Eğer yalan söylüyorsan Karakan seni-" demesine kalmadan İlay'ın bırakmadığım eliyle beraber kavradığım silahı kaldırıp ne sağa ne sola tam belirlediğim alana ateş ettim. Kurşun'un göğsüne. Acı feryatla yere savruldu bedeni.


İlay'ın bedeninden hiçbir tepkime almadım, korkmadı veya irkilmedi fakat sinirli bir soluk verdiğini işittim. Bunun için ağzıma sıçacaktı.


Dikkatimi karşımdaki adama verdim, "Ne diyordunuz?"


Arkasını dönüp kimi vurduğuna baktı bir süre ardından yakama yapışacak oldu ama son anda durdu, bağırmakla yetindi "Kafana göre adam öldüremezsin!"


"Geçenlerde Asaf Bey'in mekanındaydım. Orada Kurşun'la birbirimizi tek kurşunla öldürmesine masaya oturduk, ben kazandım ve hakkımı şimdi kullandım. Doğru değil mi Asaf? Adamın patron anlatmıştır sana, o da bizimle aynı masaya oturdu. İddaaya katılmasa da güzel bir oyundu."


Bütün bakışlar Asaf'a döndü, istemeye istemeye homurdanarak ağzının ucuyla onayladı "Doğru."


"İşte duydunuz, şimdi ne diyorduk Karan Soykan?"


Önce İlay'da durdu gözleri, öfke kusuyordu kızına. İlay'ında durumu ondan farksız değildi. Ardından bana kaldırdı kafasını, hiç istemiyordu fakat "Malları ver, artık Custos'sun." Cümlesi döküldü dudaklarından. Başka şans bırakmamıştım ve başarmıştım. Bundan sonrası daha zorlu olacaktı, daha temkinli ilerlemekiydik ama avantajları da fazlaydı.


"Gidiyoruz!" Dedi gür sesiyle, herkes emre itaat edip arabalarına binerken Karan Soykan'ın odağı, elini hala kavradığım için hemen yanımda olan İlay'daydı. "Gitmediğin için çok pişman olacaksın kızım." Kızı olduğunu vurgulayarak canını yakmaya mı çalışıyordu?


Karşısındaki adama istediğini vermeyerek en az Karan kadar net ve tehditvari havada karşılık verdi İlay, tuttuğum elinden bedeninde gezen öfke dalgalarının nasıl gerdiğini hissediyordum


"Belki de" elini elimden kurtarıp bir adım yaklaşarak tam karşısına dikildi, dudaklarının şeytani bir üslupla kıvrıldığını gördüm "Ama buna değecek."


İstediğini alamayan Karan, İlay'ın bu tavrı karşısında burnundan soluyarak geri döndü, attığı her adım bizi yerin dibine sokmak ister gibi güçlüydü.


Gülerek başımı iki yana salladım, daha çok beklerdi.


🌕🌕🌕🌕🌕


Bölüm nasıldı ?


Sonraki bölümde görüşmek üzere

🎀

Son Yazılar

Hepsini Gör
20. "ARAFTA SANCI"

20.BÖLÜM “ARAFTA SANCI” doubt- twenty one pilots Let the world burn- chris grey   "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiği

 
 
 
19."UĞRUNA YAŞAMAK"

"UĞRUNA YAŞAMAK"   I'II Do It- Heidi Montag Say it right- Nelly Furtado Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes       |Sungur Tuna Kurtel|   Zehir... Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimd

 
 
 
18."KANLI İLMEK"

"KANLI İLMEK"   Durma yürüsene - Melike Şahin Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut   Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın n

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page