1. İZ
- ozgemcakirci
- 20 Oca
- 17 dakikada okunur
Lise bölümümüz
Keyifli okumalaaar❤️
💌💌💌💌💌
1.İZ
Oğuzhan Koç - Takdiri İlahi
"Mevsim başkan oley!" Ulaş, koridordaki sonuç panosunun önündeki kalabalığı önümden ilerleyerek bana geçecek alan açıyordu. "Açılın bakalım, açılın açılın."
En sonunda kalabalığı yarıp panoya ulaşmıştık, ayda bir gerçekleşen deneme sınavının sonuçlarıydı. Heyecanla, kendi adımı görme umuduyla listenin ilk sırasına çıkardım gözlerimi.
"Mevsim, birincilikte göremedik adını?" Sağımdaki sarışın kızın iyi niyetle sormadığı soru karşısında kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Onu cevapsız bırakarak 11. Sınıfların listesini inceledim. Çok çalışmıştım, birincilikten düşemezdim.
Eğer ki birincilikte ben yoksam, görmeyi beklediğim tek bir isim vardı, Furkan Yaman. Birinci dönem, on birinci sınıfların birincisi olmuştum. Karne günü ilan edilip kürsüye çıktıktan sonra tören bitiminde Furkan tarafından yolum kesilmişti.
Birinciliğin kendisinin hakkı olduğunu ve benim hocalardan puan dilenerek bu birinciliği aldığımı söylemişti. Aksi takdirde bir erkekle yarışacak halim yokmuş. Acemi şansıymış. Biz kadınların sonu zaten ev işleri ve çocukmuş. Falan fistan.
Torpil yoktu, hakkımla aldığım birincilik için hesap soruluyordu. Ayrıca ilerde ev hanımı da olabilirdim ama yine de bu başarısız olacağım anlamına gelmezdi. Boş safsata yapıyordu. O saatten sonra meydanı ona bırakmamaya kararlıydım. O, bu işin sonunda ne olurdu bilmiyorum ama benim çok iyi yerlere gelmekten başka bir niyetim yoktu. Söylediği her cümleyi yedirecektim.
Düşüncelerimden sıyrılıp listenin en başına baktım, görmeyi beklediğim isim yoktu, daha önce hiç görmediğim, duymadığım bir isim mevcuttu. Tuğra Alpman.
Ulaş'a baktım sorgularcasına, o kendi ismine bakıyordu. Kağıda bir fiske vurdu "Birincilik yine bende." Rahat ifadesiyle güldü, bana dönüp kaşlarını art arda kaldırıp indirdi alayla "Sondan birinci de olsan, birincilik birinciliktir. Öpüp başına koyacaksın. Sızlanmayacaksın."
Şu halleri beni deli ediyordu, gülerek elimin tersiyle koluna vurdum "Tebrikler. Biraz çabalasan üstten birinciliği de görürsün de neyse, sana sonra geleceğiz." İşaret parmağımla kağıda dokundum "Baştan birinciye bak."
"Yani Mevsim, tamam birincisin işte. Sürekli göze mi so-" cümlesini tamamlayamadan birinci sıradaki ismi gördü, hayretle büyüdü gözleri, kağıda biraz daha yaklaşıp tekrar tekrar okudu "Kim lan bu? İlk defa görüyorum. Nasıl sen değilsin?"
Bende ilk defa duymuştum bu ismi, okula yeni gelmiş olabilir miydi? Dönem ortasında kayıt alınmadığını sanıyordum. Belki de benim gibi hırslanmak ve birinci olmak için sebepleri olan biriydi.
"Tuğra Alpman." Ömrüm boyunca sesini duymasan şükür sebebim olacak sesin sahibine bakmak için başımı sağıma çevirdim, elleri cebinde panodaki kağıda bakıyordu. Ona bakmak için başımı kaldırdığım sırada gözlerini bana indirdi "Birinci dönemin ortasında geldi okula. Kimseyle muhabbeti olmadan, derslerde uyuyarak geçiriyordu vaktini. İlk dönem 51 ile geçti, o da hocaların zorlamasıyla." burnundan sert bir nefes verdi "Sırf bana inat çalışmaya başladı."
Sen ciddi misin der gibi baktım "Kendini çok önemsiyorsun Furkan."
Kendini beğenmiş ifadesiyle yarım ağız güldü, işaret parmağını kaşının üstündeki yarığa dokundurdu "Bu, onun eseri. Sorunlu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Saldırdığı yetmedi, peşimi bırakmadı bir de buraya geldi."
Eskiden tanıştıkları bilgisi ve kaşındaki yarığında onun eseri olması içten içe şaşırtmıştı. Tuğra'yı hiç tanımıyordum, ismini bile yeni duymuştum fakat Furkan'ı az çok tanıyordum. Bir zarar gördüyse bunun ondan kaynaklı olacağını düşünürdüm ama emin de değildim. Yorumda bulunmak istemedim.
"Kesin hak etmişsindir." diyerek araya girdi Ulaş, küçümseyici tavrıyla ekledi "Senin de ne olduğunu biliyoruz." benimde düşüncelerimi kesin dille söylemişti.
"Güzel." Kendini beğenmiş ifadesi büyüdü Furkan'ın "bilin bakalım, bu işin sonunda kimin ne olduğu zaten ortaya çıkacak." Çenesiyle panodaki sonuç kağıdını işaret etti "Mevsim, hak etmediği birincilikten men edildi. Tuğra'dan aldığımda asıl sıralama ortaya çıkacak." Sinir bozucu gülümsemesini takındı.
Aynı sinir bozucu gülüşle karşılık verdim "Yine senden öndeyim yalnız. İkinciyim ve sende üçüncüsün. Tuğra olmasaydı yine birincilik benimdi." Umursamazca omuzlarımı silktim "Yani hala birinciyim."
"Aynen, bekle ve gör. Tuğra burada kalıcı değil. Sende öyle." Arkasını dönecekken Ulaş, sinirle soluyarak omzundan tutup bize çevirdi Furkan'ı "Senin derdin ne lan? Dersine çalış, puanını al, otur aşağı. Ne diye psikopat gibi baskı yapıp işi yokuşa sürüyorsun?"
Sıktığı dişlerinin arasından konuştu "İşi yokuşa süren kişi Mevsim, arkadaşınla konuş. Yolumdan çekilsin." Başkada bir şey demeden arkasını dönüp hızlı adımlarıyla uzaklaştı.
"Sanki devrim başlatacak piç kurusu." Homurdanarak bana döndü, "Sabahlara kadar şu gerizekalıya kendini kanıtlamak için uyumuyorsun."
Turuncu saçlarıma sağ elimi geçirip geriye attım, derince soluklandım "Kanıtlayacağım, kadınları kalıplara sokmayacağını öğrenecek."
"Lan daha bunun bir kalıbı yok ki, kimi hangi kalıba sokabilir?" haklıydı, haklıydı da göstermezsem olmazdı. Yaptığı ithamları ona yutturmasam olmazdı.
"Ne oluyor burada?" İmge, uzaklaşan Furkan'ın arkasından bakarak yanımıza geldi "Bu amiple ne işiniz vardı?"
Aldığı hararetle yükseldi Ulaş "Bizim onunla ne işimiz olabilir İmge?"
Uykulu gözlerini kısarak anlamsız bakışlarını Ulaş'a dikti, birazdan fena tartışacaklardı ve buna vaktimiz yoktu.
"Ne dedim be şimdi? Yanınızdaydı, onu soruyorum köpek! İnsan gibi cevap versene."
Ulaş'tan bir atak gelmeden araya girmeyi başardım, aralarına geçip ellerimi ikisine kaldırdım "Arkadaşlar, münazaraya yetişmemiz lazım. Hadi, sonra konuşuruz."
İkisinin birbirine attığı ters bakışların gerginliğinden çıkarak önden hızlı adımlarla ilerledim. Arkamdan gelen adım seslerini işitince peşimden geldiklerini anladım fakat sessizlikleri hiç hayra alamet değildi. Normalde çıkarken bile atışmaları gerekirdi.
Bir anda merdivende durup arkamı döndüm, yaya kurallarına aykırı bir hareket olmalıydı. Yürürken bir anda durursak arkamızdaki kişiyle aramızda yeterli mesafe olmazsa herhangi bir kazaya mahal verirdik ki şu an tam da o noktadaydım.
Arkamı döndüğüm gibi bir bedenle burun buruna gelmeyi beklemiyordum. Ellerimi refleksle aramıza koydum, göğsüne koymaktı niyetim fakat son anda havada tutup dokunmadım. Böyle, rastgele bir erkek bedenine dokunamazdım. Geriye adım atmak istedim, bu seferde ansızın gerçekleşen bu karşılaşmadan dolayı dengemi şaşmıştı. Gerisin geri düşerken elimi boşluğa atıp son çaresizlik kırıntılarımla tutunacak bir cisim aradım. Yoktu. Kahretsin ki boş havayı yakalamaya çalışarak yeri boyluyordum.
Taa kii... Çarpışmak üzere olduğum beden tarafından bileğimden tutuluncaya kadar. Bileğimden tutup düşmeme engel olunca bir kaç saniye içinde rahat bir nefes alıp merdivene sakin bir iniş yaptım. Oturup boşta kalan elimi göğsüme koyarak derin bir nefes aldım. Her şey çok hızlı gelişmişti ve neredeyse kalçamı kırıyordum. Neyseki yardımcı olmuştu.
Karşımdaki beden bileğimi bıraktı, elimi kucağıma çektim.
"İyi misin?"
Başımı kaldırıp yaşadığım telaşla anlamsız bir cevap verdim "Yok Mevsim."
Gülmek ile gülmemek arası ikilem yaşadığı ifadesiyle "Espri miydi bu?" Demesiyle ne dediğimin farkına varmıştım. Gözlerimi sıkıca kapattım, beni de Allah kahretmesin. Rezillik! Genzimi temizleyip gözlerimi araladım "Yani iyiyim. Kusura bakma bir anda durdum."
Omuzlarını sorun yok manasında silkti "Önemli değil."
Kaşlarım çatıldı anında, tamam ben hatamı kabul etmiştim ama tek hatalı ben değildim. O da kabul etmeliydi. Tam bunu söyleyecekken yüzüne takıldı gözlerim. Siyah gözleri, yaşıyla uyuşmayacak kadar sakindi. Bakışı sert değildi ama geri çekilmiyordu. Koyu kahve saçları biraz dağınıktı, sanki aceleyle taranmış gibi. Üzerindeki okul ceketi omuzlarına tam oturuyor ama onu olduğundan daha büyük gösteriyordu. "Ama sende sosyal mesafeye uymuyordun."
Öyle mi dercesine kaldırdı kaşlarını, hafifçe güldü "Öyle mi? Bir anda durmasan her şey gayet yolundaydı aslında."
Ukala çocuk, ben zaten bunu söylemiştim. Sen de payına düşeni kabul etsen ne olurdu? "Ama bir anda durdum ve böyle durumları gözeterek arada mesafe bulundurman gerekirdi. Ehliyet derslerinde, iki arabanın arasında bu tip durumlar için belli bir mesafe bulunmasını söylüyorlar. Ha biz araba mıyız gibi saçma sapan bir söylemde bulunacak olursan değiliz. Ama sonuçta bu tip durumları gözeterek aramızdaki mesafeye dikkat etmeliyiz, üstelik bu kadar yakınımda yürürken seninde adımların sekteye uğrardı. Biraz daha uzaktan veya yanımda ki boş alandan yürüyebilirdin."
Saate bakıyordu, bir yere yetişmesi gerekiyorsa eğer tek meşgul olanda o değildi. Benim de münazaram vardı.
Kol saatinden başını kaldırdı, gülüyordu "30 saniye."
Ayağa kalktım, anlamayarak yüzüne bakmaya devam ettim. Başımı belli belirsiz iki yana sallarken kaşlarım çatıktı "Ne 30 saniye?"
"30 saniye boyunca nefes almadan konuştun. Geliştirilirse rekorlar kitabına adını yazarsın belki." Dalga geçerek yanımdan geçip merdivenleri adımlamaya devam etti.
"Ulan senin ben..." Homurdanarak kalan merdivenleri de peşinden çıkmaya devam ettim. "Ukala."
"Belki biraz." Bir de hala cevap veriyordu.
"Küstah."
"Yerine göre."
"Maymun."
"Ne?" Dedi histeriyle gülerek "Bu ağırdı bak." Niye gülüyordu, ben sinirliydim, onunda sinir olmasını istiyordum.
Ofladım sıkıntıyla, tamam. Şimdi onunla uğraşacak vaktim yoktu. Ulaş ve İmge neredeydi? Münazara grubumda İmge'de vardı, geç kalmamalıydı.
Öğrencilerin çoğu münazara için konferans salonuna çıkıyordu, az önce çarpışıp şimdi peşinden gittiğim beden de öyle olmalıydı.
Telefonumu çıkarıp İmge ve Ulaş'a hemen konferansa gelmelerine dair mesaj attım. Bizimle beraber Furkan'ın aşığı İlayda'da grubumuzdaydı. İlayda'nın Furkan'a aşık olduğunu cümle alem biliyordu, Furkan'da farkındaydı ama kızı kullanıyordu, yeri gelince İlayda'da Furkan'ı kullanıyordu ama asla sevgili olmuyorlardı. Aynı sınıfta olduğumuz ve ondan başka gönüllümüz olmadığı için aynı grupta olmak zorunda kalmıştık. Birbirimizden haz etmezdik, aynı Furkan'ın karakterde biriydi, tencere yuvarlanmış ve kapağını bulmuştu.
"Geldik!" İmge'nin sesiyle konferans salonuna beş adım kala durdum, koşa koşa gelmişlerdi, nefes nefeseydiler. Arkamı döndüm, ellerinde çikolatalı sütlerle önümde durmuşlardı. Bunu almak için mi inmişlerdi gerçekten? Gülümsedim "Teşekkür ederim ama ne gerek vardı?"
Bir tanesini elime tutuşturdu İmge "Ne demek ne gerek var? Her sabah içiyorsun, bugün içmezsen zihnin çalışmaz bir de. Kaybetmeyelim şu mala." Karşımızdaki üç kişiden biri yine Furkan'dı. Benimle yarışmalara doymuyordu kendisi.
"Teşekkür ederim, hadi girelim."
Pipeti açıp pakete sapladım, pipetten sütü çekerken salona giriş yaptım. "İyi şanslar, kazanmadan gelmeyin." Öpücük atıp sahneye ilerledim, saniyeler içinde biten sütü çöp kovasına atıp ilerlemeye devam ettim.
"Ay kızım, umarım kazanırız." İmge'de paketini çöpe atıp yanımdaki yerini almıştı.
"Kazanırız ya, sadece ikna edici konuşmamız gerekiyor."
"Manipüle?"
"Bizden iyisi şamda kayısı."
Gülerek sahne merdivenlerinden çıktık. İlayda çoktan bize ayrılan masadaki yerini almıştı. Karşı masada ise Furkan, Hakan hocayla tartışır gibi konuşuyordu. Hararetli konuşmanın sebebini merak etmiştim.
"Son dakika değişikliği kabul olamaz." Dediğini işittim, ne değişikliği yapılmıştı? Onların yarışmacıları için olmalıydı, bizim değişiklikten haberimiz yoktu.
"Furkan, yerine geç lütfen." Hakan hocanın ikazıyla terslikle homurdanaraj yerine geçti Furkan. İstemediği olunca böyle ters ters homurdanıyordu sinir bozucu çocuk.
Furkan'ın sağındaki iki koltuğa, sahneye giriş yapan Çağın ve Osman'ın oturması gerekiyordu. Çağın buradaydı ama Osman yoktu. Onun yerine, az önce maymun olarak nitelendirdiğim ukala çocuk vardı. Bu değişikliğin sebebi neydi? Ben buraya düşmanımı tanıyarak gelmiştim, bu hiç iyi olmamıştı. Kendimi onlara göre hazırlamıştım, şimdi bu çocuğun ukala, küstah, maymun olması dışında bir şey bilmiyordum.
Sandalyesine oturdu, başını kaldırdığı an rahatlıkla bakan gözleri, kuşkuyla bakan gözlerimle buluştu. Bir kaç saniye anlamsızca bakışırken gözlerimi kısarak başımı belli belirsiz iki yana salladım. 'Sen ne alaka burada?' demekti. Anlarsa tabi.
Kaşlarını kaldırıp başını iki yana salladı, anlamamıştı!
Solumda oturan İmge yaklaşarak fısıldadı "Bu kim be?"
"Maymun."
Gergin bakışmamız sürüyordu, münazara için analiz etmeye çalışıyordum ve neden son anda yarışmacı değişikliği yapıldığını anlamaya çalışıyordum. Beynim benden bağımsız komut göndermişti dilime.
İmge'nin şaşkınlıkla "Ne?" Demesiyle anlamıştım verdiğim cevabı, bugüne özel farklı bir alıklığım vardı. Gözlerimi karşımdaki çocuktan çekip İmge'ye döndüm, istemsizce gülerek "Tanımıyorum." Dedim "Hakan hocaya soracağım. Son dakika değişiklik yapmasının sebebi neymiş."
"Sor canım bence de, haber verilmesi gerekirdi."
Başımı sallayarak kalktım ayağa, sahnenin perde arkasında ki bilgisayarda son işlerini halleden Hakan Hoca'nın yanına ilerledim. "Hocam."
Başını bilgisayardan kaldırmadan cevapladı, ne soracağımı bilir gibi takındığı ifadesiyle derin bir nefes verdi. "Osman rahatsızlanmış Mevsim, onun yerine hızlıca birini bulmamız gerekiyordu. Bizde denemede birinci olan birini seçmeyi uygun gördük."
Bizde denemede birinci olan birini seçmeyi uygun gördük.
Gözlerimi büyüttüm hayretle, denemede birinci olan çocuk...bu çocuk muydu?
"Hangi deneme hocam?" Başını kaldırıp yüzüme 'bu ne saçma soru' dercesine baktı "En son ki deneme Mevsim."
İsmini anımsadım "Tuğra Alpman?"
"Hı hı, Tuğra Alpman."
Neden bu kadar şaşırdığımı bilmiyordum, Tuğra Alpman elbette herhangi biri çıkacaktı, sonuçta tanımıyordum ama ismini listede göreli daha yarım saat bile olmamışken münazarada karşımda bulmam şaşırtmıştı beni. Üstüne üstlük merdivende de neredeyse çarpışıyorduk.
Çok değişik bir gündü, hemde çok!
"Hadi yerine geç bakalım, başlayacağız şimdi." Onaylamaktan başka seçeneğim yoktu. Usulca yerime doğru ilerledim, sahne arkasından çıkmadan hemen önce Furkan'ın sinirli sesini işittim "İstenmeyen ot gibi her yerden çıkacak mısın böyle? Ne işin var lan burada?"
"Aynı gruptayız, benimle iyi anlaş."
"Lan sikerim grubunu da senide."
"Kadınlardan hoşlanıyorum." Furkan'ın hırsla sarfettiği sözlere Tuğra'nın verdiği rahat cevaplar Furkan'ı daha da deli ediyordu. Bu hoşuma gitmemiş değildi.
"Tuğra." Dedi uyarıcı tonda Furkan.
Aynı rahatlıkla cevapladı "Kes sesini Furkan, bana bak sana sinirim geçmiş değil. Diğer kaşını da yarmayayım." Gerçekten Tuğra yapmış!
"Yaparsın sen vahşisin. Ulan kardeşinle sevgiliyim diye ağzıma sıçtın." işittiklerimi algılayabilmem uzun sürmüştü, bu gerçekle şoka girip ellerimi ağzıma kapattım. Furkan, Tuğra'nın kız kardeşiyle mi sevgiliydi?! Tuğra bu yüzden onu dövmüştü! Haklıydı, Furkan ve onun karakterinde birinin kız kardeşimle sevgili olmasını bende istemezdim.
Burnundan sert nefes vererek güldü Tuğra "Senin zekana..." Alayla başladığı cümlenin sonunu getirmedi, getirseydi ya...en heyecanlı yerinde kesiyordu. "Mevsim, gördüm seni." İsmimi işitmemle kalbim maraton koşmuş gibi atmaya başladı. Ellerimi dudaklarımdan indirip bir adım geri çıktım. Dinlediğimi nereden anlamıştı, nasıl görmüştü?
Etrafıma bakındım, ne yapacağımı düşünüyordum. Arkamı dönerken perdeye çarptım, "Hay senin ben." Homurdanarak Hakan Hoca'nın yanına gittim "Hocam" aldığım nefes yetmedi "Ne zaman başlıyoruz?" Anlamsız bakışlarının odağındayken ayağa kalktı "Şimdi, hadi yerine geç."
Elimle yolu gösterdim "Buyrun beraber geçelim hocam."
Gözlerini kısarak bakarken gösterdiğim güzergahta ilerledi hoca "Bugün bir değişiksin sen, iyi misin Mevsim?"
Gülümseyerek yanındaki yerimi aldım, "Süperim hocam, neden öyle dediniz ki?" Beraber sahne arkasından çıktık, "Öyle diyorsan." sorgular bakışlarını üzerimden çekip ortadaki kürsüsüne ilerledi, bende masama ilerliyordum. Etrafa attığım umursamaz bakışlar rastgele Tuğra'ya değmiş gibi baktım göz ucuyla, bakmaz olaydım. Kaşlarını kaldırmış gülerken ifadesi 'Bende yedim' der gibiydi.
Yedin, yemeyip ne yapacaksın? Sonuna kadar inkar edeceğim.
Önüme dönüp yerime oturdum.
"Ne olmuş Mevsim?" İmge'nin fısıltısıyla başımı önüme eğdim "Osman rahatsızlanmış, onlarda denemede birinci olan birini seçmeyi uygun görmüşler."
"Birinci sen değil misin?" Demesiyle cıkladım "Hayır, Tuğra Alpman olmuş. Karşıdaki çocuk."
"Hiç de görmedim, yeni mi gelmiş?"
"Hayır, sonra anlatacağım."
"Tamam, başlıyoruz sanırım."
Yutkunup başımı kaldırdım, karşı tarafa bakmamak için verdiğim savaşı, üstümde hissettiğim bir çift gözün ağırlığıyla kaybettim. Tuğra'nın gözleri zaten bendeydi, kaşlarını alayla kaldırmış, silik bir tebessümle bakıyordu.
Ne anladı veya ne ima ediyor bilmiyordum. Furkan olsa anlardım, o direkt meydan okumayı ifade ederdi. Yanında oturan Furkan'a baktım, sinsi tebessümü büyüdü. Çenesiyle Hakan Hoca'yı gösterip kendini beğenmiş ifadesiyle arkasına yaslandı. Tam da bundan bahsediyordum.
Masanın altında gördüğüm hareketlilikle odağım oraya kaydı. Tuğra ortada, Furkanda onun solunda oturuyordu. İkisi de bacağıyla birbirinin bacağını itiyordu. En sonunda Tuğra, Furkan'ın bacağına geçirdiği tekme ile savaşı sonlandırmıştı. Damat ve kayınçonun savaşı ha... Bu hallerine tebessüm ederek Hakan Hoca'ya döndüm, gerçekten çocuk gibilerdi.
Hakan Hoca masanın ortasındaki zile bastığında, salonun uğultusu bıçak gibi kesildi. "Konumuz," dedi hoca, gözlüğünü düzelterek. "Toplumsal ilerlemede rasyonel sistemler mi, yoksa insani değerler mi önceliklidir? A şubesi insani değerleri, B şubesi rasyonel sistemleri savunacak. İlk söz hakkı, A şubesinden Mevsim Erten'in."
Kürsüye çıktığımda seyircilere baktım, kalabalığa bakmak ne kadar mantıklıydı, tartışılırdı. "İnsan," diye başladım, sesim salonda yankılanırken. "Bir makinenin dişlisi değildir. Bir toplumu ayakta tutan şey, beton yığınları veya soğuk istatistikler değil; o betonun içinde yaşayan insanın birbirine duyduğu güvendir, sevgidir. Siz bir binayı mühendislikle inşa edebilirsiniz ama o binayı bir 'yuva' yapan şey duygulardır. İnsanı rasyonel bir kalıba sokmaya çalışmak, onun ruhunu hapsetmektir."
Salonda hafif bir alkış koptu. Yerime geçerken gözlerim önce Furkan'ı buldu, mimikleriyle İlayda'ya bir şey anlatmaya çalışıyordu. Bir pislik mi çeviriyorlardı?
Yanındaki Tuğra'ya baktım, oturduğu yerde yayılmış parmaklarının arasında kalemi çeviriyordu.
Sıra B şubesine geçtiğinde Tuğra yavaşça ayağa kalktı. Kürsüye yürümedi bile, masasının önünde durdu. Elleri cebindeydi.
"Mevsim Hanım, yuvalardan ve ruhlardan bahsetti," dedi Tuğra, sesi o kadar dengeli ve soğuktu ki bir an üşüdüğümü hissettim. "Ancak duygular rüzgar gibidir, sürekli yön değiştirir. Bir toplumu rüzgarla yönetemezsiniz. Eğer o köprü mühendislik hatalarıyla doluysa, içindeki insanların birbirini ne kadar sevdiğinin bir önemi kalmaz; o köprü çöker ve o insanlar ölür. Gerçek ilerleme, masallarla değil, sarsılmaz rasyonel sistemlerle olur. Duygular sadece bu sistemin içindeki gürültüdür."
Bana döndü, gözlerini kıstı. "Az önce merdivenlerde olduğu gibi. Duygularınızla hareket edip bir anda durduğunuzda, sistem aksar. Ve o an sizi kurtaran şey 'insani değerler' değil, benim sizin düşme hızınızı hesaplayıp bileğinizi kavrayan refleksimdi. Yani biyoloji ve fizik."
Salonda bir "Oooo" sesi yükseldi. Ulaş arkadan "Hadi be oradan!" diye bağırdı. Sinirden tırnaklarımı avucuma geçirdim. Bileğimi tutmasını bile rasyonalize etmişti ukala!
Sıra İlayda' ya geldiğinde, beklediğim sabotaj gerçekleşti. İlayda ayağa kalktı ve savunmamız gereken argümanı öyle bir yerden vurdu ki... "Aslında," dedi İlayda, Furkan'la göz göze gelerek. "duygular bazen bizi zayıflatır. Belki de kalkınmak için duyguları bir kenara bırakıp sadece başarıya odaklanmalıyız."
İmge yanımda "Ne yapıyor bu?" diye fısıldadı sinirle. "Kendi kalemize gol attı aptal!"
Furkan'ın yüzündeki o sırıtan ifadeyi gördüğümde her şey netleşti. İlayda içeriden bizi çökertiyordu. Ama pes etmeyecektim. Münazaranın "serbest tartışma" bölümü açıldığında hızla ayağa kalktım.
"Tuğra Alpman!" dedim, sesimdeki öfkeyi otoriteye dönüştürerek. "Bize az önce fiziği anlattınız. Peki, o fizik kurallarını bulan bilim insanlarını, gecelerce uykusuz bırakan şey neydi? Rakamlar mı, yoksa bir gerçeği bulma tutkusu mu? Tutku bir duygudur. Merak bir duygudur. İnsanı harekete geçiren motor duygudur, rasyonellik ise sadece o motorun yakıtıdır. Yakıtınız olabilir ama bir amacınız yoksa, olduğunuz yerde sayarsınız!"
Tuğra ilk kez kalemi elinden bıraktı. Masaya doğru eğildi. "Amacı olmayan bir duygu, freni boşalmış bir kamyon gibidir Mevsim. Sizi bir duvara çarpmaktan sadece rasyonellik korur."
"O duvarı oraya kimin ördüğünü sorgulamıyorsanız, rasyonelliğiniz sadece bir esarettir!" diye yapıştırdım cevabı.
Jüri üyelerinin birbirine bakıp notlar aldığını gördüm. Furkan'ın yüzü asılmıştı çünkü Tuğra'nın beni susturacağını sanıyordu ama aksine, Tuğra ile aramızda kimsenin giremediği bir frekans oluşmuştu. Bir tenis maçı gibiydik; kelimeler havada uçuşuyordu.
"İstatistiklerin canı cehenneme!" diye bağırdı Furkan, daha fazla dayanamayıp masaya vurarak. Hakan Hoca'nın uyarıcı bakışlarını bile umursamıyordu artık. "Hocam, Mevsim resmen kelime oyunu yapıyor. Amacımız toplumsal ilerlemeyi konuşmak, şiir okumak değil. Duygularmış! Duygular karın doyurmuyor, bina inşa etmiyor. Mevsim gibi tipler yüzünden bu ülke yerinde sayıyor zaten. Mantık yok, sadece laf kalabalığı var!"
Bana döndü, gözlerinde o sinsi ve küçümseyici parıltı vardı. "Bak Mevsim, o çok güvendiğin duyguların seni o sınavda birinci yapmaya yetmedi. Çünkü sınav kağıdı senin tutkularına değil, işaretlediğin rasyonel şıklara bakar. Tuğra seni zekasıyla ezdi, sen ise burada masal anlatıyorsun. Kabul et artık; duygular sadece başarısız insanların sığındığı bir limandır."
Furkan'ın bu kaba müdahalesi salonda gergin bir uğultuya sebep oldu. İmge tam ağzını açmıştı ki, Tuğra elini hafifçe kaldırarak Furkan'ı susturdu. Şaşırtıcı olan, Tuğra'nın bakışlarının Furkan'a değil, hala bana odaklı olmasıydı.
"Furkan, haklı olduğun yerler var ama üslubun tartışmanın kalitesini düşürüyor," dedi Tuğra, sesi hala o sarsılmaz sakinlikteydi. Furkan'a attığı o kısa bakış, 'Senin zekana...' diye başladığı yarım kalmış cümlenin devamı gibiydi.
Sonra tekrar bana döndü. "Mevsim, az önce esaretten bahsettin. Peki ya duyguların esareti? Bir insanın birine duyduğu kontrolsüz öfke ya da körü körüne bir bağlılık, rasyonel kararlar almasını engellediğinde bu da bir esaret değil midir? Senin motorun bozulduğunda, tamir etmek için tutkuya değil, bir tornavidaya ve teknik bilgiye ihtiyacın olur. Yakıt bittiğinde ağlayarak gidemezsin."
"Freni boşalmış kamyon dedin ya," dedim, Furkan'ın yarattığı o kirli havayı dağıtmak istercesine sesimi yükselterek. "O freni icat eden adam, sevdikleri yokuş aşağı yuvarlanıp ölmesin diye o rasyonelliği kullandı Tuğra. Furkan'ın anlamadığı şey şu; biz zekayı reddetmiyoruz. Biz zekanın bir kalbi olması gerektiğini söylüyoruz. Kalbi olmayan bir zeka, sadece Furkan gibi etrafına nefret saçar."
Münazara ortamı artık bir yarışmadan çok şahsi savaş alanımıza dönüşmüştü. Yarışma kılıfını kullanarak birbirimize saldırıyorduk.
Furkan hırsla ayağa kalktı. "Benim nefretim değil, senin beceriksizliğin konuşuluyor burada! Hocam, bu tartışma rayından çıktı. Mevsim kişisel saldırı yapıyor!"
Hayretle baktım, kişisel saldırı yapan kendisiyken yine bütün çamuru ben saçmışım gibi konuşuyordu. Hakan Hoca zile sertçe vurdu. "Furkan, otur yerine! Disiplini bozuyorsun. Mevsim, sen de argümanlarına sadık kal."
Jüri üyeleri hararetle not alırken, Tuğra ile bakışlarımız bir an bile ayrılmadı. Furkan'ın araya girmesi, aslında bizim aramızdaki o tuhaf, sadece ikimizin anladığı dili daha da belirginleştirmişti. O mantıktı, ben duyguydum. O fiziği biliyordu, ben o fiziğin içindeki insanı. Furkan ise sadece bu iki büyük gücün arasında ezilen, hırsları zekasının önüne geçmiş bir figürandı.
Hakan Hoca'nın sert uyarısı salona buz gibi bir sessizlik yaymıştı ama masaların altındaki ve üstündeki o gerilim dinmek bilmiyordu. Furkan'ın patlaması, diğer takım üyelerini de savunma ya da saldırı pozisyonuna itmişti.
"Sadece Mevsim değil, hepimiz kişiselleştiriyoruz sanırım!" diye araya girdi İmge, sesi her zamankinden daha keskin çıkıyordu. "Furkan, 'beceriksizlik' dediğin şeyin adı empati. Eğer bir sistemi kurarken içinde yaşayan insanların ne hissettiğini umursamazsan, o sistem sadece kağıt üzerinde mükemmel olur. Tıpkı senin gibi; her şeyi bildiğini sanıyorsun ama yanındaki insanın sana neden 'Yavan' dediğini bile kavrayamıyorsun. Bu mu senin rasyonel zekan?"
Furkan'ın soyadının Yaman olmasından dolayı yavan demeye başlamıştık. Konuştukları ve yaptıklarının bizde yavan bir tat bıraktığı doğruydu.
İmge'nin bu çıkışı karşı masada soğuk duş etkisi yaratırken, B şubesinden o ana kadar sessizliğini koruyan Çağın, masadaki dosyaları düzelterek öne doğru eğildi. Tuğra'nın aksine Çağın daha sert ve teknik bir üsluba sahipti.
"Empati karın doyurmuyor İmge," dedi Çağın, gözlerini benden ayırmadan. "Mevsim'in 'kalbi olan zeka' romantizmi kulağa hoş geliyor olabilir ama gerçek dünya, bir hastanenin bütçesini duygularla değil, matematiksel önceliklerle yönetir. Eğer rasyonel bir sisteminiz yoksa, kimi kurtaracağınıza karar verirken duygularınıza yenilirsiniz ve bu daha fazla insanın ölmesine neden olur. Mevsim, bir motorun kalbi olamaz; motorun sadece parçaları ve o parçaları çalıştıran bir disiplini vardır. Bizim savunduğumuz esaret değil, düzenin kendisidir."
Çağın'ın bu teknik ve soğuk yaklaşımı jüriyi etkilemiş gibi görünüyordu. Tam o sırada, bizim masanın 'içerideki sızıntısı İlayda' Furkan'a yaranmak için son kozunu oynadı.
"Ben Çağın'a katılıyorum," dedi İlayda, sanki çok tarafsız bir gözlemciymiş gibi yaparak. "A şubesi olarak biz sürekli bir ütopya anlatıyoruz. Ama gerçekler söylendiği gibi; sınavlar duygularla kazanılmıyor, binalar tutkuyla dikilmiyor. Belki de başarıyı yakalayamayanların en büyük sığınağı bu 'duygusal bağlar' masalıdır. Ben kendi takımımın bu tutarsızlığını savunmakta zorlanıyorum hocam."
Salon bir anda fısıltılarla çalkalandı. Bir yarışmacının kendi takımını jürinin önünde satması görülmüş şey değildi. Furkan zafer kazanmış bir edayla arkasına yaslanıp bana bakarken, Tuğra'nın bakışları ilk kez İlayda'ya döndü. Gözlerinde takdir değil, tiksinti vardı.
"Hocam," dedim, İlayda'nın ihanetini bir silaha dönüştürerek. "Takım arkadaşım bile şu an rasyonel bir çıkar uğruna, yani 'kazanan tarafta görünme' hırsıyla insani değerini, yani sadakati terk ediyor. İşte rasyonel sistemlerin bizi getireceği yer tam da burasıdır! Sadakatin olmadığı, sadece çıkarların ve rakamların konuştuğu bir dünya. İlayda'nın bu yaptığı, Tuğra'nın bahsettiği o 'mükemmel sistemin' en büyük açığıdır: İhanet. Ve hiçbir matematiksel formül, bir ihanetin yarattığı yıkımı telafi edemez!"
Tuğra kalemi parmaklarının arasında döndürmeye devam ederken rahat bir tavır içindeydi. Dudaklarını 'vay be' dercesine bükerek izliyordu. İlayda'nın hamlesi ona yardım etmek yerine, benim argümanımı en uç noktada kanıtlamıştı.
"Mevsim haklı," dedi Tuğra aniden. Herkes şaşkınlıkla ona döndü, en çok da Furkan. "İhanet, sistemsel bir hata değil, insani bir kusurdur. Ve bu kusur, rasyonel sistemleri bile çökertebilir. Ama Mevsim... O kusurları onaracak olan yine duygular değil, o ihaneti bir daha mümkün kılmayacak kadar kesin kurallardır."
Hakan Hoca saate baktı ve son kez zile bastı. "Yeterli. Jüri değerlendirme için on dakika mola veriyor."
Masadan kalktığımızda Furkan hemen İlayda'nın yanına gidip ona bir şeyler fısıldadı, yüzünde pis bir gülümseme vardı. Tuğra ise çantasını topladı, yanımızdan geçerken duraksadı. Bana değil, doğrudan İlayda'ya baktı.
"Kendi takımını satmak rasyonel bir tercih değil, karakter zayıflığıdır İlayda," dedi ve tek bir kelime daha etmeden gözlerini son kez bana değdirip sahneden indi.
İmge, Tuğra'nın arkasından hayretle gülerek bakarken"Vay be" demişti, İlayda'ya baktı göz ucuyla "O neydi kızım? Ne güzel konuştu duydun mu?"
Yerime oturup arkama yaslandım "Duydum, mükemmel konuştu. Bakalım kim kazanacak?"
İmge'de yanıma oturunca, İlayda sızlanarak Furkan'ın yanına gitti "Bana ne dedi duydun mu?"
"Boşver onu sen, saçmalıyor. Aferin, iyi iş başardın."
"Şerefsiz." Dedi homurdanarak İmge "Kızı nasıl da manipüle ediyor şerefsiz köpek."
Ulaş, İlayda'nın kalktığı sandalyeye oturdu. "İlayda'da işine gelince onu manipüle ediyor. İkisi de hiç masum değil. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş."
Onayladım, bu söze kalıbımı basardım "Aynen öyle."
Dirseğini masaya koyup yanağını eline yaslayarak bize döndü Ulaş "Çok iyiydiniz, siz alırsınız bu maçı. Lan-" aklına gelen şeyle yükseldi "O çocuk birinci olan Tuğra mı?"
Başımı usulca aşağı yukarı salladım "Öyleymiş, okulda hiç görmedim."
İmge olaylardan habersiz olduğu için anlamaya çalışıyordu "Denemede sen yerine o çocuk mu birinci oldu? Furkan kaçıncı?"
"Ben ikinci, Furkan üçüncü."
Rahatlıkla yaslandı arkasına "Gerisinin önemi yok, Furkan'ı geçmişsin." Bence de öyleydi fakat Tuğra'nın karakteri yön verecekti buna. Furkan gibi biriyse...ki değil gibi duruyor. İşler değişirdi.
"İyi konuştu ama..."Ulaş'ın ağzından çıkan cümlelerle İmge ve ben ters bakışlarımızı kendisine çevirmekten geri durmadık. Fark ederek duruşunu düzeltti hemen, genzini temizledi "Kötünün iyisi demek istedim."
Başımı iki yana sallayıp tebessümle önüme döndüm, birinciyi açıklasalar da gitsek artık.
Sessizlikle, zaman zaman minik sohbetlerle geçen on dakikanın ardından herkes salona girmiş, yerlerine geçmişti.
Hakan Hoca, jüri üyelerinden aldığı zarfı açarken salondaki sessizlik artık sadece bir gerginlik değil, patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Furkan, kollarını kavuşturmuş, kendinden emin bir şekilde çenesini yukarı kaldırmıştı. İlayda ise Tuğra'nın o "karakter zayıflığı" sözünün ağırlığı altında ezilmiş, bakışlarını masadan kaldıramıyordu.
Hakan Hoca boğazını temizledi. "Zor bir karardı," dedi, gözlerini salonun üzerinde gezdirerek. "B şubesi rasyonel temelleri çok disiplinli savundu. Ancak bir münazara sadece teorik bilgi değil, aynı zamanda tutarlılık ve savunulan değerlerin temsilidir. A şubesi, takım içindeki sarsıntıya rağmen sarsılmaz ve tutkulu savunmasıyla, toplumsal kalkınmanın insani bir temel olmadan sadece mekanik bir yıkım olacağını bizlere gösterdi. Kazanan... A şubesi!"
İmge yerinden fırlayıp çığlık atarak boynuma sarıldığında, salonun yarısı - A şubesi taraftarları- ayağa kalkmış alkışlıyordu. Ulaş arkalardan "Mevsim Başkan oley! İmge başkan Oley!" diye tempo tutmaya başlamıştı.
Gözlerim anlık bir refleksle karşı masaya kaydı. Furkan'ın yüzü mosmor kesilmişti. Az önce bana attığı o sinsi bakış, yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. Masadaki kalemini hırsla yere fırlatıp İlayda'ya döndü. "Al işte!" diye tısladığını duydum. "Senin o saçma sapan çıkışın yüzünden kaybettik! Bir işi beceremedin!"
Halbu ki on dakikalık arada tebrik etmişti, ciddi anlamda şerefsizin önde gideniydi.
İlayda dolan gözleriyle Furkan'a bakarken, Tuğra çoktan ayaklanmıştı. Çantasını tek omzuna takmış, kürsüden inmeye hazırlanıyordu. Tam o sırada Furkan, hırsını alamayıp bana doğru yürüdü.
"Sevin bakalım Mevsim," dedi, sesi alkışların arasından mermi gibi süzülerek yanıma ulaştı. "O çok güvendiğin duyguların, müdürün odasında gözyaşı dökerken sana eşlik eder artık."
"Furkan, yeter!" diye araya girdi İmge, önüme geçerek. "Yenildin işte, yavanlığını al ve git buradan."
Furkan pis bir gülümsemeyle geri çekildi, İlayda'yı da kolundan tutup peşinden sürükleyerek salonun çıkışına yöneldi. Sahne boşalmaya başlarken Tuğra ile karşı karşıya kaldık. Diğerleri kutlama için sahneye doluşurken o, aradaki o görünmez sınırı koruyarak durdu.
"Tebrikler Mevsim," dedi. Sesi hala o kadar dengeliydi ki, mağlubiyet ona dokunmamış gibiydi. Tokalaşmak adına elini uzattı, bir eline bir kendisine baktım. Yenilginin de bir adabı vardı ve o bunu biliyordu. Uzattığı eli havada bırakmayarak tuttum, "Teşekkür ederim. Sana da tebrikler, iyi mücadele ettin."
Gülümsedi, siyah gözlerini elalarımla buluşturdu. Samimiydi ama rekabet de edecekti. Üstten bakışlarının sebebi buydu. "Bundan sonra da edeceğim, denemede birinci benim, münazarada sensin. Şimdilik berabereyiz. Eminim ki adil bir mücadele olacak."
Bana meydan okuyordu? Üstelik Furkan gibi kirli cümlelerle değil fakat neyin meydan okumasıydı bu?
"Bu arada tanışmadık, ben Tuğra Alpman." Şahsi olarak tanışmamıştık. Yaptıklarını ve söylediklerini Furkan yapmış ve söylemiş olsaydı benden okkalı sözler işitirdi ama Tuğra'nın münazara da hiç çirkinleşmeden gayet iyi bir üslupla kendini ifade edip yarışması iyi niyetime referanstı. Sadece bir kişiden dolayı herkesi yargılayamazdım.
Az önce tartışırken şimdi burada bana meydan okuyarak kendini mi bahşediyordu? İstemsizce güldüm "Mevsim Erten."
Gözleri kıvrılan dudaklarıma kaydı, burnundan nefes vererek güldü. Gözlerini gözlerime çıkardı "Ne güldün?"
Omuzlarımı silktim "Komik oldu böyle sanki."
Ellerimizi ayırdık "Ee ne demiş atalarımız? Her şeyden biraz olsun ama saygısızlık olmasın."
Düşünceyle çattım kaşlarımı, "hımm" mırıldanarak başımı omzuma eğdim "Hangi atalar?"
"Şimdikiler Tuğra diyor ama gelecek nesil bu sözümü hatırlayıp üstad diyecek."
Aslında komik çocuktu. "Hıı" dedim gülerek.
"Hı hı." Kısa süren sessiz bakışmamızın ardından sahneden indi ve kısa sürede gözden kayboldu. Değişikti, çok değişik.
💌💌💌💌💌
2. Bölümde görüşmek üzere
❤️🎀
Yorumlar