top of page

3. SINIRTAŞI

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 31 Oca
  • 24 dakikada okunur

Düşün ki- Sancak

 

Her Yerde Sen- Zeynep Bastık

 

Gel Bana- Mustafa Sandal

 

Burada neler döndüğünü tam anlamıyla merak ediyordum. Polis, avukat, asker üçlemesinin bir araya gelmesi bana dehşet olaylardan başka bir düşünce getirmiyordu.

 

"Biz gidelim en iyisi, siz aranızda halledin." Ulaş tekrardan gitmeye yeltenince bu sefer ensesinden tutup engel olan bendim,"Şu kılçık bile burada" Derken Furkan'ı işaret etmiştim, tutuşumu sıklaştırdım "Sen nereye gidiyorsun? Hep beraber gideceğiz."

 

Burnundan gülerek göz devirdi Furkan "Çok sağ ol, tam da olmam gereken yerdeymişim gibi hissettirdin."

 

"Sana kim burada ol dedi kardeşim? Defolup gitsene. " Hem kendisi kaçmaya çalışıyordu, hem de Furkan'ı kovuyordu Ulaş Bey!

 

Ulaş'ın gözlerine bakarak üstüne basa basa, tane tane konuştu Furkan "Evde canım sıkılıyor. Burası daha eğlenceli, gitmeyeceğim."

 

Başımızda garson hala bekliyordu, bunlar ise tartışıyordu, ikisininde kafasını birbirine vurup çalılık kenarına atıp asıl ben defolup gitmek istiyordum.

 

"Komutanım bekliyor. Gidelim, bekletilmekten hiç hoşlanmaz."

 

Kinayeyle güldüm Çakır'a bakarak "Haspam." Az mı bekletmiştim kapımın önünde, şimdilerde hoşlanmaz olmuş.

 

İmge bana sırnaşarak Tuğra'yı gösterdi "Hepsi bize bakıyor. Hadi gidelim artık, hava da soğuk zaten."

 

Dila'da İmge'ye katıldı "Evet Mevsim, gitsek iyi olur." Garson da tepemizde dikiliyordu zaten "Hadi gidelim."

 

Babam ve Tuğra, sabah Tuğra'nın burada olduğunu söylediğimizde babam sofrada değildi. Evren abi ve Yekta ile hiç böyle görüşmüşlüğü yoktu. Burnuma pis kokular geliyor.

 

İmge ve Dila ile kol kola girerek yürüdük, restorana girdik. En az bizim oturduğumuz restoran kadar şatafatlı ama bir o kadarda samimi bir ortamdı. Biz içeriye girince babamların oturduğu masanın yanına başka masa çekerek birleştirdiler.

 

Masaya yaklaşınca babamla göz göze geldim, birkaç gündür içinde olan sıkıntıdan arınmış gibi gülümsüyordu. Gerçekten ne oldu burada?

 

Babamın yanında oturan Evren abi bir sandalye kayarak yerini bana verince, şirince gülümseyerek sandalyeye oturdum, herkes kendine bir yer bulup masaya yerleşmişti.

 

Tuğra'nın yanında Yekta, onun yanında da Ulaş, İmge ve Dila oturuyordu. Benim yanımda Evren abi, onun yanında da Furkan ve Çakır vardı.

 

"İyi akşamlar." Sesimdeki sorgulayıcı tınıyı bastırmadım "Ne yapıyorsunuz bakalım böyle?" Tuğra babamın karşısında oturuyordu, sorgulayıcı bakışlarım doğrudan ondaydı "Bizim masadan kalkıp babamın yanına mı geldin?"

 

Ellerini masanın üstünde birleştirip yaklaştı "Bir mahsuru mu var? " Dedi kinayeyle. Kinaye liseden gelmeydi ama bu ciddiyet yeniydi.

 

Alt dudağımı bilmem manasında büzerek biz gelmeden önceki tayfaya bakıp babama döndüm "Buradan bakınca sıkıntı var gibi."

 

Ne alakası var dercesine kaldırdı kaşlarını babam,"Neden böyle düşündün? " Kendisini ve bulunduğu hali görünmez sanıyor olabilir miydi? Yoksa bizi kör mü sanıyordu?

 

"Avukat, polis ve iki asker bütünlemesi bana pek iyi bir profil çizmedi baba." Günlerdir süren can sıkıntısından herkesin içinde bahsetmek istemedim.

 

Erkeksi bir tınıyla gülerek elini sırtıma attı, beni sinesine çekip başımın üstüne derin bir öpücük kondurdu "Melih amcan ile oturuyorduk. Evren ve Yekta'da yan masadaydı, Melih gidince onları masama davet ettim. Sonra da Tuğra benimle görüşmek istediğini mesaj atınca buraya davet ettim."

 

Tuğra babamla ne görüşmek istemiş olabilirdi? İmge, Dila ve Ulaş ile göz göze geldim. İkisi de alt dudağını büzerek merakla aynı cevabı berkliyordu.

 

"Ne için seninle görüşsün ki yıllar sonra?" Herkes için çok hayati bir mesele olacağını düşünmüştüm ama sadece benim için hayati bir meseleydi. "Aktif askerlik yapan biri olarak sana yardım etmek için benden izin aldı."

 

Babamın verdiği cevapla kalbim dört nala koşmuşum gibi atmaya başladı. Ciddi miydi? Tuğra'ya baktım hayretle, siyah gözleri bendeydi. Vereceğim tepkiyi kolluyordu, bende verecek bir tepki yoktu. Şoktaydım.

 

Tuğra o gün izini kaybettirdiği gibi, aynı şekilde bir anda ortaya çıkmıştı. Bu hızlı gelişim bende soğuk duş etkisi yaratıyordu. Algılamam güçleşiyordu.

 

İmge, Ulaş, Dila üçlemesine baktın yaşadığım şokla. Üçü aynı anda dudaklarını oynatarak kabul et diyordu ama ben baştan reddetmiştim. Buna rağmen mi buraya gelmişti?

 

Evren abi ve Yekta beni tebrik ederken ben sessizliğimi koruyordum. Kabul etmeli miydim? Benim için hayati bir meseleydi, aramadan bulmuştum ama gururum ağır basıyordu.

 

"Mevsim istemediğini söylemişti." Furkan'ın ortama bomba gibi düşen sesi Tuğra'yı gerdi, burnundan sert bir nefes vererek yeni tanıştığım sert siyahları Furkan'daydı. "Fikir bu, değişebilir. Fırsatı varken başka birini aramakla mı uğraşacak? " Sinirle güldü "Hemde sosyal medyadan."

 

İçimdeki inat fütursuzca kabardı "Neden bulamayacak mışım? Senden başka seçeneğim yok mu benim?"

 

"Var mı?" Dedi inatla.

 

"Yok mu? " Dedim üstüne basarak.

 

"Vardır ama gerek yok." Diyerek araya girdi Çakır "Komutanım işinde çok iyidir, çokta yardım severdir. Kitabınız basılana yanınızda olur, bence o varken başkasına gerek yok."

 

Tuğra'yı bana mı anlatıyordu? Aslında haklıydı, bu Tuğra ile yeni tanışıyordum. Ciddiyet maskesini iyi kuşanmıştı. Askerlik üstüne oturmuştu, duruşu, bakışı, konuşması, mimikleri, her şeyiyle ben askerim diyordu.

 

Dila gülümseyerek "Canım." Dedi Çakır'a ithafen "Onlar eski arkadaş ya."

 

"Ha.. Doğru. Pardon. "

 

Babam, sırtımdaki elini aşağı yukarı hareket ettirip dikkatimi üstüne çekti "Bu eski arkadaş mevzusuna gelecek olursak. Neden aranızın açıldığını da anlattı Tuğra bana."

 

İçimde bir kazan kaynar su taşıp boğazıma kadar yaktı. Ne anlatmıştı? Ne kadarını, nasıl?

 

Abartılı bir hayretle Tuğra'ya döndüm. "Öyle mi?" Kaşlarımı kaldırıp silik tebessümümü sundum "Ne anlattın bakalım?"

 

Başını ağır ağır sallayarak onayladı "Öyle. İkimizin de canının sıkkın olduğu bir dönem birbirimizi ne dinledik ne anladık. Anlayacağımızı da yanlış anladık, sonra da inat uğruna bir daha konuşmadık." İkimizden birini zan altında bırakmadan ortaya bir bahane sunmuştu, inandırıcı mıydı? Olayları bilmeyen biri için pek tabi yeterliydi.

 

"Evet." Dedim gözlerine bakarak, histeriyle güldüm "İnat uğruna görüşmedik." Aramızda geçen gergin bakışmanın sonu yoktu, konuşmadan kavga edebilecek seviyeye ulaşmıştık.

 

"Tuğra ile de anlaştık, bir daha kalbini kırarsa beni yormadan söküp elime verecek." Babamın tavizsiz bakışları Tuğra'yı delip geçer gibiydi "Değil mi Tuğra? "

 

Dudaklarını birbirine bastırıp mahcup ifadeyle onayladı "Evet Yakup abi."

 

Gülerek arkama yaslandım, başımı omzuma eğerek karşımda heybetiyle oturan Tuğra'ya baktım fakat lise sonda son gördüğüm haliyle canlandı gözümün önünde. Çok şey söylemek istedim ama dilim varmadı.

 

"Mevsim, babaannen hasta kızım." Zihnim uyandı, aniden babama döndüm "Ne?"

 

"Amcanlar da tarla, arazi, mal, mülk kavgasına tutuştu. Günlerdir canım sıkkın, fark etmişsindir."

 

Sonunda açıklıyordu! Demek asıl sebebi buydu. Dedem öldükten sonra tek başına yaşayan bir kadının rahatsızlanması sonucu dini imanı para olmuş amcam ve halalarımın seviyesiz kavgası.

 

"Evet, farkındayım."

 

"Evren'e bunu danıştım aslında, ne yapabileceğimizi konuşuyorduk." Başımın üstüne sevgiyle bir öpücük daha kondurdu, "Annenle benim memlekete gitmemiz gerekiyor. Kaç ay kalmamız gerekiyor emin değilim. Tuğra'nın teklifini kabul edersen eğer üst katında eşyalı boş bir ev varmış orada kalırsın. Kabul etmezsen de bizimle gelirsin, evde tek kalmanı istemiyorum."

 

Babamın ağzından çıkanı kulağı duyuyor muydu? Duyduğunu sanmıyordum. Bu benim babam değildi. Uzaklaşıp ciddi olup olmadığını ölçmek adına yüzüne baktım "Beni Tuğra ile Hakkari'ye mi yolluyorsun?"

 

"Şaşırmana gerek yok, yazar olmak istiyorsun ve ben de bunu destekliyorum. Seni de tanıdığım bir askerden başkasına emanet edemezdim." İmge'ye baktı anlayışla "İmge'de gelsin hatta, iş yeriyle ben görüşürüm."

 

"Ne?" Ellerini ağzına kapatıp heyecanla güldü "Yakup amca sen ciddi misin?" Babam onaylayarak başınu sallayınca ellerini birbirine vurdu neşeyle "Ay Yakup amcacığım sen ciddisin? Annemle babamla da görüşür müsün lütfen?" O kadar neşeliydi ki Yekta'nın onaylamayan bakışlarının farkında bile değildi.

 

Burada bir terslik olduğunu düşünen tek kişi ben miydim gerçekten? Tamam Tuğra'yı çok severdi ama bunu da yapar mıydı emin değilim. Üstelik yıllarca görüşmemiştik.

 

"Olur kızım, konuşurum."

 

"Ay! " İmge neşeyle gülmeye devam etti "Ay inanamıyorum, şaka gibi. Ev arkadaşı olacağız Mevsim! " Kendimi gülmeye zorlayarak onayladım, mutluydum ama kafam çok karışıktı.

 

İnanamıyorum, iki gün öncesine kadar hayatımda esamesi okunmayan adamla Hakkari'ye gidiyordum. Hem de babam yolluyordu.

 

Herkes bana beklentiyle bakarken ben kafa karışıklığımın içinde yolumu kaybetmek üzereydim.

 

"Ee kızım, ne diyorsun?"

 

Yazar olmak istiyordum, bu bir fırsattı. Babam can sıkıntısının açtığı merakımı da kapatmıştı. Yazarlığıma da destek çıkıyordu. Her şey aslında gayet normaldi. Yazar olmak istiyorum ve bu bir fırsat. Bu bir fırsat. Fırsat.

 

"Tamam, kitabım bittiği gibi geri dönerim."

 

"Tamam kızım, sen nasıl istersen."

 

Hakkari'ye gidiyorum, inanamıyorum! Yazar oluyorum! Kitabım basılacak!

 

Konu dakikalar içinde bizden uzaklaştı, kendi zihnimin içinde kayboluşum Yekta ve İmge'nin birbirine attığı kaçamak bakışlarla son buldu. Yanımda abisi vardı, neydi bu cilve şimdi İmge?

 

"Görüşmeyeli nasılsın İmge?" Yekta, aralarındaki Ulaş'ı es geçerek doğrudan İmge'ye bakıyordu, normal baktığını mı düşünüyordu?

 

Telefonumu çıkarıp gruba girerek çaktırmadan yazdım.

 

Mevsim: Yavaş Yekta, yavaş. Göz bebeklerin kalpleşti. Evren abi söküp almasın babam gibi.

 

Attığım mesaj ile Yekta, Ulaş ve İmge'nin telefonundan aynı anda bildirim sesi yükseldi. Elinde telefonu olan sadece ben olduğum için herkes ağır çekimde bana döndü. Evren abi hemen yanımdaydı, ekranı anında kapattım.

 

"Ne yazdın kız?"

 

Şirince gülümseyerek telefonu avucumda sıktım "Hiç, arkadaşlarla gruba bulduğum yeni bir sticker attım."

 

"Hadi ya. " Yekta'nın masanın üstündeki telefonuna baktı "Grubunuzun adı 'GEMEVİ CUMHURİYETİ' mi? "

 

İmge'ye baktım göz ucuyla, nereden öğrenmişti? Kardeşinin telefonunu mu karıştırıyordu?

 

İmge bilmem anlamında dudak büzerken fazlasıyla geçti "Evet, öyle. Sen nereden biliyorsun? "

 

"Yekta'nın o grupta ne işi var abicim?" Eyvah! Ben demiştim, İmge'ye almayalım Yekta'yı demiştim. Hemen bir yalan uydurmam lazım, hemen.

 

"Şey abi-"

 

"Mevsim'e sordum İmge."

 

Ya ne fark eder? İmge cevap versin işte! Genzimi temizleyip gergince güldüm, yalan bul hemen yalan. Şu an ki can sağlığımız için... "Grupta kitabımla alakalı bir konu tartışıyorduk. İddaya girdik, yani bizi biliyorsun iddaya girdiysek o iş artık her şeyden önemlidir. Kısa sürede cevap alabileceğimiz tek kişi Yekta'ydı. Şimdi bunlara benim haklı olduğumu söyleyince inanmaz çirkefleşirlerdi, bu yüzden yalan söylediğimi düşünmesinler diye gruba alıp sordum, orada cevapladı. Sohbet sarınca da kalmış baksana, hiçte çıkayım dememiş."

 

Öyle bir yalandı ki anında senaryoyu kurmuştum. Ben Mevsim Yalanoğlu, her türlü yalan bendedir. Ama sadece arkadaşlarımı kurtarmak için.

 

Yekta hemen kendini savunmaya aldı "Ee sizde çık demediniz."

 

"Çirkef." Asıl çirkefliği ben yapıyordum üstelik "Ben gelene git, gidene kal demem. Sonuçlarına kendin katlanırsın."

 

Olayla hiç alakası olmayan Furkan sırf dahil olmak için bana sataştı "Senden iyi kamyon şoförü olur, gel bırak sen yazarlığı."

 

Evren abiyi es geçerek masaya eğilip Furkan'a derinden sövmeli bir bakış attım "O kamyonla seni ezmemi istemiyorsan sus canım." Bir de bu çocuk kadersel anlamda yapışmıştı hayatıma, resmen fiyasko.

 

Abartılı bir hayretle kocaman açtı ağzını "Duydunuz, hepiniz duydunuz. Polis, avukat, asker kim varsa buraya baksın. Canımla tehdit ediliyorum."

 

"Hadi oradan, elimi seninle pisletemem. "

 

"Lütfettin."

Tartışmaya son verip Evren abiye baktım. Kuşkulu gözleri, Yekta, İmge, Ulaş ve bende gezindi bir süre "İyi bakalım, öyle diyorsanız öyledir."

 

"Öyle tabi abicim, ne olacak başka, sende yani." Masanın altından ayağına vurup susturdum, adam zaten ikna olmuştu. Telaşlı konuşmalarıyla işi iyice batıracaktı İmge'ciğim.

 

Gece faslı bu şekilde sorunsuz ama bir o kadar da anlamsız bitmişti. Her şey gayet açıktı ama net değildi. Eve geldiğimizde babam her şeyi anneme anlatmıştı, benim gibi yerine oturtamadığı parçalar yoktu. Memlekete gidip ilgileneceği sorunlar için sıkıntılı bir nefes verse de benim adıma sevinmişti.

 

Bende benim adıma seviniyordum ama bilmiyorum. Of!

 

Çakır yine Tuğra ile gitmişti, İmge ve Dila bizdeydi. İmge, yarın babamla beraber gidecekti evine. Babam Hakkari meselesi için konuşacaktı ailesiyle. Herkes anında kabullenmişti meseleyi, üstünü kapatıp başka bir konuya bile geçiş yapmıştık.

 

"Nasıl geçti bakalım mezunlar yemeğiniz?" Annem merakla gezdirdi gözlerini üzerimizde "Havadisler var mı?"

 

İmge hevesle anlatmaya başlamıştı bile "Valla İnci ablacığım, başta pek keyifli değildi. Selin'i hatırlıyor musun?"

 

Gözlerini kısarak anımsamaya çalıştı annem "Tuğra'nın muşmula suratlı üvey kuzeni mi?"

 

İmge parmağını şıklatıp "Heh o." Dedikten sonra oturduğu yerde öne kayıp devam etti "O da vardı yemekte. Yine Mevsim ile uğraşmak için çabaladı ama..." Bıyık altından güldü "Tuğra izin vermedi, restoranda tanıdıktı herhalde." Göğsünü gere gere Tuğra'nın el hareketini yaptı "Bir el hareketiyle Selin'i restorandan attırdı." Kaşlarını kaldırıp yan yan, imayla bana bakıp anneme döndü "Mevsim'i rahatsız etmesin diye."

 

Şu imalardan sıkılmaya başlamıştım artık. "Birincisi" ciddiyetle işaret parmağımı kaldırdım "Tek rahatsız olan ben değildim." Her maddede bir parmak kaldırarak devam ettim. "Tuğra benim arkadaşım, öyle kalmaya da devam edecek."

 

Babam, yavaş çekimde başını bana doğru çevirirken kaşları 'Başka ne olacaktı?' manasında havadaydı, şirince sırıttım. "Zaten öyle değil mi?" Bunu söylemenin hiçte sırası değilmiş aslında. "Ama tuttum hareketi " gururlu bir babaydı şu an "Daha da rahatladım." Kamera şakası mı?

 

Annem, elini babama doğru savurdu "Tuğra öyledir, baksana vatana millete hayırlı evlat olmuş." Şimdi de gururlu anne profili vardı karşımda. Benimle şu kadar gururlandınız mı be? Yazık yazık.

 

İmge omuzlarını kaldırıp merakla etrafına bakındı "Kimse öyle bir şey demedi zaten, olayı anlatıyorum. Biraz gevşe Mevsim."

 

Kollarımı bağlayıp arkama yaslandım, ben burada yokmuşum gibi dedikodumu yapabilirlerdi. Bende editlenip paylaşılan Dila'nın imza günü videosunu izlerdim.

 

Dila'ya baktım, ilgiyle İmge'nin anlattıklarını dinleyip sohbete katılıyordu.

 

"Bir yıllık kaos isteğin karşılanmıştır Dila. " Dedim gülerek "Sıkılmadın umarım."

 

Başını omzuna eğip güldü "Ne mümkün, canının sıkılmasına sıkıldım tabi ama sonucu mükemmel. Bizimle geliyorsunuz. " Orası öyleydi, sonuç nereden bakarsan bak her türlü güzeldi aslında. Bu gecelik düşünmeyi bırakıp sohbete katılmayı tercih ettim.

 

......

 

Hayatımda olağan değişiklerle dolu bir güne uyanmıştım. Güneş bugün bir başka doğmuştu, yaptığım kahvaltının tadıda bir başkaydı. Yazarlığa koca bir adım daha yaklaşmıştım.

 

Annemle babam bu gece hemen memlekete gideceklerdi. Bizde yarın sabah erkenden yola çıkacaktık, bu nedenle annem hazırlanıyordu. Babam, İmge ile ailesiyle konuşmaya gitmişti. Dila'da Çakır ile gezmeye gitmişti. Ben tek tabanca kalmıştım. Bunu fırsat bilerek Tuğra ile görüşecektim.

 

Dün gece olanları baş başa konuşmak istiyordum, kafamda oturmayan parçaları oturtarak gitmek istiyordum.

 

Çakır'dan numarasını almıştım, yatağıma uzanıp sohbete girdim. Profili yoktu, son görülmesi kapalıydı. Kesin görüldüsü de kapalıdır. Derin bir nefes alıp ilk mesajı atmak üzere klavyede gezdirdim parmaklarımı. Sildim, yazdım, sildim, yazdım... Yolladım.

 

Mevsim: Selam Tuğra.

Mevsim: Ben Mevsim, görüşebilir miyiz?

 

Tuğra: Konu ne?

 

Mevsim: Yüz yüze konuşmak istiyorum.

 

Tuğra: Kalan son işlerimi hallediyorum, acil mi?

 

Mevsim: Acil.

 

Tuğra: Ayarlamaya çalışacağım, haber veririm.

 

Mevsim: Kesin konuşmamız lazım.

 

Tuğra: Tamam Mevsim, anladım. Mesaj atmayı kesersen işime döner erken bitiririm belki.

 

Mevsim: Uyuzluğundan hiçbir şey kaybetmemişsin.

 

Tuğra: Sende çenenden.

 

Son attığı mesajla sinirden gülmeye başladım "Çenemden ha?" Telefonu kapatıp kenara koydum hırsla, "Uyuz. Uyuz işte. Öküz." ayağa kalkıp dolabımın kapağını açtım, sen bir ayarlamada işlerini gör. Sanki dağa çatışmaya gitmiş, ne işi var bunun burada acil?

 

Dolabın kapağını hızlı açtığım için sonuna kadar açılıp geri kapanacakken tutup geri ittim,"Odun, öküz! " Elime gelen bir kaç kıyafeti yatağın üstüne fırlattım "Çenemmiş, sen kurban ol çeneme be."

 

Valizimi hazırlamak için yanıma alacaklarımı seçerken bir yandan söylenmeye devam ediyordum. Kendine ne kadar kılıf uydurursa uydursun içindeki uyuzluğu bakiydi.

 

Mesajlaşmamızın üstünden iki saat geçmişti ve hala haber yoktu, bu süreçte valizimi hazırlamıştım. Kendim bile hazırlanmıştım ama yok, belli ki gelmeyecekti.

 

Odamı dolduran mesaj bildirimiyle ekranı açtım, Tuğra'dan sanmıştım ama hayır, İmge'dendi. Babam nasıl olduysa ailesini ikna etmişti. Memnundum, hiç bilmediğim bir şehirde yanımda İmge'nin olması fikri daha da rahatlatmıştı, uzaktan çalışmaya devam edecekti ama yanımda olacaktı işte.

 

İmge: Kaç valiz oldu senin?

İmge: BEN SIĞAMIYORUM!

 

Mevsim: İki valiz aldım, bir de sırt çantası.

 

İmge: Benim üç valiz oldu ya, uçakla gidecekmişiz alırlar mı beni böyle?

 

Mevsim: Tatile gitmiyoruz aşkım, muhtemelen evden çok çıkmayacağız. Ben çoğunlukla pijama aldım.

 

İmge: Her ihtimali düşünmekten neredeyse evi taşıyacağım.

 

Mevsim: Orada da market, mağaza, eczane var. Abartma!

 

İmge: Of, benden fazla eşya alsaydın kendimi daha iyi hissedecektim. Ulaş'ta başımda gitmeyin diye ağlıyor zaten. Birazdan seni de arar, haberin olsun.

 

Mevsim: Açma dediğini söylerim.

 

İmge: Lan öyle bir şey demedim.

 

Gülerek çıktım sohbetten, Ulaş ile telefonu en hızlı şekilde kapatıp benim başıma atacaktı. Kendisi gider, aylarca dönmez, sorun olmazdı ama biz iki adım uzağa gidince üzülüyordu beyefendi. Bizi bıraktığı yerde bulmak istiyormuş, bencil pislik.

 

Tuğra'nın olmayan profili ile bakıştım, en son mesajın üstünden iki buçuk saat geçmişti. Of! Acil dedik be adam.

 

Sohbete girdim tekrardan, burada hazırlanmış bekliyordum. İki buçuk saat! Neyi halledememiş olabilirsin?

 

Atmak istediğim mesajı internetten kopyalayıp sohbete yapıştırdım ve gönderdim.

 

Mevsim:  Kral, dondurucu bir kış günü gecenin soğuğunda nöbet tutan bir muhafıza sordu:

-"Üşüyor musun muhafız?"

-"Ben soğuğa alışkınım kralım" dedi muhafız.

-"Olsun, ben yine de sana sıcak elbise getirmelerini emredeceğim" dedi ve gitti. Lakin emir vermeyi unuttu.

Ertesi gün nöbet yerinde muhafızın soğuktan donmuş cesedini buldular. Muhafız nöbet yerinde bulunan duvara bir yazı yazmıştı.

"Kralım ben soğuğa alışıktım, beni soğuk değil, sizin sıcak elbise vaadiniz öldürdü"

 

Kulaklarıma varan gülüşümle mesajı görmesini bekledim, görüldüsü kapalı değildi bu nedenle rahatça bekleyebildim. Beş dakikalık bekleme sürecinin ardından attığım mesaj görülünce elim ayağıma dolaşarak çıktım sohbetten de uygulamadan da. Hatta ekranı bile kapattım nedensizce. Panik olmuştum.

 

Kısa sürede telefon titredi, ekrana iki kere tıklayıp aydınlattım, bildirime düşen mesaja tıklayıp açtım.

 

Tuğra: Donmak istemiyorsan sıkı giyin.

 

Bu kendi işini kendin hallet demenin farklı bir yoluydu sanırım.

 

Tuğra: Aşağıdayım.

 

Hemen inersem çok hevesli gözükürdüm, biraz bekletsem hiç zararı olmazdı.

 

Mevsim: Hazır değilim, bekle biraz.

 

Tuğra: Sana geleceğimi söylemiştim, neden hazırlanmadın?

 

Mevsim: Ayarlamaya çalışacağım dedin, geleceğim demedin.

 

Tuğra: Geleceğimi biliyordun sonuçta.

 

Mevsim: Bilmiyordum, nereden bileyim? Müneccim boku mu yedim ben?

 

Tuğra: Tamam hazırlan o zaman bekliyorum.

 

Mevsim: Mesaj atmayı kesersen hazırlanmaya başlar erken inerim belki.

 

Telefonu kenara koyup kendimi sırt üstü yatağa attım "Gerizekalı!" Ayaklarımı yatağa vurup hırsımı almaya çalışıyordum "Bu mu yardım edecek bana? Bu mu kırmayacak kalbi mi? Hadi lan oradan."

 

Yatakta tepinerek on dakika, oturarak on dakika, kendime çeki düzen vererek on dakika geçirerek toplam yarım saat Tuğra'ya saydırmıştım. İşte şimdi inebilirdim.

 

Odamdan çıkıp salonda oturan annemin yanına gittim, yanına oturup başımı omzuna koydum hemen "Anne, babam nerede? "

 

Yan yan bakıp güldü "Odada, ne oldu?"

 

"Tuğra geldi, konuşmamız gereken detaylar var. Sen haber verirsin."

 

Çenemden tutup çekerek alnımdan öptü "Canım, baban seni Tuğra ile Hakkari'ye yolluyor. Dışarıya çıkmana bir şey diyeceğini sanmıyorum ama söylerim." Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırıp yanağımı sıktı "Sorun yok değil mi?"

 

"Hayır, gitmeden konuşmak istediğim şeyler var sadece." Yanaklarından öpüp ayağa kalktım "Görüşürüz, geç kalmam."

 

"Görüşürüz canım."

 

Ayakkabılarımı giyip merdivenlerden indim, apartmandan çıktığımda şoför koltuğunda Tuğra'nın olduğu araç tam karşımdaydı. Başını geriye yaslamış gözlerini kapatmıştı. Yorgun duruyordu, olabilirdi. Benimle inatlaşarak bir de yarım saat burada beklemeye hak kazanmıştı. İşte böyle akılsız başın cezasını uyuyamadığı gözleri çekiyordu. Yine de üzülmedim değildi.

 

Karşıya geçip arabanın etrafından dolanarak sağ koltuğun kapısını açtım, bir anda irkilerek daha gözünü açmadan koltuğunun yanına meyletti, silahını alıp bana doğrultmasıyla çantamı bırakıp korkuyla ellerimi havaya kaldırdım. Korkudan, başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Panik vücudumla beraber zihnimi de ele geçirmiş, afallatmıştı.

 

"Benim! " Deyişim bütün sokakta yankılandı. Bir an o silahın patladığını düşünmek bütün kanımı dondurdu.

 

Boş bakan gözleri belli bir mana kazanınca ancak anlayabilmişti kim olduğumu, sanki zihni yeni canlanmıştı da hayatımızı film şeridi gibi gözünün önünden geçirivermişti. Beni hatırlamıştı.

 

Silahı indirip aldığı yere geri koydu. Gergince şakağını ovaladı "Mevsim." Dedi sitem ederek, benim ne suçum vardı? Bacaklarımdaki güç boşalmak üzereydi neredeyse "Sen ne yapıyorsun ya? " Dedim diklenerek "Silahın ne işi var sende, silahla mı dolaşıyorsun sen? "

 

Yere düşen çantamı alıp eğilerek yüzüne baktım, bedenim buz kesmişti. Arabaya binmek istemedim.

 

Hayretle kaldırdığı kaşlarının altından 'Sen şaka mısın?' dercesine baktı bir süre, ciddiyetimi bozmadığımı görünce sinirle güldü "Hasbinallah!" İki eliyle yüzünü sıvazlayıp mırıldanmaya devam etti "Sabır, sabır yağmurları."

 

"Ne sabır ne? " Arabaya binip kapıyı kapattım "Sabır yağmurlarında boğul emi. Ne söyleniyorsun?"

 

"Mevsim." Vücuduyla bana döndü. "Manavım ya ben, ne işi var silahın bende değil mi?"

 

Tamam, orada biraz saçmalamış olabilirdim. "Korktum, beni öldürüyordun! Babamın beni emanet ettiği adama bak!"

 

Şakağını ovalayıp soluklandı, gözleri kıpkırmızıydı. Ne zamandan beri uyumuyordu? Yüzündeki morluk ise daha da belirginleşmişti. Vicdanım feci halde sızlıyordu şu an. Onu boşuna burada bekletmenin vicdanıydı. Morluğun sebebini tekrardan sormak istedim, zihnimde dün gece Sezen'in, onun çenesinden tutarak baktığı ve telaşla sorduğu an belirdi. Beraber menüye baktıkları an... yokluğumda yerim doldurulmuş hemen, demek ki çok da özel biri değilmişim, ağzından çıkan her şey, hepsi fasa fisoydu Tuğra Alpman.

 

"Öldürmedim, uykuya dalmışım. Bir anda kapıyı açınca kendimi korudum. Sıkmayacaktım."

 

Kızarmış gözleriyle azalan sinirim beni yatıştırmıştı, az önce kafama kurşun yeme ihtimalimi unutmaya çalışarak sustum. Arabayı çalıştırınca çekinerek söze girdim "Tamam, uykusuz olduğun için affediyorum. Başka zaman olsa affetmezdim." Başını soluna çevirip söylenerek güldü, sonunda biraz gülebilmişti uyuz herif.  "Bir yere gitmeyelim çok uzun sürmeyecek."

 

Çalıştırdığı motoru durdurup arkasına yaslandı, başını bana çevirdi "Seni dinliyorum, sorun ne?"

 

Bedenimle ona dönüp sırtımı kapıya yasladım "Şimdi şöyle." tane tane açıklamaya başladım "Özet geçiyorum, Ankara'ya geldin ve bu gelişin benimle hiçbir alakası yok." onay beklemek için sustum ama o dümdüz yüzüme bakıyordu, göz devirdim "Doğru mu Tuğra?"

 

Kaşları hafifçe çatıldı "E bilmiyor musun? Biliyorsun zaten, söyledim ya."

 

İki elimle bıkkınca yüzümü sıvazladım "Ya biraz yardımcı olsan ölür müsün be adam?" iki ellerimin parmak uçlarını birleştirip ortamıza getirdim ve tekrardan sordum "Doğru mu?"

 

Kaçış yoktu "Doğru."

 

"Tesadüfen bir kitabevinde karşılaşıyoruz." sessizlikle yüzüne bakıp tekrardan onay bekleyince bu sefer anında anlayıp burnundan verdiği sert nefesle doğruladı. "Doğru Mevsim."

 

"Sonra bana, mezunlar yemeğine gidip gitmeyeceğimi soruyorsun, gitmeyeceğini söylüyorsun ama akşam bir anda geleceğin tutuyor."

 

"Orta şekerli."

 

Başımı belli belirsiz salladım "Bu ne demek şimdi?"

 

"Ne yanlış ne doğru demek. O zaman sana inat olsun diye gitmeyeceğim dedim" imayla güldü "Senin yaptığın gibi." iş bana geldiyse orada bir durulmalıydı, konu ben değildim.

 

"Neyse ne" dedim gözlerimi kaçırarak "Senden yardım istemediğimi söylememe rağmen anında babamla görüşmeye gittin. Hakkari'ye götürmeye ikna ettin, her şey çok ani ve hızlı ilerlemiyor mu sence de?"

 

Dirseğini direksiyona koyup şakağını yumruğuna yasladı, "Neyi sorguluyorsun ki?" sorgulamamın yersiz olduğunu hissettiriyordu "Neden sorguluyorsun? Bunların aksine her şey olmasını istediğin gibi ilerlemiyor mu?"

 

Her şey istediğim gibiydi ama tek bir şey planda yoktu. "Sen planda yoktun. Konuşmak istememe rağmen beni arkasında bırakan adam, şimdi onu istemiyorum dememe rağmen bana zorla yardım ediyor. Yine senin istediğin oluyor."

 

"Geçmişi konuşmak istemiyorum, sana seni akladığımı söyledim. Gerekende buydu."

 

Sadece bu yeterliydi yani öyle mi? Bencillikti bu, düpedüz bencillik. Sinirle güldüm, "Ben de geçmişin müptelası değilim." aklıma gelen ilk fikri, mantık süzgecimden geçirmeden dile getirdim "Hakkari'ye gidince farklı biriyle görüşeceğim, sonuçta gideceğimiz yerde senden fazlası var. Bir tane bulurum."

 

Kaşlarını tek çizgi olacak kadar çatmıştı, siyah göz bebekleri büyüdü, sıktığı dişlerinin arasından gür sesiyle konuştu. Sinirlenmiş miydi? Tüh!

 

"Nanayı bulursun Mevsim."

 

"Terbiyesiz." Kapıyı açıp indim "Görürsün nanayı mı buluyorum babayı mı? Ana karakterimin özelliklerine bile uymuyorsun sen be."

 

"Uydurursun."

 

"Zorla mı?"

 

"İster güzellikle, ister zorla Mevsim. Ben varken başkasından yardım alamazsın."

 

"Hadi ya!" tek gözümü kırpıp hayırdır manasında salladım başımı öfkeyle, içimde sönmek bilmeyen minik ateş her an harlanmaya müsaitti ve dindirmekte hayli zordu. Tuğra'nın ise saniyeler içinde harlayabiliyor olması bana bile sürpriz olmuştu.  "Ne hakla? Hangi hakla?"

 

Duraksadı, tereddüt eder gibi oldu. Ne cevap vereceğini merakla bekledim. "Dostuz."

 

Sinirlerim bozulmuştu, fütursuzca gülmeye başladım. Dostuz? "Bizden var ya, ne kadar zorlarsan zorla tost bile olmaz artık." Kapıyı kapatıp hızlı adımlarla eve doğru adımladım "Dostmuş." gülmeye devam ederken sinirle söyleniyordum "Dostluk mu kaldı ya?" Şaka gibiydi gerçekten.

 

......

 

 Uçak alçalmaya başladığında camdan dışarı baktığım o anı asla unutamayacağım. Ankara'nın o bildiğim, güvenli düzlüğü gitmiş; yerine gökyüzünü yırtmak ister gibi göğe yükselen, heybetli ve bir o kadar da ürkütücü dağlar gelmişti. Yüksekova Selahaddin Eyyubi Havalimanı'nın pistine teker koyduğumuzda, kalbim sanki o dağların zirvesinden aşağı yuvarlanıyordu.

 

Kapı açıldı ve dışarı adımımı attım.

 

Ciğerlerime dolan hava Ankara'nın ayazına hiç benzemiyordu. Bu hava çiğdi, keskindi ve insanın genzini yakan tuhaf bir metalik kokusu vardı. Barut mu, toprak mı yoksa sadece o bitmek bilmeyen dağların kokusu mu, ayırt edemiyordum.

 

Havalimanından valizlerimizle  çıkınca Tuğra'nın gittiği tarafa doğru takip ettik, gittiği yönde lüks bir aracın önünde, kollarını bağlayarak kalçasını arabaya yaslamış güneş gözlüklü, sarışın biri vardı. Başını bizim olduğumuz tarafa çevirince duruşunu düzeltip doğruldu, gözlüğünü çıkarıp gömleğinin önüne astı. Yüzündeki kocaman gülümseme, gördüğüm kadarıyla Tuğra içindi "Komutanım!" Çakır'a döndü "Çakır!" arkalarından gelen Dila, İmge ve bana baktı "Hanımlar! Hoş geldiniz."

 

Kızlar olarak nezaketine 'hoş bulduk' diyerek karşılık vermiştik. Tuğra ise "Dinçer!" demişti uzatma der gibi "Valizleri al koçum hadi."

 

"Tabi komutanım, hemen." Hemen gelip bende ki ve İmge'de ki bir valizi alarak arabaya götürmemize yardım etti. Valizleri arabaya yerleştirirken biz iki adım gerideydik, İmge yaklaşarak fısıldadı "Askerleri özellikle mi yakışıklı seçiyorlar? Ajans mı burası kızım?" yanlış anlamaması için Dila'ya ayrı bir açıklama yaptı "Sakın beni yanlış anlama, sonuçta hepsi yakışıklı. Sevgilim var biliyorsun."

 

Güldü Dila "Saçmalama, yanlış anlamadım tabi ki. Doğru, hepsi yakışıklı. Maşallahı var hepsinin, Allah sahiplerine bağışlasın."

 

"Amin!" İmge'nin kontrolsüz yükselen sesi, valizleri bagaja sığdırmaya çalışan üç adamında bize dönmesini sağladı. "Neye amin?" diyen Dinçer'di. Gözleri ben ve İmge'deydi, çekici bakışlarıyla bizi etkilemeye çalışıyordu sanırım. "Bizde amin diyelim diye dedim, kimin duasının kabul olacağı belli olmaz."

 

Tuğra valizleri yerleştirmeyi başarıp bagaj kapağını kapatıyordu, Çakır bu sırada yarım ağız güldü "Tanıştırayım Dinçer," Beni gösterdi "Mevsim Erten." 

 

Anında gözleri büyüdü Dinçer'in, ismimi duyunca afallamıştı. Emin olmak isteyerek Çakır'ın yüzüne baktı uzun uzun, Çakır tekrardan onaylamak maksadıyla gözlerini kapatıp açtı. Tuğra tek kaşını kaldırmış yan yan Dinçer'in verdiği tepkiyi izliyordu, Dinçer'in verdiği tek tepki gergin bir hayretle Tuğra'ya bakmaktı. "Ne güzel, ne güzel." Bana dönüp elini uzattı "Çok memnun oldum."

 

Anlayamadığım gerginlikle tereddüt ederek güldüm, uzattığı eli tuttum "Haline bakılırsa pek memnun olmuş gibi değilsin. Beni tanıyor musun?"

 

"Yok yok, siz içerik üreticisi değil misiniz? Bir kaç kere karşıma çıktınız, isminizi söyleyince hatırladım. Şaşırdım." ellerimizi ayırdım "Öyle mi? Anladım." yaşanan olayları sorgulamak istemiyordum, üstüne düşünmeyeceğim. "Evet, hatta en son videonuzu izledim. İmge yengemin imza günü videosu, kitabevinde arkanızdan geçen yeşil tişörtlü adam ne kadar da Tuğra komutanıma benziyor." Videoyu tamamiyle izlememiştim ama öyle bir video attığımı hatırlamıyordum. "Yüzü gözükmüyordu, kollarından tanıdım valla. Az dövmedi beni."

 

Tuğra, çattığı kaşlarının altından sorgular anlamda bana baktı, 'ne videosu' diyordu. Alt dudağımı bilmem manasında büzüp telefonumu çıkardım. İmge ve Dila iki tarafıma geçtiler "O an video çektiğini söylememiş miydin sen?" dedi Dila, İmge onayladı "Evet, öyle söylemiştin. Raftan aldığın kitabı gösterecektin hatta."

 

Kahretsin, haklıydılar. O videoyu da mı atmıştım? Hadi ben attım, neden editleyip eklediler?! "O videoyu da atmış olamam ya." dedim sızlanarak. Yarım saatlik videoda kimsenin fark edeceğini sanmıyordum aslında, çokta önemi yoktu sanki.

 

 "Ben değilimdir Çakır," umrunda değildi Tuğra'nın, arabayı işaret etti "hadi arabaya binin de gidelim. Tuna komutanım bekliyor."

 

"Siz değilseniz de en az sizin kadar iyi biri olduğu belli, yorumlarda da herkes shiplemiş bu arada." demesiyle Çakır'a kaldırdım başımı hayretle "Herkes shiplemiş mi?"

 

"Evet." geniş geniş güldü "Yorumlarda hep" iki elini kaldırıp işaret ve orta parmağıyla tırnak işareti yaptı "Asker künyeli adamla Mevsim ship, yazıyordu." Tuğra'ya baktım göz ucuyla. Çakır'ın kafasını kopartmak ister gibi bakıyordu. Başını omzuna eğip gerginliğini almaya çalıştı, yüzü gözükmüyormuş zaten nesine sinirleniyordu? Ben uğraşacaktım bu ship muhabbetiyle, o hayatına devam edecekti zaten. Sinirlenmesini gerektiren bir şey yoktu.

 

"O gün yeşil tişört giymiştim evet. Hadi arabaya geçin artık." sağ koltuğa ilerleyip binerken arkasından göz devirdim "Derdi ne bunun?"

 

İmge omzuyla omzuma vurdu, imayla güldü "Kıskandı."

 

Ters ters baktım "Ne kıskanacak ya? Şu tipe bak, uyuz herif."

 

Camını indirip yan aynadan bize baktı "Mevsim!" sesi bile uyuzdu, ne yani böyle gür konuşunca korktuğumu mu sanıyordu?

 

"Ne var?" dedim diklenerek.

 

"Arabaya binin, acelemiz var."

 

"Of, tamam be."Arka kapıyı açtım, "Oflama hadi." diyerek beni daha da sinir ediyordu, daha fazla oflamak geliyordu içimden, yüzüne karşı böyle kasırga çıkartacak kadar bir oflamadan bahsediyorum. " Hayır yani bir şey konuşuyoruz belli ki, iki dakika beklesen ölür müsün uyuz? Böyle gürleyince korkacağımı falan mı zannediyorsun? Öyle zannediyorsan yanlış zannediyorsun, seni daha çok gıcık edecek hamleler düşünmeye itiyorsun beni. Böyle seni boğmak istiyorum, anlıyorsun beni değil mi? Ne anlayacaksın ya, ne anlayacaksın? Uyuz herifin tekisin resmen, bir de sinirleniyor. Neye sinirleniyorsun acaba-"

 

"Mevsim!"

 

Derin bir nefes aldım "Ne var?" İmge bıyık altından gülüyordu, diğerleri konuştuğum süre boyunca şaşkınlıkla beni dinlemişti.

 

"Kaldığın yeri unutma sonra devam edersin."

 

"Uzun zamandır böyle nefessiz konuştuğunu hatırlamıyorum." İmge Hanım'ında keyfi yerine gelmişti, komik bir piyes oynuyormuşuz gibi bizi izliyordu.

 

Kollarımı bağlayarak arkama yaslandım, histeriyle gülerek ters ters Tuğra'ya baktım "Uzun zamandır böyle sinirimi bozan biri yoktu da ondan."

 

Dinçer araya girerek tartışmayı baltaladı. "Oldu o zaman, çalıştırıyorum arabayı."

 

Onayladı Çakır. "Beklediğin kabahat, sür."

 

Sonunda yola çıkabilmiştik. Bu sırada videonun yorumlarını inceliyordum, Dinçer'in dediği gibiydi. Yorumların çoğu shiplemeyle ilgiliydi. Yüzü gözükmüyordu, sorun oluşturacağını sanmıyordum. Bir dahaki videolarda çıkmayacaktı zaten, mevzunun uzun süreceğini de sanmıyordum. Sorun yoktu.

 

Telefonu kapatıp arkama yaslandım, arabanın içinde sadece müzik sesi vardı. Camdan dışarıyı izliyordum. Hakkari'deydim, güzel şeyler aniden olur sözünü yaşıyordum. Gerçekten çok ani olmuştu. Yazar Mevsim Erten, imza günlerinin kraliçesi, okurlarının göz bebeği olmana az kaldı. Okurlarımın göz bebeğim olmasına çok çok az kaldı.

 

Müziğin sesi kısılınca göz ucuyla öne baktım, Dinçer'in gözleri, dikiz aynasından doğru İmge'deydi. "Sizinle tanışmadık."

 

İmge cevap vermeden Çakır araya girdi "Sevgilisi var."

 

"Kızın adı sevgilisi var mı abi? Sizde beni iyice pezevenk yaptınız, tanışıyoruz şurada."

 

"Ben baştan söyleyeyim de ona göre vaziyet al."

 

Dinçer ters ters homurdanırken İmge güldü "İmge ben, Mevsim'in yakın arkadaşıyım. Memnun oldum."

 

"Bende memnun oldum."

 

Ben ve Tuğra hariç herkes gayet memnundu sanırım tanıştığına, biz ilk fırsatta birbirimizi boğabilirdik bile. Neyse, bana yardım ettiği için onu şimdilik affediyorum.

 

...

 

Güneş, Hakkari'nin keskin zirvelerinin ardına çekilirken arkasında kan kırmızı bir iz bırakmıştı. Nizamiyenin ağır demir kapıları, Üsteğmen Tuğra Alpman ve ekibi için büyük bir gürültüyle açıldı. Araç, kışlanın tozlu yollarında ilerlerken içerideki atmosfer, dakikalar önce sivil ekibin olduğu o gürültülü halden eser barındırmıyordu. Tuğra, aracı park alanına sertçe yanaştırdığında motorun susmasıyla birlikte çöken sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi.

 

Tuğra araçtan indiğinde, üzerinde taşıdığı üniforma adeta bu toprakların bir parçasıymış gibi görünüyordu. Yanında Çakır ve Dinçer, komutanlarının bir adım gerisinde, askerliğin o yazılmamış kuralıyla hizalandılar. Çakır'ın yüzündeki o neşeli ifade gitmiş, yerini bir görev adamının keskinliğine bırakmıştı. Dinçer ise nizamiyeye giriş yaptığı andan itibaren çevresini radar gibi süzmeye başlamıştı.

 

"Tuna Komutan ağzınıza sıçacak." dedi Tuğra, botlarının beton zeminde çıkardığı ritmik sesler, karargah binasının koridorlarında yankılanırken, her selam duran askerin gözünde Tuğra'ya duyulan o mutlak saygı okunabiliyordu.

 

"Biz neden komutanım?" dedi Çakır duruşunu bozmadan. Tuğra'nın net cevabı gecikmedi "Sizin yüzünüzden geç kaldık da ondan."

 

Dinçer ve Çakır birbirlerine sıçtık bakışı atarken dudaklarının arasından çıkan tek cümle "Emredersiniz komutanım." olmuştu.

 

Üç asker, üst kattaki o büyük, ağır ahşap kapının önüne geldiklerinde durdular. Burası Tabur Komutanı Yüzbaşı Tuna Erkmen'in makamıydı; bu bölgedeki her taşın, her canın ve her operasyonun nihai sorumlusunun odası. Tuğra, kapıyı iki kez sertçe vurdu.

 

"Gel!"

 

İçeriden gelen ses, Hakkari'nin kayaları kadar sert ve tavizsizdi. Tuğra önde, diğerleri arkada içeri girdiklerinde, odanın ortasındaki büyük haritaya eğilmiş olan Tuna Erkmen başını kaldırdı. Bakışları, insanın ruhunu delip geçen bir keskinliğe sahipti.

 

Tuğra, en kusursuz tekmilini verdi: "Üsteğmen Tuğra Alpman! Ankara görevi sonrası ekip olarak emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!"

 

Tuna Erkmen, masasının arkasından ağır adımlarla çıktı. Elleri arkasında birleşmiş, karşısında çelik gibi duran üç adamı süzdü. Bakışları bir an Tuğra'nın yüzündeki o geçmeye yüz tutmuş morlukta takılı kaldı ama tek kelime etmedi.

 

"Hoş geldiniz Alpman," dedi Tuna Komutan, sesi odanın içinde bir otorite anıtı gibi yükseldi. "Ankara'nın tozunu attırıp gelmişsiniz."

 

Odanın pencerelerinden görünen o karanlık dağlar, sanki Tuna Komutan'ın sözlerini onaylarcasına daha da kararmıştı. Tuğra, komutanının gözlerinin içine bakarken, asıl mücadelenin şimdi başladığını biliyordu. "Hem de ne toz komutanım, çok değişik şeyler dönüyor."

 

Ciddiyetle kaldırdı kaşlarını Tuna Erkmen "Başka bir şey öğrenebildin mi?"

 

"Babam, İlyas Alpman." bunu söylemek Tuğra için fazlasıyla zordu, neler döndüğünü anlayamıyordu, ne yapacağını da bilemiyordu. Kendince bir önlem almıştı ama ileriye dönük nasıl bir yol izleyeceğini bilemiyordu. "Mevsim'i takip ettirdiğinden başka bir şey bilmiyorum komutanım. Başka bir iz bulamadım, üç aydır takip ettirdiğini biliyorum sadece. Ne yapmaya çalıştığını çözemedim, bir iz bulamadım." delirecek gibiydi, babasının ne halt ettiğini bilmiyordu. "Telefonda birine takibi bırakmamalarını, zamanı gelince ne yapmasını söyleyeceğini söyledi." şakağını ovdu gergince "Kafayı yemek üzereyim. Kendi babamdan korumak için alıp buraya getirdim ama ne olduğunu çözemedim, babam ya, babam."

 

Kendini çok çaresiz hissediyordu Tuğra, babası onun asker olmasını istediğini öğrendiğinden beri rahat vermemişti, engel olacak her türlü şeyi yapmıştı. Tuğra vazgeçmemiş, pes etmemiş ve başarmıştı. O zamandan beri araları iyi değildi, Mevsim ile lisede yakın arkadaş olduklarını biliyordu İlyas Alpman. Mevsim evlerine gelip onlarla aynı masaya bile oturtmuştu, şimdi ise silahlı adamlara takip ettiriyordu. Tek bildiği şey iyi niyetli olmadığıydı.

 

Tuna Erkmen, güven veren elini Tuğra'nın omzuna koyup sıktı "Halledeceğiz aslanım, merak etme. Halledeceğiz. umutsuzluğa kapılmanın vakti değil."  Tuğra başını, görünen, görünmeyen, gelen her umutsuzluğa meydan okumak istercesine kaldırdı.

 

"Yakup Erten ile ne konuştun?" geldiğinden beri dikkatini çeken morluğu kaşlarıyla işaret ederken silik bir tebessüme kurban gitti dudakları Tuna Erkmen'in "Bu onun eseri mi?"

 

Yaptıklarının sonucunu acı bir şekilde çekmişti Tuğra, silik bir tebessümle salladı başını "Öyle."

 

-Flashback-

 

Şehrin gürültüsünden uzak, tenha bir parkta, sarı sokak lambalarının altında bekliyordu Tuğra. Elindeki sigaranın dumanı rüzgarda savrulurken, Yakup Bey'in aracının farları karanlığı deldi. Araç durdu, kapı kapandı. Yakup Erten, yüzünde her zamanki babacan ama sorgulayıcı ifadesiyle yaklaştı.

 

Nasıl söyleyeceğini bilemiyordu Tuğra, böyle bir şeyi saklamakta istemiyordu. Saklayamazdı da, boşuna geçirdiği her vakit Mevsim'in zararına oluyordu. Kendi babası... Mevsim'in peşindeydi.

 

"Hayırdır Tuğra?" dedi Yakup Bey, ellerini ceketinin cebine sokarken. "Yıllar sonra bir gece yarısı benimle görüşmek istemeni iyiye yormalı mıyım?"

 

Tuğra sigarasını yere atıp ezdikten sonra doğruldu. "Açık konuşmak gerekirse, hayır."

 

Yakup Bey'in kaşları anında çatıldı. "Seni bir anda ortaya çıkaran nedir?"

 

"Babam," dedi Tuğra, kelimeyi söylerken bile dili yanıyormuş gibi. "İlyas Alpman."

 

Yakup Erten, İlyas Alpman ile yıllar önce bir kere görüşmüştü. Mevsim'in yakın arkadaşının ailesini tanımak istemişti, evlerine yemeğe çağırdığı o geceden sonra bir daha tesadüfen bile denk gelmemişlerdi. Üstünde de çok durmamıştı, kendi halinde bir iş adamıydı. Kendisinden hoşlanmadığını düşünerek peşinde durmamıştı. Herkes sevmek zorunda değildi, tanıyıp bir sıkıntı olmadığını anlamak istemişti sadece. Merakla dikkat kesildi "Ne oldu babana?"

 

Gergince genzini temizledi Tuğra, karşısında emekli bir albay vardı. Alacağı karşılıktan korkuyordu. En çokta vereceği sözleri tutamaktan korkuyordu. "Mevsim'i üç aydır adım adım takip ettiriyor. Evinizin önündeki siyah araçları, Mevsim kafedeyken arka masada oturan adamları... Hepsini tespit ettim. Babam, sebebini bilmediğim bir şekilde Mevsim'in peşinde."

 

Yakup Erten bir an sarsıldı. Duydukları bir saçmalıktan ibaret olsun istedi ama Tuğra'nın gözlerindeki o kapkara ciddiyet buna izin vermiyordu. "Senin baban..." dedi sesi titrerken. "Benim kızımla ne işi olur o adamın? Bizim onlarla yıllardır selamımız sabahımız yok!"

 

"Ben de onu çözemiyorum," dedi Tuğra çaresizce. "Bildiğim tek şey Ankara'da güvende değil. Aklımda bir şeyler var-"

 

Yakup Erten'in içindeki baba korumacılığı bir yanardağ gibi patladı. O an karşısındaki gencin bir suçlu mu yoksa bir kurtarıcı mı olduğunu ayırt edemiyordu.

 

"Babanın kızımla derdi ne Tuğra? Benim meleğim kendi halinde işinde gücünde. Senin baban kim ve derdi ne?" diye bağırdı Yakup Bey. Öfkeyle Tuğra'nın yakasına yapıştı "Kim ulan senin baban?"

 

"Bilmiyorum ama öğreneceğim, Yakup amca öğreneceğim. Komutanımla görüştüm" dedi Tuğra, sesi buz gibi bir kararlılıkla çıkıyordu. "İstersen vur kır ama dinle! Onu koruyabileceğim tek bir yer var. Benim yanım. Hakkari. Orası benim kalem, benim toprağım. Babamın eli oraya uzanamaz. Mevsim'in oraya gelmesi lazım."

 

Yakup Erten'in elindeki öfke, Tuğra'nın gözlerindeki o çelik gibi sert ama kederli bakışa çarptığında yavaşça dindi. Bir albay olarak stratejiyi, bir baba olarak ise çaresizliği aynı anda tattı. Hakkari... Bir babanın kızını sürgün edeceği son yerdi belki ama İlyas Alpman gibi bir gölgeden kaçmak için en aydınlık sığınaktı.

 

"Komutanın mı?" dedi Yakup Erten, zihni yeni yeni aydınlanıyor ve işittiklerini idrak ediyordu. Ellerini çocuğun yakasından çekti "Asker misin sen?"

 

Tek nefeste her şeyi anlatmak istedi Tuğra, sözü bölünmeden tek celsede fakat bunun için kızardı Mevsim'e, susturur nefes almasını isterdi. Şimdilerde ondan eğitim almadığı için pişmanlık yaşıyordu. "Evet Yakup amca, Üsteğmen Tuğra Alpman. Hakkari'de görev yapıyorum, bu durumu komutanımla görüştüm. Üst düzey güvenlikli bir evde kalacak, etrafında onu koruyan gizli askerler olacak. Sen de kabul edersen eğer son bir göreve katılmanı istiyoruz." aldığı nefes ciğerlerini doldurmuyordu Tuğra'nın. Karşısındaki adam neredeyse patlayacak bir bombaydı.

 

"Bu işi beraber halledeceğiz ama önce Mevsim'i güvenli bir yere almalıyız. İzin verirsen eğer."

 

Yakup Erten'in yüzündeki o sert ifade, yerini derin bir sarsıntıya ve askeri bir disiplinin getirdiği o anlık idrake bıraktı. Yıllardır tanıdığı, belki de sadece "Mevsim'in haylaz arkadaşı" olarak kodladığı gencin omuzlarında artık görünmez rütbelerin ağırlığı vardı. Gözlerini kıstı, Tuğra'nın üzerindeki sivil cekete değil de sanki altındaki o çelik yeleği, o şerefli üniformayı görüyormuş gibi baktı.

 

"Üsteğmen..." diye mırıldandı Yakup Bey. Kelime ağzından çıkarken eski bir askerin gururuyla, bir babanın endişesi birbirine dolandı. "Mevsim'i koruyacağını söylüyorsun ama onu yüzüstü bırakıp gittin. Sana nasıl güveneceğim? Bana sebebini hiç anlatmadı ama onu üzdün."

 

Tuğra başını hafifçe öne eğdi. "O zaman çocuktuk, basit bir yanlış anlaşılmanın doğurduğu gereksiz gururdu. Tek ben değil, ikimizde hatalıydık. Bu durumun o durumla hiç alakası yok. Şimdi mevzu benim hayatım değil, onun hayatı."

 

Yakup Erten bir adım geri çekilip parkın loş ışığında Tuğra'yı baştan aşağı süzdü. Karşısındaki adam artık çocuk değildi; bir strateji kurmuş, riskleri hesaplamış ve en önemlisi, namlusunu kendi kanına, kendi babasına doğrultmayı göze almış bir askerdi.

 

"Son bir görev." dedi Yakup Bey. Sesindeki o eski albay tınısı geri gelmişti. "Beni sahaya mı çekmek istiyorsunuz? Emekli bir adamı?"

 

"Seni değil Yakup Amca," dedi Tuğra, sesi rüzgarı bıçak gibi keserek. "Senin tecrübeni, o keskin gözlerini istiyoruz. Ankara'daki bu düğümü sen içeriden, biz ise Mevsim'i koruyarak dışarıdan çözeceğiz."

 

Dur deseler de bu işten geri kalamazdı Yakup Bey, canından parçasına namlular doğrultulmuştu. Bunu bile bile yerinde oturamazdı. "Ama Mevsim... O hiçbir şey bilmeyecek. Bilirse korkar, bilirse kaçar. Babanın onu neden istediğini bulana kadar, belki de sonuna kadar hiçbir şeyden haberi lmayacak."

 

Yakup Erten elini cebine atıp titreyen parmaklarıyla bir sigara çıkardı. Ankara'nın binaları sanki üzerine yıkılıyordu. "Kızımı sınırın sıfır noktasına, ateş hattına göndermemi istiyorsun" diye fısıldadı. Sonra aniden durdu, sigarasını yakmadan avuç içinde kırarak Tuğra'nın gözlerinin içine baktı. "Eğer ona bir şey olursa Tuğra," hırsla yakalarından tutup sarstı adamı "sadece babanı değil, seni de bu toprağa gömerim." içinde tutmaya çalıştığı ateşin kıvılcımları kontrolü elde tutmasını zorlaştırıyordu Yakup Bey'in.

 

Karşısında kızını üzen bir adam vardı, şimdilerde korumak isteyen biri de olsa zordu. Babası kızının peşindeyken oğluna güvenmek mi? Başka şansı daha olmalıydı. Öfkeyle sağ yumruğunu Tuğra'nın elmacık kemiğine, tüm gücüyle indirdi. Sinirle kükredi Yakup bey "Sana emanet edemem! Baban kızımın peşinde, sana güvenemem duydun mu? Ona zarar gelemez, meleğime zarar gelemez!é

 

Tuğra'nın başı yana savruldu, sendeledi ama düşmedi. Ağzına dolan kanı yere tükürüp tekrar Yakup Bey'in karşısında dimdik durdu. Gözünü bile kırpmamıştı. "Canım pahasına koruyacağım Yakup amca, istersen beni buraya göm. Vatan sağ olsun Yakup Amca. Emanetin her daim başım üstüne."

 

_______________

 

Sonraki bölümde görüşmek üzere

🩷

 

Son Yazılar

Hepsini Gör
2. İZ

kafam senden bile güzel- kolpa   Okulun girişindeki mantar pano, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte "Geleneksel Ankara Liseler Arası Paragraf Yarışması" afişiyle donatılmıştı. Elimde edebiyat defteriyle

 
 
 
2.SINIRTAŞI

2.SINIRTAŞI   Arada bir-Tarkan   Dünya, tam o saniyede ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. İçimdeki tüm kurgular, binlerce sayfalık betimlemeler ve o çok güvendiğim kelimeler bir anda anlamsız gürültüle

 
 
 
1. İZ

Lise bölümümüz Keyifli okumalaaar❤️       💌💌💌💌💌   1.İZ   Oğuzhan Koç - Takdiri İlahi   "Mevsim başkan oley!" Ulaş, koridordaki sonuç panosunun önündeki kalabalığı önümden ilerleyerek bana geçecek

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page