5."YANKILANAN VASİYET"
- ozgemcakirci
- 2 Eki 2025
- 37 dakikada okunur
Kuytu'da hiyerarşi
Dominus= efendi, mutlak hakim
Custos=bölge yöneticileri
Gladius=tetikçiler/infazcılar
Inferi= yer altı.
Vulgus=halk
🌕SUNGUR TUNA KURTEL🌕
Kendi karanlığımda baş başa geçirdiğim her dakika biraz daha arzuluyordu içim, intikamı. Adaleti kanla sağlamayı adım bildiğim hayatımda karanlık çok basit bir kelimeydi. Zifiri karanlıkta bile yolumu bulacak eğitimi almıştım, 50 derece sıcakta, -50 derece soğukta yaşayacak, nefesimi dakikalarca tutacak eğitime sahiptim. Ağzımdan laf mı almak istiyorlardı? Saniyeler sonra öleceğini bilerek bu işe koyulmalıydı, ölüye bile güvenmeyen benden laf almaya çalışmak kendi ölüm fermanını imzalamaktı. Eziyetin en alasını yapabilirdi, ölüm fermanını imzaladığını bilmeliydi. Kan kusabilirim ama kusturmadan öldürmezdim, belli bedeller ödenmeliydi.
Kan kusturmuşlardı, kan kusturmadan canlarını almaya niyetim yoktu. İçimdeki intikam ateşini söndürmek değildi niyetim. Bu zordu, en ağır eziyeti çektirip canlarını alsam, bedenlerini yakıp kül etsem de benim içimde yer eden o ateşi söndüremezdim.
Bu yola çıkarken her türlü riski göz önünde bulundurmuştum, spontane gelişen olaylara en mantıklı kararları vererek devam etmekti ilkem. Planlarım vardı, onların da vardı. Ani gelişen olaylara hazırlıklıydım, buraya kolay gelmemiştim, geri dönmeye de hiç niyetim yoktu.
Her şey bir yana, gözlerinde kendimi gördüğüm kadın olayların en spontane gelişeniydi. Öyle yavaş ama bir o kadarda ani.
Boran beni öylesine, zor durumda kaldığı için Kuytu'da boksör olan biri sanıyordu. Boş zamanlarında gelir, derdini anlatırdı. En büyük derdi de yıllardır göremediği kardeşiydi ya, her seferinde gelir ağlayarak anlatır, fotoğrafını açar, severdi. 'Onu bu cehennemden kurtarabildiğime çok mutluyum.' Derdi. Ağzından bir şey kaçırma umuduyla dinler dururdum, kardeşim der başka bir şey demezdi.
Öleceğini biliyordu, tahminlerime göre İlay'ın evine girmeden hemen önce mesaj atmıştı telefonuma 'Karakan, ben gidiyorum. Kardeşimi o cehennemden uzak tut.' yazmıştı. Bana güveniyordu, onu uzak tutabileceğime olan inancı tamdı, son isteğini göz ardı etmek değildi niyetim. İlay'ı abisinin cenazesinden hemen sonra planladığım şekilde yollayacaktım bu şehirden, ta ki onu yüz yüze görene kadar.
Onu ilk görüşüm cenazedeydi, Boran ile yakınlığımız bilinmiyordu bu nedenle bizzat katılmayıp uzaktan izlemiştim. Siyahlara bürünmüş şekilde karşımdaydı. Siyah saçları dağılmış, beyaz teni solgundu, dudakları dişlemekten kıpkırmızı olmuştu. Ellerini önünde birleştirmiş şekilde gözlerini abisinin üzerine atılan topraktan ayırmıyordu. Sağ ayağını stresle sallıyor, bedeni bazen sarsılıyordu. Buna rağmen mavi gözleri titremiyordu bile.
Aynaya baktığımda kendimde gördüğüm intikam ateşi, hırs, vermek istediğim savaşın aynısını görüyordum karşımdaki kadında. Kızarmış mavi gözleri gelecekte yapmak için yanıp kavrulacağı planlarla ateşini koruyordu. Gözünden tek bir damla yaş akmıyor, titremelerine, üstündeki yüke rağmen dik duruşu sekteye bile uğramıyordu. İçindeki çocuğu telkin ederek savaşa hazırlanıyordu. İçimde ona karşı yer edinen bu duygu hayranlıktı, duruşuna, bakışına, yıkılmayışına hayranlık duymuştum anında.
Cenaze bittikten sonra Karan Soykan ile olan sohbetini izledim, asıl hedefi oymuş gibi bakıyordu. Elleriyle toprağın altına gömmek istediği kişi karşısındaki adamdı. Bunu sadece bakışlarıyla bile anlayabiliyordum. Bu savaşta karşısında duramayacağı kimse yoktu, kendi babasına böyle bakan er meydanında yaşayan tek bir adam bırakmazdı.
İçimde, ortak noktamızdan doğan büyük bir protesto vardı. Bir yanım 'bu bu savaştan mahrum bırakarak bencillik etme' diye bağırırken diğer tarafım 'abisinin son isteği kardeşinin bu cehennemden uzak durması, burada kalmasına izin vererek bencillik etme.' diyordu. Her türlü bencil olacağım ortadaydı, kendimce en haklı yoldan bencil olmayı tercih ediyordum. Ben ne kadar hak ediyorsam intikamı, o da o kadar hak ediyordu.
Kendi karanlığıyla hiç yüzleşmemiş ve oturmamış bir insan, sizin karanlığınızda elinizi tutacak ne olgunluğa ne de cesarete sahip değildi. El ele vererek bu yolun sonunda zafere ulaşabilirdik. Sevgidense saf nefrete inanırdım, onun yalanı olmazdı. Karşımda benimle yolun sonuna gözünü kırpmadan gelecek, saf nefretle kuşanmış bir kadın vardı.
Boran'ın isteğini İlay ile yüz yüze gelince bencillik ederek göz ardı etmiştim. Onun isteğini İlay bu cehennemin içindeyken zarar almasına müsaade etmeden gerçekleştirecektim. Onu canım pahasına koruyacak ama bu savaştan mahrum bırakmayacaktım, çünkü Kuytu'da ki her bir kansız şerefsiz, rahat hareket etmeyi değil, başka canlar yakılmasın diye savaşılıp sonunun getirilmesini hak ediyordu.
"Karakan, hazır mısın?"
Bugün aniden çıkan maçın büyük yatırımcılar yüzünden olduğunu öğrenmiştim. Normalde erkenden haber verilmesi gerekirdi. Dövüşmekte sorun yoktu, İlay tek başına galerideydi, bu hiç güvenli hissettirmiyordu.
Odama giren Baybars'a döndü bakışlarım, güvenlik görevlisi olarak yanımdaydı. "Hazırım,"
"On dakikaya başlayacak." Başımı ağır ağır sallayarak kenara koyduğum telefonumu aldım, "Sinyal kesicileri kapattın değil mi?"
"Evet de fark edilirse mahvoluruz. Böyle bir riski neden alıyorsun?" telefonuma gelen bildirim var mı kontrol ederken düz bir sesle cevap verdim "İlay tek, beklenmedik durumda ulaşabilsin."
"Peşinde adamlar yok mu zaten?" telefonu kenara koyup araladığım bacaklarımın üstüne dirseklerimi yerleştirdim. Ellerimi ortada birleştirip başımı kaldırarak karşımda dikilen adama çevirdim bakışlarımı, "Haberim olmadığı sürece peşine kaç adam taktığımın önemi yok."
Bıyık altından kıvrılan dudaklarını fark edince düzeltmesi adına gözlerimi ifadesizlikle dudaklarına diktim. Farkına vararak gülüşünü sildi, ellerini arkasında birleştirip duruşunu düzeltti. "Kusura bakma."
Cevap vermeyerek istifimi bozmadan maçın başlamasını bekliyordum, bu sırada Baybars odadan çıkmıştı. Gözlerim telefonda aksi bir durumun bildirimi beklerken kolumu koltuğun kenarına koymuş, baş parmağımı ritmik hareketlerle vurarak vakit öldürüyordum.
Karan Soykan'ın yaşadığımız eve dair hiçbir şeyle ilgilenmediğini Boran sayesinde biliyordum fakat İlay ve Pars ile yaşamamın risklerinden biri de Karan'ın onlarınların peşine adam takmış olacağıydı. Kuytu'da ki insanların sıkı takip edilirdi ama dışarıdaki yaşamlarıyla ilgilenilmezdi. Şu zamana kadar böyle bir şey gerçekleşmemişti.
İlay takip ettiriliyorsa, beraber aynı evde yaşadığımız öğrenilirse, önemlisi de ortaya çıkardığı Nilüfer Akın karakteri ortaya çıkarsa hiç iyi olmazdı. Bunlardan en önemlisi de İlay'a zarar verme ihtimaliydi. Bunun olmaması için Karan Soykan'a ve adamlarına ait olan araba plakalarını öğrenmiştim, o plakalı araçların geçtiğinde eve ulaşmadan müdahale edilmesi için eve giden yolun her bir noktasına adam yerleştirmiştim.
Şimdiye kadar bir kere yoldan geçmeye çalışmışlardı, onları da kaza süsü vererek ortadan kaldırmıştık.
Maç saati yaklaşıyordu, haber almayınca dikkatimi toparlayamayacağımı biliyordum. Telefonu alıp İlay'ın peşine taktığım adamlardan birini aradım. İlk çalışta açtı.
"Buyrun Sungur Bey?"
"Ne alemdesiniz?"
"İlay Hanım, Lilia adında başka bir kadınla arabasına bindi. Şu an peşlerindeyiz, her şey normal gö-" her şey normal gözüküyor mu diyecekti? Yükselen kurşun sesleri aksini söylüyordu. Siktir, ne oluyordu? Maça gelerek hata etmiştim, kasılan bedenimle beraber nefesim sıklaştı. Boşta kalan elimi belime yerleştirip sıktım, "Neler oluyor orada Atıf?"
"Sungur Bey İlay hanımla aramızda ki araba çatıştı, müdahale edip adamlardan birini vurduk, İlay Hanım arabanın sol lastiklerine sıktı, bizde sağ lastiklerine sıktık. Şu an araba olduğu yerde kaldı, İlay Hanım uzaklaştı. Peşlerinden adam yolluyoruz" Ters giden bir şeyler olacağını biliyordum ama bunun kim tarafından yapılacağını kestiremiyordum.
Gergince yüzümü sıvazlayıp sıkıntılı bir nefes verdim "Adamlarla ilgilenin, kimin adamı olduğunu, ne yapmaya çalıştıklarını öğrenip söylemeniz için" duvardaki saate baktım, maçın başlamasına beş dakika vardı. "İki dakikanız var, daha sonra ben özel olarak ilgileneceğim. İlay'ın da sağ salim eve ulaştığına emin olun."
"Emredersiniz. " Kapatmadan önce netlikle üstüne basa basa sarfettim sözlerimi "İlay'ın başına bir şey gelirse öldünüz."
Kapanan telefonun ardından odada bir sağa bir sola volta atmaya başladım, iki dakika bir asır gibi gelebilir miydi? Geliyordu.
Kahretsin, kimdi bu canına susamış şerefsiz? Kurşun'un olma ihtimali yüksekti, işini riske atacak kadar gözünü karartmış olabilir miydi? Beni zaten karşısına almıştı, böyle yaparak ölümünü erkene çekiyordu.
İlay'ın saçının teline zarar geldiyse kurtuluşları yoktu.
İki dakika dolmak üzereydi ki çalan telefonumu bekletmeden açtım. "Söyle. "
"Kurşun denilen bir adam, siz ve İlay Hanım'ı kaçırması için Lilia denilen kadını tutmuş." Panik zehir gibi kanımda dolaşarak bedenimde geziniyordu. "İlay'ın yanında değil mi o kadın?"
"Şeref ve Can takipteler. Lilia, İlay Hanım'ın yanında ama baygın vaziyette. Ne yapmamızı istersiniz?" İlay her şeyin farkına varıp çoktan etkisiz hale getirmişti. Gerçekten çok zeki ve yetenekliydi.
"Gizli takibe devam etsinler. Yakaladığınız adamları da karargaha götürün, bağlayın. Ben sonra ilgileneceğim."
"Emredersiniz Sungur Bey."
"Gözünüzü dört açın Atıf! Mermilee havada uçarken herkes fark eder, sen mermi silahtan çıkmadan fark edip müdahale etmek için oradasın. Bir kere daha böyle bir şey yaşanırsa-"
"Yaşanmayacak Sungur Bey, merak etmeyin."
"Ben ederim ama sen buna mahal verme."
Kapatıp koltuğa fırlattım telefonu, ellerim uyuşuyordu, Kurşun çekiyordu. Onu dövmek için tepkime gösteriyordu bedenim. Kurşun haddini çoktan aşmıştı, onu o kumar masasında öldürmeliydim. Bir amacım olmasaydı öldürürdüm de, o da farkındaydı. Gözümü karartınca Kuytu'dan atılmak pahasına onu öldüreceğimi iyi biliyordu. Boşa konuşmayıp eninde sonunda yapacağımı da biliyordu, benden önce davranmaya çalışmıştı. Amatörce iş çıkardı, İlay'ı hafife aldı.
Yumruk yaptığım elimi var gücümle sıkıp kapıya doğru yürüdüm, bu işi fazla uzatmayacaktım. İlay'ı başta bu işe dahil ederken bunların olacağını düşünemedim. Fazla dikkat çekiyordu, onda her ne varsa gören sadece ben değildim ve bu nedensizce canımı sıkıyordu.
Kapıyı açıp çıktım, maç şimdi başlayacaktı. Dar koridordan geçerken alt kata inen merdivenlerde iki silüet gördüm. Konuşurken bir yandan aşağı iniyorlardı. Biri Karan Soykan'a benziyordu, yanındakinin yüzü karanlıktaydı tam olarak anlayamadım.
Alt katta mekan sahibi Asaf Kenir'in odasından başka bir şey yoktu. Yaklaşıp sırtımı duvara yaslayarak onları dinlemeye çalıştım. "Gitmedi hala, bugün yarın halledeceğim. Ayağıma dolanmasına izin vermem, kızım diye demiyorum can sıkacak kadar baş belası."
"Bir çocuğun daha yeni ölmüşken ikinci ölüm dikkat çeker." Asaf'ın sesiydi.
"Yaşarken öldürmek?" Dedi sorarcasına ama bir o kadar da keyifle, baba kelimesini lekeleyen bir varlıktı. Asla hak etmiyordu. Her ne yapacaksa İlay'ı yaşarken öldürmekten bahsediyordu, yerle bir etmekten bahsediyordu. Onlar ve hayatı hakkında çok bilgim yoktu, fikir yürütemiyordum.
Tek bildiğim bu işin artık iyice canımı sıkmaya başlamasıydu, herkesin hedefinde ilk İlay vardı. Bu işimi hiç kolaylaştırmıyor, aksine canımı sıkarak zorlaştırıyordu. Şu anlık en iyi diyebileceğim bir planım vardı.
Odama geri yürüdüm, Baybars maç saatini haber vermek için koridorun diğer ucundan geliyordu. Gözlerimle odayı işaret ettiğimde kaşlarını çatarak onayladı.
Odaya girdim, arkamdan o girerek kapıyı kapattı. "Ne oldu? Maç başlıyor Karakan."
"Beni iyi dinle." Anlaması için itiraz istemeyen tonda gözlerine bakarak tane tane devam ettim "Karan Soykan'a gideceksin, Karakan masadaki herkesin deposuna bomba yerleştirmiş diyeceksin." Gözleri korkuyla büyüdü, anlamayarak salladı başını " Şu an bunu neden yapıyoruz? Bütün planı çöp edeceksin!"
"Çöp olan bir şey yok. Sen bunu söyleyerek Karan Soykan'ın sağ kolu olmaya aday olacaksın. Bende istediğim gibi hedefi olacağım."
Tek kaşı öyle mi dercesine havalandı, histerik gülüşüyle başını yana çevirdi. Başını ağır ağır yukarı aşağı sallayıp yüzüme çevirdi "Hedef olmak istediğini bilmiyordum, böyle bir şeyden bahsetmemiştik. Amacın ne senin şu an? Ben gidince ne oldu?"
Zaman daralıyordu, burada onun sorularıyla vakit kaybedemezdik. "Baybars, dediğimi yap. Planda değişiklik yok, gidip beni telefonla konuşurken duyduğunu söyle. Karan'ın adamı olacaksın. Git ve ifşa et beni, emrediyorum."
Alt dudağını ısırıp sinirle gülerken söylenerek arkasını döndü "Hay sikeyim böyle işi." Odadan hışımla çıkıp kapıyı arkasından çarptı. Kapanan kapıya bakarak verdiğim derin nefesle gözlerimi kapattım. İki elimle yüzümü sertçe sıvazlayarak önüme döndüm.
"İşte o efsane geliyor, Karakan ringin tozunu attırmaya geliyor!" Anons ediliyordum, maç başlıyordu. Bu gidişle sorgu maçtan sonraya kalacaktı.
Kapıyı açıp odadan çıktım, koridoru tamamlayıp alana çıktığımda herkesin gözü üzerimdeydi. Alkışlar ve tezahüratlar benim içindi. Ringe yürürken hayran dolu bakışlar üzerimdeydi, tek bir kişi hariç. Baybars yanındaydı, dediğim gibi beni ifşalıyordu, göz göze geldiğim adamın öfkeli bakışlarının başka açıklaması olamazdı. Boku yiyeceğin zaman yakın Karan Soykan.
Beklemeden ringe çıktım. Ringin floresan ışıkları gözümü alıyordu, gürültü bir uğultu gibi beynimin etrafında dönüyordu. Karşımdaki adamın bakışları, kazanacağı parayı ve şampiyonluk kemerini işaret ediyordu. Benim bakışlarımsa sadece avına odaklanan yırtıcı misaliydi. Dikkatimi onda başkasına veremezdim.
Hakemin zili çalmasıyla vücudum, zihnimden bağımsız bir şekilde harekete geçti. Rakibim ilk darbeyi vurduğunda, kaburgalarımı hedef almıştı. Geri çekildim, o koca gövdesini savurarak vurduğu yumruk, profesyonelce bir hamle değil, sadece öfkeden doğan bir hamleydi. Acemiceydi.
Yumruğumu sıktım. Yüzüne geçireceğim darbeye müsaade etmeden bileğimi kavrayıp boşta kalan eliyle tekrar vücuduma yöneldi. Kıskanmış olmalı, bu vücudu yapmak kolay değildi, yıkmakta kolay olmazdı. Ufak darbeler vücudumun kıymetini zedelemezdi, güzelliğinden de götürmezdi.
Kolunu döndürüp kolumu kurtardım, "Çok çalış seninde olsun." Sıktığım yumruğumu yüzüne geçirdim, sendelese de çabuk toparladı. Şortundan çıkardığı çakıyı hayal meyal gördüm, avucunun içine gizleyip hırslanarak üstüme koştu, çakıyı göğsüme saplayacağı sırada bileğinden yakalayıp döndürdüm. Yüzünü kafese çevirip arkasına geçerek kafese doğru ittim. Hali kalmayana kadar ard arda iterek düşmesini sağladım, yere düşen çakısını ayağımla iterek kafesin dışına yolladım. Kurallarda maça kendinden başka bir şey sokamazdın fakat kimse de şaşkınlık olmadığına göre planlanmış bir şeydi. Benim canıma kasdetmek miydi hedefleri?
Yüzü kan içinde kalmıştı, düştüğü yerden kalkmaya çalıştı, sendeleyerek kalktı, tam karşıma geçti.
Yeni hamlesi için harekete geçtim. Rakibimin bir sonraki adımını tahmin etmek, benim için nefes almak kadar kolaydı. Sol yanağımı hedef alan yumruğunu havada savuşturup, seri bir şekilde çenesine vurdum. Ardından, bir dizi hesaplı ve sert yumrukla onu köşeye sıkıştırdım. Artık profesyonelce dövüşmek umrumda değildi, sadece bu işi bitirmek istiyordum. Son bir hamleyle, tüm gücümü toplayarak karnına vurdum. Boğazından çıkan boğuk sesle gerisin geri savrularak sırtını kafese çarptı.
Hakemin geriye sayması bittikten sonra kafes açıldı. "Karakan yine kazandı!" Yanımda götü yanmış gibi bağıran hakeme dönerek sorgular bakışlarımla çakıyı gösterdim "Haberim yoktu, nereden çıktı bu iş?"
"Bugün ki yatırımcılar istedi, gücünü test etmek istemişler. Bana da Asaf Bey söyledi, gerisiyle ilgilenmiyorum." O Asaf'ında amına koyayım, hepsinin gelmişini geçmişini... Ortamı inleten alkış sesleri ve tezahüratlarla ringden indim, başından beri beklediğim adam kendince yıkılmaz sandığı zırhını kuşanmış geliyordu. Elleri cebinde rahat bir tavır takınarak karşımda durdu, "Beni takip et." Donuk sesi gürültüden dolayı sadece ben tarafından duyuldu, itiraz istemeyen ifadesiyle arkasını dönüp ilerledi.
Dediği gibi takip ettim. Spot ışıklarından ayrılıp aslında bu dünyayı yansıtan dar ve karanlık koridora girdik, attığımız iki adımın ardından alt kata inen merdivenlerden geçtik.
Birkaç adım daha attıktan sonra Asaf'ın odasına girdi, arkasından girerek gerilimi yüksek bir odaya adım attığımı hissettim. Korkan leşin kokusunu on kilometre öteden alırdım. Asaf kendi masasında oturuyordu, Karan'da kapıyı kapatıp, üstüne kilitleyerek masanın önünde ki tekli koltuklardan birine oturdu, yerleşerek rahat tavrını sürdürüyordu. Sıktığı çenesinden ve kasıntı hareketlerinden gerginliği anlaşılmıyormuş gibi.
Tam karşısındaki koltuğa oturup arkama yaslandım, dirseğimi koltuğun kenarına koyup işaret parmağımı çenemden gezdiriyordum. "Evet, nedir konu?" Dedim rahatlıkla "Maçtan yeni çıktım malum terliyim. Üşütmeyeyim sonra annem kızar." Onun çizmeye çalıştığı rahat imajına istinaden ben gerçekten rahattım, bunu gizlemeyerek karşı tarafı öfkeden çıldırtmak hobimdi.
Karan, Asaf'a dönerek başıyla beni işaret ediyor, bir yandan sinirle soluyordu "Görüyor musun? Dalga geçiyor." Kaşları havalandı "Depolarımıza bomba yerleştirmemiş, bizi sırtımızdan vurmamış gibi dalga geçiyor." Ard arda cıklarken fazla cüretkar davranıyordu, önüne dönüp benimle göz teması kurdu "Doğru mu duyduklarım?"
"Duydukların?" Dedim başımı hafifçe sola çevirip neyden bahsediyorsun manasında çattım kaşlarımı "Duyduğun diyecektin, diğerlerini daha duymadın."
Yumruk yaptığı elini sıkarak kendini sakinleştirmeye çalışıyordu, istediği kadar çabalayabilirdi. Her türlü bu işin sonunda zarar görecek olan kendisiydi. "Dahası ne lan? Derdin ne? Para mı, güç mü? İkisi de var lan, ikisi de senin. Ne istiyorsun daha?" Deliriyordu, bunun verdiği keyfi bilemezdi.
Dudaklarım alayla kıvrıldı "Her şeyin bir dahası vardır be Karan Soykan." Gülüşümü büyüttüm " Yaptıklarımın" dedim tane tane "yapacaklarımın ve istediklerimin."
Öfkeyle aldığı soluklar ölüm sessizliğiyle kuşanmış odada netlikle duyuluyordu. Yumruğunu sıkmaktan eli bembeyaz olmuştu, ayağını hırsla sallayarken öldürme arzusu bürümüş gözlerini benden ayırmıyordu.
Bu o kadar kolay değildi, üst masanın üstü de vardı, hiç görmemiştik, isimlerini bilmiyor, seslerini dahi duymuyorduk fakat varlığından haberdardık. Karan Soykan masanın başı olarak atanmış olabilirdi ama onunda emir aldığı biri veya birileri vardı. Bu nedenle beni kafasına göre öldüremezdi, hele ki bu kadar kârlıyken asla.
Haftanın dört günü büyük yatırımcılar gelir, bana para yatırırdı. Gelirlerinin büyük bir kısmını benim üstümden kazanırlarken beni gözden çıkarmak onun be başındakiler için çok zor olsa gerek. Şu an şaka yaptım desem hemen affedeceği garantiydi.
Öne çıktı hiddetle "Dahası yok Karakan, sana yirmi dört saat süre, ya bombaların yerini söylersin ya da hayatına veda edersin. Buradan çıkış olmadığını biliyorsun." Hala üstünlük taslamaya çalışıyordu.
Elimi çenemden çekip gülerken tam anlamıyla arkama yaslandım. "Çıkmayacağım, dahası var" onun dahası yok diretmesine istinaden "daha da içinize gireceğim. Büyük masanın üyesi olacağım."
Şaka mı bu dercesine gülerek Asaf'a döndü, başıyla beni işaret edip gülmeye devam ederken 'ne diyor bu' manasındaki alaycılığını sürdürdü. Asaf'ın ise tek yaptığı duyduklarının şokuyla gözlerini büyülterek olan biteni dinlemekti.
Gülüşünü keserken derin bir soluk verip bana döndü Karan "Şöhretin var, güçlüsün, yakışıklısın, zekisin, iyi de para kazanıyorsun ama bir o kadar da aptalsın. Daha yükseklere çıkmak için yaptığın blöfler hayatını bitirir Karakan." Kendince anlayışlı davrandığını ima ederek devam etti "Sana 24 saat süre, ya af diler yoluna devam edersin ya da hayatına son veririm." Çenesiyle kapıyı işaret etti "Şimdi çık git odadan."
Ellerimi koltuğun kenarlarına vurup bir nevi zengin kalkışı yaptım, Karan Soykan'ı üstten bakışlarımla göz hapsine alıyordum. Kendisini en üstte sanan bir andaval için fazla aşağılayıcıydı bu tavrım. Olması gerekendi.
Dişlerini sıkıyordu, çenesi kasıldıkça kasıldı. Yumruk yaptığı elini öyle hınçla sıkıyordu ki eline giden akışını kesmiş olabilirdi. Daha konuşmadan bu kadar öfkelendirmek apayrı gururlandırıyordu. "Pekala, süreyi sen belirledin. Düşünmek için 24 saatin var, ya benimle" alayla kıvrıldı dudaklarım "Ya benimle" ellerimi cebime koyup keyifle güldüm "Eninde sonunda o masada karşılıklı oturacağımızı göz önünde bulundurup karar ver." sol gözümü kırpıp odadan çıkarak canlı bombayı ardımda bıraktım. İstediği kadar patlayabilirdi, asıl bombalar benim elimdeydi.
🌕🌕🌕
Kurşun'un mabedine giriş yapıyordum. Şimdiye kadar benimle tek bir derdi olmayan adam İlay'ı, ona göre Nilüfer'in benimle beraber olduğunu öğrenince kafa tutmak gibi bir gaflette bulunmuştu. Bununla kalmayıp üstümüzde pis planlar yapıp icraate geçmişti.
Dudaklarımın arasındaki sigarayı parmaklarımın arasına sıkıştırıp kolumu arabanın camından dışarıya uzattım. Dumanı dudaklarım arasında serbest bırakırken bir yandan mırıldandım "Göt davarı."
Kurşun'un evinin çaprazına park etmiştim arabamı, sigaram bitince gidip bizzat görüşecektim kendisiyle.
Sigaramın külünü ufak bir hareketle düşürüp tekrardan dudaklarıma götürürken bahçe kapısı aralandı, bu saatte nereye gidiyordu umrumda değildi, nereye gitmek istiyorsa ulaşmak için beni aşması gerekecekti.
Sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirip araba uzaklaşmadan sağ elimle direksiyonu çevirip sert bir manevrayla döndüm. Ani bir hızla ikinci sert manevrayı yapıp arabasının önüne kırdım.
Arabasındaki adamlar inip Kurşun için etten bir duvar haline gelip bana silah çekince Kurşun'da arka kapıdan inerek teşrif etmişti.
Arabadan inip adamların arasındaki Kurşun'a baktım, yaptığı hatanın farkındaydı. Beni her türlü karşısına almak gibi bir hata yapmıştı.
Sigaramdan son bir nefes alıp parmaklarımın arasına geri aldım, diğer elimi de cebime yerleştirip çenemi kaldırdım. İki adım atmıştım ki adamlar silahlarını sıkıca kavrayıp emniyeti açtılar.
Alayla güldüm"Hey hey, sakin olun gençler. Sadece konuşmaya geldim." Aralarında güç zehirlenmesi yaşayan adama özellikle bakarak gülüşümü büyüttüm "Yaptığının farkındasın, sana getirilerinin de götüreceklerinin de farkındasın. Tonla adamla geziyorsun, çünkü korkuyorsun ama hala utanmadan karşımda kendini kabartıyorsun."
Dik duruşu sekteye uğradı, kaşları öfkeyle çatıldı "Benimle düzgün konuşacaksın Karakan! Sen beni ölümle tehdit ederken ne sanıyordun?"
"Ben seni ölümle tehdit etmedim, oyun oynadık. Kazanan kaybedeni tek kurşunla öldürür dedim, sende kabul ettin. Biz canımızla kumar oynadık, zorla da yapmadık üstelik." Sigaramı yere atıp ayakkabımın ucuyla ezerken gözlerimi gözlerinden ayırmadım "Sen bir kadına sahip olmak için kumar oynamak istedin, özellikle Nilüfer için yapmak istedin bunu. Karşılığı olacaktı."
" Mafyacılık oynamayı bırak Karakan! Sen boksörsün, oyununu oyna, kazan ve paranı al. Senin gibiler bizlere para kazandırmak için var."
Alt dudağımı dişleyip sinirle gülmeye başladım, bunu o kadar inanarak söylüyordu ki. Boş, bomboş. "Senin doğduğun gecenin sabahını sikeyim Kurşun." Dedim sakince ama bir o kadar baskın öfke barındıran tonda.
Keyifle güldü söylediklerime "Hayatını böyle imkansız hayallerle heba etme Karakan, mesela ben Nilüfer ile evlenmeyi hayal ediyorum."
Kendimi kaybetmek üzereydim, onu öldürmemi mi istiyordu? Şu an bütün planı siker atar istediğini yapardım, o motivasyona sahiptim.
Emin ve hızlı adımlarla silahlı adamları umursamadan Kurşun'a doğru ilerledim. Adamlar ne yapalım dercesine Kurşun'a bakınca Kurşun, kendisini saran panikle "Sakın ateş etmeyin." Demişti.
Dudaklarım silik bir tebessümle kıvrıldı, tabi ki ateş edemeyecekti.
Tam karşısında durup yakalarından tuttuğum gibi sarstım. Kendimi kasıyor, dişlerimi sıkıyordum. Burnumdan soluyarak hırsla sırtını arabaya vurdum "Senin anlamadığın şey şu Kurşun. Benim gibiler size para kazandırdığı için yaşamalıyız. Çünkü siz hiçbir sikimden anlamayan amipler sadece para saymayı bilirsiniz." Sağ elimle yakasını tutmaya devam ederken sol elimle belimdeki silahı çıkarıp etrafımızı saran dört adamı da gözümü kırpmadan sırayla vurdum, sıra karşımdaki klavye delikanlısındaydı.
Namlunun ucunu şakağına yaslayıp yakasını tuttuğum elimi boğazına sardım. "Bu yüzden bu saçma blöflerini siklemiyorum. Şu an her şeyi göze alır senin o beynini patlatırdım ama her şeyi göze alıp öldürmek isteyeceğim kadar iyi bir düşman değilsin." Alayla güldüm"Bu zekayla basıl girdin lan Kuytu'ya? Daha bir planı bile beceremedin, neden beceremediğini söyleyeyim."
Namluyu daha da bastırdım şakağına, aşağılayan bakışlarımı yüzünde gezdirdim "Benden korkuyorsun onu biliyorum, Nilüfer'i ise kadın olduğu için hafife alıyorsun. Ben düşmanın zekisini, oyunu kuralına göre oynayanını severim."
Öfkeyle sıktı yumruklarını, gözleri nefretle parladı "Sen benimle nasıl konuşuyorsun? Kim olduğumu unuttun galiba!"
Başımı sen akıllanmazsın der gibi iki yana sallarken küstah gülüşüm büyüdü "Dominus'un sağ kolusun ama vulgus sayılırsın, rütben yok." Silahın namlusunu çevirip kendimi işaret ettim "Peki ya ben?" Zaferimle göğsümü kabartarak güldüm "Yaklaşık yarım saatten beri Custos'um." Karan Soykan'a düşünmesi için verdiğim zaman fasa fisoydu, ben o masaya ya bugün ya yarın oturacaktım.
Onun masaya dahil olmak için Karan'a yaranmaya çalıştığını bilmemek mümkün değildi, arkasından söylenir yüzüne itaat ederdi. Sürekli yağ çekerdi, niyetini gizleyemiyordu.
Custos olduğumu söylediğimde gözleri inanamaz şekilde büyüdü "Hadi lan oradan, sen kim Custos olmak kim? Öyle her isteyeni alsalardı-"
"Seni alırlardı değil mi?" Boğazını bırakıp bir adım geri çıktım "Onlar her isteyeni alır mı almaz mı bilmem ama ben istediğimi alırım Kurşun." Silahı belime geri sıkıştırdım "Zamanı gelince canını alacağım gibi."
Yıkılmış gözüküyordu, inanmıyordu fakat ihtimali bile onu bu denli yıkabiliyordu. Silahına davranacağı sırada ard arda cıkladım "Custos öldürmek mi? Gerçekten mi? Bunu yapmamalısın." Tam kalbinin üstünde beliren kırmızı, keskin nişancı ışığı ile bedeni kaskatı kesildi. Far görmüş tavşan bakışları ışığın nereden geldiğini aradı bir süre, bulamayınca bana döndü "Ne oluyor lan? Kimsin lan sen?!"
"Defalarca söyledim, anlamak istemedin. Tekrar ediyorum, Nilüfer'in çevresinde dolanırsan ecelin, uslu uslu durursan canını bağışlayan olurum. Yoksa Custos olarak öldüreceğim ilk kişi sen olursun."
🌕İlay Soykan🌕
Limiti koyan zihindir, zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebildiği kadar başarılı olur. %100 inandığımız sürece her şeyi yapabiliriz. Yapmak istediğim şeye yüzde bir milyon inanırdım ki başarısızlığa mahal vermeyeyim. Benim içimde başarısızlık riskinin bile ihtimali yoktu. Başarızlığa giden yola girmemek için 'z' ye kadar plan yapar, ona göre ihtimaller üretirdim.
Başarızlığa giden yola girdim diyelim, ilk sapaktan dönmenin çabası içerisine girer, olumsuz sonuca ulaşmadan yoldan geri dönerdim. Olumlu sonuca ulaşmanın, o an göremesem de illaki bir çözümü olurdu. Onu bulana kadar ne uyku ne yemek, insani reaksiyonlara ara verirdim.
Tek benim hayatım değildi önemli olan, insanoğlunun hayatıydı. Bu nedenle bu yola girerken adımlarımı bir çok yalanla atmıştım. Riske atılacak tek bir hareketim yoktu. Risk havuzunda yüzüyor, kırık cam parçaları üzerinde yürür gibi dikkatli adımlar atmam gerekiyordu. Ayaklarıma cam parçaları batmadan bitirmem gereken bir yoldu, yolun sonunda zaferin benim olması dışında ön görebildiğim bir şey yoktu, umrumda da değildi.
Gözlerim sedyede yatan abimdeydi, öldü olarak gösterdiğim abim aslında şükürler olsun ki nefes almaya devam ediyordu. Hayati riski sürüyordu, yoğun bakımdaydı.
Can savaşı veriyordu, nefes alıyordu ama güçten düşmüş haliyle savaş veriyordu.
Hastanede gördüğü tedaviden sonra teşkilat binasının revirine gerekli düzeneği kurup buraya getirilmişti. Başında bir doktor bekliyor, her an ilgileniyordu.
Beline kadar örten beyaz örtüsüyle aynı renkteki solgun yüzünde gezindi gözlerim, dudaklarının pembeliği solgun, mora kaçmıştı. Bedeninde yer yer morlukları vardı. Kablolara bağlanmış şekilde hareketsizce yatıyordu. Gözlerini bir kere açması, bir parmağını oynatması için nelerimi vermezdim.
Yaşadığını bilerek cenazesine katılmak bile beni yerlebir etmişti, ölme ihtimali, hayati riski beni günlerce panik atağa sürüklemişken gerçekten ölürse nasıl olacağımı kestiremiyordum. Bunun olmasına izin veremezdim.
"İlay Hanım." Odaya giren doktor ile gözlerimi abimden ayırıp yutkunarak adama döndüm. Ellili yaşlarındaki adam yorgun görünüyordu, abimin başında uykusuz geceler geçirmiş olmalıydı.
"Getirdiğiniz madde abinizin kanında tespit ettiğimiz maddeyle aynı madde." Onun soğukkanlılıkla sarfettiği her kelime benim nefesime ket vuruyor, ruhumu paramparça ediyordu. Sağ elimi yumruk yapıp var gücümle sıkarak yaslandığım duvardan ayrıldım.
Yanağımın iç tarafını kanatacak derecede ısırırken cevap vermek adına sesimi aradım, boğazımdaki yumru konuşmama mani oluyordu. "Nasıl bir madde bu?"
"Sadece insan değil, nefes alan her canlıya yayılan bir virüs gibi. Önce yavaş yavaş hafıza kaybı yaşatıyor, ardından iç organlarını çürütüp yaşam fonksiyonları çökertiyor. Düzenli kullanımda iki ayda ölmesi muhtemel fakat abinizin bu maddeye bağışıklığı dikkatimizden kaçmadı. Panzehir kullanımı mevcut olabilir."
Umut, bir çocuğun annesinden masumca istediği şekerin alınması kadar ince bir saflıkla sızdı kanıma. Çaresizlik ve umut karışımı tebessümümle yaklaştım doktora, gözlerimdeki umudu görüyordu. "Tamam panzehir yapamaz mısınız? Maddeyi getirdim size. Aynısıymış işte, panzehir yapamaz mısınız doktor bey?"
Karşısında öyle çaresiz duruyordum ki doğru kelimeleri seçmekte zorlanıyordu. "İlay Hanım, emin olun günlerdir uğraşıyoruz ama bu kaç gün, kaç hafta sürer kestiremiyorum." Gözleri abimi buldu "Ve abinizin çok vakti-"
Cümleyi zihnim kendiliğinden tamamladığında korkuyla irkilerek geri adım attım "Hayır hayır." Dedim sertçe sözünü keserek "Hayır lütfen" dolan gözlerimi gizlemek adına ellerimi yüzüme kapattım, abimin yanında ağlayamazdım. O benim ağlamama daha çok üzülürdü, bana geri dönmesi için üzülmemesi gerekiyordu.
Göz yaşlarımın olduğu yerde durduğuna emin olup burnumu çekerek ellerimi gözlerimden çektim. Gülümsemeye çalışarak doktora baktım "Cümlenizi tamamlamayın, abimde panzehir kullanımı mevcutsa bu zehri verenlerde illaki vardır değil mi? Bulurum ben."
Etrafıma bakındım dalgınlıkla "Pars nerede?"
Doktorun çaresiz bakışlarından kaçarak odadan çıkmak için uzaklaşırken adamın "İlay Hanım." Demesini umursayacak durumda olmadığım için dinlemeden çıktım odadan. Söyleyeceği hiçbir umutsuz cümleyi işitmek istemiyordum. Abim kurtulacaktı, kurtaracağım onu.
Etrafta Pars'ı aradım, hemen gitmemiz gerekiyordu. Sungur yokluğumuzun farkına varmamalıydı, hemen gidip plan yapmalıydık. Bulmamız gereken bir panzehir vardı, vaktimiz yoktu.
Elinde evraklarla koridordan geçen Sanem ile karşı karşıya gelince gözlerinin anında özlemle büyüdüğüne şahit oldum. Benim için baş gösteren hisle aynıydı.
"İlay!" Demesiyle bütün duvarlarım anında yıkıldı. Sadece Sanem, sadece Sanem için yıkardım duvarlarımı. Karşı karşıya gelince anında kollarımızı birbirimize sardık. "İlay." Dedi sevgiyle saçlarımı okşarken, sıkıca sarılınca acım az da olsa dinmişti.
"Sanem."
"O günden beri görüşemedik, nasılsın?" Karan Soykan'ın gerçekten masanın başında olup olmadığını öğrenmek ve Sungur ile konuşmak için maç binasına girdiğim gün yanıma gelen garsondu Sanem. Orada çalışan garsonlardan birinin kimliğine ulaşıp yerine geçmişti.
İnsanlara içki dağıtırken bir yandan konuşulanları dinleyerek bilgi topladı, o an tek öğrenmesi gereken Karan Soykan'ın masanın başında olup olmadığıydı, bunun cevabını da garson kılığında yanıma gelip gözlerini olumlu anlamda kapatıp açarak vermişti. Onun sayesinde emin olunca Sungur'un yanına konuşmak için gitmiştim.
"İyiyim." Dedim uzaklaşırken "Sen nasılsın?"
"Her zamanki gibi çalışıyoruz, beni boşver aynıyım işte." Elini omzuna koyarak tebessüm etti "Gerçekten nasılsın?"
Gülüşüm sekteye uğradı, başımı omzuma eğip zorlukla konuştum "Cevap vermeme gerek var mı? Eminim ki anlıyorsundur."
"Anlarım." Başını ağır ağır sallarken omzumdaki eli destek olmak isteyerek sıklaştı "Ve biliyorum, sen ne istersen hep başardın. Bunu da başaracaksın, boşuna yapmadın değil mi bu kariyeri?" Espriye vurarak gerginliğimi almaya çalışıyordu.
"Haklısın. Hepimiz başaracağız." Ağlayacak gibi hissettiğimden uzaklaşmak istedim, etrafıma bakındım "Pars'ı gördün mü?"
"Başkanın odasındaydı." Saat gecenin üçüydü, başkan geldiğimizde burada değildi. Geldiğimizi öğrenip gelmiş olmalıydı.
"Teşekkür ederim, bu iş bitsin. Eski günlerdeki gibi kız gecesi." Dedim gülerek, içimdeki kasvet bile engelleyemedi olumlu cümlelerimi.
"Her zaman." İçten bakışlarımızla bir süre sessiz kalıp ayrıldık ortamdan, Cemil başkanın odasına ilerledim emin adımlarla. Kısa sürede odaya ulaşıp kapıyı tıklattım. "Gel." Komutunu alınca beklemeden içeriye girdim.
Kapıyı kapatıp masanın ardında oturan adama döndüm "Başkanım." Baş selamı vererek bir kaç adımla masanın karşısına geçtim. "Hoş geldin İlay, otur kızım."
Dediğini yaparak Pars'ın karşısındaki koltuğa oturdum "Hoş buldum başkanım."
"Nasıl gidiyor görev?"
"Her şey yolunda başkanım, bize kumpas kuran birinin üzerimizde kullanmak istediği maddeyi araştırmak üzere getirdim. Abimin kanında çıkan maddeyle aynıymış." Nefeslenmem gerekti, kalbim titriyordu. Stresle ayağımı sallamamak için çaba sarfediyordum. Tırnaklarımı deri koltuğa geçirmekten alıkoyamadım kendimi. "Virüs dedi doktor, önce hafızayı siliyor, sonra da organları çürütüyormuş. Normalde iki ayda öldürebilirmiş ama abimin panzehir kullandığından da bahsetti. Düşmanın ellerinde panzehir olması muhtemel."
Abime kim bilir ne acılar çektirmişlerdi. Bunu Karan Soykan'ın bilmeme ihtimali var mıydı? Oğlundaki büyük değişimi görmemiş miydi? Yoksa bunu abime yapan o muydu? Abime, kendi oğluna bu eziyeti yapan öz babası mıydı?
Ruhum ezildi, bu ihtimalle bedenim uyuşmaya başladı. Karan Soykan beni sevmezdi ama oğluna tapacak vaziyetteydi, nasıl yapardı bunu? Neden yapardı? Kuytu'da nelerin döndüğünü az çok biliyorduk. Kanıt yoktu, tasdiklediğim gibi iyi önlemleri vardı. Bunun için oradaydım.
Kuytu ile alakalı bir kaç önemsiz ama gidişat yolu çizebileceğimiz belgelerin olduğu dosya isimsiz biri tarafından elimize geçmişti. Ardından abimin kapıma gelmesi ve Sungur'un söylediği baban büyük masanın başında bilgisi hızlı gelişen olaylardı.
Sungur'u bırakamazdım, çok şey biliyordu. Aynı evde yaşamak benim de beklediğim bir durum değildi ama bana doğrudan bilgi verebilecek, elimden kaçırmamam gereken biriydi. Bu nedenle söylediklerini hızlıca doğrulayarak anlaşmamızı onaylamıştım.
"Panzehir önceliğimiz olsun ama dikkatli olun. Pars bilgisayardaki videodan bahsetti."
Onayladım "Evet başkanım, Karan ve Azra'nın kızı Balca Soykan benimle görüşmek için günlerce ağlamış. Annesinin yanında konuşmadı, sır olduğundan bahsetti. Abim o videoda açığa kavuşacak bir şeylerden bahsetmiş olabilir."
"Çok iyi şifrelenmişti, bugün açtık, bütün bilgiler silinmiş. Sadece 'Minik kardeşim İlay'a' isimli bir dosya vardı." Gözlerim doldu, tırnaklarımı daha da batırdım koltuğa. 'Minik kardeşim' bana hep kaç yaşında olursam olayım minik kardeşi olduğumu söylerdi.
Ellerimin titremeye başladığını hissettim, nefesim ağırlaştı. Ağlamamak adına başımı kaldırıp Cemil başkanın gözlerine baktım. O bana hep bir baba gibi yaklaşır, sırtımı sıvazlar, güç verirdi. Gözlerine bakarak alırdım o gücü, bana hep güvenerek bakardı.
Sesimin titrememesine özen göstererek yutkundum "İzleyebilir miyim?"
Başını onaylar anlamda salladı, güç vermek istercesine gülümsedi "İzleyebilirsin İlay, biz bakmadık. İşimize yarayan her bilgiyi söylemelisin."
"Merak etmeyin."
Önündeki dosyayı önüme uzattı "Bu Sungur'un dosyası."
Karton dosyayı alıp kapağını kaldırdım, sayfanın kenarına iliştirilmiş fotoğrafına baktım önce, her zamanki sertlikle bakan yeşil gözleri, kumral teni, kasılmış çenesi, her zamankinden daha düzenli saçlarıyla duruyordu.
Fotoğrafın altında ki bilgilerde gezindi gözlerim. Doğum tarihi 20.08.1988, aslan burcu, Kütahya'lı gibi bilgileri geçtim. Beni asıl dumura uğratan, dengemi şaşırtan bilgideydim. Fotoğraf onundu ama isim bölümünde Sungur yazmıyordu ve...
"Adam askermiş." Dedi Pars gür sesiyle, bütün sessizliği bozup şaşlınlığıma katılarak. "Hemde bordo bereli yüzbaşı."
Asker? Sungur aslında askerdi. Hemde yüzbaşı öyle mi?
"Yani" başımı kaldırıp Cemil başkana döndüm sorgular anlamda "O da mı gizli görevde?"
"Hayır, iki ay önce ailesinden tek bir yaşayan bırakmamışlar. Albay ile görüştüm, işinde çok başarılı bir askermiş. Hızlı kararlar ustası dedi, hızlı düşünür, hızlı ve mantıklı hareket edermiş. Her göreve önden koşar, başarısızlığı aklından bile geçirmezmiş. Onun sorguladığı teröristin on saniye içinde konuşmama ihtimali yokmuş." İçli bir nefes çekti " ara vermesini, acısını yaşayıp kafasını dinleyip dönmesini söylemiş ama herkes dört dörtlük değil elbet. Kafasına buyruk hareket eden biriymiş. Bu nedenle olabileceğinden, o zamandan beri haber alınamamış, izini kaybettirmiş. Size anlattığı hikaye doğru, intikam için orada."
Bu plansız ve aniden ortaya çıkan planlarını açıklıyordu. Elimdeki dosyaya çevirdim başımı, Sungur aslında ailesinin intikamını almak isteyen bir askerdi. Bunun için mesleğini bırakmış, belki de tehliye atarak bu yola çıkmıştı. Ben mesleğimle bu yola devam etsem de kader ortağı sayılırdık. O rahat hareket etmek için başına buyruk hareket ediyordu ben ise doğru adımları atarak bu işi halletmek için işime sarılarak devam ediyordum. Zordu, gerçekten zordu. Acın varken mantıklı hareket etmek çok zordu.
Sayfayı çevirdim, bu sefer asker üniformalı bir fotoğrafı karşıladı. İri cüssesini saran asker üniformasının içindeyken yeşil gözleri daha da can alıcıydı. Bakanın ikinci kez bakmak istemeyeceği kadar derin ve sert. Yüz hatları daha keskin gözüküyordu, asker olmak ona yakışıyordu.
Aklımı kurcalayan şeyler vardı. "Ailesini neden öldürmüşler, Kuytu'dakiler onu nasıl tanımıyorlar?"
"Babası işinde iyi bilindik bir iş adamıymış, paraya sıkışınca Kuytu'dakiler aralarına almışlar. Bu işlere onu da dahil etmişler, Sungur o sırada görev başında tabi. Yüzünü hiç görmemişler. Babası içeride dönen pislikleri anlayınca Sungur'u korumak için kütükten sildirmiş." Yani Sungur'dan ya da her kimse ondan haberleri yoktu. Olsaydı da farklı bir yolla bu işe kalkışacağına eminim. Kendisini garantiye alacak yolu bulamasa karşılarına çıkar çekinmeden kafa da tutabilirdi. Deli kanı vardı onda.
"Bu ona güvenebileceğimiz anlamına gelmiyor mu başkanım? Kim olduğumuzu söyleyip ortak olarak devam edebiliriz."
Düşünceyle kaşıdı çenesini "Onu ben halledeceğim. Siz hiçbir şey söylemeyeceksiniz. Attığınız her adımı bana bildirmeye devam edin, ona göre yol çizeceğiz. Başka bir şey yoksa çıkabilirsiniz çocuklar."
Dosyayı masanın üstüne bırakıp ayağa kalktım "Müsaadenizle başkanım." Pars'ta kalkarak arkamdan geldi, beraberce odadan çıkıp kapıyı ardımızdan çektik. Şoku atlatmak adına birbirimize bakıyorduk.
"Herif asker çıktı iyi mi? En azından şüphelenmeme gerek kalmadı." Deyince " Aynen öyle, bir kere daha yanlış kararlar vermeyeceğimi görmüş oldunuz Pars Bey. " Dedim alayla gülerek.
Aynı alayla karşılık verdi "Rastgele risk aldın, şansın yaver gitti. Yine de bir şey demeyeceğim, sen en iyisini bilirsin Kraliçe." Son kelimenin üstüne basarak söylemişti. "Bak bu konuda haklısın."
Arkamı dönüp koridor boyunca yürümeye başladım, takip ediyordu "Çok mütevazisin."
"Öyleyimdir canım."
Abim, Pars'ı koruma olarak yanıma tıkladığında ikimizde ne yapacağını bilmeyen gençlerdik. Tek bildiğim eve geri döndüğümde eskisinden daha güçlü olduğumu bilmekti. Çok düşünmüştüm, sonucunda İstihbarat Teşkilatına katılmayı istediğimi fark etmiştim. Pars'ında isteğinin bu olduğunu anlayınca beraber başvuru yapmıştık. Her yolda beraberdik. Abim görevlendirdiği için ve parasını yatırdığı için koruma sıfatından bir türlü çıkmamıştı ta ki şu ana kadar.
Koridorun sonundaki odanın kapısını tıklattım, bilgisayarı Gediz'e teslim etmiştik, onun ilgilendiğini bildiğimden videoyu izlemek için gelmiştim.
Başını bilgisayarından kaldırıp duvarın ardındaki bana ve Pars'a baktı. Gözleri ışıldamıştı. Eliyle gel işareti yapınca kapının kulbuna gitti elim, "Ben Sanem'in yanındayım, bunun cıvık hareketlerine katlanamayacağım. "
"Tamam git sen." Pars uzaklaşırken kapıyı açıp içeriye girdim. "İlay, hoş geldin. Nasılsın?"
Masanın üstünde duran abimin bilgisayarına uzandım "İyiyim sen nasılsın?"
Samimiyetle gülümsedi "Seni gördüm daha iyi oldum."
Bilgisayarın ekranını kaldırıp düğmesine bastım.
"Görev nasıl gidiyor?" Konu açmaya çalıştığının farkındaydım, engel olmadım. Masanın önündeki koltuğa oturdum, bilgisayar açılana kadar sohbet edebilirdim. Sonuçta düşman değildik, profesyonel iş arkadaşlarıydık. Eski sevgili olsak bile işimiz özel hayatı kapsamıyordu. Kapsayamazdı.
"Bu geceyi de atlatabilirsek iyi gitmeye devam edecek." Açılan bilgisayarı işaret ettim "Videoyu izlemeye geldim, bana müsaade eder misin? İşin varsa boş oda bulayım."
Sorun yok dercesine salladı başını "Burada izleyebilirsin." Çaprazındaki başka bir odayı gösterdi "Orada olacağım, kendini iyi hissetmezsen seslendiğin anda buradayım." Kötü ayrılmadığımız için iki yakın arkadaş olmayı başarabiliyorduk sanırım ya da Gediz'in bana karşı hala duyguları mevcuttu. Bunu bana aksettirmediği sürece umursamıyordum.
Gülümsedim "Teşekkür ederim."
Arkamdan kapıya doğru geçerken elini omzuma koyup destek olmak istercesine sıktı. Odadan çıktıktan sonra bilgisayarın masaüstünde bulunan tek dosyaya tıkladım.
'Minik kardeşim İlay'a' klasörünü görür görmez titrek bir nefes verdim. Kalbim çoktan sıkışmaya başlamıştı. Titreyen parmaklarımı klavyenin önündeki dokunmatikte gezdirip klasörün üstüne tıkladım. Karşıma çıkan bir video vardı. Minik kardeşim İlay'a yazıyordu. Vakit kaybetmeden üstüne tıkladım
Açılan siyah video sayfası büyüyüp ekranı kapladı. Derin bir nefes alıp verdim, hazır değildim.
Ekrana tıklayıp başlattım videoyu. Saniyeler sonra kamerayı yerleştirdiği için ekrana yakın olan abimle yüz yüze geldim. Yüzündeki kocaman gülümsemesiyle ekranı bir yere sabitledi, bana geldiği gün gibi değildi. Ten rengi canlı, gözleri ışıl ışıl, saçları gür, kilosu da yerindeydi.
"Balca'm," kameranın karşısındaki koltuğa oturup sol bacağına vurdu iki kere "Gel bakalım buraya da İlay ablana video çekelim."
"Yaşaşın!" Koşarak abimin vurduğu yere ellerini koydu Balca, kucağına alması için bekledi. Abim Balca'yı kollarının altından tutup sağ yanağından öptükten sonra kucağına oturttu.
Sağ yanağımın yandığını hissediyordum, elim istemsizce yanağıma gitti. Beni de öper miydi bir gün?
Ekrana baktı, biliyormuş gibi parmaklarının içini öpüp kameraya doğru üfledi. Yanağımdaki yangının yerini göz yaşlarım aldı, istemsizce akan göz yaşlarımın arkası kesilmiyordu, yanağımdan çeneme doğru süzülüyorlardı.
Parmak uçlarımı ekrana uzattım, incitmekten korkar gibi nazikçe abimin üstünde gezdirdim.
Abimin yaptığını yaparak Balca'da öpücük atmıştı, gülümsedim.
"İlay ablayı mı öptük abi?" Dedi o çocuksu tınısıyla.
"Evet canım, İlay ablanı öptük." Saçlarını okşadı Balca'nın "Onu ne kadar sevdiğimizi gösterelim mi?"
Başını usul usul sallayarak onayladı Balca, kollarını iki yana açınca abimde iki yana açarak ne kadar sevdiğini ifade etti.
Anlık kaşları çatıldı Balca'nın, huysuzlanarak sitem etti "Ama omaş! Senin kolların daha püyük!"
Bu noktada kocaman güldü abim "O zaman İlay ablana ikimizinde onu benim kollarım kadar sevdiğimizi söyleyelim mi?"
Hoşuna gittiğini belli eden gülümsemesiyle başını salladı Balca "olur!"
Kahvenin en güzel tonu olan gözlerini kameraya çevirdi abim, gözlerimin içine baktığına yemin edebilirdim. "İkimizde seni benim kollarım kadar seviyoruz İlay!" Neşeli sesi içimi titretti, ağlayışım şiddetlenirken görüşüm bulanıklaştı.
"Acaba o beni şeviyoy mu?"
"Ama bu nasıl soru Balca? O senin ablan, insan kardeşini sevmez mi? Eminim ki benden çok seviyordur seni."
"Geyince benimle oyun oynay mı?"
"Oynar tabi." Oynamadım.
"Kuyabiye yapay mı?"
"Yapar tabi." Yapmadım
"Uyurken öcü göydüğümde bana şayılıy mı?"
"Hem de her gece." Yalandı, hepsi yalandı. "Yapamam abi, bencilim ben yapamam. Lütfen yaşa ve sen yapmaya devam et lütfen." Akmaya devam eden yaşlarımı elimin tersiyle sildim "Ben yapamam lütfen uyan artık."
"Şimdi sen çık ben ablanla tek konuşmak istiyorum. Hem sana sürpriz de var."
Heyecanla ellerini çırpıp kucağından indi Balca "Yaşaşın, hemen çıkıyoyum!" Kapıya koşmasını beklerken kameraya yaklaşıp iki eliyle tuttu, bal sarısı gözlerini kameraya yaklaştırıp kocaman gülümsemesiyle bağırdı "Seni şeviyorum İlay abla!"
Bunu beklemediğimden bedenim kaskatı kesildi, tüylerim diken diken oldu. Arkasında kalan abimin sevgi dolu gülümsemesini izledim. Kamerayı bırakıp odadan çıkan Balca'yı takip etti. Kapının kapanma sesini işittim, ardından kameraya döndü bakışları. "İlay." Dedi içtenlikle "Minik kardeşim benim." Titrek bir nefes verdi, gözlerinin dolduğunu gördüm. Ellerimi yumruk yapıp sıkarak bekledim.
"Bu videoyu izliyorsan işler istediğimiz gibi gitmemiştir." Parmaklarımı şakaklarıma bastırıp ağlamamı bastırmaya çalıştım. "Üzülme, seni sevmeyi hiç bırakmadığımı bil yeter. Sana, seni benden daha çok sevecek birini bırakıyorum. Seni anlattım ona hep, seni görmeyen birinin bile nasıl seveceğine şahit ol, sana aşık diyebilirim. İçten içe seveceğini biliyorum, merhametini nereye kadar gizleyebilirsin?" Yutkundu.
"Seveceğini biliyorum, göster İlay. Sevgini ondan esirgeme güzelim." Şakaklarını ovup nefeslendi bir süre, ellerini çekip dirseklerini bacaklarına koyarak ellerini ortada birleştirdi. "Ayrılışımız seni sevmediğimden değildi, senin uğruna ölürüm İlay. "
Gözlerim korkuyla büyüdü, nefesim kesildi "Hayır." Başımı iki yana sallayıp oturduğum yerde yükseldim "Hayır ölmek yok, öyle konuşma. Ölmek yok."
Duymayacağını bilmek canımı yakıyordu, kendince konuşmasına devam etti "Seni çok sevdiğimi bil güzelim, abiler kız kardeşlerinin ilk aşkı oluyor genelde. Ben o hakkı kaybettim mi bilmiyorum ama sen benim ilk aşkım sayabileceğimden çoksun içimde." Kuruyan yanaklarım yeni yaşlarla ıslanırken parmak uçlarım ekrandaki abime dokundukça uyuşuyordu.
Yutkundu gergince "Seni yurt dışına çıkarması için görevlendirdiğim biri olacak, yokluğunda seni çok anlatmıştım ona. Balca'ya anlattıkça sana duyduğu sevgiyi düşününce o herifinde aşık olma ihtimali dönüp duruyor kafamda." Güldü bu nokta da, içtenlikle güldü fakat sol gözünden akan yaşa mani olamadı. Görmemem için elinin tersiyle sildi hemen. Burnunu çekip gülmeye devam etti. "Oflama sakın, abiyim kızım ben. Düşünmem gerekiyor böyle şeyleri." Hala kıskançlık etmesine güldüm istemsizce.
Ofladı "Neyse ne işte, ona gideceksin İlay. İstanbul'da kalmanı istemiyorum. Benim isteğim senin o cehennemden uzak durman İlay. Karakan bu görevi üstlenecek." Duyduğum isimle kendime gelerek geri çekildim, Karakan mı? Beni ona anlattığını biliyordum ama bu kadar güvenecek kadar yakın olduklarını bilmiyordum.
Benim hakkımda Sungur'a yurt dışına çıkarma talimatı verdiyse Sungur bunu neden yapmadı ya da bana neden söylemedi? Teşkilat mensubu olduğumu biliyor muydu? Yoksa başka planları mı vardı? Abimin sandığı hibi dürüst değildi belki de, sırf masaya dahil olmak için beni kullanıyordu.
"Onun daha haberi yok, son anda söyleyeceğim. Yapacağını biliyorum, senin de bu isteğimi boşa çıkarmayacağını biliyorum. O bizim eski evimizde yaşıyor, kızma lütfen. Hiçbir eşyaya dokunmayacak. O dürüst bir adam, dediğini yapar merak etme. Sende dediğimi yap İlay, burnunun dikine gitme. İyiliğini istediğimi biliyorsun, git ve izini kaybettir. Senin için hazırladığım odada ki dolapta para var, odanın şifresi 1815262" Yerinden kalktı, ağır adımlarla kameraya yaklaştı "Balca için sürpriz demiştim ya, onun için kocaman bir ayı almamı ve kollarına balon bağlamamı istemişti. En büyük hayali buymuş, senin vermeni istiyorum. Bunu yaptıktan sonra o şehri terket."
Bu kadar kolay mıydı gerçekten? Öylece çekip git diyordu, her şeyi geri de bırak, unut gitsin diyordu. Bu kadar kolay değildi. Onun isteğini normal şartlarda göz ardı etmezdim, normal şeyler istiyor olsaydı.
"Seni çok seviyorum güzelim, umarım güzel bir hayatın olur. Her an gülümsediğin bir hayat benim de yattığım yerde huzurlu olmamı sağlar. Hep gül, sana gülmek çok yakışıyor. Minik güzel kardeşim benim." Öpücük attı son kez, buruk gülümsemesinin ardından siyah ekradaki yansımamla baş başa kaldım.
Bir süre yansımama baktım, harabe olmuş kendime. Saçlarım dağılmış, gözlerimin kızarıklığı gün yüzündeydi. Yüzüm göz yaşlarımdan parlıyordu. Harabeydim.
Yanaklarıma dolu misali vuran göz yaşlarımı tek celsede elimin tersiyle silip ayağa kalktım, bu kadar kolay değildi abi. Benim için bu kadar kolay değildi, senin için de olmayacak ama başaracağız.
Odadan hışımla çıkıp abimin yattığı revir odasına ilerledim hızlı adımlarla. Kapıyı açıp girdiğim gibi hemen başucunda buldum kendimi. Yarım saat öncesinden hiçbir şey değişmemişti. Solgun bedeniyle hareketsizce uzanıyordu.
"Videonu izledim abi." Yeterince ağlamıştım, bundan sonra savaşa bende dahil olacaktım. Sungur masaya dahil olabilirdi ama o masada bende oturacaktım. Savaş mı istiyorlardı, en alasını yapacaktım. Benden kurtuluşları olmayacaktı. "Sen daha ölmedin, panzehiri bulup getireceğim. Gözlerini açacaksın ve Balca'nın tek hayali olan ayıyı kendin vereceksin. Benim tek hayalim ise Balca'yı öptüğün öpücüğün aynısını istiyorum ama iki yanağıma da, o sonradan geldi." İçli bir nefes çektim "Ben iki taneyi hak etmiyor muyum sence de? Belki de dört. Ama kesinlikle hak ediyorum. O gözlerini açıp tek hayalim olan öpücüğü vereceksin. Sarılacaksın, tıpkı Balca'ya sarıldığın gibi."
Düpedüz kıskançlık yapıyordum, bunu belli ederken çekinmiyordum üstelik. Yirmi yedi yaşında olabilirdim ama hala Boran Soykan'ın minik güzel kardeşiydim. "Ona bunları sunarken beni mahrum bırakıp gidemezsin abi."
Serum bağlı elini tutup sıktım, "Biz yine bir arada olacağız. Yüzde bir milyon inanıyorum."
Eli hareketsiz durdukça yüzüm yavaş yavaş düşmüştü, umudumu yitiremezdim. Burada durarak vakitte kaybedemezdim. Harekete geçip lanet panzehiri bulmam gerekiyordu.
Abimin alnına derin bir öpücük bırakıp odadan çıktım, başkanın odasına ilerledim. Acil bir plan yapmamız gerekiyordu.
🌕🌕🌕
06.28
Şeytanımın evinin önündeydim, abimin kaç dediğin cehennemin başının kapısındaydım.
Bana kıza abi lütfen, uyanınca yapmam gerekeni yaptığımı anlayacağına eminim. Sen hep anlayışlı biriydin.
"Buçuğu bekleyecek misin gerçekten?" Başımı ağır ağır sallayarak onayladım Pars'ı "yaşları küçük demeden her gün sabah altı buçukta kapımıza dikilir ayağa dikerdi bizi. Formundan kaybetmiş mi merak ediyorum."
Sabah erkenden kaldırır kahvaltı masasına otutturur, bir daha da uyutmazdı. Akşama kadar eve gelen hocaların haddi hesabı olmazdı. Onun gibi ünlü ve büyük bir iş adamının çocukları her daim kültürlü olmalıymış. Oyunla vakit kaybedemezmişiz. Peh... kıçımın iş adamı.
"Bakalım." Diyerek zile bastı Pars, saat buçuktu. Ard arda basarak rahatsızlık verirken benim bile sinirlerimi çoktan bozmuştu.
Büyük demir bahçe kapısı aralandı, ard arda üç takım elbiseli adam silahlarını kuşanmış şekilde çıktılar. Bu densizliği kimin yaptığını bilmediklerinden silahlarını kuşanmaları normaldi fakat beni görünce bırakmaları gerekirdi. Ah Karan Soykan ahh... Gerçekten korkak bir adamsın.
Kapı açılmıştı açılmasına da ortalıkta ne Karan vardı ne Azra. Pars zile basmayı bırakmadan onları bekliyordu.
"Buyrun İlay Hanım." Dedi boynunda gül dövmesi olan adam gür sesiyle, katı ifadesiyle karşıma dikilmişti.
"Nerede bu ev sahipleri? Misafirleri geldi hala uyuyorlar mı?" Adamlardan sıska olanı Pars'a ters ters bakıp ona karşı bir adım atmıştı ki Pars hemen belindeki silahı alıp adama doğrulttu, bir yandan zile basmaya devam ediyordu.
Onun bu hamlesiyle sıska olan da Pars'ı hedef aldı, arkada kalan sarışın öne çıkıp beni hedef almıştı. Dövmeki olan istifini bozmadan karşımda duvar gibi dikiliyordu.
"Karan Bey yok, Azra Hanım evdeler fakat sizin girmenize izin yok."
Pars zile basmayı bırakıp yanımdaki yerini aldı "Karşında İlay Soykan var, Soykan malikanesine almamaktan bahsediyorsun" dedi gür sesiyle "Hangi hakla?"
"Karan Bey'den emir alıyorum." Benim girişimi engellediğine göre bu eve kesin girmem gerekiyordu.
"İçeriye al." Bahçeden gelen Azra'nın sesiyle adam aralık kapıdan içeriye döndü "Ama Karan Bey-"
"İçeriye al dedim, sorumluluk benim. Gerisi seni ilgilendirmez." Adam el mahkum kabul ederek kapıyı aralayınca beklemeden içeriye adımlarımızı attık. Azra Soykan evinin kapısının önünde, üstüne aldığı şala sarılmış şekilde bekliyordu.
Göz göze geldiğimiz an gülümsedi "Hoşgeldin İlay" Pars'a da aynı gülümsemesiyle "Hoşgeldin Pars." Diyerek kocasına taş çıkaracak, yine de beni hoşnut etmeyen karşılamasını yaptı.
"Hoşbulduk diyelim bari."
Alınmadan soldurmadığı gülümsemesiyle içeriye davet etti bizi "Geçik bakalım, bizde tam kahvaltıya oturacaktık." Karan Soykan'ın düzeni aynı şekilde devam mıydı? Balca'da dahil miydi buna?
"Bu saatte? Çalışmadığını sanıyordum" Salondaki koltuklardan birine oturdum, Pars yanıma, Azra'da tam karşımıza geçmişti.
Annemin tarzı daha renkliydi, salonumuzdaki lacivert koltuklar, renkli süs eşyaları, odamdaki renkli boncuktan yapılma kapı süsleri, hepsi sevdiğim detaylardı. Bu ev ise beyaz ve kahve uyumuyla ruhsuz gibiydi.
"Karan'ın takıntıları işte, altı buçukta ailecek kahvaltı yapalım istiyor. Bugün evde yok ama alıştık artık. Normalimiz oldu."
Ailecek kahvaltı yapmak? Bizi o saatte sırf eziyer için kaldırırdı. Bizi aşağılarken bir yandan karnını doyururdu. Kendisinin kahvaltısı bitince sofrayı da kaldırtırdı, biz onun aşağılamalarını sindirmekten karnımızı doyuramaz, aç kalırdık. Şimdi aile saadetinden mi bahsediyordu?
Bunları dinlemek istemiyordum. "Balca nerede?"
"Odasında, bugün kendisi giyinmek istedi. İner birazdan." Ayağa kalktım "Sürpriz yapayım."
Sen bilirsin dercesine omuz silkti "Keyfine bak." O da yerinden kalkıp mutfağa ilerlerken "Selin Hanım, masaya iki tabak daha ekleyin lütfen." Diyerek uzaklaştı.
Yukarıya çıkmadan önce son kez Pars'a bakıp başımı salladım, aynı şekilde sallayınca merdivenlere yöneldim. Kulağımdaki böcek kulaklığa, kulağımı kaşır gibi dokunup aktif ettim "Sanem, kameralar."
Arkada klavye tuşuna hızla bastığının sesi gelirken bir handan heceleyerek "Hal le di yo rum." Demişti, ardından son kez tuşa bastı "Tamamdır canım, görüntüyü dondurdum. Kameralar yirmi dakika aynı görüntüde duracak."
Merdivenleri çıkıp çalışma odasının kapısına yöneldim, açacağım sırada benden önce davranan minik bedenle dursaksadım. Aralanan yan kapının ardından Balca çıktı. Beni gören gözleri heyecanla ışıldadı, beklemeden bir kaç adımla yaklaşıp kollarını bacaklarıma sarmaktan çekinmedi "İlay abla!"
Balca, gel İlay ablana onu ne kadar sevdiğimizi gösterelim.
İlay ablayı mı öptük şimdi?
Benim kollarım kadar sevdiğimizi söyleyelim mi?
Pantolonumdan tutulup çekilmesiyle sıyrıldım zihnimdeki girdaptan, video baştan sonra tekrarlanıyordu beynimde. En ufak boşlukta içine çekiliyordum.
"İsledin mi vidoyu?"
Onayladım "Evet izledim, sana sürprizi en kısa zamanda getireceğim." Ellerini çırparak olduğu yerde zıplamaya başladı "Hadi kavaltıya inelim!"
Gülümsedim bu haline "Sen in, ben tuvalete gidip geleceğim."
"Tamam o saman!"
Merdivenlere yönelirken bende banyoya girip kapıyı kilitledim, ayak sesleri uzaklaşınca banyodan çıkıp çalışma odasının kapısına yöneldim. Normal kilit gibi duruyordu ama kilidinde kartlı sistem olduğunu düşünüyordum. Benim kartıma bu odanın sistemini ekleyebilirsek başarabilirdik.
Elimdeki minik çipi kapının kilidine yapıştırdım, kulağımdaki kulaklığa dokunup aktif hale getirdim "Gediz?"
"Evet kapı kilidinde bir sistem mevcut, Kuytu kartını da yaklaştır. Aktif hale getireceğim." Dediğini yaparak kartımı yaklaştırdım. Gerginlikle olacağı beklerken iyice bunalmaya başlamıştım "Ne kadar sürecek?" Dikkat çekmemem gerekiyordu. Azra birazdan yukarıya çıkardı.
"İlay, iyi misin?" Azra'nın sesiyle elimi alnıma atıp soluklandım "İyiyim, abimin odasından bir kaç parça eşya alacağım."
"Tamam geç kalma, kahvaltıya oturuyoruz."
"Tamam." Dedim seslice. Başımı diğer tarafa çevirip gerginlikle gözlerimi kapattım "Gediz!" Dedim fsıltıyla ama baskın bir sitemle.
"Tamam hallettim."
Farkında olmadan tuttuğum nefesimi verip terden alnıma yapışan saçlarımı geriye attım. Kartı geri çekip tekrardan okutarak açılan kilit sesini işittim. Zafer gülümsemesiyle kapının kulbunu indirip içeriye girdim, kapıyı geri kapatıp hızla hareket ederek masaya ilerledim.
Stresten göğsüm şişip iniyor, soluklarım odada yankılanıyordu. Masanın üstündeki bilgisayarın ekranını kaldırıp elimdeki çipi üstüne yerleştirdim. "Gediz, bilgisayar."
"Bende." O bilgisayarı hallederken ben de dosyaları karıştırdım hızla, bir kaç yabancı adamın ismi dikkatimi çekmişti. Fotoğraflarını çekip eskisi gibi yerine bırakırken elim kaleme çarptı, yere düşen kalemi almak için eğildim. Başımı kaldırırken masanın altında gördüğüm çıkıntı merakla kaşlarımı çatmamı sağladı. Masanın altında çekmece yoktu ama altı ortantılı değildi, gizli bir çekmece olabilirdi.
"Bilgisayar halloldu." Ekran açılmıştı, çipi bu sefer masanın üstünde orantısız olan kısma koydum "Gizli bir çekmece olabilir tahminime göre kart sistemiyle açılıyor. Çözebilir misin?" Kartımı da koydum üstüne.
"Hallederim."
"Sanem." Dedim stresle "Ev halkı ne alemde?" Kameralara çoktan sızmıştı ne yaptıklarını öğrenip ne kadar zamanım olduğunu bildirmesi gerekiyordu.
"İlay, Azra kalkacaktı ama Pars engel olup kendisi kalktı."
"Çok dikkat çekeceğiz." Dedim sızlanarak, bilgisayar ekranına döndüm hızla. Masaüstü boştu, belgelerde öyle, maillerine girdim. İşte asıl hazine buradaydı. Dosyada gördüğüm isimlere atılmış mailler vardı. Fotoğraflarını çektim.
"İlay, iyi misin?" Pars'ın sesiyle daha da panik oldum, hemen çıkmam ve onunla inmem gerekiyordu.
"Neden ağlıyorsun?" Demesiyle zaman kazanmak için beni ağlarken görmüş gibi ortaya bahane attığını anladım, bu iyiydi. Ben kötü haldeyken onu görmek istemeyeceğimi Azra'nın bilmesi gerekirdi.
Bilgisayarı kapatacağım sırada mailler arasında başlığı dikkatimi çeken bir mail vardı, tıklayıp içeriğine baktım.
'Mnemosin geliştirme denemeleri derhal hızlansın.'
Kaşlarımı çatarak tekrardan okudum maili, Mnemosinde neydi?
Bunun da fotoğrafını çekip kapattım bilgisayarız ekranı da indirdikten sonra kulaklığıma dokundum "Gediz, hadi fazla vaktim yok."
"Tamam beş saniye daha izin ver." Parmaklarını hızla bastığı klavyenin seslerini işitiyordum.
"Vakit yok! Azra ayağa kalktı, Balca'ya bir şey söylüyor. Yanınıza geliyor olabilir." Gerginliğim o kadar yüksekti ki zaman zaman nefes almayı unutuyordum.
"Gediz!" Dedim panikle "Beş saniye çoktan ge-"
"Tamam, açılması lazım." Derin bir nefes çekti "oldu!"
Kartı alıp tekrar yaklaştırdım, kilit sesini işitince gerçekten gizli bir çekmece bulmanın zaferiyle gülümsedim. Çekmeceyi açıp içinde ne olduğuna baktım. Tek bir dosya vardı, kapağını açıp ne olduğuna baktım.
İlk sayfada abimin fotoğrafını görmemle bedenim kaskatı kesildi, altında yazanlarda gezdirdim gözlerimi. Okuduklarımla afallayarak arka sayfaları çevirdim hızla, Rastgele okuduğun cümlelerle bedenimle kalmadı, zihnim buz kesmişti.
"Bu olamaz." Dedim dehşetle, bedenim öyle buz kesmişti ki parmak uçlarım uyuşmaya başlamıştı. Zihnim de dönen cümleler beni olduğun yere mıhladı. Nerede ne yaptığımı unutacak konuma gelmiştim.
Elimi kalbime koyup sakinleşmeye çalıştım, bu fazlaydı. Hemde çok fazla. Titreyen ellerimle dosyanın her bir sayfasının fotoğrafını çekmeye başladığımda Azra'nın sesini işittim "İlay iyi mi Pars?"
"Daha iyi, iki dakikaya iniyoruz. Abisinin olayını hala atlatmış değil." Diye karşılık verdi Pars üzgün sesiyle.
"Anlıyorum, e haklı. Acele etmeyin. Dinlenince kendini iyi hisseder."
"Haklısınız, toparladı gibi. İki dakikaya ineriz."
Azra "Tamam madem." Dedikten sonra topuklularının sesinden uzaklaştığını anladım, merdivenleri iniyordu.
Dosyanın fotoğrafını çektikten sonra çekmeceye geri koyup kapattım. Ayağa kalkıp eşyaların yerini düzeltirken bir yandan aldığım bezle dokunduğum yerleri parmak izlerimin bulunmaması amacıyla sildim.
Her şeyi yerli yerine koyup hallettikten sonra kapıyı açtım, çıkarken Sanem'in "Kameralar 30 saniye sonra aktif hale gelecek İlay." Sesini işittim.
Süreyi kaçırmamak için çalışma odasının kapısını ardımdan kapatıp merdivenleri ayakkabımın önüne ağırlığımı vererek hızla çıktım. Abimin benim için düzenlediği odanın şifresini girdim hızla, 1815262.
Şifrenin anlamını geceden beri düşünüyordum ama hala çözememiştim. Fazla anlamsız duruyordu ama bir o kadarda anlamı olduğunu düşünüyordum.
Abim videosunda dolaba para bıraktığını söylemişti, belki dahası vardı. Kim bilir?
Kilidi açılan kapıyı itip içeriye girdim, ilk geldiğimde hazır olmadığımı düşünürken şimdi hiç düşünmeden girebilmek büyük bir gelişmeydi. Önceliğim duygularım değildi artık. Az önce dosyads gördüklerimden sonra benim en ufak duygu kırıntısına harcayacak vaktim yoktu. Düşman içimizdeydi, lanet soyumun başındaydı.
Odayı yağ yeşili ve krem renklerinde dizmişti. En sevdiğim renklerdi, hala unutmamıştı. Çift kişilik yatağımın örtüsü krem rengiydi ve üstünde işlemeli renkli çiçekler vardı, iki yastığın ortasında ortalama büyüklükte çiçek şeklinde yastık vardı. Tavandaki vidaya asılmış yeşil tülün üstünde de minik çiçek işlemeleri vardı, yatağımı çevreliyordu.
Bu küçükken istediğim bir şeydi, Karan Soykan her zamanki gibi çocukça şeyler istememem konusunda uyarıp konuyu açtırmamıştı. Abim gerçekleştirmişti. Prenses yatağı gibiydi.
Gözlerim doldu, dakikalar önce buz kesen bedenimin ısındığını hissettim. Yaşların akmaması için gözlerimi kırpmadım, dolaba ilerledim hemen. Kıyafet dolabını açtım, siyah bir el valizi vardı. Fermuarını açtım, dediği gibi tonla para vardı. İçini karıştırdım, paradan başka bir şey yoktu.
Oflayarak dolabın kapısını kapatıp makyaj masasına ilerledim. çekmecelerinş karıştırdım, yatak yanındaki komodinleri karıştırdım. Hepsi bomboştu.
"İlay, kameraların aktif olduğunu biliyorsun değil mi?"
Ofladım "Biliyorum Sanem, giriş şifresini görmedikleri sürece sorun yok, işimize bile yarayabilir. Çıkıyorum odadan."
Pars'ın sesi araya girdi "Bence de çıkmalısın artık, çok dikkat çektik."
Odadan çıkıp kapıyı ardımdan çektim, kapandığına emin olunca merdivenlerden indim "Daha da çekeceğiz." Dedim kendimden emin bir sesle "Çık odadan Pars, gidiyoruz."
Hız kesmeden giriş kata indim, Pars'ta odadan çıkıp peşime takılmıştı. Giriş kata inince elinde telefonla sofrada oturan Azra Soykan inmemizle başınu kaldırıp bana baktı gülümseyerek. "İyi misin?"
Yarım ağız güldüm "Olacağım, gidiyoruz biz." Balca üzgün bir mırıltı çıkarınca ona çevirdim başımı "Sonra geliriz." İşim düşmedikçe gelmezdim.
"Bulmayı umduğunu başka yerde aramaya mı gidiyorsun? Kahvaltı yapalım, sonrada gidersin." Kollarını göğsünde bağlamış, çenesini kaldırarak üstten bakışlarını yüzümde gezdiriyordu.
Güldüm bu dediğine "Umduğumu bulmadığımı nereden biliyorsun?"
Karan Soykan'ın ne iş yaptığından haberdar olduğuna emindim, destekçisi bile olabilirdi. Annem o şeytana karşı savaşırken canından olmuştu. Destekçisi olmadığı sürece bu kadın böyle karşıma dikilemezdi.
Tek kaşı kuşkuyla havalanırken dudakları alayla kıvrıldı "Sanmıyorum. Abin konusunda hala babandan mı şüpheleniyorsun?"
Bunu açık açık soruyor muydu? Kahkaha atmak istedim, beni deli ediyorlardı.
Sorgular anlamda gözlerimi kıstım "Abimin odasındaki banyoda kesici alet yok, ayna bile yok. Neden Azra?" Kaşlarımı kaldırdım, dudaklarımı 'yani' dercesine büzdüm "Açıkla, abimde ki değişimler dikkatinizi çekmiş, belli ki bir şeyler de yaşanmış. Haberiniz vardı ama gün yüzüne çıkmayan şeyler var."
Gözlerimi gözlerinden ayırmadım, büyük bir adımla aramızdaki mesafeyi kapatıp ayakkabılarımızın uçlarının birbirine değeceği kadar yaklaştım. "Abim kucağımda kan kusarak öldü, kalp krizi değildi. Ne gizliyorsanız öğrenmeden" başımı sağ omzuma eğdim hafifçe, işaret parmağımı göğsüme bastırdım "ne bana" ardından başımı sola eğip parmağımı onun göğsüne sertçe, ard arda iki kere bastırdım "Ne de size rahat yok."
İfadesini sabit tutuyor, tek bir duygu, düşüncenin esamesi okunmuyordu. Git gide öfkeyle parlayan gözlerimi gözlerimden çekmeden beni korkuttuğunu sanıyordu, yanılıyordu. Onların sandığından daha çok bilgiye sahiptim. Korkması gerekenler onlardı. Ben alacağımı eninde sonunda alacaktım. Abimi kurtaracağım.
Onu ardımda bırakıp emin ve sert adımlarla evden çıktım. Pars ile beraber sessizlikle bahçedende çıktıktan sonra arabaya bindik.
Pars arabayı çalıştırdıktan sonra eve doğru giderken göz ucuyla bana bakıyordu "Ee anlat, ne buldun?"
Dirseğimi camın önüne yaslayıp şakağımı elime yasladım. Sıkıntılı bir iç çektim "İğrenç şeyler Pars. Kafamda dönüp duran kötü ama gerçekleşse şaşırmayacağım ihtimaller doğruymuş ama en iyi habere odaklanalım." Gülümsedim "ellerinde panzehir varmış." Sadece buna tutunmak istiyordum, sadece iyi haber istiyordum.
🌕🌕🌕
Eve geldikten sonra Sungur'a yakalanmadan odalarımıza dağılmayı başarmıştık. Kafamda dönüp duran düşünceler bir an olsun zihnimi boş bırakmazken nefes almama bile müsaade etmiyordu.
Son birkaç gündür yaptığım gibi salonun koltuğuna kurulmuştum, boş tavana bakarken abimin videosu gözümün önünde tekrar tekrar oynuyor, bana içli içli İlay diyordu. Kapatmadan önce kaç kere öpücük attığını sayamamıştım bile.
Sağ kolumu alnımla gözüm arasında bir yere koyup sol kolumu koltuktan aşağı bırakarak gözlerimi kapattım. Farklı şeyler düşünüp kafamı dağıtmak istiyordum.
"Vampir olduğunu düşüneceğim artık." Sungur'un sesiyle gözle görülür bir irkilme yaşamadım fakat içim bir ürpermedi değil. Aniden ortaya çıkmalarına alışıyordum sanırım. Artık anlıyordum da, dağda savaşan bir askerdi o. Bu kadar sessiz olması artık daha anlaşılırdı, başına buyruk olması da.
Kolumu başımdan çekip gözlerimi araladım. Arkamdaydı, ellerini cebine koymuş eğilerek yüzüme bakıyordu, uykudan uyandığı belli olan mağrur ifadesiyle bile sert durabilir miydi insan? Duruyordu.
"Her sabah kalkıp 'Bu sabah İlay'a hangi lakabı uygun görsem' mi diyorsun?"
Gülüşü büyüdü "Hayır ama favorimin flamingo olduğunu söylemeden geçemeyeceğim."
Doğrulup yanımdan geçerek ayak ucuma oturdu, bedeninin üstüyle benden tarafa dönüp sol kolunu koltuğun üstüne uzattı. "Hiç uyumuyor musun sen?" Dedi bu sefer ciddiyet ve merakla.
Doğrulup bağdaş kurarak oturdum karşısına "Uyumuyorum değil, uyuyamıyorum."
Çözüm yolu aradı "Uyku ilacı alalım eczaneden?"
Cıkladım isteksizce "Bu iş sonuçlanana kadar rahat uyku yok."
"Kendini cezalandırıyorsun."
"Hak ediyorum."
"Neden hak edesin? Hangimiz bu geleceği görerek kararlar verdik? Kimse geleceği göremez, sadece ön görebilir." Anlamamı ister gibi üstüne basa basa ve tane tane devam etti "Bu ön görebileceğin bir gelecek gibi mi geliyor sana İlay?" Gözlerimin dolduğunu hissettim, karşısında ağlamak istediğim son kişi bile değildi Sungur.
Burnumu çekip boğazımı temizledim, sesimin titrememesi adına ard arda yutkundum. Yeşil gözlerine çıkardım maviliklerimi "Haklısın, ön gördüğüm gelecek bu değildi ama oldu ve benim savaşmam gereken bir gelecek."
Başını hayır anlamında iki yana sallayınca 'bu ne demek şimdi?' dercesine sert bir tavır takındım aniden. Beni bu savaştan geri tutmayı mı planlıyordu?
"Savaşamazsın." Demesiyle kan beynime sıçradı, hiddetlenerek "Ne demek şimdi bu?" Diyerek yükseldim. O ise bir o kadar sakince tebessüm etti "Kendinle savaşını bitirmeden başkasıyla savaşında galip gelemezsin." Ses tonu baskın ama bir o kadar da yumuşaktı, anlamam ve idrak etmem için tebessüm ederek tane tane konuşuyordu. "Bizim savaşmamız gereken tek bir kişi yok, hepsinde galip geleceğine şüphem de yok. Ama önce kendinle savaşı sonlandır İlay."
Bu adamın haklı olmasından o kadar nefret ediyorum ki, kanım öfkeyle kaynıyordu. Ona karşı değildi belki ama artık ona karşıydı. Ben öyle istiyorum.
Başımı sola çevirip gözlerimi kapattım, artık gitmeliydi. Dediği gibi kendimle savaşım yeterince büyükken bir de o eklenmemeliydi.
Çenemde hissettiğim parmaklarla titredi içim. İşaret parmağını çenemin altına koyup baş parmağıyla üstüne tüy gibi hafif baskı yaparak kendisine çevirdi yüzümü. Bu ani teması karşısında tepkisiz kalarak hareketine ayak uydurmuştum, gözlerimi aralayıp yüzüne baktım. Gözleri rotasını şaşırmadan gözlerimdeydi, o böyle bakınca ruhumu bile gördüğünü düşünüyordum. Öyle derin bakıyordu.
"Sana çelmeyi takan sen olma, yeterince düşmanımız var İlay." Verebilecek bir cevabım yoktu, haklıydı. Gücüm de yoktu, önce o parmaklarını çenemden çekmesi gerekiyordu.
Birbirimize olan bakışlarımız ortamın ağırlığıyla sürdü, ne ben çekebildim ne de o. Dün gece asker olduğunu öğrenmek ona karşı içini fazlasıyla rahatlatmıştı. Abimin ona verdiği 'Beni yurt dışına çıkarma' talimatını gizli tutması ve amacını bilmesem de eskisi kadar kuşkulu değildim, aynı evde yaşamak daha az tedirgin ediyordu mesela. Umarım geçerli bir açıklaması vardır.
Ben bunları düşünürken o ne düşünüyordu bilmiyordum, yine derinleşmişti gözleri. Dipsiz kuyuyu andırıyor artık içine çekmiyor, içine çekilme hissini uyandırıyordu içimde.
Gözleri yavaş yavaş gözlerimden ayrılıp rotasını şaşırırken nefesim ağırlaştı, tenimin ısındığını hissettim. 'Sen nereye bakıyorsun?!' diye bağırıp bir tokat yapıştırabilirdim, iyi fikirdi, ortam şenlenebilirdi. Mantığım şiddet yanlısıyken kalbim kalbim çok ayrı telden çalarak çoktan hızını arttırmıştı.
"Öhöm." Denmesiyle gözlerimi kapatıp yüzümü ekşittim. Çenemden ayrılan parmaklarının bıraktığı baskının izi bir süre yerini korumuştu.
Gözlerimi açmam ne kadar sürdü bilmiyordum, tek bildiğim Pars'ın bu durumu yanlış anladığıydı.
"Hayırdır, erkencisiniz?" Sesinde eski gerginlik ve dobralık yoktu. O da benim gibi Sungur'un asker olduğunu öğrenince rahatlamış olmalıydı.
Sungur karşımda rahatça oturup istifini bozmazken ben tekli koltuğa kendini atan Pars'a dönerek şirince sırıttım "Erkenciyiz mi?" Sungur'a dönüp tekrar Pars'a döndüm, paniklemiştim. "Erkenciyiz tabi çünkü Sungur bize kahvaltı hazırlayacak." Elimi omzuna koyup kalkması için ittirdim "Hadi bakalım Sungur, bugün bize neler hazırlayacaksın?"
Yerinden bir santim kımıldamış değildi üstelik bana bakışları iç açıcı da değildi. "Bir kere besledik diye bu kadar üstüne gelinmez insanın. Boksörüm ben" koca ellerini kaldırıp gözüme sokarcasına uzattı "Bu eller adam dövmek için var, yumurta çırpmak için değil."
Aklıma gelen fikirle gülerek yükseldim "O zaman viyana şnitzeli tam sana göre. Kahvaltıyı dışarıda yapalım sende akşam bize şnitzel yaparsın."
İlk defa duyduğunu belli ederek burnunu kırıştırdı "Şini ne?"
"Viyana şnitzeli." Dedi Pars açıklayarak "yaparken eti inceltmek ve yumuşatmak için tokmakla dövülür."
Başımı sallayarak onayladım "Aynen öyle, ellerin bu iş için biçilmiş kaftan olmalı."
"Övdün mü gömdün mü bilmem ama ellerim tokmak olamayacak kadar iyidir. Bunu reddediyorum." Ayağa kalkarken ellerine baktım, gerçekten iri ve güzellerdi. Mutfağa ilerleyince arkasından gülerek bağırdım "Ama neden? Uzun zamandır yemiyordum!"
Cevap gecikmedi "Birazdan tokatlayacağım yumurtaları yersin." Yerini tutmazdı ama neyse, en azından kahvaltı hazırlıyordu.
Sungur'un boşluğunu Pars doldurunca gelen sorgu ve imaları hissederek kaçmak üzere ayağa kalkıyordum ki kalçam koltuktan iki santimetre bile kalkmayı başaramadan kolumdan tutulmuş yerime mıhlanmıştım.
"Hayırlı işler İlay?"
İmalı tavrına karşılık kaşlarımı çatıp başımı ne demek istiyorsun der gibi geri çektim "Ne için?"
Öyle mi manasında kaldırdı kaşlarını, gülüşü imalıydı "Hiç." Dedi arkasına yaslanarak "Geldiğimde burası çok sıcaktı, ateşle oynuyorsunuz sandım. Yangın çıkar diye telaş ettim." Tek omzunu silkti "O kadar."
Çok pislikti, asıl Pars buydu işte. Özüne dönüyordu. Tırcı edasıyla "Ben ateşin ta kendisiyim oğlum." Diyerek omzuna bir sille vurdum. Etkilenmemişti bile, başını eğip güldü, ardından kaldırıp mutfağı işaret etti "Barutta orda, tutuşmasanız bari."
Yetmez miydi? Yeterdi. İşaret parmağımı burnunun ucunda salladım "Bana bak pis pis konuşma, bana nasihat veriyordu. Gözümüz dalmış o kadar. Kafandaki senaryolar anlamsız."
Banane dercesine omuz silkti "Sen öyle diyorsan, öyledir. Ben sadece telaşımı paylaştım." O kadar öyle değildi ki, pis sırıtışı, imalı bakan kahve gözleri kendisini ele veriyordu çoktan. Ben üstünde durdukça konu uzar giderdi bu nedenle kapatıp en yüksek rafa kaldırdım.
Bana nasihat vermişti, akıl vermişti. Yalan değildi kendimi kötü hissettirse de bir yandan iyi de gelmişti ve başka bir şeyde yoktu, gayet doğruydu.
🌕🌕🌕
"Doğru adrese geldiğimize emin misiniz?" Dedim etrafıma bakınırken.
Bulduğumuz dört adresten ilkini araştırmaya çıkmıştık, tek tük dükkanların olduğu, fazla insanın geçmediği bir sokak arasındaydık ve şüpheli hiçbir şey yoktu.
Pars arabayı sürüyor, Sungur sağ koltukta oturuyordu, bana da arkası kalmıştı. İkisinin koltuğunun arasında etrafa bakınıyordum.
"İlay" dirseğini camın önüne yerleştirmiş şakağını eline yaslamış şekilde dururken oflarcasına bir nefes verdi Sungur "gelene kadar en az on kere sordun, tekrar ediyorum. Doğru adresteyiz."
"Doğru adresteyiz ama tek bir insanoğlu yok." Elimle etrafı gösterdim "Hani?"
"Seninle aynı yerden bakmadığımız ortada. Sana nazaran ben aradığımız adamlara insanoğlu demezdim."
Göz devirip Sungur ve Pars'ın arasına daha çok girdim, sağıma döndüm "Felsefik takılıp dikkat çekmeye çalışıyorsun anlıyorum ama sırası değil."
Başını elinden çekip arkaya yasladı, bana doğru çevirdiği yüzünde kendini beğenmiş ifadesi peyda oldu "Sence benim dikkat çekmek için felsefik cümlelere ihtiyacım var mı?"
Şöyle bir alıcı gözüyle bakma gereği duydum, dudakları 'eh işte' manasında büzdüm "Var gibi."
Gözlerini gözlerime dikip uzun uzun bakmaya başlayınca benim için bir yarış haline gelmişti bir anda. O çekmeden çekmeyecektim. O kadar odaklanmıştık ki bir anda "Yok gibi." Demesini anlayamadım. Anlamsız bakışlarımla çattım kaşlarımı "Ne yok gibi?"
"Göz zevkin."
Alt dudağımı dişlerken sinirle gülüyordum, 'öyle mi?' dercesine kaldırdım kaşlarımı. Cevap olarak 'öyle' manasına gelecek şekilde kapatıp açtı gözlerini.
Sol elimin işaret ve orta parmağını kaldırıp uzun tırnaklarımı gözlerine sokarcasına uzattım "Gözlerini oymadan önce tekrar düşün istersen."
Gözleri haki yeşili tırnaklarımdayken dişlerini göstere göstere geniş bir tavırla gülmeye başladı. Lafta kalmayacak saplayacaktım şimdi tırnaklarımı, sonra uğraş dur.
Sungur başını sağına çevirip camdan dışarıya bakarken Pars 'Hadi.' dercesine büyüttü gözlerini. Gözleriyle Sungur'u işaret edip dudaklarını oynattı 'Hadi İlay.'
Düşünmeden çantamdaki şırıngayı çıkarıp Sungur'un omzuna sapladığım gibi sakinleştiriciyi vücuduna aktardım.
"İlay." Dedi Sungur, eli omzuma giderken. Başını bana doğru çevirdi, göz bebekleri titremişti "Buna gerek var mıydı gerçekten?"
Nasıl böyle sakin kalabiliyordu? Şu an sen ne yapıyorsun diye gürlemesiz ne yaptığımı sorgulaması gerekirdi.
Hayretle bakıyordum yüzüne, açıklama yapmaktan da geri kalmadım nedensizce. "Silahla vurunca bayılmama ihtimalin vardı, malum hayvan gibisin."
Başına geriye yaslayıp gözlerini kapattı, dudakları kıvrılırken nefesi ağırlaştı "Küçük şeytan." Başı saniyeler içinde yana düşmüş, nefesi düzene girmişti.
Pars düşüncelerime tercüman olarak histerik bir tepkiyle güldü "Bu neydi şimdi? Haberi var mıydı?"
Hayretle aralanan dudaklarımdan çıkan cümle "Hiçbir fikrim yok." Oldu. Telefonumu çıkarıp Murat'ı aradım "Murat biz gidiyoruz. Burada ne döndüğü çok önemli, görev sizde. Ne olduğunu anlamadan gelmeyin."
"Emredersiniz İlay Hanım."
Telefonu kapatıp çantama geri koydum. Pars arabayı çalıştırıp yola koyulurken gözlerim Sungur'daydı, bu işi de halledersek yolumuz az da olsa ışıklanabilir, daha rahat adım atabilirdik.
🌕🌕🌕🌕🌕
Sonraki bölümde görüşmek üzere
🎀
DOSTUM BU BÖLÜM COK YUKSELİYORUM KARAKANA