6.BÖLÜM
- ozgemcakirci
- 2 Eki 2025
- 10 dakikada okunur
Dicle ve ben dışında duyan var mı diye bakındım etrafıma, erkekler kendi aralarında koyu bir sohbete dalmışlardı, duymamışlardı yani. Duymamazlıktan mı gelmeliydim? Tepki versem ne diyebilirdim ki? Ortada beni ilgilendiren bir durum yoktu sonuçta.
Dicle tepki vermeyince bende tepkisiz kalmayı tercih ettim. Duymamazlıktan gelmek daha iyi olabilirdi. Hoşlanabilirdi, karşı tarafında gönlü varsa neden olmasındı ama Oflaz bunu biliyor muydu, biliyorsa olumsuz bakmış olmalıydı ki şu an beraber değiller, ya da bilmiyor. Evet, beni ilgilendirmiyor.
Kızlar tarafında sessizlik oluşunca telefonumu çıkarıp sosyal medyaya girdim, her zamanki gibi rotam fake hesabımdı. Ne kadar çıkış yapsam da yine kendimi burada buluyordum, bunu yapmamam gerekiyordu. Ben aldatıldım ya! Gerçekten hala niye yapıyorum bunu anlamıyorum!
İçimdeki savaşa rağmen parmaklarım hala benden istemsiz hareket ederek hesabına girmişti bile, profilinin çevresi rengarenkti, hikaye atmıştı yine. Hiç düşünmeden üstüne basıp açtım, iyi şeylerin üstüne saatlerce düşünüp kötü yorumlar yaparken, yapmamam gereken eylemler üstüne hiç düşünmeden harekete geçiyordum, bende bir üretim hatası mı vardı?
Hikaye açıldı, karşıma çıkan fotoğraf kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir eylemin belgesiydi. NİŞAN DAVETİYESİ. Gerçek miydi bu?
‘Kerem Güner ve Gonca Kaya, bu mutlu günümüzde sizleri yanımızda görmekten mutluluk duyarız.’ Yutkunamadım, daha okulları bitmemişti, benden ayrılalı kaç gün olmuştu da nişan yapıyorlardı? Benim hiç mi değerim yoktu? Belki hiç dile getiremeyecektim ama kendimi hiç bu kadar çöp gibi hissetmemiştim. Değersiz, köşeye atılmış bir çöp müyüm ben?
“Efil.” İrkilerek başımı kaldırdım, öyle odaklanmıştım Oflaz’ın seslenişiyle telefon elimden düşmüştü. Herkesin ilgisi bana kayınca daha da gerilmiştim. Sakin ol Efil, düşüncelerini duyamıyorlar sonuçta, sen neyi ne kadar söylersen o kadar bilirler.
Cevapsız kalışımdan dolayı tekrar soru yöneltti “İyi misin, kötü bir şey yok değil mi?”
Gülümsemeye çalıştım, ne kadar başarabildiğim tartışılırdı “İyiyim, ne olacak ki?” telefona uzanırken Emre benden önce davranıp aldı, ekran kapanmadığı için Kerem’in profilini görünce öfkeli gözleri gözlerimle buluştu. Hikayeyi açıp baktıktan sonra tepki vermeden kapatıp telefonumu kendi cebine koydu.
“Emin misin Efil, eve gidebiliriz?” dedi Ömer merakla, arkasından Dicle ekledi “Evet Efil, gerçekten iyi misin?” başımı olumlu anlamda sallayıp bu sefer gerçekten gülümsedim, herkesle göz teması kurup samimiyetimi, gerçekten iyi olduğumu belirtmek istedim “Gerçekten iyiyim sadece “
Oflaz ile birleştirdim gözlerimi, öyle şefkatle bakıyordu ki beni anlayacağına inanmak istedim “Biraz fazla düşünmüşüm.” Hafifçe gülümsedi, anlamıştı. Başımı aşağı yukarı salladım, aynı şekilde sallayarak karşılık vermişti. Gerçekten anlamıştı, derslerine uyacağım. Bu çok düşünme işi bana hiç iyi gelmiyordu.
Etraftaki herkesin meraklı bakışlarını fark edince uzun süre bakıştığımızı anlayıp çekinerek başımı başka tarafa çevirdim, yediler mi? Hiç sanmıyorum. “O halde oyunumuzu çıkaralım.” Poşetten çıkarıp ortaya koyduğu oyun tabuydu, işte Emre ile bizim oyunumuzdu. Kafa dağıtmak için çok iyi bir fikirdi.
“Selam gençler!” bu Mert’ti, yanında da iki kişi daha vardı. Biri gayet de tanıdıktı bu, Doruk Bey’di. Bir dakika nasıl yani? “Doruk Bey?” dedim hayretle ve merakla, aynı şekilde karşılık verdi “Efil Hanım, size söylemediler mi? Bu gecelerin vazgeçilmez yıldızı benim.”
Mert bunu kabul etmeyerek “Hadi be oradan!” diye çıkıştı “Ben dururken mi?” ayakkabılarını çıkarırlarken sıkışarak onlara yer açtık. Mert’e alaylı, küçümseyici bir bakış attı Doruk Bey “Sen kimsin bre susak? Ben gecelerde alem yaparken sen annenin karnında mercimek tanesiydin.”
“Ayıp değil mi terbiyesiz adam?”
“Nesi ayıp bunun?”
“Öyle tepki verdim işte hadi oturalım.” Deyince tekrardan Mert’in bu tepkisine güldük. Gerçekten komik çocuktu.
Doruk Bey yanlarında ki bana yabancı olan kişiyi gösterdi, tanıştıracağına göre herkese yabancıydı. “Cenk, üniversiteden arkadaşım olur kendisi.” İsmini söyleyince Cenk, Doruk, Mert ve Ömer dışındakilerin bakışları bendeydi. Bu nasıl bir tesadüftü böyle? Ama tepkiler şaka olmalıydı, daha onların bile tanımadığı birini tanıyacak değildim.
“Abla?” dedi Emre kinayeyle “Siz tanışıyor musunuz? Bugün Cenk menk bir şeyler duymuştum ben.” Ah be çocuk, ah be çocuk, neden sesli sorarsın böyle şeyleri? Bu kaçıncı seviye patavatsızlık?
Başımı Emre’den tarafa çevirip sadece onun duyabileceği seviyede konuştum “Sen o maaşımız işini unut ablasının çam yarması.” Ne yaptığını anlamayan anlamsız bakışlar atıyordu, umursamadan önüme döndüm. Oflaz’da sabah öylesine uydurduğum bir isim olduğunu düşündüğü için şaşırmış olmalıydı, zaten uydurmuştum!
“Oflaz kendisini telefonuma egosunu ortaya koyarak kaydettiği için kafamdan isim atarak açmıştım telefonu, yoksa Cenk Bey ile tanışmıyoruz. Ama bu nasıl bir denk geliştir anlayamadım, tesadüfe bak.”
“Gerçekten,” dedi Cenk gülerek “Sabah adımı öylesine geçiriyorsun ve akşamına buradayım, ilginç bir olay.” Gerçekten öyleydi, hayatımda böyle bir denk geliş bir daha yaşamazdım herhalde.
Ortamda sessizlik olunca herkes yerine oturmuştu, “Neyse.” Dedi Ömer, kutuyu açıp kartları alarak karıştırmaya başladı “On kişiyiz, beşli olarak iki gruba ayrılıyoruz arkadaşlar. Herkes grubunu seçsin.”
Emre hemen öne atıldı “Ben ablamla olacağım.” Kolunu omzuma atıp beni kendisine çekince bende kolumu beline sardım “Evet, bizi ayıramazsınız.”
“Tamam o zaman,” dedi Dicle neşeyle “Oflaz’da sizden olsun.” Derken Oflaz’a bakarak bıkmış gibi yaka silkmişti. Bunu Oflaz’dan gizli yapmak gibi bir derdi olmadığından Oflaz dahil herkes görmüştü.
“Bunun sebebi neydi şimdi?” diyen Oflaz alaylıydı “Bana ayak uyduramamanız benimle alakalı değil.”
Mert, Oflaz’ın sırtına vurarak bize doğru itti “Hadi hadi abiciğim git bakalım grubuna sen. Bu oyunda bıktırmış olmalı ki bize postalamışlardı. Yoksa oynayamıyor muydu? E ama bu hileydi o zaman.
Dicle diğerlerine dönüp birini daha seçecekken Ayça yanımıza geldi “Dördüncü ben olurum.” Aynı şekilde Cenk’de yanımıza gelirken “Beşinci de ben olurum.” Demişti, Dicle bu durumdan hoşnut olmamış gibi gözükse de “Pekala.” Diyerek diğerlerine döndü “Toplanın beyler.” Herkes onun komutlarına uyarak etrafına toplanırken Oflaz’da bizim yanımıza gelmişti. Emre, bana ve Cenk’e baktı “İyi misinizdir bu oyunda?”
“Emre ile grup olunca evet, iyiyiz ama sende bir hayal kırıklığı yaşıyor gibiyim.”
“Sen bakma onlara, gayet iyiyim.”
“Bende iyiyimdir ama önemli olan grupta kiminle olduğun.” Demişti Cenk, haklıydı. “Doğru.” Dedim onu onaylayarak. Oflaz’ın öyle mi dercesine kaşlarını kaldırıp homurdandığını duyunca başımı yaklaştırdım “Bir şey mi dedin?”
“Yok,” dedi keskin bir dille “Haklı olduğunu söyledim.” Neydi bu şimdi?
Yanımızda sessiz kalan Ayça’ya’da bakarak “Toplanın bakalım önce biz başlayalım.” Diyerek önümüze geçti. Hepimiz bir bizim gruptan, bir onların gruptan olacak şekilde daire oluşturup oturduk. Sağımda Ömer, solumda Dicle oturuyordu. Önce ben anlatacağım için gözleri tam odak kartımdaydı.
Oyun başlıyor!
Süreyi başlattıklarında hemen kartı açtım
Kelime ‘Gondol’, hemen aklıma gelen anıyla Emre’ye döndüm “Beraber binmiştik, kusmuştun.”
Anında anlayıp yüzünü buruşturdu “Gondol.”
“Doğru!” kartı alıp önüme koydum. Sıradaki kelime ‘Mermi’ “Nokta noktalar seksin bu alemde teksin.”
Bu sefer Oflaz cevap vermişti “Mermi.”
“Doğru!”
“Çağan.” Dedim Emre’ye doğru “Tüy siklet.” Demişti saniyesinde, doğruydu. “Babamın video izlediği uygulama.” Cevap yine Emre’dendi “Facebook.”
Sürem az kalmıştı! Bu sefer Oflaz’a döndüm “Sana ne diyorum ben lakap olarak?”
“Hangi birisini sayayım şimdi?”
Panikledim “Say hadi!”süre iyice azalmıştı
“Kaçakçı, usta, kurye, denizatı.”
“Evet denizatı, doğru!”
“Benim burcum ne?”
“Oğlak.” Bu soruya Emre’nin cevap vermesini beklerken Oflaz’ın cevap birkaç saniye yüzüne soegularcasına bakmamı sağladı, o ise sadece gülümsüyordu. Emre’de aynı bakışlarla Oflaz’ı mesken altına alınca bakışlarımı üzerinden çektim. Neyse ne bunu sonra sorardım.
“Doğru!” diye bağırıp neşeyle dizlerimin üzerine kalktım. Bildiğimiz kartları alıp saydım “Bir, iki, üç, dört, beş tane bilmişiz!”
Ayça umursamaz tavırla “Tamam biraz sakin ol istersen.” Diyince verdiğim aşırı tepkiden dolayı utanarak yerime oturdum. “Kusura bakmayın fazla tepki verdim herhalde.” Kendimi o kadar kötü hissetmiştim ki bedenim soba sıcaklığına ulaşmış cayır cayır yanıyordu, yanaklarıma kadar ulaşmıştı utanç.
“Hayır canım, böyle yapmayınca eğlencesi mi çıkar?” diyen Mert’ti diğerleri de onaylayan mırıltılar çıkarınca az da olsa rahatlamıştım, Dicle elini omzuma koydu “Tabi ki öyle kuzen, oyunun tadı böyle çıkar. Hadi devam edelim.” Ayça’ya bakmamaya çalıştım, bu gece moralimi bozmaya yeminli gibi davranıyordu, ben eğlenmek istiyorum.
Sıra diğer gruba gelmişti, Mert kimseye bırakmadan bütün kartları alarak önceliğin onda olduğunu çoktan belirtmişti. “Çevirin bakalım süreyi, Ya Hak!” Ömer süreyi başlatmadan önce uyarıda bulundu “Tek senin anlayacağın şekilde değil, hepimizin anlayacağı şekilde anlat.”
Mert umursamadan elini öylesine savurdu “Tamam hadi.” Süreyi başlattılar. “Şu an neyin yanında oturuyoruz hepimiz?”
“Deniz.” Dedi Doruk
“Doğru, ben size hep denizde ne var derim?” herkes susunca Enis abi bıkkınca bir nefes verip güldü “Dev ahtapot”
“Evet devi at.”
“Ahtapot.”
Ben gülmeye başlayınca Cenk’de bana katılarak güldü “Denizde dev ahtapot mu varmış?”
Mert bize katılmadan büyük bir ciddiyetle Oflaz’a döndü “Oflaz onu tutukla oyunuma müdahale ediyor.” Çocuk gibi Oflaz’a şikayet etmesi o kadar komik ve tatlıydı ki günlerce buna gülebilirdim. Oflaz’da fazla ciddiye alarak Cenk’e döndü “Sessiz ol.” Adeta bir polis edasıyla, sakin ve net şekilde söylemişti, git gide polis olduğuna inanıyorum kaçakçı.
“Enis kurar ama o dışında herkes kalkar.” Bu soruya kardeşi olarak cevap vermek Dicle’ye düşüyordu sanırım ki Dicle, günlerdir bu anı bekliyormuş gibi plajı inletecek kadar yüksek sesle “Alarm!” demişti. Mert sesten dolayı yüzünü ekşitti “Tamam cazgır duyduk, sakin ol.”
“Yuh be kızım” dedi Enis abi kahroluyormuş gibi “Doğduğundan beri bu anı mı bekliyordun?”
“Yok.” Dedi cilveyle bana göz süzerek Dicle, “Bu oyunun tadı böyle çıkıyor.” Moral bozukluğuma iyi gelsin diye bana destek olmak için yapmıştı, samimiyetle gülümsedim. O kadar iyi gelmişti ki bu gece bana, nefes almıştım resmen. “Süre bitti!” Emre’nin bağırışıyla Mert, kartları öfkeyle fırlattı. Parmağıyla bizi işaret ederek sitem etti “Siz ikiniz cilveleşirken süre bitti.” Oflaz’a beni işaret ederek bu sefer o cilve yapmıştı. “Bunu da kelepçele, oyunumuza müdahale ediyorlar. Hileci hurdacılar.”
Ayça anında “E yuh.” Diyince herkes bıyık altından sırıtmaya başlamıştı, Oflaz ise gerginlikle şakaklarını ovuyordu. Neye ‘e yuhtu?’
Emre’de aynı şekilde “Bence de yuh deyince Mert yeni anlamış olacak ki gözlerini kocaman açıp “Saçmalamayın fesat insanlar.” Demesine kalmadan jeton bana da tam anlamıyla düşmüştü. Gerçekten benim aklımın ucuna bile gelmezken nasıl böyle şeyler düşünebilirlerdi?
Ortamdaki saçma muhabbetin dağılması için Mert’e karşılık verdim “Sen’de Oflaz’a cilve yapıyorsun, sıra bizdeyken yaparsan ben yolarım seni.”
“Hadi ya!” dedi alayla “Küçük civciv dehşet saçtı.” Gülerek kartları uzattı.” Oynayın bakalım.” Civciv miş, sensin civciv be.
Sıra bizdeydi, bu sefer Oflaz anlatacaktı, süreyi çevirdikleri gibi başladı “Ağaçların yosunlu tarafı nereyi gösterir?”
“Kuzey.” Dedim anında.
“Güzel, hangi alet gösterir başka?”
“Pusula!” yine cevap veren bendim, öyle tetikteydim ki oyunun gerginliğini her hücremde hissediyordum.
“Doğru.”
“Kadına öncelik veren erkek.”
“Centilmen!”
“Kadınların içine düştüğü şey.” Bu ne demekti be?
Cenk cevap verdi bu sefer “Parfüm.”
“Doğru.”
“Ne alakası varsa?” dedim ters ters, oyunun akışını bozmamak adına arada kaynadı tabi.
“Kadınların sık sık yaptığı, erkekler yapınca gay damgası yediği o hareket.”
“Trip atmak.” Bu sefer saniyesinde cevap veren Emre olmuştu. “ne kadar ayıp!” yine terstim. Oflaz bu tersliğime güldü “Oyun oynuyoruz, alınacak mısın gerçekten?”
“Hayır tabi ki devam et.” Dedim heyecanla, “Bebeğin büyüğü?”
“Çocuk.” Dedi Ayça, onayladı Oflaz “Nereye gider?”
“Park.” Dedi yine Ayça, bu sefer ortaya söylemek yerine bana döndü Oflaz “Park da ne yapmayı seversin.” Ne yapmayı mı severim? “Sallanmak.”
“Evet, nedir o?” neymiş?
“Salıncak.” Bu gece gittikçe daha da karmaşık bir hal mi alıyordu bana mı öyle geliyordu? Benim parkta ne yapmayı sevdiğimi nereden biliyordu ki?
Mert kum saatini havada sallayarak bağırdı “Bitti! Sıra bizde.” Tamam Efil, bunu da sonra düşünmek adına kulak ardası ediyoruz, yatmadan önce hepsini sırayla düşüneceğiz, şimdi kafa yormuyoruz.
Bu sefer diğer gruptan Enis abi anlatıyordu, kum saatini çevirdiğim gibi başladı “Mert’in söyleyemediği kelime.”
Doruk cevap verdi “Tespih.”
“Doğru. Mert’in kilitli kalıp neredeyse buharlaşacağı o mekan.”
“Sauna.” Dedi Dicle anında, her kelimeden sonra gülme krizine girmemek elde değildi. Asıl mert şaka gibi çocuktu.
“Doğru, Mert’in yaparken tavana fırlatıp bir daha çıkaramadığı şey.”
“Çiğköfte!” dedi Ömer o anı tekrar yaşıyormuş gibi kahkaha atarken.
“Doğru. Mert’in travması.”
“Sünnet!” dedi tekrardan Ömer, gülmekten kıpkırmızı olmuştu, bizde öyle. Mert ise hiç hoşnut gibi durmuyordu. Zar zor “Bitti süre.” Diyebilmiştim gülüşlerimin arasından.
Sıra Mert’e gelmişti “Ben ve yaptıklarım olmasak hayatınız bomboş ve sıkıcıymış fark ettiniz değil mi? Bu büyük bir farkındalık.”
Oflaz avuç içleri birbirine bakacak şekilde ellerini birleştirip Mert’e döndü “Gerçekten Mert, o kadar mutluyuz ki bizimle olduğun için. Hislerimi tarif edemem.”
“Hadi lan oradan, ciddiyim ben. Otuz saniyede yerin dibine gömdünüz, herşeyimi meydana çıkardınız.”
“Tamam işte sen de dedin tadımız tuzumuz olduğun için eğleniyoruz, dalga geçmiyoruz.” Dicle, insanları yumuşatma konusunda gerçekten bir numaraydı. Mert’i ikna ettikten sonra kartlar bitene kadar oyuna devam ettik ve tahmin edilir bir sonuç ki bizim takım kazandı. Bu geceyi kazasız belasız atlatıp evime geldiğim için mutluydum.
Eve geldiğimizde annem ve babam çoktan yatmıştı. Bende hızlı bir duş alıp pijamalarımı giyindim ve hemen yatağıma yattım. Sabahtan beri dışarıdaydım, bacaklarım o kadar çok ağrıyordu ki iki gün yatsam iyi olurdu ama ben YARIN İŞ BAŞI YAPIYORDUM. Bu saate kadar aklım neredeydi gerçekten?
Daha kulak ardı ettiklerimi düşünecektim, birincisi ben burcumu Oflaz’a söylemedim, ikincisi ben parkta en çok sallanmayı sevdiğimi de söylemedim. Özellikle bana sormuştu. Yoksa… burcumu bilmem de salıncağı bilebiliyorum sanırım. Mert bu sabah, dün gece onun yerine siparişe gitmediğini söylemişti. Dün gece benim yanımdan ayrılıp oraya gitmediğine göre peşimden mi gelmişti? Gerçekten böyle bir şey olabilir miydi yoksa ben kafamda mı kuruyordum?
Odamın kapısı çalınca annem veya babam olabileceğini düşünüp anında gözlerimi kapattım. Kapı açıldı “Benim abla.” Gözlerimi açıp başımı kaldırdım “Ne oldu?”
Elinde telefonumla geldi “Bunu vermeye geldim.” Elinden aldığımda hiç düşündüğüm gibi yapmadı, arkasını dönüp gidiyordu “Bir şey demeyecek misin?” omuzlarını düşürüp tekrar bana doğru döndü, bende oturur pozisyona geldim. “Ne diyebilirim ki abla? Sonra ağır konuşuyorsun diyorsun.” Kırgın gözüküyordu, bende kırgındım oysa. “Bu sefer gerçekten kırıcı konuşacağım, kırılacaksan ben tarafından kırıl. Sana gram değer vermeyen biri tarafından kötü niyetle kırılacağına, seni seven, değer veren kardeşin tarafından iyi niyetle kırıl.”
Yutkundu, ne diyecekse derince bir nefes alıp hazırlık yaptı “O seni Gonca’ya karşı değersizleştirdi, bunun bir önemi yok. Önemli olan hala o herifi merak edip hikayelerine bakarak kendini Kerem’e karşı değersizleştirmen. Buna gerek yok, o seni sevseydi bunlar zaten olmazdı abla. Aç gözlerini artık.” Nefes alamadım, genzimdeki yumru öyle bir büyümüştü ki patlama noktasındaydım. Haksız değildi, aksine haklı olduğu içindi bu tepkim.
Başımı eğdim, ağladığımı görmesini istemiyordum. Bana iyilik yapıp odadan çıkmıştı, o gece sondu hani? Olmuyordu işte, kahretsin olmuyordu. Camın önüne sandalye çekip camı açtım ve önüne oturdum. Derin derin nefesler çekerek ağlamamaya çalıştım ama hayır, olmuyordu. İçimdeki ağırlık yine kocamandı, sırtımdaki yük yine binmişti. Ellerimi yüzüme kapatıp sessizce ağlamaya başladım.
Nerede, kiminle olduğumun bir önemi yoktu. Ben şimdiye kadar kendimi hiçbir yere ait hissetmemiştim. Gerçekten sevildiğimi hissetmemiştim. Sevilmek… söyleyince o kadar basit ki insan sevilmek istiyorum bile diyemiyor, hiç sevilmedin mi aşağılanması yaşamamak için. Hissetmedim, hissedemiyorum.
Başımı ellerimden kaldırıp gökyüzüne bakarken karşı camda oturan Oflaz’ı gördüm, gözlerimden akan yaşlar durmuş değildi, hala akıyordu. Silemezdim de, bilirim bitmemişti daha. Beni böyle görmesine gerek yoktu ama görmeyi beklediğim o korkunç, aşağılayıcı bakışlar yoktu gözlerinde. Öyle yumuşacık bakıyordu ki daha da bakasım gelmişti.
Başını eğip kaldırırken gülümsedi hafifçe, selam vermişti sanırım. Aynı şekilde gülümsemeye çalıştım ama akan gözyaşlarımın arasında ne kadar samimiydi bilemedim.
Ayağa kalkıp camı açtı, gökyüzüne kaldırdı gözlerini “Ağlamak için gayet güzel bir gece seçmişsin.”
Bulunduğumuz durum önemli değildi aklımdakini sormak istedim “İkinci kez şahitlik ediyorsun” gözlerini gözlerime indirdi fakat ifadesizdi “O gece peşimden geldin değil mi?”
Başını sallayıp onayladı “Evet, o saatte tek bırakamazdım.”
Göz yaşlarımı elimin tersiyle sildim “Şu an aptal gibiyim, bundan cesaret alarak sana bir şey sormak istiyorum ama sonra bir daha dile getirmeyeceğiz.”
Merakla parladı gözleri, ilgiyle bana doğru döndü “Tamam, sor.”
Gerçekten ağladığımdan mı, yorgunluğumdan mı yoksa gecenin verdiği rehavetten mi bilmiyorum kendimi aptal gibi hissediyordum ama çok merak da ediyordum. “Sen benden hoşlanıyor musun? Flört ediyormuşsun gibi hissediyorum yoksa bu samimiyet senin normalin mi? Bazen rahatsız oluyorum ve sana gereksiz fazla tepki verdiğimi düşünüyorum. Sonra bu tekrardan beni rahatsız ediyor. Çünkü ne kadar sinir bozucu olsan da iyi birisin, biliyorum.” Cevap vermedi bir süre, yüzündeki ifadeyi yorumlamak istedim ama profesyoneldi, ifadesizlikle yüzüme bakıyordu. Mimik bile yoktu.
En sonunda “Hayır.” Deyince rahatlamıştım “Ama neden rahatsız olduğunu anlamadım, abartıyor muyum?”
“Hayır, aksine eğleniyorum ama birine haksızlık ediyor muşum gibi hissettiriyor.”
Gerginlikle yutkundu, göz bebeklerinin titrediğini gördüm “Kime?” diyebilmişti en sonunda, ne cevap verilirdi ki buna? Gözlerim doldu yeniden, sağ gözümden akan bir damlaya takıldı gözü, çeneme kadar indi. “Beni aldatan birine.” Diyebilmiştim anca, bu kadarı yeterdi. Durduk yere çok şey mi anlatmıştım ben? Tabi ki de, evet. Sınırım yoktu ki.
Göz yaşımı elimin tersiyle silip ayağa kalktım “Kusura bakma kafanı şişirdim, iyi geceler.” Camı kapatıp perdeyi çekerek yorganımın altına girdim, ağlama seansıma orada devam edecektim.
Yorumlar