top of page

4."RUHU EKSİLTEN ZAMAN"

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 2 Eki 2025
  • 32 dakikada okunur

Hayatımın kırılma anları olduğuna inanıyordum, her şey üst üste geldiği zaman bu dönem benim için zorlu bir bölümdü, sabredip savaşıp aşabilirsem hayatım daha güzel bir yere evrilecekti ama yok yıkılırsam ardı arkası kesilmeyen yeni yıkılışlar başlardı.


Annemi kaybettiğim zaman bu durumu aşmam zaman almıştı, kendimle savaşarak kabullenmek zorunda kalmıştım. Kabullenip hayatımı devam ettirdiğim andan itibaren her şey aman aman güzel olmayacaktı ama en azından nefes alacaktım, alıyordum da. Zaman geçtikçe, kendime odaklandıkça, Pars destekçim oldukça yeni hayatımın tohumlarını ekip düzenli şekilde bakarak filizlendirmiştim. Güzel bir lotus çiçeği büyütmüştüm içimde.


Antik Mısır inancında Lotus çiçeği ölümden sonra canlanmayı, gençliğin yeniden kazanılmasını sembolize eder. Çamurlu sularda yetişir ve yüzeyin üzerinde beliren, bulanık çevre koşullarına rağmen kusursuz görünen büyük ve zarif çiçekler açar.

Lotus'u bol güneş alan bir yere koymalıyız yoksa güneş ışığı olmadan gelişimi durur, çiçek açmaz. Gölgeye asla tahammülü yoktur, doğrudan ışık ister. Yapraklar ve tomurcuklar her zaman suyun üzerinde kalmalı, ama kökler tamamen çamur içinde olmalı.


Yeniden canlanmak için gitmiştim, gençliğimi yeniden kazanmaya çalışmıştım. İçimdeki lotusa her gün güneş vermiş özenle bakmıştım. Fakat hayatta kalmak için kusursuz görünen büyük ve zarif çiçeğimin altındaki köklerinin hala çamur içinde olduğunu unutmuştum.


Büyük bir hataydı. Ne pahasına olursa olsun köklerimi kesip atabilmeliydim.


Lotus çiçeği, geceleri yapraklarını kapatır, gündüzleri ise güneşi selamlayarak yapraklarını geri açardı. Şu an ki gibi, lotus gibi Güneş'in ilk ışıklarında gözlerimi açmıştım yine. Normalde bıkkınlıkla, baş ağrısıyla kalktığım yataktan bugün Güneş'i selamlayarak kalkmak istemiştim. İçimde ölmek üzere olan lotus çiçeğimi beslemek istemiştim.


Bunu da yoga ile yapmayı tercih etmiştim, salondan bahçeye açılan kapıyı sonuna kadar açıp bir kaç adım ilerisine gri matımı serdim. Her zamanki yoga hareketlerimi sırasıyla yapıyor, bedenimi, ruhumu ve çiçeğimi beslemeye, içimdeki negatif enerjiden kurtulmaya çalışıyordum. Bu gergin akışa kendimi kaptırmamam gerekiyordu, benim işim çoğu anlamda risk ve tehlikeydi, her zaman soğukkanlı olmuştum fakat abime olanlar, soğukkanlılıkla inşa ettiğim duvarlarımı yerle bir etti, bana da sürpriz olmuştu.


Yaklaşık yarım saattir bahçedeydim, havada keskin bir soğuk vardı, kar yağacak gibiydi. Üstümde sporcu şortu ve atleti vardı, üşümeyi sevsem de bu benim için bile çok soğuktu. Yine de bedenim buz kessin uyuşsun istiyordum. Beni kendime getirsin istiyordum.


Ayaktayken sol ayağımı sağ bacağımın dizine koyup kollarımı yukarıya uzatarak ellerimin avuç içlerini birbirine bakacak şekilde birleştirdim. Derin nefesler alıp vererek bedenimdeki negatiflerin çıktığını düşünüyordum, odaklanmak önemliydi.


Gözlerimi kapatarak düzenli nefes almaya devam ederken Sungur'un gülen sesini yakınımda işittim "Bahçemde flamingo olduğunu kime söylesem inanmaz."


İstifimi bozmadan gözlerimi araladım, sol eliyle sağ kolunun dirseğine destek vermiş, elini çenesine koyarak karşıma dikilmişti, keyifle gülerek benimle alay ediyordu. Nasıl bu kadar sessizlikle gelebildiğine şaşırıyordum, bu katta olmadığına emindim, uyanınca kontrol ettim. Ne merdivenlerden inerken ne de buraya yürürken ne ayak sesine nefes sesi işitmedim. Sinsi, kurnaz ve dikkatli bir yapısı vardı.


Başımı sağ omzuma eğip yapmacık bir gülümseme sundum "En az senin maymun olduğuna inanmayacakları kadar." Havada kalan ayağımı ve kollarımı indirip matın üstüne bağdaş kurarak oturdum.


Gücenmiş ifadesiyle ellerini beline yerleştirip o heybetli vücudunu dikleştirip duruşunu, kendisini yüceltir gibi düzeltti, kendinden emin ifadesi de duruşunu destekliyordu "Yakışıklı maymun." Maymun olması sorun teşkil etmiyordu, onun için yakışıklı olduğunu belirtmemek sorundu.


Dudaklarımda peyda olan tebessüme mani olmadan yüzüne baktım birkaç saniye, daha birkaç gün önce anlaşma sağlayarak hayatıma giren birine göre, mecburiyetlerden dolayı fazla iç içe olmuştuk. Bunlardan en önemli etken onun bilgili olması ve en en önemlisi de evimden gitmemesiydi. Aslında buna sonuna kadar karşı çıkabilirdim fakat ona tam anlamıyla güvenene kadar gözümün önünde olması en iyi seçenekti.


Alt dudağımı 'öyle mi' dercesine büzerken bir yandan sağ bacağımı uzatıp sağ elimi ayak ucuma uzatıyordum. "Küstahsında."


"Kesinlikle."


İstemsizce güldüm. Beni ona güvenmeye iten etkenlerden biri de buydu, hazır cevap olmasıy, aklındaki neyse dosdoğru söylüyor olması ve aklımda soru işareti bırakmamak adına her şeyi açıklıyor olması. Çekincesi yoktu, 'neysem oyum' tavrı sergiliyordu. Belki de iyi oyuncuydu, kim bilir?


Doğrularak soluklandım. Hala karşımda dikiliyor, yeşil gözlerini üzerimden çekmeden dikkatle yaptıklarımı izliyordu. "Kahvaltı hazırlamak için mi bu saatte kalktın?"


Histerik gülüşünü işitince gözlerimi gözlerine çıkardım. Alay barındıran ifadesiyle karşılaştım, kollarını göğsünde bağlayarak sorgular bakışlarını takındı "Oradan bakınca aşçıya mı benziyorum?"


Şöyle bir baştan aşağı süzdüm, kemikli ve biçimli yüzü vardı. Saçlarını ne kadar düzeltse de öndeki tutamları kural tanımaz ruhunu yansıtır dağınık ve alnına düşüyordu. Ok gibi kirpikleri gözlerinin altını gölgeliyordu. İlk başta ormanı andıran gözleri vardı fakat baktıkça içine çekildiğin bir dipsiz kuyudan farksızdı. Bakışlarının sertliği ve derinliğinden olmalıydı. Biraz daha aşağı inince bu soğuk havaya rağmen üstündeki kısa kollu beyaz tişörte düştü gözlerim. Vücudunu saran tişört vücut hatlarını apaçık belli ediyordu, oradan da bağladığı kollarının gözler önüne serdiği kaslarına ilerledi bakışlarım. Sağlıklı bir vücuda sahipti.


Buradan bakınca aşçıya da yakışırdı, boksöre de şirket çalışanı, çırak, her şeyi taşıyabilen bir vücuda da yüze de sahipti. Fakat attığı emin adımlarıyla, bakışlarıyla, görünüşüyle, ben tehlikeyim diyen cümleleriyle en çokta bir askeri andırıyordu. Yolunu yordamını şaşıran düşüncelerimden sıyrılarak yüzüne çıkardım gözlerimi, ağır saçmalıyordum.


Onun gözleri bir milim bile yerinden oynamamış hala aynı duruş ve açıyla gözlerimdeydi, tek kaşını kaldırmış onu süzmemin bitmesini bekliyordu. Sorgulayan ifadesinin altında ki sırıtıştan dolayı gözlerimi kısarak yükseldim, yanlış anlamlar çıkarmamalı.


Sesimi aradım, buldum ve cümleleri toparladım. "Bu evde kalmak için ufak bir bedel ödemen gerekiyor tabi."


Çenesini meydan okur gibi kaldırdı "Demek öyle, akşam yemeği kimden o halde? Dün gece aç kaldık." Benim yemekle alakalı sorunum yoktu, yemesem de olurdu ama karşımdaki adamın yemek yemekle alakalı büyük sorunları vardı sanırım.


"Sen yapabilirsin, yemek yapmakla da yemekle de sorunum yok dedin. Dün yaptığım patatese burun kıvırırken iyiydi, bu akşam senin marifetlerini görelim." O zaman öyle söylemiştim ama benim yemek yapmakla ilgili büyük sorunlarım vardı, güzel yerdim yemesine de yaparken ben, ben değildim. Bu sıralar o havada hiç değildim.


Elimi, geçiştirmek amacıyla havada savurdum "Dışarıdan söyleriz hiç uğraşamam." Cebinden sigarasını çıkarıp ucunu alevlendirirken gülerek başını iki yana salladı "Beceriksizliğin ortaya çıkmasın diye mi?"


Dumanının bana gelmemesi için bir kaç adım uzaklaştı, çektiği derin nefesten dolayı yanakları çukurlaşırken ciddi bir iş üstünde gibiydi, dumanı dudaklarının arasından bırakırken kıstığı gözleri üzerimdeydi.


Bir dakika o bana beceriksiz mi dedi? Bunu kabul edemezdim.


"Yemeği sen istediğin için değil de ben istediğim için yapacağım. O yüzden o günü beklerken sabırlı ol. Ne kadar becerikli olduğumu göreceksin." Yalan, yalan, yalan!


Öyle mi dercesine havalandı kaşları, erkeksi kıkırtısıyla güldü. "Tamam inandım." daha çok inanmayarak. Beni kışkırtmaya çalışıyordu ama böyle oyunlara gelmezdim. Yalan söylemiştim yemek yapmakla pek alakam yoktu, gaza gelecek halimde yoktu.


"İlay." Pars'ın sesiyle ikimizin de başı salona döndü, uykudan yeni kalktığı belli olan sersemliği ve eşofman takımıyla merdivenlerden indi, önce koltuğa baktı, dün gece yine kotlukta yattığım için orada aramıştı gözleri. Göz göze gelince duraksamadan bahçeye çıkıp yanıma geldi, telaşlı hali yoktu, her zamanki gibiydi ama normalde bu saatte kalkmazdı, önemli bir şey olmalıydı.


Sungur'da yanımdaki yerini alınca bende ayağa kalktım.


"Sanat galerisi için ayarlanılan mekanın adresini verdiler, saat onda orada olman gerekiyormuş." Bir de bu iş vardı değil mi? İyi bir fırsattı, yeni insanlarla tanışıp yeni bilgiler edinebilirdim. "Tamamdır, yeni insanlarla tanışır bilgi toplarım. İyi olur."


"Kim aradı?" Diyen Sungur'un sorusu Pars'saydı.


"Camgöz."


"Kim?" Dedim merakla.


"İş alanında yardımcı olan biri, Vulgus." Yani halktan biriydi. "Zararsızdır. Yapacağın işte lazım olan yeri, eşyaları temin ederek yardımcı olur. Sonrakileri kendin temin edersin. Başlangıç paketi gibi düşün."


Yeni iş kurmak isteyenler için gayet kârlı bir fırsattı, insanları böyle kandırıp mı ağlarına çekiyorlardı? İyi taktik, içeride ne paralar dönüyordur kim bilir.


Matın kenarına koyduğum hırkamı alıp omuzlarıma attım "Ben hazırlanmaya çıkıyorum." Yine Nilüfer olmam gerekiyordu, başkası gibi davranmak bir yandan kolay bir yandan çok zordu. Tanınmadan istediğin gibi hareket edebilmek, istediğine rahatça ulaşabilmek güzeldi ama bunun yanısıra Kuytu denilen bu saçma yer olmasaydı ve ben sadece öylesine vakit geçirmek için bir kumarhaneye girmiş olsaydım, en önemlisi de kendim olsaydım, Kurşun dün elimden kurtulamazdı. İşleri dallandırıp budaklandırmadan Karan Soykan'ın karşısına dikilip hesap sormak ve anında her şeyin bitmesini isterdim. Gel gör ki ben, ben olmaktan çıkıp farklı bir kimliğe bürünüyorum.


Merdivenlere yöneleceğim sırada kapının çalmasıyla kıvrak bir manevrayla yönümü kapıya çevirdim, kimseyi beklemediğimiz için soran bakışlarımla Pars ve Sungur'a döndüm, ikisi de çoktan içeriye girmişti "Birini mi bekliyorsunuz?"


Pars "Hayır." Derken Sungur "Evet, dün gece ki kaçak." Demişti, kameraları kapatan kişiden bahsediyordu. Onaylayarak kapıyı açıp araladım, karşımda bizim yaşlarımızda, sarışın, Pars'ın boylarında, spor giyimli, deri ceketli biri vardı. "Selam." Dedi gülümseyerek, gözleri ben ve Pars arasından mekik dokurken en son benim üzerimde durdu "İlay Soykan?" Dedi sorarcasına, onayladım "Evet, siz?"


"Baybars Tan."


"Memnun oldum, buyrun içeriye geçin." İçeriye attığı iki adımdan sonra ben kapıyı kapatırken Pars ile konuşmakla meşguldü "Siz?"


"Pars Tuğul."


"Memnun oldum." Diyerek el sıkıştıktan sonra benimle de el sıkışarak tanışmamızı tamamladık. Gözleri birini arar gibi etrafta dolandı "Sungur nerede?" gerçekten o ne zaman ayrıldı aramızdan? Mutfaktan gelen seslerle gülümsedim, hemen işe koyulmuştu. "Mutfağa geçmiş olmalı."


Öyle mi dercesine büyüttü gülüşünü, mutfağa doğru ilerledi. Sormadan oraya ilerlemesi daha önce bu eve geldiğini gösteriyordu. "Sungur kahvaltı hazır mı canım?"


"Lan sen niye hep aç geliyorsun?" Bu sitemin tek ona değil bana da olduğunu hissettiriyordu. "Bilmediğim yerdense bildiğim tek yerden yemek daha mantıklı." Makul bir cevaptı.


Homurdandı "El birliğiyle aşçı bellediniz beni." İşte şimdi tek ona söylemediğini açıkça belli etmişti, umrumda değildi. Burada kalmak onun isteğiydi.


Onlar aralarında atışmaya devam ederken Pars yanıma yanaşıp güldü "Herif ünvanıyla doğmuş, Baybars diye isim mi olur?" Güldüm bu dediğine "Senin ismine benziyor sanki, ne dersin?"


Dehşete düşmüş ifadesiyle yüzünü buruşturdu "Benim karizmatik ismime hakaret sayarım."


"Aman yesinler adını." Dedim alayla, homurdanarak attığı bir kaç adımla mutfağa giderken arkasından gülerek izledim. Biraz olsun Sungur'la benzediğini düşünmeye başlamıştım. Koruma kılıfından sıyrılmaya başlaması ise memnun etmişti.


Onlar mutfakta sohbet ederken misafir odasına çıkıp üstümü değiştirdim, peruğumu taktım. Ve yeniden Nilüfer oldum. Altıma antrasit, ince sık kahverengi çizgili şort ve takımı olan blazer ceketi giyindim. İçine acı kahve body giyindim, şortuma da aynı renkte kemer taktım. Dizlerimde biten acı kahve botlarımı giyinip aynı renkteki kol çantamı aldım.


Her şeyim tamamlandığı için vakit kaybetmeden odadan çıkıp aşağı indim, elimden gelenin en hızlısı şekilde hazırlanmıştım. Aşağıda ne konuşulduğunu merak ediyordum. Giriş kata inip çantamı portmantoya bıraktım ardından mutfağa geçip ne yaptıklarına baktım, kahvaltı masası hazırdı. Onlar ise tezgahın önünde ayakta konuşuyorlardı.


"Sistemi görmeden net bir şey söyleyemem. İmkansız değil ama beni ne kadar uğraştırır onu görünce anlayabilirim." Baybars'ın hangi sistemden bahsettiğini ve yokluğumda ne konuştuklarını merak ediyordum bu nedenle mutfağa girerken attığım bir kaç sert adımla üçününde bakışları bana döndü.


"Hangi sistemden bahsediyorsunuz?" Sungur ellerini cebine koymuş, dudaklarını birbirine bastırırken beğeniyle süzüyordu beni, bunu yaparken gizleme gereği de duymuyordu. Rahatsız edici düzeyde değildi, bu nedenle tebessümle karşılık vermekten çekinmedim.


Pars ise baş parmağını kaldırıp onay verdi, bu her anlamda iyi göründüğümün ve amacıma hizmet ettiğim anlamına geliyordu.


En büyük tepkiyi aramıza yeni katılan Baybars verdi "Vay canına" göz bebekleri büyüdü, elini ağzına kapatarak baştan aşağı beğeniyle süzdü "Bir bedende iki mücevher taşıyor gibisin İlay." Her şeyden haberi var gibi gözüküyordu, bu iyi miydi kötü müydü emin değildim.


Sungur, Baybars'ın omzuna elini koyunca Baybars'ın ifadesi kasıldı. Sungur'un parmak boğumlarının beyazladığıyla karşı karşıya kaldım, adamın omzunu sıkıyordu. Dişlerini sıktığını belirginleşen çene kemiğinden anladım, bunu gizlemek adına olsa gerek gülümseyerek "Seni bayrak direğinde sallandırırım." dediğini işittim.


Kıskanmış mıydı? Bu yersiz ve aşırı tepkisinin başka bir açıklaması varsa duymam iyi olurdu. "Sungur ne yapıyorsun," şaşkındı sesim "bıraksana adamı."


Omzunu tutan elinin parmaklarını açıp elini havaya kaldırdı "Bıraktım." Baybars ceketini düzeltirken ters ters Sungur'a bakmayı ihmal etmiyordu "Ulan Sungur, oyun hamuruna çevirdin lan beni." Bundan pişmanlık duymayan Sungur'un ifadesi tam anlamıyla 'Yiğidin yüzünde vatan gülüşü' olarak tabir edilebilirdi. "Masaya buyur edecektim, abartmayın." Onun tarzı böyleyse lütfen bir daha kimseyi buyur etmesin, hepimizin iyiliği açısından daha iyi olurdu.


"Tabi ya" dedi Baybars inanmayarak "Bir dahakine buyrun demen yeterli." Yerine oturan Baybars'ın omzuna tekrardan elini koydu Sungur "Derim, demem mi?"


Hemen şu an birinin araya girmesi gerekiyordu sanırım, ifadesizlikle izleyen Pars bunu yapmayacağına göre iş bana düşmüştü. "Hadi oturalım artık, konuşmamız gerekenler var sanırım." Elimin tersiyle Sungur'un eline uyarır mana da vurup yerime geçtim. İkiletmeden dediğimi yaparak yerine geçmişti.


Baybars'ın kasılan bedeni gevşerken kendine gelmek adına boğazını temizleyip oturuşunu düzeltti. Gerçekten Sungur ve abartılı tepkileri...


Sungur masanın başına, sağına Pars ve onun yanına Baybars oturdu, bende sağ tarafındaki sandalyeye oturdum. Masanın başındaki adamın abartı tepkisini açıklamak adına Baybar'a döndüm " Kusuruna bakma, yersiz fazla tepkileri var. Böyle kabul ettik ne yapalım?" Gülümsedim" İltifatın için teşekkürler."


Sungur'un homurtusunu işitince ne var manasında başımı sallayarak ona döndüm, "Tepkilerim tartışmaya açık değil." Bu konuda hep üste çıktığı için benimde tartışmak gibi bir amacım yoktu zaten, sürekli aynı konuları konuşmak bizi bir arpa boyu yol götürmezdi.


Omuz silktim "Pekala, ben yokken ne konuştunuz?"


Baybars sözü devraldı "Patron'un odasındaki elektrikli sistem hakkında, çözülmesi imkansız değil ama zorluk derecesini bilmem için görmem gerekiyor. "


Bunun cevabı Sungur'daydı "Tekrar ne zaman gidebiliriz?" Dedim Sungur'a dönerek, çenesini ovalarken düşünceyle mırıldandın" Önce adresleri halletmemiz gerekiyor. Bir kaç güne tekrar gidebiliriz," Baybars'a çevirdi gözlerini "O zaman seni de alırız içeriye ama bu sefer daha sağlam bir plan lazım. Patron'un odasına girmek için farklı bir şey düşünmeliyiz." Haklıydı, her seferinde oscarlık oyunculuğumu kullanamazdım. "Ama bunlardan daha da önce yapılacak başka bir şey var."


Pars "Neymiş?" diyerek hepimiz adına dile getirmişti, kıstığım gözlerim en büyük soruydu zaten. "Maçımın olduğu gün Karan Soykan onun sağ kolu olmam konusunda teklifte bulunmuştu." Evet, bunu net olarak hatırlıyordum. "Ona işimden memnun olduğumu ama başkasını yönlendirebileceğimi söylemiştim." Gözleri bu noktada Baybars ile buluştu, bu o kişinin Baybars olduğunu mu işaret ediyordu? Her şeye nasıl hakim olduğunu da açıklıyordu bu durum. Fakat aklımda cevaplanmamış bir soru vardı.


"Kuytu'dan biri olsun demişti."


Başını ağır ağır sallayıp onayladı "Öyle zaten, Baybars maç mekanındaki korumalardan biri. Boş vakitlerimde eğittiğimden ve en az benim kadar iyi olduğundan bahsedeceğim."


"Ben o mekanda hiç koruma görmedim?"


"Korumaların varlığı ortada bir şey olmasa da genel anlamda ortamı gerer. Onlar başka bir odada kamerayla izliyorlar, sorun çıkarsa ortaya çıkıyorlar." Her şeyin en ince ayrıntısına kadar düşünülüyor olması beni detaylarla boğuyordu.


"Yani." Dedi Pars "Baybars, Karan Soykan'ın sağ kolu olacak?" emin olmak için.


"Belki direk sağ kolu olmayacak ama olması da uzun sürmeyecek, onları dört bir yandan sarıp alt edeceğiz." Plan iyiydi hoştu da aniden ortaya çıkan bu adam kimdi, Sungur'un nesi oluyordu?


"Pekala." Dirseklerimi masanın üstüne koyup parmaklarımı iç içe geçirerek birleştirdim, Sungur ve Baybars arasında mekik dokudu gözlerim "Planlar tamam ama Baybars kimdir, nereden tanışıyorsunuz ve sizin olayınız ne?"


Baybars'ın dudakları konuşmak için aralanmıştı ki Sungur araya girdi " Pars nasıl senin arkadaşınsa Baybars'da benim arkadaşım. Ben, sizin kapımıza güvenmeyeceğimiz birini getirmeyeceğinize inanıyorsam sizde bana inanmalısınız." Pars ve bana hitaben konuşuyordu "Baybars'a güvenebilirsiniz."


Pekala, işimize yarayan herkese ihtiyacımız vardı. İtirazım yoktu. Zaten o ne kadar güvenin dese de güvenmeyip tetikte olmaya devam edecektim. "Öyle diyorsan." Dedim omuz silkerek, uzatmadan.


Oluşan sessizlik uzun sürmeden Pars tarafından bölündü "Ben bulduğumuz adreslerin civarında neler var onlara bakacağım. "Hepimizde göz gezdirdi "Siz tanınırsınız ama beni Karan Soykan'dan başkası bilmiyor. Gözlük, şapka, atkı falan takarım." Mantıklıydı, en azından civarda neler olduğunu öğrenirsek çıkarımda bulunabilir, o güne hazırlıklı olabilirdik.


"Mantıklı, iyi olur." Dedim onaylayarak. Sungur'da başını onaylar anlamda sallayarak arkasına yaslandı "Olur. Benimde bu gece maçım varmış, ona hazırlanacağım." Bugün onluk pek iş yok gibi gözüküyordu zaten, Baybars'ı Karan Soykan'a teslim etmek dışında. "Karan Soykan ile ne zaman konuşacaksın?"


"Maçtan hemen sonra." Sungur'un maçlarını kaçırmadığı açıktı. Oğlu gibi seviyordu sanırım, düşüncenin saçmalığıyla içten içe güldüm. Kendi oğlu ne haldeydi, acaba ne yapıyordu, bu işin peşinde miydi yoksa düşünmek istemediğim ikinci seçenek olan üstünü örtme peşinde miydi?


Ayağa kalktım "Ben gidiyorum, size afiyet olsun." Bir an önce galeriye gitsem iyi olacaktı yoksa kafamda ki düşünceler bana beyaz gömlek giydirecekti. Masadan uzaklaşırken "İlay." Denilmesiyle Sungur'a döndüm "Ters bir şey olursa haber ver."


"Bakarız." Önüme dönüp mutfaktan çıkarken arkamdan "Ya sabır." Dediğini işittim, gülerek çantamı alıp evden çıktım. Hep o beni gıcık edecek değildi ya.


🌕🌕🌕


Yarım saat içinde verilen adrese ulaşabilmiştim, önünde durduğum mekan şehrin içinde ama bir o kadar değildi, sokağı genişti, tek tük araçlar geçiyordu. Boydan boya cam olan mekân ise dışarıdan gördüğüm kadarıyla büyük ve ferah, duvarlar bembeyaz ve tertemizdi, her biri boş duran tuvalleriyle sessiz bir bekleyiş içindeydi. Tavanda gömme led ışıklar, ışığı düzgün ve keskin bir şekilde yayıyordu; gölgeler ve ışıklar arasında mekân bir sahne gibi duruyordu.

Ortaya serpiştirilmiş dekoratif yapraklar, sert beyazın arasına zarif bir dokunuş katmış, mekâna hayat vermişti. Yerden tavana uzanan büyük cam pencereler şehri içine alıyor, içeriyi dışarıdan bile görünür kılıyordu.


Çevreme bakındım, artık içeriye girmek istiyordum ama adam ortalıklarda yoktu. Tam vaktinde gelmiştim oysa, bekletilmekten hoşlanmıyordum. Sabırsızlığımın diğer sebebi de bunun hayalim olmasıydı, her şey çok başka olsaydı, ben normal hayatı olan normal bir genç olsaydım yapmak istediğim tek hayalim buydu. Ressam olmak, her fırça darbesinin bana ait olduğu eserler ve sergi açmak.


"Kraliçe Hanım." İki adımla tam karşımda duran masmavi gözlü adama döndüm bedenimle. Lakabının hakkını veriyordu, gözleri cam gibiydi. Jilet gibi takım elbiseli, geriye taranmış saçları, ve duruşuyla tam bir İstanbul beyefendisine benziyordu. Gülümseyerek elini uzattı "Ben Camgöz."


Uzattığı elini tutarak tebessüm ettim "Kraliçe." Gözleri parıldadı "Ne yalan söyleyeyim en başta görünce baya şaşırdım, bu lakapta birini ilk defa görüyorum."


Ellerimizi ayırdım, "Ben kendimi nasıl görüyorsam insanlar da öyle bilsin isterim."


Dudaklarını vay be dercesine büzerek başını salladı "Gerçekten etkileyici." Aslında Pars'ın karar verdiği bir isimdi fakat kimsenin bilmesine gerek yoktu.


Kapının kilidine kartını gösterip açtı, normal kapı kilidi gibi duruyordu ama Kuytu'ya ait olan her mekan gibi kart okuyucu mevcuttu anlaşılan, şaşırmıyordum artık. Kapıyı iterek aralayıp içeriye girdi, arkasından girerek beğeniyle etrafı inceledim, gerçekten çok ferah ve güzeldi. Hayallerimdeki gibi olmasa da gerçekte olmayacağını bildiğim için bu kadarı bile çok özel ve güzeldi.


"Kartınıza mekanı tanımladık, kendi kartınızı kilide okutarak girebilirsiniz. Benim kartımdan tanımı kalkacak siz dışında kimse giremeyecek, sizin kartınızla başkasının girmesi de yasak. Burada çıkan her sıkıntı hanenize eksi olarak yazılır bu nedenle dikkatli olun." Mekanı incelemeyi bırakıp adama döndüm, devam etti "Hafta sonu sergi açılacak, duvarlarda asılı olan her tuval eserlerinizle dolmalı."


Bu noktada işin rengi değişmişti ne demek hafta sonu sergi vardı ve duvardaki tuvaller dolmalıydı? "Hafta sonuna beş gün var?" Dedim sorarcasına, bu aşırı mantıksızdı. Vakit çok azdı.


Sıkıntının ne olduğunu anlamayan ifadesi ve ses tonuyla "Evet." Diyerek soran bakışlarıyla kaşlarını çattı, şaka mıydı bu?


"Sanat öyle aceleyle şekil alan bir şey değil. Her fırça darbesi, her renk bir nefes ister." Sanatçı değildim belki ama bende yeri ayrıydı, sanatın ne demek olduğunu biliyordum. Benim için ne anlam ifade ettiğini biliyordum.


Sıkıntı bu muydu manasına gelecek ifadesiyle histerik bir gülüş sundu "Sergiye kadar siz nefes alın yeter. Tuvale de iki boya süreceksiniz, hepsi bu."


Sinirle güldüm, gülüşüm saniyeler için kahkahaya dönerken karşımdaki adamın delirmişim gibi bakışlarına maruz kaldım, benim ona öyle bakmam gerekirdi oysa. "İki boya... Senin gözüne o kadar basit görünüyor. Ama benim için her çizgi, her gölge bir parçamdır. Hızlandırılamaz, zorlanamaz."


Elini geçiştirmek amacıyla havada savurdu "Boş laflar... İnsanlar görecek, beğenecek, satın alacak. Sanatın özü bu kadar basit."


Sabrımın sınırlarında gezdiğinin farkında değildi "Bana bak." İki adımla dibinde biterek işaret parmağımı tehdit edercesine yüzüne doğru salladım. "Şu beş günün sonuna doğru sende nefes alabilmek istiyorsan sanata dair fikirlerini örümcek ağı sarmış beyninde tut. Yoksa ben kendime hakim olamayacak duvara astığın her tuvale senin kanınla resim yapıp bedaya dağıtacağım."


Önce kaşları çatıldı, ardından hayretle havalanıp gözleri korkuyla büyüdü, bir an nefesini tuttuğunu gördüm. Gergince yutkunuşundan çıkan ses keyfimi yerine getirdi. İşaret parmağımı indirip bir adım geri çıkarak ellerimi birbirine vurdum, bu zaferin sesiydi. Az önce ki konuşmayı hiç yapmamışım gibi keyifle gülümserken hoş sohbetimize geri döndüm.


"Ne diyorduk? Benim için her fırça darbesi bir hikâyedir, bir nefes, bir zaman dilimi. Sanat aceleyle yok edilemez." öylece yüzüme bakıyor, bu konuşmanın bitmesini, gitmeyi istiyordu.


"Öyle değil mi?" Dedim sorarcasına "Senin içinde öyle, değil mi Camgöz?" her kelimenin üstüne basa basa kurduğum cümlemin altında 'Hadi şimdi istediğim cevabı verme' meydan okuması vardı. Mesajı almıştı. Tekrardan yutkundu, göz bebekleri titriyordu, ağırlaşan nefesiyle kasılan çenesinden dişlerini sıktığını anladım, sinirlenmişti ama karşılık verecek cesareti kendisinde bulamıyordu. "Evet." Dedi zorlukla, bunu söylemek bu kadar zor olmamalıydı oysa.


Memnuniyetle gülümseyerek kollarımı göğsümde bağladım, defolup gitmesini söyleyecektim fakat mekanda yankılanan alkış sesiyle ikimizin de başı davetsiz misafirimize döndü. Sarışın, dalgalı saçları beline uzanan, yumuşak yüz hatlarına tezat kaldırdığı başıyla Camgöz'e diktiği gözleriyle ölümüne meydan okuyan kadın, bana göre abartılı fakat ona yakışan giyimiyle bize doğru ağır adımlar atarak bir yandan alkışlıyordu.


İki adım ilerimde durarak alkışlamayı bıraktı, gözleri gözlerime düştü, yüzünde oluşan tebessüm hayranlık barındırıyordu "Bir yıldır buradayım ama senin beş dakikada yaptığını yapamadım." Tokalaşmak adına elini uzattı "Beynini örümcek ağı sarmış adamı yola getirdiğin için teşekkürler." Gülümsemesini büyüttü "Ben Lilia."


Şu lanet olası Kuytu'da hoş bir kadına denk gelmenin memnuniyetiyle elini tuttum "Bende Kraliçe."


"Vay, iddaalı. Kaldırabilecek birisin."


"Teşekkür ederim, seninki de çok hoş, zambak demek."


Gözleri heyecanla parıldadı " Biliyorsun demek, burada böyle" Gözleriyle Camgöz'ü işaret etti "Kültürsüz insanlarla aynı havayı soluyunca insan en basit şeye bile şaşırıyor."


Ufak adımlarla yanımızdan ayrılmaya çalışan Camgöz'ün ensesindeki kumaştan tutup çektim "Acele etme Camgöz, mekanımın tabelası nerede?"


Bıkkınca nefes vererek bana dönmeden cevap verdi "Attığınız mailde mekan ismi belirtmemişsiniz."


O zaman sorabilirdi değil mi?


"Aşeka olacak, tasarımı sana atacağım. İki güne hazır olsun." Başını sallayınca ensesini bıraktım, hızlı adımlarla mekandan çıkması saniyeler içinde olmuştu.


Lilia gülerek adamın gidişini izledi, gözden kaybolan adamın ardından bana döndü "Karşıdaki mekanda benim" yolun diğer tarafındaki mekana baktım, burası gibi boydan boya cam duvarları vardı, üstündeki tabelada 'Ahenk' yazıyordu. İçeride tablolar gördüğümü sandım.


"Sırf yarış içinde olalım, Kuytu'ya daha çok kazandıralım diye bizi karşı karşıya koyduklarını anlamamak için gerizekalı olmak gerekir." Sitemle bir nefes verdi, bunu ilk defa yaşamıyor gibi duruyordu, demek o da ressamdı. "Aslında senin hırslı biri olmandan çekinmiştim. Ben hemcinsimle savaş halinde olmak istemem, karşı cins olsa bir düşünürüm." Diyerek gülünce bende gülerek ona katıldım. "Merak etme benimde hemcinsimle alıp veremediğim olamaz, tabi karşımdaki ne isterse ona göre davranmak lazım."


Elini omzuma koyarak sevecenlikle güldü "Benim her zaman istediğim" elini yumruk yapıp kaldırdı "Kadın dayanışmasıdır." Günler sonra kurulan en güzel cümleydi, nefes alabildiğimi hissettim. En yakınımızdaki boş tuvale ilerledi, düşünceyle mırıldandı "Neden bütün tuvallere kırmızının tonlarıyla mükemmel eserler çıkarıp serginde Camgöz'e bir dahakine onun kanıyla yapacağımızı söylemiyoruz?"


İnanamıyorum, bu kadın gerçek mi? Benim dilimden konuşuyordu. Ağır adımlarla yanına ilerledim, onun gibi düşünceli mırıltılar çıkarıp bedenimle döndüm, o da aynı şekilde dönerken yüzümüzde bu fikrin hoşumuza gittiğine dair izler taşıyan tebessüm hakimdi. "Daha iyi bir fikir duymadım." Dedim elimin iç tarafını uzatarak.


Eliyle elime vurup güldü "Beş günümüz var, başlayalım o zaman."


🌕🌕🌕


Hayatımda yaşadığım en özel anlardan biri olabilirdi, istediğim hayatın içinde olmasam da hayalimi yaşıyordum. Renklerime buladığım tuvallerim, hayal edemeyeceğim kadar çok boyam vardı. Galerim vardı, yaşadıklarımın karmaşasından bir nebze de olsa uzaklaşacak bir yerim vardı.


Ahh.. unutamam, bir de arkadaşım olmuştu.


Lilia gerçekten değişik bir kadındı. Konuşmaları, hal ve hareketleri, cana yakın oluşu 'benden kimseye zarar gelmez' diye bağırsa da aklımdaki şüphe tohumları yine iş başındaydı. Kuytu hakkında bildiklerini anlatmıştı, bunun kolay olması da şüphelerime şüphe ekliyordu fakat elle tutulur bir şeyim yoktu. Bu nedenle yargısız infaz yapamazdım, sadece tetikteydim. Gerçek ismini öğrenmem için Kuytu'nun sistemine sızmamız gerekirdi, bunu denememiz gerekiyordu yoksa onun hakkında bilgi bulabilir miydim bilmiyorum.


Hava çoktan kararmıştı ve biz üçer olacak şekilde toplam altı tuvali çoktan renklere bulamıştık. Şimdi ise temizlik yapıyorduk, kalana sonra devam etmek gibi planlarımız vardı.


"Sende mi para için düştün bu bataklığa?" Sorusuyla daldığım düşüncelerden sıyrılarak gerçekliğe döndüm, "Evet, para için oldu. Sende mi para için?"


"Evet, buraya başka neden gelirsin ki zaten?" Burukça gülümsedi.


İntikam için, diyemedim.


"Haklısın." Demekle yetindim. Temizliğimiz kısa sürede bitince evlerimize dağılmak üzere mekandan çıkıp kapıyı çektim. Hava daha da soğumuş, kar yağmaya başlamıştı. Lilia ile sokağın başındaki ücretli otoparka yürümeye başladık sessizlikle. Onun anlattıklarını, yarın gideceğimiz adresi, nelerle karşılaşacağımızı düşünüyordum. Hepsi kafamda dönüp duran başımı ağrıtan düşüncelerdi.


"Kraliçe." Lilia'nın sabahtan beri duymaya alıştığım neşeli sesinden eser olmayan kasvetli sesiyle kaşlarım çatıldı, başımı çevirip sorgular bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Söylemek istediği ama zorlandığı bir mesele olduğu açıktı ama bir anda ne olmuştu?


"Sorun ne?"


Başını eğerek etrafına bakındı "Rahat konuşabileceğimiz bir yere gitmemiz gerekiyor." Bir şeyler oluyordu, "Takip mi ediliyoruz?" Eğer öyleyse dikkat çekmemek için etrafa bakmamalıydım.


"Büyük ihtimalle." Demesiyle gerildim, şüphe tohumlarım anında filizlenerek büyümüş, sarmaşık gibi etrafımı sarmıştı. Lilia'dan şüphelenmekte haklı mıydım?


"Hemcinsine düşman olmamak konusunda ki fikrin-"


"Hepsi doğruydu, bu yüzden konuşmamız lazım."


Pekala, işler gittikçe ilginçleşiyor. "Arabama bin, seni evine bırakacağım." Onaylayarak salladı başını, sessizlikle otoparka girdik, arabama binince otoparktan çıkana kadar gergin sessizlik devam etti. Neler olduğunu merak ediyordum, duyacaklarımın beni ne denli şaşırtacağını, elime ne kozlar geçeceğini merak ediyordum.


Otoparktan çıkınca takip edilip edilmediğimizi anlamak için galerinin sokağında iki kere tur attım, bir araba tarafından takip ediliyorduk. Onu atlatmaya çalışırsam durdurulması gereken bir hedef olurdum bu nedenle fark etmemişim gibi kendi seyrimde devam ettim, şu anlık asıl sorun yanımdaki kadındı.


"Konuşacak mısın artık?" İstemsiz sert çıkan sesime bende hazırlıksız yakalandım fakat duyacaklarımın öfkesi çoktan üzerime binmişti.


"Kurşun.." duyduğum isimle beynimden vurulmuşa döndüm "Ne olmuş ona?"


Çantasından çıkardığı şırıngayı gösterdi "Seninle yakınlaşıp bunu Karakan ve sana enjekte edip bayıltmamı, kaçırmamı istedi." Abimin omzuma enjekte ettiği maddeyle beni bayıltıp gözümü açtığımda başka bir şehirde olduğum zihnime bir bir düştü, tüylerim ürperdi. Bunu tekrar yaşayamam.


Lilia ağlamaya başladı "Ne hayallerle gelmiştim buraya, yaşadığım şeylere bak. Kardeşimin tedavi masrafları için düştüm bu bataklığa, biliyordu ve beni kardeşimle tehdit etti. Yine de yapamazdım, seninle sohbet ettik." Umutla ışıldayan gözlerini yüzüme çevirdi " Düşman olmadığına karar verdim, kötü biri değilsin, bana yardım edersin. Bu yüzden anlatıyorum."


Kurşun...kahretsin neden yaptığını biliyorum. Sungur'a kaybettiği oyun yüzünden yapıyordu, ondan gelecek darbenin korkusuyla bir gün bile yaşayamamış hemen harekete geçmişti. Oysa ne kadar da cesur gözüküyordu, içten içe korktuğunu tahmin etmek güç değildi. Bu kadar hızlı ve haince karşılık vermesi ise beklenmedikti.


Sungur'un dediğine göre kimse kafasına göre adam öldüremezdi, bize ne yapacaktı? Belki de gözünü karartıp öldürecekti ve bunun suçunu Lilia'ya atacaktı? Lanet herif!


"Yardım edeceğim." Tereddüt etmedim "Merak etme yardım edeceğim Lilia."


Hızlıca bir yol düşünmeliydim, yol boştu, arkamızda takip eden bir araba dolusu adam vardı. "Direksiyonu tut." Anlamadığı için sorgular bakışlarıyla kaşlarını çattı " Direksiyonu tut Lilia." Bu sefer dediğimi yapınca arabayı bir sağa bir sola sert manevralarla sürerken dışarıdan bakanlara içeride bir arbede var gibi gözükecekti.


Lilia korkuyla yükseldi " Beni öldürerek mi halledeceksin?"


"Dışarıdakilerin beni bayıltmaya çalıştığını düşünmesini sağlıyorum." Anladığını belirten rahat bir nefes verse de korkuyla bakıyordu etrafa. Onu iterek torpido gözüne uzandım, silahı aldığım gibi beklemeden kabzasıyla boynundaki etkili noktaya vurdum, saniyeler içinde dehşet içindeki ifadesiyle yanımdaki koltuğa yığıldı. Yaşanan arbedenin ardından arkamdaki araba hızlanmıştı. Yolumu kesmek için önüme kıracakları sırada izin vermeden hızlanarak çevik hareketle köşeye sıkışmaktan kurtuldum.


Camımı açıp kontrollü sürmeye çalışarak bir yandan silahımı arkaya uzattım, lastiklere ateş etmeye çalıştım. Art arda ettiğim ateşlerden hiçbiri lastiğe denk gelmezken yetmezmiş gibi onlarda ateş etmeye başlamıştı. Hava karanlıktı, ne yapabilirdim ki?!


Arabanın arka camı çoktan tuzla buz olmuştu, arkamdaki araba sağ tarafıma sürerken bende sağ camımı açıp onlara fırsat vermeden sol iki lastiğine sıkmayı başardım, yalpalayan arabayla önüme dönüp hızımı arttırdım. Arkamızdan ateş etmeye devam etseler de iki lastiği patlamıştı, artık yetişebileceklerini sanmıyordum, takip eden başka araba yoksa tabi.


Panikten nefes nefese kalmış ve kasılmış bedenim biten arbedenin ardından yavaş yavaş gevşerken derin nefesler alıyordum. "İnanamıyorum ya, bir de beni kaçırmak için fırsat kollayan manyağımız eksikti." Yanımdaki kadına değdi bakışlarım, vurduğum yer kızarıktı, moraracaktı da. En azından bir morlukla kurtulmuş olacaktı.


On dakikalık yolun sonunda başka takip yaşamadan evin önüne ulaşmayı başarmıştım. Lilia'yı tek başıma eve taşıyamayacağım için Pars'ı aramam gerekiyordu. Bunu yapmadan önce arkama yaslanıp derin derin soluklandım, az önce neredeyse ölüyorduk. Kıl payı kurtulmuştum, birazdan da ikinci çatışma başlayacaktı. Pars ve benim aramda.


Telefonumu çıkarıp Pars'ın numarasını çaldırdım. Biraz daha soluklanmak istedim ama arka cam kırıktı ve hava buz gibiydi.

"Efendim Nilüfer?" Yanımda biri olması, duyması ihtimaline karşı bu ismi kullanmıştı.


"Kapının önündeyim, misafirimiz var ama ben taşıyamam. Gelip yardım eder misin?"


"Misafirimizi neden taşıyoruz?" Mantıklı bir soruydu, mantıklı bir de cevabı vardı "Çünkü baygın."


Telaşlı sesi gecikmedi "Ne demek baygın Nilüfer? Kim bayılttı?"


Cevabıma şaşıracaktı "Ben." Evin kapısı açıldı, telefon kulağında hızlı adımlarla bahçe çıkışına yürüyordu "Ne demek sen bayılttın?" Arabaya ulaşıp sağ kapıyı açtı, telefon hala kulağındayken bir Lilia'ya bir de bana bakıyordu "Neler oldu burada?" Gözleri arka koltuğa, dağılmış cam parçalarına ve kırılmış arka cama doğru rota çizdi, yüzü git gide kasılırken dehşete düşmüş ifadesi daha da büyüyordu "Lan ne oldu burada?" Mahalleyi ayağa kaldıracak kadar gür sesi yankılandı, telefon da hala kulağımızda olduğu için bağırışıyla kulağım çınladı. "Pars, ne bağırıyorsun?" sızlanarak telefonu kapatıp cebime koydum. O da hala kulağında tuttuğu telefona öldürecekmiş gibi bakarak kapatıp cebine koydu, homurdanarak arka cama gitti.


"Pars, önemli bir şey değil."


Hızlı adımlarla benim tarafıma gelip kapımı açtı, sağ kolumu tutup kaldırdı, orada halihazırda bir yara olduğu için yüzümü buruşturdum, hala arada sızlıyordu ama o unutmuş olacak ki "Vuruldun mu?" Dedi panikle.


"Kanlı imza Pars." Dedim hatırlatmak istercesine. Küfür mırıldanarak diğer kolumu kaldırdı, ifadesizdim "Bir şey olmadı diyorum. Tek hasar arkadaki cam ve " Lilia'yı gösterdim "Lilia'nın boynu." Çantamı alıp arabadan indim "Hadi içeriye taşı da evde konuşalım, hava çok soğuk."


Rahatlığıma göz devirip homurdanmaya devam etti, Lilia'yı kucağına aldı. Eve girdikten sonra kapıyı kapatıp salona ilerledim, Pars kadını çoktan koltuğa yatırmıştı. Tekli koltuğa geçip benden açıklama bekleyen gözleriyle üzerimde baskı kurmaya başlaması da gecikmedi. Anlatacaktım fakat Sungur'unda olması gerekirdi. Etrafa bakınırken karşısındaki koltuğa oturdum "Sungur nerede?"


"Sabah maçı olduğunu söylemişti." Bileğindeki saate baktı "Geçenki maç on ikide bitmişti. Gelir birazdan."


"O gelince konuşalım, hem sende ne öğrendiğini anlatırsın. Beraber fikir yürütürüz."


Histerik gülüşüyle arkasına yaslandı, "Ne o?" Dedi alayla, tek kaşını kaldırdı "Tek benimle yetinemez oldun." Şakalaşır gibi söylemeye çalışsa da içten içe alındığını fark ediyordum. Birbirimizin tek arkadaşıydık, normal karşılıyordum.


"Pek bir alınganız bakıyorum da, beni mi kıskanıyorsun sen?" Alay ederek güldüm "Baya kıskanıyorsun sen beni."


"Arkadaşın olarak hakkım olduğunu düşünüyorum, hakkı olmayanlar düşünsün." Hakkı olmayanlardan kastının kim olduğunu anlayamadığımdan yüzüne bakarak devamını getirmesini bekledim ama başını duvara çevirerek sessizliğini sürdürdü. Soracaktım fakat kapı çalınca bunu sonraya atmanın daha iyi olacağını düşündüm.


Kapıyı açtığımda Sungur karşımda dimdik duruyordu. Maçtan çıkmamış gibi hiç hasarsızdı. Yüzü öyleydi tabi, gövdesini bilemezdim. Tek gözünü kırparak gülümsedi, o içeriye giderken kapıyı kapatıp peşinden ilerledim. "Nasıl geçti gününüz?" gür çıkan sesi sona doğru sekteye uğradı, koltuktaki kadında gezinen bakışları Pars'a döndü, dudaklarında beliren muzır gülüşünün ardından gelecek olanı tahmin etmek güç değildi. "Hazır ev boşken kız mı attın? Bari odalardan birin götürseydin Pars, koltukta kadın mı ağırlanır?"


Pars ifadesiz bakışlarını Sungur'a dikti "Saçmalama Sungur, ne kadını ne atması? Onca derdin ortasında." İmalı tebessümü büyüdü Sungur'un "Ee gökten zembille mi indi bu kadın buraya?"


Kalktığım koltuğa kendimi atıp alayla güldüm, bakıyorum da çok keyifliydi bu gece. Maçı yine kazanmış olmalı. "Kadın benimle ama sen yine de eve kadın atmanın inceliklerini anlat Pars'a, baya hakim gibisin."


Öyle mi manasında havalandı kaşları, söylediklerim hoşuna gitmiş gibi yaklaştı. Yaklaştıkça kaşlarım çatıldı, nefesim kesildi fakat belli etmemeye çalışarak istifimi bozmadım. Daha çok çabaladım.


"Çok merak ettiysen senin üstünde gösterebilirim."


"Seni varya!" Yerimden kalkıp yumruğumla vuracaktım, o ise benden önce davranıp elini başımın üstüne koydu, yerimden kalkama müsaade etmeden beni oturduğum yere bastırırken diğer eliyle de burnumu işaret ve orta parmağı arasına alıp sıktı "Şaka şaka. Sinirlenme hemen."


Benimle çocuk gibi alay ediyordu, elimin tersiyle burnumu sıkan elini ittim. "Senin şakana da sana da şimdi-" gelecek olana engel olarak sözümü kesti.


"Ayıp."


" Kes be!"


Elini başımdan çekmediği için bacağına tekme attım, bundan kaçamamıştı. Ayağımda ayakkabılarım olduğu için canı fazla acımış olmalı ki boğuk bir iniltiyle geri çıktı "İlay, git gide hırçınlaşmaya başladın." Öne düşen birkaç tutam saçımı elimin tersiyle geriye savurup yan bir bakış attım "Sakin olduğumu hiç iddaa etmedim." Bacağının acısı geçmiş olmalı ki aynı muzip ifadesine dönerek koltuğa oturdu "Haklısın, benim hatam. Görünen köy kılavuz istemiyor."


Sinirle güldüm, "Son sözü sen mi söylemek zorundasın?"


"Hayır." Dedi netlikle, ardından sol gözünü kırpıp güldü "Ama genelde öyle olur." Homurdanarak başımı soluma çevirdim, doğrudan Pars ile göz göze gelmeyi beklemediğimden sert bakışlarıyla afalladım. Sungur'a baktı göz ucuyla ardından hayırdır dercesine belli belirsiz salladı başını. Ne hayrından bahsediyordu, beni deli ediyordu o kadar.


"Kim bu kadın?" sesiyle Pars ile anlamsız bakışmamızı sonlandırıp Sungur'a döndük, o ise Lilia'yı işaret ederek ikimize soran gözlerle baktı. Az önceki muzip ifadesinden sıyrılmıştı. "Bende merakla bekliyorum." Diyerek Sungur'a destek çıktı Pars, topu bana attı.


İkisiyle de göz teması kurarak daha fazla uzatmadan anlatmaya başladım "Benim galerimin karşısında onunda galerisi vardı, yanıma geldi tanıştık. Beraber resim yaptık, sohbet ettik. Akşam galeriden çıkınca konuşmamız gerektiğini söyledi, sanırım mekanda dinleme cihazı vardı. Arabama bindik, yolda konuşuruz dedim. Kurşun'un onu tuttuğunu ve Sungur'la beni bayıltıp kaçırmasını istediğini söyledi." Başından beri dediğime gelmiştik "Size söyledim, anlık olarak mantıklı bir plan olsa da Kurşun denilen herif psikopat. Normal bir insan Sungur'un tehditleri karşısında altını pisletirdi, o herifte tık yoktu."


"Götü tutuşmuş ki en mantıksız hamleyi yapmış. Kendi sonunu yazıyor." hala tehdit peşindeydi. "Sungur lütfen, ani kararlarla hareket etmeyeceğiz." Sessiz kaldı fakat kendini zor tuttuğunu görebiliyordum, ayağıyla ritim tutuyordu. Fazla gergindi. Derin bir soluk verip anlatmaya devam ettim "Peşimizde ki adamları atlatmak için Lilia ile tartışıyormuş gibi yapıp onu bayılttım, sonra takip eden arabanın lastiğine sıktım. Tabi ben sıkana kadar onlar arabayı delik deşik ettiler. Başını yana çevirip alt dudağını dişlerken sinirle gülüyordu Sungur, dayanamayıp ayağa kalktı. "Kendi sonunu yazıyor şeref kanseri." kendini kasmaktan alnındaki damarı belirginleşmişti.


"Sungur, planlı hareket etmeliyiz." Bu kararımın sonuna kadar arkasındaydım, neden dinlememekte ısrar ediyordu?


Hiddetle bana dönerek öfkeden parıldayan gözlerini yüzümde gezdirdi "Ben buyum İlay, o an ne gerekiyorsa duruma göre hareket ederim. Plan program bana göre değil, evdeki hesap çarşıya uymaz. Dımdızlak ortada kalırız, ben plansız oynarım, mesela şu an ki kararıma göre bir süre göz önünde olmaman gerekiyor."


Bu işte tek başına olduğunu mu sanıyordu, kendisini patron olarak mı atamıştı?


Ayağa kalkıp karşısına dikildim, gözlerinin içine kararla bakabilmek için boyumun biraz daha uzun olmasını isterdim. "Şaka mısın sen? Ben neden buradayım unuttun galiba" çekinmeden işaret parmağımı yüzüne doğru salladım" Beni engellemeye çalışır yoluma taş koyarsan seni öldürürüm Sungur, duydun mu beni?" Sesim öyle yüksek çıkıyordu ki bağırmaktan boğazım acımıştı.


Kaşları tek çizgi olacak derecede çatıldı, "Ben Kurşun'u halledene kadar sen olduğun yerde kalacaksın, neyini anlamadın? Belki bir, bilemedin iki gün. Çok değil."


"Senin korumalığını istemiyorum, isteseydim Pars ile devam ederdim. İki gündür tanıdığım adama kendimi emanet edecek değilim!"


Öyle mi dercesine histerik tavırla güldü "İki gündür tanıdığın adamla tereddüt etmeden yola çıkarken aklın neredeydi?" İkimizde avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk, ok yaydan çoktan çıkmıştı.


"Risk aldım, bu da beni ilgilendirir."


"Sen-" sertçe nefes verdi, dayanamıyor gibi "Beni gerçekten deli ediyorsun."


Hınçla verdiğim cevabım gecikmedi, bende ondan farklı değildim. "Sende beni!"


İkimiz de bağırmaktan nefes nefese kalmıştık, derin soluklar alırken bir yandan öfkeyle birbirimize bakıyorduk. Beni öfkeden deli ediyordu!


"Bitti mi?" Pars'ın ortaya bomba gibi düşen sakin sorusuyla bir an bile istifimizi bozmadık, kulağımız ondaydı ama gözlerimiz hala birbirini öldürmek ister gibi Sungur ile kopamıyordu.


Pars'ın bıkkınca verdiği nefesi işittim. "Sungur haklı, bir kaç gün dışarıya çıkmasan iyi olur. Tehlikeni-" topluca beni deli etmek istiyorlarsa doğru yoldalardı.



Sungur'un, Pars'tan aldığı beklenmedik onayla 'Haklıyım.' üstünlüğü taşıyan bakışlarından kaçarak arkamdaki adama döndüm.


"Yemişim tehlikesini, ben yarın o adrese gidip araştıracağım " yaka silktim, uzaklaşıp ikisiyle de göz teması kurdum "Sizde ne bok yerseniz yiyin!"


Üst kata çıkmak amacıyla merdivenlere doğru iki adım atmıştım ki Sungur'un yanından geçerken müsaade etmeden kolumdan tutup kendisine çevirdi. "İlay beni zor kullanmak zorunda bırakma." Bağırmıyordu, kendi isteğini yaptırmak için üstümde baskı kurmaya çalışıyordu.


Boşta kalan elimle yakasından tutup kendime çektim, neredeyse burunlarımız birbirine değecek kadar yakındık. O üstünde baskı kurmaya çalışabilirdi, benim altta kalmayacağımı bilerek yapmalıydı bunu. Sonuçlarını göze almalıydı.


Meydan okuyan ifademle çenemi kaldırdım, küstah tavırla kıvrıldı dudaklarım "Kullansana zor, kullan bakalım nasıl kullanıyorsun? Senin bana karşı kullandığın zoru on misliyle ödetmeden yakanı bırakır mıyım sanıyorsun?"


Yakasını tutan elime kaydı gözleri önce, ardından ifademde gezindi, dudaklarımda oyalanıp yaz akşamı gezintiye çıkmış gibi ağır ağır dolaştı yüzümde, gözlerime çıkardı yeşil gözlerini. Düz ifadesiyle bütünleşmiş çatık kaşları baktığı her noktada yavaş yavaş gevşedi. Sabır çeker gibi homurdandı, utanmasa ellerini açıp Yaradana beni başından alması için dua edecekti. "Manyaksın kızım sen, nereden de bulaştım sana anlamıyorum ki. Delirtirsin sen adamı."


"Adıma karar vermezsen ikimizde giymeyiz o gömleği ama sen sınırları zorluyorsun!"


Kolumu bırakınca yakasını bıraktım, tartışmamız yeniden harlanıyordu. Bir adım geri çıkıp kollarını iki yana açtı, "O kadar körsün ki iyiliğin için olduğunu görmüyorsun!" Sert hareketlerle çenesini ovalayıp soluklandı "Her şeyi sen halletmek zorunda değilsin, bazen durman gerekir ve şu an durman gereken noktadasın!"


Saçlarımı çekiştirip bağırdım "Anlamıyorsunuz! Benim iyiliğimin düşünülmesine değil, ilerlemeye ihtiyacım var." Yakarışlarımı duyuyorlardı duymasına da, algılama da sıkıntı olduğuna emindim. Ayaklarımı olduğum yere ard arda öyle sert vurdum ki, saatlerdir topukluyla gezmemin üstünde büyük derecede ağrı bıraktı fakat umursayacak durumda değildim. "Olduğum yerde durdukça eksiliyorum, anlamıyorsunuz."


Salonun ortasındaki masanın üstünde bulunan eşyalara kaydı gözlerim, öfke patlaması yaşıyordum. Kendime engel olamayarak eşyaları tek hamlede yerle buluşturdum. "Durdukça, zaman ruhumdan bir parça götürüyor. Anlamıyorsunuz!"


Pars yerinden kalktı telaşla "İlay, lütfen sakin ol." Yaklaşınca elimi kaldırıp durmasını işaret ettim "Durdurmaya çalışma Pars, karşı karşıya getirme bizi." Söylediklerimle ciddiliğimi sorgular gibi duraksayıp ifademde gezdirdi gözlerini "İlay."


" Ne İlay, İlay! İlay'ınız batsın!"


Sakinlikle beni izleyen Sungur'a kaydı bu sefer gözlerim, film izler gibiydi. Hoşuna gittiyse yeni gösterimde onu parçalayabilirdim!


Yakalarından tutup tüm gücümle sarstım "Durmak istemiyorum!" Gözlerinden bir anlık geçen pişmanlık ve şefkati gördüm. Acıma duygusu göreceğimi sanmıştım, öyle olsaydı tek bir an bile durmazdım. "Bana durmaktan ve saklanmaktan bahsedersen gözümü kırpmadan paramparça ederim seni. Kendi canım pahasına yaparım bunu."


Cümlemin sonuna ünlem misali düşen zil sesiyle ortama aniden sessizlik hakim oldu. Saniyeler önce yaşanan anın rehavetinden ve bağırmaktan nefes nefese kalmış şekilde sorgular bakışlarım iki adamdaydı.


Cehennem havasını kaybeden, geriye merak tohumları serpiştiren kapının ardında kimin olduğu sorusu merakla kapıya dönmemizi sağladı, kimseyi beklemiyorduk.


"Kim bu saatte?" Dedim fısıltıyla ikisine bakarken. Hepimiz bilmediğimizi belli eden anlamsız bakışlarla birbirimize bakarken zil ikinci kez çaldı. Kimse birini beklemiyorsa bu davetsiz misafir de kimdi? Bu ev bugün daha fazla davetsiz misafiri kaldıramazdı.


Ağırlığımı ayakkabılarımın önüne vererek sessizce gitmeye çalışırken topuklumdan çıkan sesi sıfırlayamadım. Bu nedenle Sungur hızlı bir çözüm üreterek tek kolunu belime sararak ayaklarımı yerden kesti, bedenimi bedenine yasladı. Bu ani hareketinden dolayı nefesimi tutarak bedeninden bedenime yayılan sıcaklığı yok saymaya çalıştım. Zordu, az önce parçalamakla tehdit ettiğim büyük cüssesine yasladığı bedenimi yok saymak çok zordu.


Bir kaç büyük adımın sonunda kapının önünde yerle buluştum, derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalışarak kapının deliğine yasladım gözümü, bugün yaşanan beklenmedik olaylara bir yenisi daha eklenmişti. Yükselen sinirimle Pars'a döndüm, önce Lilia'yı ardından merdivenleri işaret ederek yukarı çıkarmasını söyledim. Dediğimi yapmak için harekete geçti.


Sungur kim olduğuna bakmak için kapı deliğine yaklaşınca ben kapıyla arasında kaldım, burnuma dolan erkeksi kendine has kokusuyla sırtımı kapıya yasladım. Saniyeler sonra uzaklaşırken "Bunun ne işi var burada?" Sorusu bende cevabı olmayan ama merak ettiğim bir soruydu. Zil tekrar çaldı. "İlay, oradasın biliyorum. Balca sen gittiğinden beri ağlıyor, seninle konuşmak istiyormuş. Açar mısın kapıyı?"


Azra Soykan ve kızı kapımdaydı. Evden giderek kurtulduğumu sanıyordum ama burada da bulmuşlardı beni.


"Sırası mıydı şimdi?" Kendi kendime söylenerek Sungur'a çevirdim gözlerimi, neden hala buradaydı? Azra Soykan'ın da onu yanımda görmemesi gerekiyordu. "Gitsene, hadi." Dedim ters ters.


Tavrımı göz ardı ederek çenesiyle saçlarımı işaret etti "Peruğunu çıkarmadın, böyle mi açacaksın kapıyı?"


Ellerim saçlarıma gitti, haklıydı! "Makyajımı da çıkarmam lazım." Panik halinde sesimi fısıltıda tutmak çok zordu!


Onaylayarak büyük adımlarla mutfağa girip saniyeler sonra elinde bir tomar ıslak mendille döndü, dehşetle baktım elindekilere "Onlar yüzümü mahveder."


"Başka seçeneğin var mı?" Bu adamın haklı olması benim sinirlerimi çok bozmaya başlamıştı. Teslim olarak ıslak mendili elinden almak için meyletmiştim fakat Sungur yine kendi bildiğini yaparak bir elini enseme yerleştirip destek verdi, diğer eliyle üst üste koyduğu üç ıslak mendili masa siler gibi yüzümde gezdirip ovalamaya başladı, ellerimle bileklerinden tutup uzaklaştırmaya çalışsam da bırakmadı, seste çıkaramadığım için mahkum olmuştum.


Elini en sonunda çekince "Hayvan." Diye mırıldanmaktan alıkoyamadım kendimi "Öyle yüz mü silinir?"


Zile tekrar basıldı "İlay abla, lüfen açay mısın kapıyı?" Balca'nın sesiyle duraksadı hareketlerim. Birazdan karşı karşıya geleceğim durum benim açımdan hiç iyi olmayacaktı. Ne diye kapıma kadar gelmişlerdi ki!


Yüzümü boşverip peruğuma yöneldim, dikkatli çıkarmaya çalışırken Sungur'un sabırsız nefesini işittim, dokunmamasını söylememle uzanıp ani bir hareketle peruğu çekmesi bir oldu, "Hayvan." Dedim bu sefer daha hiddetle, sesimin çıkmaması için elini ağzıma kapatınca boğuk çıkmıştı sitemim. Üstüme eğilip gözlerini yüzümde gerdirdi, sıcak nefesi yüzümde kol gibi gezip yakarken dudakları kıvrıldı, derin nefesler alırken kaşlarım çatıldı, gözlerini gözlerime çıkardı "Ne kadar ayıp İlay, yardım etmeye çalışıyorum burada." Elini ağzımdan çekerek bir adım geri çıktı.


"Derimi yüzüp kafamı kopararak mı?"


Duymamazlıktan geldi "Rica ederim." Eşyalarımı alıp gideceği sırada kıyafetlerimi değiştirmem gerektiğiyle yüz yüze geldim. En ufak ayrıntıyı gözden çıkarmamak gerekiyordu. Kolundan tutup çekiştirdim "Hayır dur, kıyafetlerimi de değiştirmem lazım."


'E yani?' dercesine düzdü ifadesi " Ben mi giydireyim ne istiyorsun?"


Göz devirip kaşlarımla tişörtünü işaret ettim. Homurdanarak mırıldandı "Baş belası." Dese de sesinde başına bela olmamdan şikayet duyduğu bir ton yoktu.


Söylenirken bir yandan elindeki eşyaları portmantoya koydu, sağ eliyle tişörtünün ense tarafından çekip tek hamlede çıkardı. Gözler önüne serilen bedenine baktım çekinmeden, kaburga kısmında yer yer oluşan morlukları vardı, sırtında ise daha derin yaralar vardı. Bunlar maçlarda olmuş olamazdı? Kurşun ve bıçak yaralarına benziyordu, ilginç.


"Bedenimi incelemeyi bırakta işine bak hadi."


Göz devirip üstümdeki ceketi ve tişörtünü portmantoya koydum, Sungur merdivenlerden çıkıp gözden kaybolurken çoktan bodymi çıkarıp onun tişörtünü üstüme geçirmiştim. O kadar büyüktü ki dizimden bir karış yukarısına kadar örtüyordu bedenimi.


Tamam hazdırdım, bedensel olarak hazırdım. Ruhuma şans kalmıyordu.


Kapıyı açıp geçmelerine izin vermeyecek kadar araladım. Azra Soykan bütün ihtişamıyla, abartılı kıyafetleriyle karşımdaydı. Sert mizacına tezat yumuşak bakışları vardı. Oturup iki kelime konuşmamıştık ama ondan hiç hazetmiyordum. Karan Soykan kadar değildi ama gözüme gözükmese daha iyiydi.


Elini tuttuğu kıza indirdim bakışlarımı, Balca annesinin elini sıkıca tutuyordu. Dolmuş gözleri umutsuzca yerdeyken kapıyı açtığımda umutla kaldırdı başını. Gözlerinde parka gitme heyecanıyla yanıp tutuşan bir çocuşun hevesi vardı. O hevesle bendeydi gözleri, bana ulaşmayı arzuladığı açıktı. Onunla bir kere bile oyun oynamadım, oynamayı bırak konuşmadım bile. Benden çoktan umudu kesmesi gerekirdi. Derdi neydi anlayamıyorum.


Dudakları saflıkla kıvrılıp bana tebessümünü bahşederken içimde bir çok şeyin yıkıldığını hissettim. İyi miydi, kötü müydü bilmiyorum ama Balca bir bakışıyla bende çok şeyi değiştirecek güce sahipti. Bunu görebiliyordum, ondan uzak durmam en iyisiydi.


İfadesiz tutmayı başardığım bakışlarımı Azra'ya çıkardım. Çenemi kaldırıp kollarımı göğsümde bağladım "Sen hangi yüzle geliyorsun bu eve?" Annemle hatıralarım dolu olan bu eve girmesi ihtimal dahilinde bile değildi. Ayağının kiri yapışmıştı ona, burayı da pisletmesine izin veremezdim.


Ilımlı yaklaşarak gülümsedi "Balca gelmek istedi İlay, yoksa sana da hatıralarına da yaklaşmak gibi bir niyetim yok."


"Öyleyse geri dönün, görüşmek istemiyorum." Kapıyı kapatacağım sırada Balca'nın "Ama Boyan abim." Demesiyle kollarım saniyesinde işlevini kaybederek duraksadı. Boran abim? Ne olmuştu ona? Olan olmuştu ama Balca'nın derdi neydi?


Kapıyı tekrardan aralayıp merakla Balca'ya döndüm "Ne olmuş Boran abime?" O benim abim dercesine inatlaşarak üstüne bastırmıştım, istemeden çocukca davranıyordum. Yıllardır görmediğim abimin sahiplenilmesi sinirlerime dokunuyordu.


İşaret parmağını dudaklarına bastırdı "şştt ama sır." Dedi tebessümle, annesine baktı göz ucuyla. Ondan bile sakladığı, abimle alakalı bir sır. İşin rengi iyice değişiyordu. Bunu göz ardı edemezdim.


"Balca içeriye gelebilir, sen dışarıda bekleyeceksin." İtiraz edecek gibi olunca kapıyı kapatacakken " Tamam, dur." Dedi elini kapıya koyarak "Günlerdir ağlıyor, konuşun siz. Beklerim ben burada."


"İyi." Dedim kapıyı Balca'nın geçeceği kadar açarak, hiç tereddüt etmeden girmişti içeriye. Arkasından kapıyı annesinin suratına kapatsam da dönüp bakmamıştı. Bana bu kadar güveniyor olması kaşlarımı çatmamı sağladı.


Salona geçince kırılıp yere dağılmış eşyalara bakıp güldü "Sen mi düşüydün, Boyan abi şakay olduğunu söylemişti." Gerçekten abi, beni bu çocuğa mı anlattın?


Ayaklarına cam batmaması için kollarının altından tutup kaldırarak koltuğa oturttum. Bende karşısındaki koltuğa geçtim. "Evet Balca, seni dinliyorum."


Etrafa bakınırken bir yandan kucağına koyduğu elinin parmaklarıyla oynuyordu, içten içe çekiniyordu, belki korkuyordu ama buraya gelmesi için engel değildi.


Bal sarısı gözleri ellerindeydin "Boyan abi ben gidersem üzüyme, İlay ablan seni benden daha çok sevey demişti." Her kelimesinde ruhumu avuçlarının içine alarak sıktığından habersizdi.


Gözlerime baktı merak ve ilgiyle "Yalan mı söyledi? Beni tanıman için sana video çektik. İzlemedin mi?" Her sorusunda dudakları büzülüyor, ağlayacak gibi oluyordu.


Ne videosundan bahsediyordu? Bana video falan atmamıştı. Abime dair video olma fikri heyecanlandırdı. "İzlemedim, nerede video?"


"Bigeyasarda." (Bilgisayar)


Kalbim heyecanla hızlandı, bilgisayarla ilgileniyorlardı. Daha görüşememiştim bile, bu nedenle hangi seviyedeler emin değildim.


Düşünceyle gözlerim boşluğa dalmışken Balca'nın içli burun çekişleriyle dikkatim dağıldı "Boyan abimin dediği gibi meleksin ama beni sevmiyoysun." Gözleri tekrardan ellerine düştü "Ben onu çok özlüyoyum." Gözlerinden akan yaşlarla bedenim kaskatı kesildi.


Acısı saf olan, üzüntüsü içtenlikle olan ve gerçekten özleyen tek kişi karşımdaki kızdı. Numara yapamazdı, her sözü gibi gerçekti ve ben etrafımdaki herkese nefrette olsa en ufak duygu kırıntısı gösterirken ona ifadesizlikle yaklaşıyordum.


Bencil miydim? Belki de, olmam gerektiği gibiydim ama olmam gerektiği kişi karşımdaki ufak kız değildi. Onun olan biten hiçbir şeyde suçu yoktu.


Göz yaşları arttıkça içimde ki kuraklık artıyordu, sularım çekiliyor, bedenim kasılıyordu.


Dayanamayıp koltuktan kalktım, Balca'yı kucağıma aldığım gibi koltuğuna oturup bacaklarıma oturttum, sıkıca sarıldım.


Bu anı bekliyormuş gibi saniyesinde boynuma doladığı kollarıyla ruhumu kavrayan eller çekilmişti, kalbimi sarmalayan ellerle dumura uğradım. Kalbimi bu denli hissetmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki bu yabancı hisle ne yapacağımı bilemedim.


Sadece Balca'nın ağlaması dursun ve sorularımı cevaplasın istiyordum. Yaklaşık beş dakika sonra ağlayışı içli nefes çekişlere dönüşmüş, boynumu sıkıca sarmalayan kolları gevşemişti fakat başını koyduğu omzumdan kaldırmamıştı. "Beni seviyoysun dimi?"


İnsan bir çocuktan nasıl nefret etmezdi? Nasıl sevmezdi ki? Suçlu benim babamken ondan bu sevgiyi nasıl sakınırdım? Dolan gözlerimi tavana kaldırıp derin nefesler aldım, ağlamak yok. Bu işi uzatırdı.


Gözlerimi kucağımdaki kıza indirip gülümsesim "Boran abin yalan söylemez, seviyorum tabi ki." Az önce abim diye hırslandığım çocuğa yelkenleri anında suya indirmiştim. Aynı kişinin özlemiyle acı çekiyorduk, üstelik küçücük bedende yapıyordu bunu.


Yaşlı gözleriyle gülümsemesi genişledi, kasvetli havanın dağılmasıyla bende gülümseyerek yanaklarına koydum ellerimi. "Ne zaman çektiniz videoyu, ne konuştunuz?"


"Beyabey güsel saman geçirdiğimizi, seni çok çok sefdiğimizi söyledik ama sonra abim beni odadan çıkaydı." Yüzü asıldı bu noktada " Duymadım. Bana sürprizmiş," tekrardan kıvrılan dudaklarıyla başını omzuna eğerek ela gözlerini heyecanla gözlerime çıkardı "sen izleyince bana söyleymişsin." Ellerini birbirine vurdu "Ne saman izleysin?" Ellerinin parmaklarını birbirine geçirip çenesinin altına koyarken başını kaldırmış masum bakışlarıyla kanıma sızmaya çalışıyordu. "Çok meyak ediyoyum."


Kanıma sızmayı başarıyordu ve ben buna engel olamıyordum. Bir kere sarılmıştı, bitmişti her şey. Benim için sarılmak kutsaldı, öpmeyi bırak öyle herkese sarılamazdım. Bu kıza hiç düşünmeden sarılmak planlarım arasında yoktu. Bal sarısı gözleriyle kanıma çoktan sızmıştı anlaşılan.


Ben de çok direnmemiştim zaten.


"En kısa zamanda izleyeceğim. Sana da söyleyeceğim, merak etme." Yerde cam kırıkları olduğu için kucağımda Balca'yla ayağa kalktım. "Şimdi annenle eve gitmen lazım."


"Ama geleceksin sonra dimi?"


"Belki." Kapıyı açtım, Azra Soykan bıraktığım yerde duruyordu. Balca'yı ona doğru uzatıp almasını bekledim, kucağına alıp beklentiyle yüzüme baktı, ne söylememi bekliyordu? İyi geceler dilememi falan mı? Gözlerimi Azra Soykan'dan çekmeden netlikle ifade ettim kendimi "Bir daha gelme."


Cevap vermesine müsaade etmeden kapattım kapıyı. Balca'ya olan tavrım Azra'yı etkilemeyecekti.


Kapattığım kapıdan bir süre elimi çekmeyip soluklandım, o bilgisayara hemen şimdi ulaşmam gerekiyordu. Açabilmişler miydi, içindeki bilgilerin ne kadarına ulaşmışlardı bilmem gerekiyordu.


Yukarıdakilere haber vermek adına arkama döndüğüm sırada ellerini cebine koymuş, yüzündeki hafif tebessümle bir adım ötemde duran Sungur'u görmemle refleksle bağırdım "Ya sen!" Elimi alnıma atıp söylenmeye devam ettim "Sürünerek mi geliyorsun buraya? Geliyorsun madem azıcık ses çıkarda yüreğime indirme!"


Tebessümü küstahça gülüşe evrildi "İyi abla oldu senden." Söylediklerime istinaden cevap vermemesine göz devirdim.


"Merhametin varmış bir yerlerde." Demesiyle yüzümğ ekşitip "Hı hı" dedim yapmacık tavırla, ardından ciddileşerek "Ne sandın?" Dedim, aramızdaki bir adımlık mesafeyi kapatarak "Benim şu merhametim olmasa bu evde ne işin vardı?" işaret parmağımı iki kere göğsüne bastırarak devam ettim, yeşil gözleri göğsüne vurduğum parmağımdan mavilerime tırmanıp ilgiyle izlemeye ve dinlemeye devam etti. "Ama dikkat et, dibini sıyırıyorsun. Koyarım seni kapının önüne."


Silik tebessümü yavaş yavaş kendini belli ederken bu haline hayret ediyordum. Onu tehdit etmemden hoşlanan bir yapısı vardı, gerçekten bana mı manyak diyordu. Asıl manyak kendisiydi!


Parmağımı göğsünden ayırıp yanından geçeceğim sırada parmağımı havada yakalayıp sıkıca sarmaladı. "Yalnız." Eğilerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı, nefeslerimizin birbirine karıştığı kadar yakındık. "Ben burada senin merhametinle kalmıyorum. Bir bedel ödüyorum, kahvaltı hazırlıyorum." Gözlerini kıstı "Hatırlatırım."


Gözlerinin altını gölgeleyen kirpiklerini, kaşlarının arasında yer eden çatma çizgisini, sol kaşının kenarında çokta belli olmayan yara izini, yeşil gözlerinin derinliğini çok net görebiliyordum bu yakınlıkta.


Gözleri ağır ağır yüzümde gezinirken manalı bakıyordu, çözemiyordum, çözmek için çok şeyimi verirdim, verecek bir şeyim olsaydı eğer. Benden başka bir şeyim kalmamıştı.


Gözleri aşağıya inip dudaklarımda durunca kaşlarım çatıldı anında, silik tebessümüyle kan beynime sıçradı.


Cümleleri bu yakınlıktan söylemek zorunda mıydı? "Kulaklarım iyi işitiyor." Dedim ters ters.


Ani tepkimden dolayı çatılan kaşlarına eklenen histerik gülüşüyle başını geri çekti "Ne?"


Parmağımı elinden kurtarıp iki elimi de belime yerleştirdim "Kulaklarım diyorum iyi işitiyor. Bu mesafeden konuşmaya gerek yok, ha senin ki zor işitiyorsa söyle hastaneye götüreyim." Elimi omzuna vurup pat patladım "Çekinmene gerek yok, ne de olsa benden yaşlısın. Olur öyle şeyler."


Yanından geçip salona adımladım, "Yaşlı mıyım?"


"Evet." Dedim, neden şaşırıyorsun dercesine "Biliyorum yaşını, bende seni araştırdım." Kendimi koltuğa atıp Moral bozukluğuyla karşımda dikilen adama döndüm "32 yaşındasın. Benden koskoca beş yaş büyüksün."


Öyle mi dercesine kaşları havalandı, karşımdaki koltuğa oturup yerleşerek rahat pozisyon aldı "Ben buna yaşlı demezdim." Kendini beğenmiş ifadesine büründü "Şarap gibi, yıllandıkça değerleniyorum."


Kendisine olan hayranlığı göz görülür dereceydi, yakışıklıydı, bu bir gerçekti fakat yakışıklı olduğunun farkında olup kullanmaya çalışan erkeğe nefretti.


"Yaşlısın." Dedim umursamazca.


"Olgunum." Dedi inatla.


"Yaşlısın."


"Yakışıklıyım."


"Yaşlısın."


"Olgun ve yakışıklıyım." Bu böyle sonsuza kadar devam edebilirdi, ikimizde sonlandırmayacak inada sahiptik. Merdivenlerden gelen gürültü ve bağırışla ikimizde bu çocukca inatlaşmaya son verip ayağa kalktık.


"Sen kimsin! Nilüfer nerede, bana ne oldu?!" İşte bu hiç iyi olmamıştı, Azra Soykan geldiği için kostümümü çıkarmıştım, şimdi de Lilia uyanmış felaket gibi aşağı iniyordu.


Sorgular anlamda Sungur'a döndüm, ne yapacaktık şimdi? Başımı belli belirsiz salladım. Söylemek istediğimi anında anlayarak gözlerini sakin ol manasında kapatıp açtı, ona inanarak önüme dönüp sakince bekledim. Çözersi sonuçta.


"Koş nereye koşacaksın?" Diyen Pars'ın sesini işittim, panikle merdivenleri inen ayak seslerinin Lilia'ya ait olduğu belliydi, Pars'ın ise rahat olduğu ses tonundan belliydi.


Lilia merdivenlerin sonuna gelip görüş açımıza gelince panik bürümüş gözlerini bende ardından Sungur'da gezdirdi.


Kollarını göğsünde bağlamış ifadesizlikle ona bakan Sungur'u görünce daha da paniğe kapılarak bağırdı "Karakan! Beni öldürmen için seni mi yolladılar?"


Sungur şaka mı bu dercesine sağ elini kaldırıp parmak uçlarıyla alnına dokundu, ellerini yana indirip kadına döndü "Katil miyim ben?"


Bir adım geri attı kadın "Boksörsün."


"Yani katil değilim."


"Olmayacağın anlamına gelmez!"


Lilia bir adım daha geri atınca arkasında olduğundan habersiz bedene çarparak irkildi. Arkasını dönüp iki elini Pars'ın göğsüne yaslayıp itti ama karşısındaki adam yerinden oynamadı. "Çekilsene be adam!"


Para yüzünü ekşitip söylenmeye başladı "Cırtlak sesin beynimi deliyor, bağırma lütfen."


Lilia daha da bağırdı "Ben cırtlak sesli değilim ama senin kalın kafalı olduğuna eminim!"


"Hadi ya!" Dedi Pars alayla "Nereden bildiniz küçükhanım?"


"Öpmek için bana yaklaştığı da kafalarımız çarpışınca anladım!"


Duyduklarımın şokuyla gözlerim hayretle aralandı, Pars böyle bir şey yapar mıydı? Yapmazdı ya, yapar mıydı? Şimdiye kadar kimseye yan gözle bile bakmamıştı.


Sabır dilercesine kaldırdı başını Pars "Lan kaç kere anlatacağım? Uyanmayınca nefes alıyor musun diye eğildim. Seni niye öpeyim durduk yere?"


Lilia inanmayarak "Tabi tabi." Deyince Pars daha da hiddetlenerek yüzünü sıvazladı iki eliyle, sabır çekmeye başlayınca Sungur bu olayın daha da uzayacağını anlayarak araya girdi.


"Biz Nilüfer'in arkadaşlarıyız. Seni bize emanet etti, her şeyi anlattıktan sonra sağ salim evine bırakacağız." Bu en olanaklı mükemmel bir yalandı, pratik zekası günden güne etkiliyordu.


Lilia'nın sabırsız hareketleri duraksadı, sorgular anlamda karşısındaki adama baktı, ardından bize dönerek Sungur'a yöneldi "Sen Nilüfer'in sevgilisi misin gerçekten?"


Bu nereden çıkmıştı şimdi?


Duruşunu bozmasa da sesinde merak kırıntıları vardı Sungur'un. Bu sevgililik olayını nereden çıkardığını bende merak ediyordum. "Arkadaşıyız dediğimi hatırlıyorum."


"Sizi kumarhanede beraber gördüm, Nilüfer için Kurşun'a kafa tuttun. Canınla kumar oynadın." Hayranlıkla bakıyordu karşısındaki adama "Bunu arkadaşın için yaptıysan hiç inandırıcı değil." Dedi gülerek.


Dışarıdan gören bir gözün böyle yorumlaması gayet normaldi, o an ki tavrımız bir çifti yansıtabilirdi, bunun gerçek olmadığını biliyorduk. Alınmaya gerek yoktu.


Fakat karşısındaki kadının yorumlamalarından hiç hoşnut olmadığı belliydi Sungur'un, belli etmekten de çekinmiyordu "Benim aşk hayatımdan daha önemlisi için buradayız Lilia." Kollarını bağlayıp çenesini kaldırarak üstten bakışlarıyla baskı kurmaya başladı, bu otoriter duruşunun ardında konuşmazsan olacaklardan sorunlu değilim iması yatıyordu. Karşısındaki kadına bir şey yapacak değildi, buna yeltendiği an onu doğduğuna pişman edecek özelliklere sahiptim. "Bizim ne olduğumuzdan çok senin ne olduğun önemli. Bize ne anlatabilirsin?"


Lilia oflayarak kendisini tekli koltuğa attı, kollarını göğsünde bağlayıp Pars'a döndü "Biri sapık" bu noktada Pars'ın homurdanan sesi gecikmedi "Kızım anlamıyor musun sen? Delireceğim." Umursamadı Lilia, Sungur'a çevirdi gözlerini "Biri Karakan." Ardından bende durdu "Sen kimsin?"


"İlay." Dedim tebessümle, tebessümle karşılık vererek kollarını çözüp oturuşunu düzeltti "Kurşun beni o gece kumarhanede gözüne kestirmiş olmalı, sebebini bilmiyorum ama bir kere göz göze geldik. Sonraki gün sabah yanıma geldi kardeşimle tehdit ederek Nilüfer ve Karakan'a verdiği sıvıyı enjekte etmemi, bayılınca takip eden adamlara söylememi istedi. Amacı nedir, ne istiyor bilmiyorum."


Derin bir nefes alıp devam etti " Bu sabah Nilüfer'i gördüm, değişik bir gücü var. Camgöz'ü yola getirdi, gözlerinde korku yok, kaybetmeye dair bir iz yok. Duruşu bile zafer edalı, benimse korumam gereken bir kardeşim var. Bunu başka birinin hayatını mahvederek yapamazdım, Nilüfer'in bizi koruyacağını düşündüm, bunu başaracağını düşündüm."


Bana bir kaç saatte güvenmişti, bu duygu garipti. Birinin bana umut bağlaması bir yandan bulutlar üstünde hissettirirken bir yandan da yerde süründürüyordu. Ya başaramazsam?


"Doğru kişiye güvendin." Sungur'un tereddüt etmeden kurduğu cümleydi beni kendime getiren. Bana güveniyorlardı.


"Biliyorum." Ayağa kalkıp üstünü düzeltti Lilia "Şimdi evime gitmek istiyorum."


"Tabi." Dedim gülümseyerek " Seni bırakalım."


Pars gönüllü olarak "Ben bırakırım." Deyince merakla solumdaki adama döndüm, yaşadıkları atışmaya rağmen bırakmak mı istiyordu? Kararlı gözüküyordu.


"Kendini affettirmen için iyi seçenek." Dedi Lilia önden giderken. Pars'ta homurdanmaktan vazgeçmeyerek peşisıra takip etti kadını. Yine laf atışmasına devam ederek çıktılar evden.


Sıra bilgisayara ve Lilia'dan gizlice aldığım şırıngaya gelmişti. Hepsini tek tek çözecektim.


🌕🌕🌕🌕🌕



Bir dahaki bölümde görüşmek üzere



Son Yazılar

Hepsini Gör
20. "ARAFTA SANCI"

20.BÖLÜM “ARAFTA SANCI” doubt- twenty one pilots Let the world burn- chris grey   "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiği

 
 
 
19."UĞRUNA YAŞAMAK"

"UĞRUNA YAŞAMAK"   I'II Do It- Heidi Montag Say it right- Nelly Furtado Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes       |Sungur Tuna Kurtel|   Zehir... Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimd

 
 
 
18."KANLI İLMEK"

"KANLI İLMEK"   Durma yürüsene - Melike Şahin Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut   Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın n

 
 
 

1 Yorum

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
misafir
02 Eki 2025

deneme

Beğen
bottom of page