2.SINIRTAŞI
- ozgemcakirci
- 27 Oca
- 34 dakikada okunur
2.SINIRTAŞI
Arada bir-Tarkan
Dünya, tam o saniyede ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. İçimdeki tüm kurgular, binlerce sayfalık betimlemeler ve o çok güvendiğim kelimeler bir anda anlamsız gürültülere dönüştü.
Tuğra Alpman.
İsmi, zihnimin en ücra köşesine sakladığım o paslı kilidi tek bir hamlede kırıp geçmişti. Göğüs kafesimin içinde bir kuşun değil, bir enkazın çırpınışını hissettim. Midemdeki o kasılma artık sadece bir ağrı değil, buz gibi bir gerçekti. O gözler... insanı bir kadavra gibi masaya yatıran siyah gözler aynıydı.
Kulağımın arkasındaki örgüye dokunmak istedim ama ellerim felç olmuş gibiydi. O örgü, aksiliklerden korunmak içindi; ama Tuğra Alpman, benim hayatımdaki en büyük, en rasyonel ve en haklı aksilikti. Şimdi hayali bir üniformanın ve sarsılmaz bir otoritenin arkasında dimdik karşımda duruyordu.
Onu çok aramışken şimdi ise kaçmak istedim. Kitapların arasına karışmak, rafların arkasında kaybolmak, o kapıdan çıkıp Ankara'nın ayazında yok olana kadar koşmak... Ama ayaklarım, lise bahçesindeki o son gün gibi yere mühürlenmişti.
İçimdeki o küçük, suçlu Mevsim dizlerinin üzerine çöktü. Dışarıdaki Mevsim ise sadece bakabildi. Dudaklarım titredi, kalbim durma noktasına geldi. Karşımda sadece eski bir arkadaş, bir komutan ya da bir misafir yoktu. Karşımda, yedi yıldır kaçtığım o büyük mahkeme duruyordu.
Asker olmuştu, inanamıyorum gerçekten asker olmuştu. Hayallerine ulaşmıştı, canla başla istediği, uğruna savaştığı mesleği yapıyordu. Çok mutluydum, onun adına o kadar mutluydum ki aradan geçen yedi yılı umarsızca silip atar, hiç yaşanmamış gibi göz ardı edebilirdim.
"Tuğra Alpman." Sesim düştüğüm hayreti gözler önüne seriyordu. Hareket etmem gerekiyordu, tanıştığımızı belli etmeli miydim? Gerçekten tanışıyor muyduk ki? Yabancı gibi bakmıyordu ama girdap siyahlarında bir tanıdıklıkta yoktu.
Ayağa kalktım, gergince genzimi temizleyip elimi uzattım. Yeni tanışıyormuş gibi yapmak daha doğru geldi. Tepkisini tahmin edemiyordum. "Mevsim Erten."
Gözleri elimde oyalandı önce, havada kaldığı her saniye gücümü kaybediyor gibiydim. Ellerimizi birleştirip histeriyle gülerken gözleri gözlerimdeydi. Lisedeki ilk tanışmamızı anımsayarak bugünün ikinci gafletinde bulundum, dudaklarım benden bağımsız hareketlendi. "Ne güldün?"
Kahretsin! Neden dilim komutlarıma uymadan kendine göre hareket ediyordu? Lisede, merdivendeki ilk karşılaşmamızda yine aynı şekilde beynimin benden bağımsız dudaklarıma verdiği komutu anımsadım. Onun kadar utanç vericiydi şu an.
Dilimin ucunu ısırıp vereceği tepkiyi bekledim. O da hatırlayacak mıydı? Çoktan unutmuş muydu? Bana, adımı bile unutacaksın derken kendisini de kasdetmiş miydi? Kaşlarını alayla kaldırdı, gülüşü genişledi "Komik oldu böyle sanki."
Hatırlıyordu, hem de kelimesi kelimesine hatırlıyordu. Buradaydı, karşımdaydı ve hatırlıyordu. Devamını söylemek istemedim, dilim varmadı.
"Siz tanışıyor musunuz?" Dila'nın sesiyle sıyrıldığım gerçekliğe geri döndüm, onun cevap vermesini bekledim. Ne cevap verirse ayak uyduracaktım. Ellerimizi ayırınca ceplerine koydu, bende çantamın askılığını kavradım sıkıca. Ruhsuz gülümsemesiyle yaptı açıklamasını "Evet, lisede birincilik için rekabet içindeydik. Lise bitince de yollarımız ayrılmıştı."
Lisede sadece birincilik için rekabet içinde olan iki kişi miydik?
Bundan sonra öyleydik anlaşılan.
Gözleri hayretle büyüdü Dila'nın, şaşkınlıkla araladığı dudaklarını eliyle örttü "Gerçekten mi? Tesadüfe bak!" Çakır şaşırmamıştı, muhtemelen benden haberi vardı. Uzun uzun bakıp süzüşleri de bundan olsa gerekti.
Zoraki gülümsemeyle salladım başımı "Evet öyle, denk geldiğimize sevindim ama bana bir müsaade ederseniz biraz hava almam gerekiyor."
Masadan ayrılacakken bileğimden tutulmamla durdum "İyi misin Mevsim?" Dila'ydı, hızla başımı salladım, hemen çıkmak istiyordum "Evet, lütfen sen imzana devam et. Geleceğim."
Bileğimi elinden kurtardığım gibi sırayı aşıp kitabevinin dışına çıkabilmiştim. Hızlı adımlarla uzaklaşıp kaldırımdan ilerledim, kitabevini göremeyecek mesafeye gelince yol kenarındaki evlerin bahçe duvarına yaslanıp başımı da geriye doğru yatırdım.
Numarasını değiştirmişti, yıllarca hiçbir şekilde benimle iletişime geçmemişti. Tam da söz verdiği gibi. Tam da söylediği gibi yapmıştı, ne eksik ne fazla. Söylediği gibi.
Titreyen ellerimi bahçe duvarına yaslayıp durdurmaya çalıştım. Onu ilk görüşümü hiç böyle düşünmemiştim. Aslında ilk görüşümü düşünmemiştim, dediği gibi koyduğu sınırı hiç aşmamıştı. Yolda tesadüfen bile denk geleceğimizi düşündürmeyecek kadar bir sınırdı aramıza koyduğu.
Ama o buradaydı, neden? Beni sözüne ikna etmişken neden şimdi karşımdaydı? Bir sebebi olmalıydı değil mi? Pat diye karşıma çıkmasının illaki bir sebebi olmalıydı.
Ayağımın dibinden yükselen kedi miyavlamasıyla irkilerek aşağı baktım. Turuncu tüylü bir kediydi. Ne zaman sıkıntılı olsam yanıma bir kedinin yanaşması tesadüf değildi. Kara bulutlarımı dağıtmaya çalışarak aşağı çöktüm, gülümseyerek başının üstünden sevmeye başladım "Naber Sırma?"
"Miyav!"
İçimdeki tedirginliğe rağmen gülüşümü büyüttüm "Sevdin değil mi? Bende seviyorum adımı, Mevsim olmasaydı ne olmasını isterdim bilmiyorum. Bence Mevsim güzel ya, yaygın bir isim değil hem de bütün mevsimleri baz alıyor. Sonbahar olup yapraklarımı dökebilirim, kış olup buz gibi soğuk olabilirim. İlkbahar olup çiçek açabilir, yaz gibi sımsıcak olabilirim. Şu sıralar, bak tamda şu sıralar sonbaharım, yaprak döküyorum."
"Miyav!"
"Neden mi?" Umutsuzca büktüm boynumu "Yaprak döken birine neden diye sormamalısın, insan bazen bazı şeyleri kendisine bile itiraf edemiyor ama söz, kendim bir sonuca ulaşırsam önce sana söyleyeceğim." Başının altından sevmeye devam ederken mırıldanarak miyavladı.
"Söz söz ama sende buralardan kaybolma. Sözümü bozdurma, hiç bozmak istemem. Koşar gider İmge'ye söylerim önce görürsün."
"Miyav!"
"Öyle bu işler, hiç sinirlenme."
Yanımdan geçenlerin garip bakışlarına maruz kalsam da konuşmaya devam ediyordum, insan insanı yargılamaktan başka ne yapıyordu? Güzelim Sırma'm beni yargılamadan dinliyordu, yorum bile yapıyordu.
"Hiç büyümemişsin." Korkuyla irkildim, sendeleyerek olduğum yerde kalçamın üstüne düştüm. Sırma'da korkarak uzaklaşmıştı. Kalçamın acısıyla söylenerek başımı kaldırdım, sitemle tepemde dikilen adama baktım. Elleri cebinde son adımını da atarak karşıma dikilmişti. Gözlerimi sitemle kıstım "Sırma'yı korkuttun."
Öyle mi dercesine kaldırdı kaşlarını "Buradan bakınca sen daha çok korkmuş gibisin." Sağ elini cebinden çıkarıp yardımcı olmak adına uzatmıştı. Eline baktım öylece, bir zamanlar hiç çekinmeden tutardım elini. Şimdilerde uzunca düşünmem gerekiyordu.
Göz devirip tuttum uzattığı elini. Havada bırakmam ayıp olurdu. Kışta kısa kolluyla gezen biriydi, avucuna bıraktığım elimin alev almak üzere olmasına şaşırmadım. Hala sıcakkanlıydı, tavrının aksine.
Elimi anında elinden çekerek pantolonumun kalça tarafını süpürüp üstüme çeki düzen verdim. "Sessizce gelirken ne olmasını bekliyordun?"
Cevap gecikmedi, net ve bir o kadar konudan bağımsızdı "Hala kedilerle konuşuyorsun."
Susayım susayım diyorum da, açtıracak şimdi bayramlık ağzımı. Açacağım ya açacağım, niye susuyorum ki?"İnsanların aksine dinlemeden yargılamıyorlar, yargılayıp ortadan kaybolmuyorlar, bütün ömrünü vicdan azabıyla geçirmesine müsaade etmiyorlar." Sırma'nın gittiği yolu omzumun üstünden işaret pamrağımla gösterdim "Bak Sırma'm dinledi, yorum yaptı ve gitti. Yürekte sızı bırakmadı."
Dilini damağına vurdu, "Yürekte sızı." Kendi içinde ölçüp tarttı, ne sonuca vardığını bilemedim. Sırtını bahçe duvarına yaslayıp kollarını göğsünde bağladı.
Yolun ortasında dikilmemek için bahçe duvarına yaslandım ama onun gibi kollarımı bağlamadım, arkamda birleştirip yaslandım. Gözlerimi kısıp başımı ona çevirerek aklındakini söylemesini bekledim ama o, boşluğa bakarak sessiz kalmayı tercih etti.
Sorgulayıcı bakışlarımı ondan ayırmadım "Neden buradasın?"
Başını en sonunda bana çevirip bir etkileşim verebilmişti. Siyah gözlerini ifadesizlikle elalarımla buluşturdu. "İşim vardı."
Bedenini ifadesizlikle baştan aşağı süzüp tek kaşımı kaldırarak sorumu tekrarladım "Neden buradasın?"
"Senin için gelmedim."
Histeriyle güldüm. Kaşları çatıldı, homurdanarak başını diğer yanına çevirdi. Bir şeyler söyledi ama duymadım. "Neden buradasın Tuğra?"
"Gideceğim."
Sorularımın cevabı bunlar değildi, inatla vermek istemiyordu, bende inatla soracaktım. "O zaman neden buradasın Tuğra?"
Sabırsızca sesli bir nefes vererek bana çevirdi başını "Susmayacaksın değil mi?"
Kinayeyle gülerek gözlerine baka baka cıkladım, gözleri yüzümün her bir santiminde gezinirken sinirle güldü. Başını hafifçe sağına çevirip bir şeyler homurdandı, anlayamadım. "Gidiyorum."
Arkasını dönerken 'gidiyorum' deyişiyle içimde kaynayan öfke ellerimi yumruk yapmamı sağladı.
Birinci adımı attı, yanağımı ısırdım. Konuşmamalıyım.
İkinci adımı attı, konuşmamak için bu sefer dilimi ısırdım. Öyle ısırdım ki kan tadını hissettim.
Üçüncü adımda daha fazla duramadım, onu bulmuşken konuşup kalp kırmamakla, onu bulmuşken her şeyi söylemek arasında kalmıştım. Kazanan, her şeyi söyle diyen tarafımdı, susma diyen tarafım.
"Anca gidersin zaten, senin olayın bu. Konuşma, git. Bakma, git. Dinleme, git! Git ya git!" Dedim içimdeki hırsla. Duymayı ve konuşmayı beklediğim şeyler bundan çok farklıydı aslında.
Adımları durdu, omuzlarının gerildiğini buradan görüyordum. Gergince çenesini ovalayıp arkasını döndü. Yüzündeki ciddiyet ve otorite daha önce hiç alışık olmadığım ifadesiydi. İçten içe korkmadım desem yalan olurdu ama belli edecek değildim. Bana zarar vermezdi, bana bağırmazdı bile, ilk kez yıllar önce son görüşmemizde incinmiştim.
İncitince de tam incitiyormuş.
Hak ettin Mevsim, hiç duygu sömürüsü yapma.
Üç koca adımla dibimdeydi, yirmi dakika önce kitaplıklar arasındayken kameradan gördüğüm beden onundu, burnuma çalınan yabancı, hoş parfüm kokusu da ona aitti. Şu an bu kadar yakınımdayken fark etmiştim.
"Benim sinirli olmam gerekmez mi? Sence de rol çalmıyor musun?"
Gözlerimi kapatıp rahatlamak adına derin bir nefes aldım ama rahatlamaya dair tek adımım gözlerimi aralayıp saniyesinde Tuğra'ya dönerek içimdeki bütün gerçekliği bağırmak oldu "Ol o zaman! Ol Tuğra, ben sana her şeyi anlattım ama sen başkalarına inanmayı seçip kayboldun!"
Sesim sokakta yankılanıyor, yanımızdan geçen insanların odağında baş köşeye oturuyordum ama umrumda değildi. Bu görüşmeyi yıllarca beklemiştim. Gözlerini kırpmadan yüzüme bakıyordu, tepki versin istiyordum. Susmasın, bir şey söylesin istiyordum. Katran karası gözleri saçlarımın arasındaki örgüye kayınca istemsizce panikleyerek sesimi alçaltmadan sözlerimi sarfetmeye devam ettim. Saçı fark etsin istemiyordum.
"Ya da boşversene, konuşmayalım." Yanından geçip gitmek için bir adım atmıştım fakat kolunu önüme uzattı.
Güler gibi oldu, keyiften değil sinirden. Burnundan sert bir nefes verdi, şaka mı yapıyorsun der gibiydi tavrı. "Şu konuda bir anlaşalım." Bağırmıyordu ama sinirini hissettiriyordu. Sesi tok ve gürdü, öyle bir ağırlığı vardı ki her kelimesinde üstüme yük bindiriyordu.
"Aramızda mesafe isteyen sendin, sınır dedin. Sınır istiyorum bana alan tanı dedin, sonra kuzenimle sevgili oldun ve yaptıkların ortada. O sınırtaşını koymam için sen zorladın beni Mevsim."
Sebeplerini açıklamak için müsaade etseydi belki de şu an farklı şeyler konuşuyor olurduk. "Beni dinlemedin, kendimi açıklamama bile müsaade etmedin. Hala daha beni birazda olsa affedebilmiş, içinde aklayabilmiş, doğru yere koyabilmiş değilsen ne işin var burada?"
Gözlerini kapatıp başını kaldırdı, gözler önüne serdiği boynunda yavaşça hareket eden adem elmasına takıldı gözlerim, boğazındaki yumruyu yutmak ister gibi zorlanmıştı.
Bir adım geri çıktım, affetmemişti. Dinlemeyecekti. "Boşversene, gidiyorum ben."
Bu sefer ciddi manada yanından geçip gideceğim sırada iri elleriyle kolumu kavradı, sonraki adımıma mani olmamış gibi bir de karşısına geri çekti bedenimi.
Ne var dercesine hınçla bakıyordum gözlerine "Affettim." Deyişi fazlasıyla beklenmedikti. "Akladım." Gözlerini kaçırmıştı bunu söylerken "Doğru yere de koydum."
Doğru değildi, gözlerini kaçırmıştı. Ayrıca koskoca yedi yıl yapamadığını bir anda nasıl yapıp da karşıma çıkmıştı? Affetse şu an bunları yüzüme vurmazdı, yalan söylüyordu.
"Yalan söylüyorsun, gözlerini kaçırdın."
Kolumu bırakıp sabır çekerek elleriyle yüzünü sertçe sıvazladı "Gözlerime değil ağzımdan çıkanlara odaklan Mevsim."
Hiç oralı bile olmadım, yalan söylüyordu. Buna gerek yoktu, neden yalan söylüyordu? "Neden yalan söylüyorsun?"
Sinirleri bozulmuş gibi gülerek havaya kaldırdı başını "HasbinAllah!" Sesini duyurmak ister gibi yükseldi "Allah'ım, sabır yağmurlarına şemsiyesiz koy beni. Şimdi kafayı yiyeceğim."
Ellerimi iki yana açıp bende yükseldim "Yemişsin zaten, şu hale bak."
"Sabır yağmurları, sabır yağmurları" söylene söylene arka cebinden sigara paketi çıkardı. "La havle." Çakmağını ve bir dal aldı içinden.
Birde sigaraya başlamıştı öyle mi? Tuğra gerçekten çok değişmişti. Heybeti görmezden gelinemeyecek kadar büyüktü. Duruşu, lisedeki kafasına göre şuursuzca hareket eden çocuktan çok daha farklıydı. Otoriter duruşu kurallara bağlılığını simgeler nitelikteydi. Münazarada savunduğu sisteme dönüşmüştü.
Ve yalan söylüyordu artık.
Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigaranın ucunu çakmağıyla alevlendirecekken ayakkabılarımın ucuna yükselip dudaklarından çektim sigarayı. İstifini bozmadan kaşlarını çatarak avucumun içinde kırdığım sigarasına baktı.
Sakin siyah gözlerine, hırçın elalarımı değdirdim. Sigarayı kırdığım elimi kaldırıp avucumu açarak yere düşürdüm "Yanımda sigara içilmesinden hiç hoşlanmam."
Kaşlarını kaldırıp yaptığım hareketi izlerken aklından neler geçtiğini anlayamıyordum ama umarım o benim ne denli sinirli olduğumu ve bu sigara gibi onu da parçalayıp yere atmak istediğimi anlıyordur.
"Ne oluyor burada? Kim bu?" İmge, ben daha ne olduğunu anlayamadan elindeki içi dolu poşeti duvar dibine fırlatıp koşarak Tuğra'ya okkalı bir tokat atmıştı bile.
Beklenmedik bu hamleyle ne tepki vereceğimi bilemeyerek hayretle "İmge!" Diyerek kalmıştım. İlk şoku atlatabilmem kısa sürmüştü.
Tuğra'nın başı yana düştü.
"Sapık mısın oğlum sen? Hayırdır kardeşimi mi götüreceksin? Öldürürüm lan seni!"
İnanamıyorum! "İmge!" İkinci bir tokadı daha yüzüne indirecekken kollarından tutup zorlukla geri çektim "İmge dur!"
"Ne dur, ne dur? Ne diyordu bu köpek sana?"
Susturmazsam hakaretlerin hepsini sıralayıp ağzından girecek burnundan çıkacak, ana bacı bırakmayacaktı.
"Tuğra o, İmge!"
Durmuyordu "Osmanlı tuğrası mı?" Büyük, alaylı bir kahkaha attı, Allah'ım yerin dibine girmek istiyorum. "Bizim soyumuzda böyle sapıkların yeri yok, hemen en yakın nüfus müdürlüğüne gidip adını değiştiriyorsun."
Tuğra, az önce okkalı bir tokat yememiş gibi rahatlıkla ellerini cebine koymuş İmge'yi zor zahmet zapdetmeye çalışan bana ve kendisine saydıran İmge'ye bakıyordu. "Adımın gayet de beni temsil ettiğini düşünüyorum, İmge."
"Haa" işaret parmağını salladı hınçla "Sen bir de düşünebiliyor musun oğlum?" İşin içine ayakları da girince tutmak daha da zahmetli oldu, tekrardan bağırdım "İmge lisedeki Tuğra!"
Hareketleri saniyelik duraksamanın ardından kollarımın arasından sıyrılıp ağır çekimde bana döndü, dehşete düşmüş ifsdesiyle kahve saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıp sessizce dudaklarını oynattı 'Tuğra mı?'
Alt dudağımı ısırıp başımı salladıktan sonra dudaklarımı oynattım 'Evet.'
Eyvahlar olsun dercesine elini ağzına kapattı, eyvahlar olsundu ya.
Olmasındı ya, o tokat aslında çoktandır gecikmişti. Yedi yıl kadar gecikmeliydi hemde. İyi oldu, benim elim gitmezken bir anda ortaya çıktı ve o tokadı yapıştırdı, helal olsun be kız sana. Helal olsun!
Omzunun üstünden Tuğra'ya çevirdi başını, Zoraki ve çekingen gülümsemesiyle baktı bir süre, ne diyeceğini bilemedi. Bir şey dese mi onu da bilemedi. "Selam Tuğra." diyebilmişti en sonunda çekingen sesiyle.
Alaylı ifadesiyle başını sallayarak sessizce selamladı Tuğra. Yanağında ki beş parmak izine kaydı gözlerim. İmge gerçekten okkalı bir tokat atmıştı. Ardından bana döndü İmge "Poşetimi alayım ben." Azarlanmışta sinesine çekilmiş küçük bir kız çocuğu gibi mırıldanıyordu. Utanmıştı muhtemelen. Duvar dibinden poşetini alıp ikimize bakarken kitabevine doğru yavaş adımlarla ilerledi. "Gideyim ben."
Tam Tuğra'nın yanından geçerken "Ee" dedi Tuğra uzatarak "Özür dilemek yok mu? Mundar ettin yanağımı."
İmge'nin özür dileyeceğini bildiğimden, ondan önce araya girdim "Hoşgeldin karşılaması."
Histeriyle güldü "Hadi ya. Eski dostlarını böyle mi karşılarsın?"
Çenemi kaldırdım, cevabımı geciktirmeden, çekinmeden dosdoğru yapıştırdım. "Bana inanmayan eski dostlarımı böyle karşılarım."
İmge'nin kolundan tuttuğum gibi kitabevine doğru ilerlerken arkamdan seslendi ama durmadım "Yarın mezunlar buluşmasına gidecek misin?" Gerçekten merak ettiği tek şey bu muydu?
Düşünmeden bağırdım "Gitmeyeceğim rahat rahat git."
"Gitmeyeceğim, sen rahatça git!"
Elimi hadi be oradan der gibi sallayıp son adımlarımı daha sert ve seri atarak kitabevine girdim. Yarın mezunlar buluşması olduğunu bile unutmuştum. Geçen yıl Sezen, seneye buluşalım gibisinden mesaj atmıştı, tarihi söylediğini hayal meyal hatırlıyordum. Bende geçiştirmek için olur demiştim ama unutmuşum. Hatırlasam da gitmek ister miydim bilmiyorum. Şu an gitmek istemiyordum mesela.
Kitabevine girince İmge'yi rafların arasına çekerek durdum, "Ya Mevsim!" diyerek sızlanmaya başlamıştı çoktan. O böyle buluşmalara bayılırdı. "neden gitmiyoruz? Eğlenceli olurdu."
İçimdeki bütün sıkıntıyı dışarı atmak istercesine ofladım, lisenin son günü hepsinin hafızasına kazınacak bir olay yaşamıştık. Sonrada bir daha yüz yüze gelmemiştik. Şimdi de yüz yüze gelmek istediğimden emin değildim. "Buluşma olduğunu bile unutmuşum. O öyle deyince bir anda ağzımdan çıktı ne bileyim."
"Nasıl unuttun ya? Ben aylardır bu tarihi bekliyorum. Kim nerede ne yapıyor merak ediyorum."
Gözlerimi kısarak sen iflah olmazsın bakışımı attım "Sanki bir faydaları oluyor öğrenince."
"Oluyor tabi, içimdeki merak tutamları duruluyor ve aklımı kurcalayan sorular azalıyor. Giyeceklerimizi bile hazırladım. Hem Tuğra gelmeyecekmiş, biz gidelim."
"Bilmiyorum."
"Düşün ama düşünürken..." Ayaklarını heyecanla yere vurdu "Tuğra'nın burada ne işi var kızım? Hemen anlat hemen!" Elini ağzına kapattı gülerek "Ayy... Çocuğa yıllar sonra geldiği gibi şamarı indirdim." omuzlarımı umursamazca silkerek koluna girdim "İyi oldu boşver. Akşam evde anlatırım olanları, şimdi Dila'nın yanına gidelim."
"Of nasıl dayanacağım." söyleniyordu ama itiraz etmeyerek peşimden geliyordu, eninde sonunda anlatacağımın farkındaydı. Dila'nın yanına bir kaç adım kala kolumdan sertçe tutup adımlarımı durdurarak "Ay dur! Ulaş geri dönmüş." Diyerek günün en güzel haberini vermişti.
Gözlerimi hayretle büyüterek biraz da kırgınlıkla mırıldandım "Nasıl yani? Beni neden aramadı?"
Ulaş gemi kaptanıydı, gider ve bir kaç ay dönmezdi. Burada da en fazla bir ay kalabilirdi ki bu da şanslıysak böyleydi. Gel benim yanımda çalış, kemeramanım ol desem de kabul etmemişti. Bu işi çok istediğini biliyordum, hayallerinin peşinden koşan biri olarak ısrar edemezdim ama teklifimin her daim geçerli olduğunu söylemiştim.
Aynı teklifi İmge'ye de yapmıştım ama o da patronuna her dakika saydırsa da işini içtenlikle severek yapıyordu. Tek dileği kendi iş yerini açmaktı. Umarım!
"Aramış açmamışsın." telefonunu çıkarıp Ulaş ile sohbetini gösterdi. Attığı fotoğrafı ve benim hakkımda 'Mevsim benim telefonlarımı nasıl açmaz ha?! Hani biricik kankası bendim? Hani ben zorlu dalgalarla boğuşurken, korsanlarla savaşırken, aylarca gidip dönmezken beni unutmazdı? Hepiniz yalancısınız. İlet ona.'
Nefes vererek güldüm, göz devirip kaldırdım başımı telefondan "İşim vardı, imza günüyle uğraşıyorum burada."
Telefonu çantasına atarken imalı bir "Hıı" döküldü dudaklarından. Yan yan bakarak omzuyla omzuma vurdu, kinayeyle "Birde Tuğra ile." diyerek sinirlerimi daha da tepeme çıkılası kılmıştı. "İmge lütfen, bu konu hiç şu anlık değil."
Kaşlarını küçük emrah gibi büküp dudaklarını küçük bir çocuk gibi büzdü "Hiç mi?" istifimi ve ciddiyetimi bozmadan gözlerine baktım netlikle "Hiç."
Çirkef haline büründü anında "İyi be tamam, akşam konuşuruz." evet, şu an bu karardan memnundum. Dila'ya dönüp bir adım atmıştım ki imza sırasının diğer tarafındaki Tuğra ile göz göze geldim. Aramızdaki imza sırası ördüğümüz duvarlar misaliydi. İkimizde birbirimize ördüğümüz duvarların arkasından bakabildiğimiz kadar en net ve sarsılmaz şekilde bakıyorduk.
Yolda tesadüfen bile denk geleceğimizi düşündürmeyen adam yıllar sonra aramıza çektiğimiz setlerin ardından bana bakıyordu.
💌İmza Gününün Gecesi💌
Sonunda imza saati bitmiş, günü akşam edip eve gelmiştik. Fazlasıyla yorucu bir gün olmuştu. Hem bedenen hem de ruhen. Ruhen daha yorucu olduğunu inkar edemeyecektim hatta ve hatta kırmızı kalemle üç kere altını çizmek istiyorum ki RUHEN DAHA YORUCU.
İmza saati bitene kadar Tuğra ile zaman zaman göz göze gelmekten başka etkileşime girmemiştik, bir daha karşı karşıya gelip konuşur muyduk bilmiyorum.
İmge ve Dila fazlasıyla iyi anlaşıp dedikoduya bile başlamışlardı.
Dila'ya, yarın ki mezunlar yemeğinden bahsetmişti İmge. Çakır ve Dila'nın gelmesi için ısrar etmişti. Dila istemediğini söylese de İmge sınıftan bir kaç kişi hakkında dedikodu anlatarak onu meraklandırmış, yemeğe gelirlerse tanışıp daha fazlasını öğrenebileceğini söylemişti. Gerçekten bu kızdan korkulurdu. Dila'da ben gidersem gideceğini söyleyince gitmekten başka şansım kalmamıştı.
Ulaş zaten mezuniyet yemeğine gelmezsen seni geminin güvertesinden sallandırırım demişti. Ne kadar ilgili, sevgili, yumuş yumuş arkadaşlarım vardı öyle.
Kızlarla akşam yemeği yiyip odama geçtik. Annem ve babam evde yoktu. Annemin mahallede ki ablalarla dersi vardı da babam neredeydi bilmiyordum. Sorgulamadım, zaten söylerdi. Çakır bu gece Tuğra ile kalacaktı. Bizde kızlar gecemizi gerçekleştirmek üzere odama kapatmıştık kendimizi. Çiçek lego koleksiyonuma eklemek için aldığım yeni legolarımdan birer kutu kızlara verdim, kendime de bir tane aldıktan sonra odamın yatak ile çalışma masası arasındaki boşlukta, halının üstüne oturduk.
Paketimi açarken Dila'ya ithafen konuştum "Lego sever misin bilmiyorum ama denemeni tavsiye ederim."
"Hiç böyle el işleriyle alakam yok ama tabi ki denemek isterim. Güzel duruyor." Çalışma masamın yanındaki uzun ve geniş kitaplığa baktı gülerek, bir raf kitap bir raf lego olacak şekilde doldurmuştum dolabı. "Tabi senin için güzelden daha çok şey ifade ettiği belli."
Parçaları önüme koyarken gülümsedim "Öyle, kafam karışıkken bunlarla uğraşmak huzur veriyor." Başımı parçalardan kaldırıp karşımda kalan Dila'ya baktım içtenlikle "Kafa karışıklığımla yaptığım legoların sonucunun güzelliğini görünce her çıkmaz sokağın aslında göremediğim bir çıkışı olduğunu anlıyorum. Hemde sonu çiçek bahçesi."
Hayranlıkla büyüdü gözleri, aralanan dudakları kıvrıldı "Sen gerçekten büyük bir yazarsın. Bak yazar olabilirsin demiyorum, yazarsın." Ben anlamıyormuşum da ikna etmek için İmge ile ağız birliği yapmak istermiş gibi ona döndü "Sohbet ederken bile nasıl ahenkle dökülüyor kelimeler dudaklarından, görüyor musun?"
Elini omzuma koyup sıktı İmge "Görüyorum tabi, görmez olur muyum? Sadece fazla iş ahlakı olan bir yazar. Paylaş gitsin diyorum, düşünüyorum diyor."
Başımı ona doğru eğip yine mi aynı konu dercesine yılmış bakışlar attım ikisine de, durumu anlayarak "Pekala" dedi İmge anlayışla "Sen doğru zamanı bilirsin, darlamayacağım. Hem konumuz bu değil."
Memnuniyetle önüme dönerek parçaları birleştirmekle uğraştım. Konuyu nereye çekeceğini bildiğimden duymamış gibi legomla uğraştım fakat Dila konunun tamda oraya gitmesini isteyerek İmge'ye katıldı. "Neymiş konumuz?"
Hiç düşünmeden İmge'den "Tuğra" cevabını aldık.
"Evet Tuğra." Hevesle konunun devam etmesini bekleyen ikiliye başımı kaldırıp bakmadım bile. Bunlarda tam bitirim ikili olmuşlardı. Eyvah ki ne eyvah! Üstümde hissettiğim Dila'nın gözleriyle başımı kaldırıp sorun mu var dercesine baktım. "Ne oldu?"
Gülümsedi "Özel değilse ve sorun değilse aranızda ne geçtiğini merak ediyorum, bugün olanları da. Sen kitabevinden çıktın, arkandan uzun uzun bakıp içli bir nefes çekti. Bir şey söylemeden peşinden geldi. Aranızda hoş olmayan şeyler geçmiş belli." Kurnaz ifadeyle büktü dudağını "Sadece akademik rekabet olduğunu hiç sanmıyorum."
Dila, arkadaşımdı. Anlatmaktan zarar gelmezdi. Üstelik saklamam gereken bir şey de değildi. Derin bir nefes alıp legoma devam ederken söze girdim "11. sınıfın 2. dönemi denemeye giren öğrencilerin sıralama listesine baktım. 1. sırada onun ismi vardı..." hiçbir detayı atlamadan sırayla anlattım olanı biteni, yer yer hayretle dinledi, sonlara doğru çattığı kaşlarının altındaki kahve gözlerinden öfke akıyordu. En sonunda "E yuh ama." demişti inanamayarak "Resmen on sezonluk yaz dizisi."
Keşke dizi olsaydı.
"O zaman yarın yemeğe gidecekse senin de gitmen iyi olur. Konuşursunuz." Dila ve Çakır burada misafirdi, hiç planda olmayan ve alakadar olmadıkları insanlara onları mecbur bırakmak doğru gelmedi bir an. Hem de konuşacağımızı sanmıyorum, bu sabah konuşacağımızı konuştuk, bitti.
Başımı kaldırıp ciddiyetle "Bugün konuştuk bitti, daha ne konuşalım? Birde kendimi anlatmaya mı çalışacağım?"Dedim.
Konuşurken legomu yapmayı bitirmiştim, İmge yapamadığı legoyu önüme sürüklerken bir yandan ofladı "Ya çocuk her şeyi biliyor mu bilmiyoruz. Bu sefer karşısına sen geçip diyeceksin ki 'Bu son şansın, bir daha anlatmamı istesen de anlatmam.' diyeceksin."
Önüme sürüklediği legoyu yapmaya başladım, omuzlarımı düşürüp burnumdan sert bir nefes verdim "İstemiyorum İmge."
Ellerimin üstüne elini koyup hareketlerimi durdurdu, "İstemiyorsun öyle mi?" dedi 'hah' dercesine. Bundan sonra dudaklarının arasından çıkan her kelime soğuk duş etkisi yaratmıştı bünyemde. "Hala saçından bir tutam örüyorsun. Kedilerden içten içe korkmana rağmen hala sevip isim takarak yaşıyorsun Mevsim. Sen o son günden öteye gidemedin. En azından kendini açıkla diyorum, yalvar demiyorum. Kendini affettirmeye çalış demiyorum, hataydı ama senin suçun değildi. Sadece açıkla."
Saçım veya kedilerin onunla alakası yoktu. Sevdiğim aktiviteleri onunla aram bozulduğu için bırakacak değildim ya!
Onunla arkadaşlığımı özlüyor olmam her şeyin eskisi gibi olacağını da göstermezdi. Ama yine de denemeye değer miydi? Yıllar sonra denk gelişimiz tesadüf müydü?
Düzgünce konuşacaktım, o da düzgünce dinleyecekti. Bir sonuca varınca benimle görüşmekten vazgeçer miydi? Yeniden kaybolur muydu? Yapmadığı şey değildi, çokta iyi yapıyordu üstelik. Adını unutturamadı fakat bu, onun bendeki yerinin sağlamlığındandı.
Gerçekten, sınıftan bazılarının isimlerini, simalarını hatırlamadıklarım, varlıklarından haberdar olmadıklarım vardı ama onun yeri başkaydı. Hayatıma dokunmuştu, iyi anlamda. Hayatına dokunmuştum, ne anlamda?
Başımı kaldırıp seslice ofladım "Yarın yemeğe giderim ama o bir adım atmadan konuşmaya çalışmam. Dinlemek istese bugün hatalarımı yüzüme vurmazdı."
İkisi de heyecanla çığlık atıp alkışlamaya başladı, heveslendikleri gibi olacağını düşünmüyordum. Onların kafasında çok farklı şeyler canlanıyordu, öyle bir şey yoktu. Dila, tam da düşündüğümü tasdikleyen bir soru sordu "Sizin aranızda hiç böyle aşksal şeyler olmadı mı?"
Lisede sık sık beraber vakit geçirmeye başladığımız zamanlar bu soruyu da sık sık duymaya başlamıştım. Bu nedenle alışıktım, kız ve erkeğin arkadaş olabileceğini savunurdum, biz de hep arkadaştık. Cıkladım "Arkadaştık, hatta dost bile diyebilirim. Hiç o gözle bakmadım. Lütfen yarın yemekte de böyle imalarda bulunmayın."
Homurdanarak "Doğru." Dedi İmge "Hiç o gözle bakmadı, biz o zamanlarda imada bulunurduk ama nemrut hiç o gözle bakmadı."
Bakmadım, bakmayı da düşünmedim. Aşkın her şeyi mahvettiğini düşünüyorum, o gözle bakmak her şeyi mahvederdi. Arkadaşlığımız gayet güzeldi, öyle aksiyonlara hiç gerek yoktu.
Olaya mantıklı bir yerden baktı Dila. "Çocuklarmış zaten, en iyisini yapmış."
Gökten inen bir melek olmalıymışsın Dila! İlk defa biri benimle aynı fikirde "Yaşa kız! Aferin. İlk defa biri benimle aynı fikirde." Titreşimdeki telefonumun çalmasıyla şükrederek çıkardım telefonumu, kim aradıysa can kurtaran gibi yetişmişti. Arayan kişiyle göz bebeklerim büyüdü "Ay Ulaş arıyor!"
Hemen yanıtladım aramayı, kafasını hafifçe yana çevirmiş, kaşlarını da hafifçe çatıp çenesini kasarak karizmatik biz poz vermeye çalışıyordu yine. Her seferinde kim ararsa arasın aynı şekilde açıyordu telefonu. Ellerini saçlarının arasından geçirip poz keserken gülerek seslendim "Ulaş!"
Sesin nereden geldiğini anlamayarak tesadüfen telefona bakıyormuş gibi yaptı "Aaa kızlar, sizi mi aradım?"
Alayla gülerek bıkkınca ufladı İmge "Ya bir insan hiç mi değişmez? Denizde sallanmaktan beynin mi sulanıyor anlamıyorum ki."
Gözlerini kısarak yargılayıcı bakışlarının rotası İmge'ydi "Ayıp ayıp, aylar sonra gül cemalimi görün diye arıyorum. İşittiğim laflara bak. Çık kız ekrandan, görmeyi hak etmiyorsun." Elini yüzüne siper etti "Nazar edeceksin."
Yüzünü ekşitti İmge "Kıçıma kaş göz çizsem daha yakışıklı olur." Yalandı. Eğri oturup doğru konuşmak lazım şimdi, Ulaş tam bir sarışın bombaydı. Lisede zarganaydı yalan yok ama üniversitede spora gidip kendisini geliştirmişti. Hem fiziken hemde aura olarak baya iyi olmuştu. Bir bakanın ikinci kez bakmak isteyeceği bir çocuktu. Tek sıkıntısı karada durmamasıydı, denizde balıklarla cilveleşmekten beyninin sulandığına hemfikirdik.
"Terbiyesiz!" Dedi gür sesiyle "Terbiyesiz kadın, defol git telefondan. Çık git! Mevsim'imle baş başa bırak beni."
Dila oturduğu yerden bize tebessüm ederek bakıyordu, böyle konuşmalara alışık olup olmadığını bilmediğimden frenlemek istedim "Yalnız değiliz, biraz ağzımızı toplayalım."
Ekrana yaklaştı Ulaş "Kız mı?" Çapkın ses tonu göz devirmemi sağladı.
"He Ulaş!" Dedim sitemle ekrana yaklaşarak "Sevgilisi olan bir kız."
Hemen kendine çeki düzen verip geri çekildi "Merhaba bacım, enişteye selamlar." Demesiyle istemsizce güldük. "Aleyküm selam!" Diyerek selamını aldı Dila.
İmge seslice oflayarak telefonu elimden çekti "İçim şişti, daha fazla susamayacağım. Tuğra burada!"
"Ne? Tuğra'yı bulduğunuz gibi eve mi attınız?!" Ciddi manada denizden dolayı avelleştiğini düşünüyorum.
"Hayır gerizekalı Ankara'da demek istedim."
Sabaha kadar sürecek dedikodunun kilidi açılmıştı. Hepimize hayırlı uğurlu olsun.
💌YARIN SABAH💌
"Kalkın! Ay kalkın kızlar!" Elimde telefon, sabahın ilk ışıklarında gelen mesajı saatler sonra görmenin verdiği panik ve heyecanla, içim içime sığmazken ayağa kalkmış zıplarken, çift kişilik yatağımda yattığım arkadaşlarımı uyandırmaya çalışıyordum.
Geç yatmış olmanın verdiği uyku mahmurluğuyla mırıldanarak açmaya çalıştı gözlerini Dila, İmge'nin uykusu ağır olduğu için ayağımla dürttüm "Kalkın, kalkın yazar oluyorum!" Bütün odada yankılanan belki de evi aşan coşkulu sesimin sebebi hayatımın dönüm noktasıydı.
Dila açmayı başardığı gözlerini şaşkınlıkla üzerime dikti "Nasıl?" Gözlerini ovalayıp algılamaya çalıştı "Nasıl ne? Ne oldu?" İmge'yi tekrardan dürttüğümde en sonunda kendine gelebilmişti. "Ne oluyor ya?" Mırıldanarak zorlukla açtı gözlerini. "Yazar oluyorum! Kapısından çevrildiğim yayın evi yarışma düzenliyormuş! Asker kurgusu yazıp yollayacağım. En az beş bölüm olacak şekilde atacağız ve elenen hikayeler arasında finale kalan beş hikayeyi okurlar değerlendirecek. En çok beğenen birinci olacak!"
En sonunda algılayarak dizlerinin üstüne kalktı Dila "Katılacaksın!" Dedi sevinçle "Evet!" Dedim coşkuyla. Kalkıp ellerimi tutunca zıplamaya başladık, zıplayışımızla bir sağa bir sola savrulan İmge sonunda kendine gelebilmişti. Gözlerini kırpıştırarak algılamaya çalıştı. "Baştan anlat anlamadım."
"Asker kurgusu yarışmasına katılacağım. Birinci olursam kitabım basılacak!"
"Ay!" Gözlerini ovalayarak ayağa kalktı, saçlarını geriye atıp sendeleyerek ellerimizden tuttu "Ay inanamıyorum!" Üçümüz beraber kahkahalarla, sevinç çığlıklarıyla yatakta zıplamaya başladık. Hayatımın en mutlu sabahı olabilirdi, bu bana verilen bir fırsattı. En iyisi, en güzeli, en muntazamı olmalıydı. Beş ayım vardı, koskoca beş ayda neler yapılırdı! Öncelikle bilgi alabileceğim aktif askerlik yapan birini bulmamız gerekiyordu. Buradan başlayacaktım.
Odanın kapısı ne ara çalındı, ne ara annem odaya girdi bilmiyordum "Ne oluyor kız sabah sabah?" Demesiyle varlığını fark etmiştik. Babamda kapının dışında bekliyordu, müsait olduğumuzu anlayınca annemin yanındaki yerini aldı. İkisinin de meraklı bakışları üçümüzdeydi.
Yataktan atlayıp yanlarına koştum "Yarışma var, kazanırsam kitabım basılacak anne!"
Yanaklarımdan tutup coşkuyla öptü, aynı şekilde babamda sarılarak yarışmaya katılmışım ve çoktan kazanmışım gibi sarılınca daha da coşkuyla doldu içim. Katılacaktım ve kazanacaktım. Bu benim için büyük bir fırsattı. Hayalime kavuşmam için son bir adım kalmıştı.
Son bir adım...
Bu bir mucizeydi, fırsatı kaçıramazdım, hemen çalışmalara başlamam gerekiyordu.
Yarışma ve aşmam gereken adımlar hakkında konuşurken kahvaltı hazırlamıştık, evde şenlik havası vardı. Herkesin yarışmayı kazanmışım havasına bürünmesi daha da şevklendiriyordu beni. Yazar olacağım!
Hazır olan kahvaltı sofrasında çayımı yudumlarken bir yandan yarışma şartlarını tekrardan okuyordum.
"Aktif askerlik yapan birini mi bulman gerekiyor şimdi?" Dila'nın meraklı sorusuyla onaylayarak mırıldanıp telefonumu kenara koydum. "Yazdığım kitaplarda hep bir araştırma içinde oldum, doğru bilgi alabileceğim ve yardımcı olacak biri şart."
"Bence bu kadar aramaya gerek yok, yakınına baksan bulursun aslında." İmge'nin yönlendirmesi üzerine düşünmeden, masanın başında sessizce oturan babama döndüm. Bizde şenlik havası vardı ama onu kara bulutlar esir almış gibiydi.
En sevdiği öğün kahvaltıydı, hep keyifle yapardı ama bu sefer çayından bile yudum almamıştı. Kafasının farklı yerde olduğu belliydi. Günlerdir birileriyle görüşüyordu, sıkıntı olmasından korkuyordum. "Babacığım." dedim şirince gülümseyerek.
Gözlerini baktığı boşluktan çekerek yüzüme çevirdi. Gergin ifadesi daha da kuşkuya düşürdü, bu ortamda sorsam da söylemezdi bu nedenle asıl konuyu sürdürdüm. "Sen yardımcı olursun bana değil mi?"
"Ben emekli oldum ya kızım. Aktif askerlik yapsın demiştin."
"Sonuçta yeni emekli oldun, yıllardır askerlik yapıyordun. Üstelik albaydın, her şeyi anlatırsın bana."
Genzini temizleyip başını ağır ağır salladı "Müsait olduğum bir zaman konuşuruz." Ayağa kalkıp masanın etrafından dolanırken arkamdan geçmişti, başımın üstüne elini koyup sevdikten sonra uzaklaştı "İşim var, hazırlanıp çıkacağım." Odaya girene kadar masada derin bir sessizlik hakim olmuştu, herkes bir terslik olduğunun farkındaydı, deli gibi merak ediyordum. Babam odaya girdiği an dayanamayıp anneme baktım "Sorun var belli ama neyi var anlamadım? Günlerdir kiminle görüşüyor?"
Memnuniyetsiz ifadesiyle omuzlarını silkti annem "Emekli oldu ama hala kendini sıyıramadı askerlikten. Görüştükçe özlem duyuyor belli ki. Canı sıkılıyor işte. Tekrar geri dönmesinden korkmuyor değilim."
Babam emekli olduğundan beri en büyük korkusuydu annemin, üç kere ciddi bir krizin eşiğinden dönmüştü. Üçüncüden sonra babam daha fazla dayanamamıştı. Şimdi ise özleminden kendini hep dışarıya atıyor olmalıydı, canı fazlasıyla sıkkındı. Alışacaktı, o da bir şekilde alışacaktı.
Başka bir şey olmamasının verdiği iç rahatlamasıyla kahvaltıma döndüm. İmge yüzüme uzun uzun bakınca ne var dercesine salladım başımı "Ne bakıyorsun?" dedim anlamayarak tebessümle.
"Ben babandan bahsetmedim ki." imalı gülüşü üzerine zihnimde parlayan tek bir isim tek bir sima vardı.
Tuğra Alpman.
Cevabım hızlı ve netti "Hayır."
Toplu olarak yöneltilen "Neden?" sorusunun içinde meraklı bir "Kim?" sorusu vardı ki, bu da anneme aitti. Şimdi öğrenmeden bırakmayacaktı, aramızın neden bozulduğunun gerçek sebebini hiç anlatmamıştım. Küçük bir kıskançlık meselesi sanıyordu.
"Tuğra." dedim uzatmadan "Çakır'ın şu gizemli arkadaşı Tuğra'ymış anne."
Ağzındaki lokmayı çiğnemeyi bırakıp hayretle araladı dudaklarını annem, büyüttüğü gözlerinin odağı bendim, dudakları imayla kıvrıldı "Kaderin cilvesine bak sen." demesiyle beynimden vurulmuşa döndüm.
Elimi alnıma atıp umutsuzca iki yana salladım başımı "Ciddi misin anne sen?"
"Ne var? Bomboş bir konuyu uzattınız yıllarca. Siz harekete geçmeyince her fırsatta sövdüğünüz evren halletmiş."
İnci Erten, gerçekten çok açık sözlü bir kadındı. Ne istediğini açıkca belli ediyordu. Elimi alnımdan indirdim. Tabi tabi dercesine salladım başımı, masadaki herkeste gezdirdim gözlerimi "Unutun o işi, dün hiç iyi niyetli değildi. Gıcık gıcık konuştu, bir de gidip bana yardım et mi diyeceğim?" Anneme döndüm bu sefer, itiraz istemeyen bakışlarımdan gerekli cevabı alsa iyi olurdu "Biz arkadaştık anne, aklındaki düşünceleri lütfen yok et." Çayımdan hırsla bir yudum aldım fakat yeni kaynamış olduğunu unutup aldığım koca yudum ağzımı kül etmişti.
Bardağı sertçe yerine koyup ayağa kalktım "Ağzım yandı ya, insana ağız tadıyla bir kahvaltı yaptırmadınız." banyoya ilerlerken bir anda durup zihnimde dönen cümleyi omzumun üstünden masadakilere bakarak tek nefeste söyledim. "Mümkünse uzun bir süre, içinde Tuğra olan bir fikir önermeyin." cevap vermelerine müsaade etmeden banyoya girdim, kapıyı kapattım ve kilitledim. Lavabonun iki yanına ellerimi koyup soluklandım. "Hepsi delirmiş." Aynada kendime baktım "Hepsi delirmiş, hepsi."
Aslında şöyle bir düşününce tam kafamdaki başrol profiline sahipti. Heybetli bir vücut, otorite sahibi ve sarsılmaz duruş. Kemikli, sert bir yüz. Girdap gibi siyah gözler. Koyu kumral, genelde dağınık saçları.
Hayır hayır, yok. Dünya'da böyle olan sürüyle asker olmalıydı, tek Tuğra değildi ya. Bulurdum birini, o şart değildi.
*****
Banyodan dönünce sakin süren kahvaltının ardından annem dersine gitmişti. Boş evde kızlarla takılarak saatleri aşmıştık. En sonunda mezunlar yemeğinin saatine ulaşmıştık, hazırlanıp çıkmış mekana varmıştık. Midemde şiddetli bir ağrı meydana gelmişti, strestendi. Durup dururken gelecek mi, gelmiş mi sorgusuna girmiştim. Ben sormadıkça Dila'da bir şey söylememişti, sormakta istemiyordum ama ne için burada olduğumda zaten belliydi. Of!
Mekanın girişine ilerlerken camdan içeriye merakla baktı İmge "Geldi mi sizinkiler?"
"Beş dakikaya orada oluruz yazmış Çakır."
Benimde deli gibi merak ettiğim soruyu yöneltti "Tuğra?"
"Geliyor." Tuttuğum nefesimi vererek mekana adım attığım an, lise yıllarımın o tanıdık, hafif isli ve gürültülü anıları yüzüme sert bir rüzgar gibi çarptı.
Burası, Ankara'nın o ağırbaşlı ama içine girince insanı sarmalayan eski taş binalarından biriydi; yüksek tavanları, taş duvarları ve her köşesinde geçmişin izlerini taşıyan loş bir restoran.
İçerisi, dışarıdaki ayazın aksine boğucu bir sıcaklığa ve yoğun bir parfüm kokusuna sahipti. Tavandan sarkan kristal avizelerin sarımtırak ışığı, taş duvarların üzerine titrek gölgeler düşürüyordu. Duvarlara asılmış eski Ankara fotoğrafları, sanki bizim de bu gece o siyah-beyaz karelerin bir parçası olacağımızı fısıldıyordu.
Gözlerimi kısıp masalara baktığımda, "mezunlar yemeği" manzarasıyla karşılaştım: Parlak örtüler, kristal kadehler ve gürültülü kahkahalar.
Masanın Düzeni ve kalabalık
Bizim için ayrılan uzun masa, mekanın tam ortasında, devasa bir şöminenin hemen önündeydi. Şöminede çıtırdayarak yanan odunların sesi, uzaktan gelen klasik müzik ezgilerine karışıyordu. Masanın üzerindeki gümüş şamdanlar, lise arkadaşlarımın-bazılarını simalarını bile güçlükle seçebildiğim o insanların-yüzlerinde sert çizgiler oluşturuyordu.
Ayaklarım beni masaya doğru sürüklerken, parkelerin üzerinde çıkan topuk seslerimi bile duyamıyordum; çünkü kalbim kulaklarımda güm güm atıyordu. Şömineden yükselen ısı, heyecandan buz kesmiş ellerimi ısıtmaya yetmiyordu. Taş duvarlar üzerime geliyordu.
Masada oturan Ulaş'ın dikkatini çekmiştik, özlemle dolan bakışları üzerimizdeyken bütün masaya ilan etmek isteyerek seslenmişti "Mevsim! Buraya gelin." Bize dönen bakışlara karşılık olarak gülümseyip baş selamı verdim. Yanında bizim için ayırdığı sandalyelere ilerlerken gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
"Tuğra!" Sezen, hayretle büyüttüğü gözleriyle neşeyle şakıyarak ayağa kalktı "Geleceğinden haberim yoktu, hoş geldin."
"Hoş buldum." Tam arkamdan gelen sesiyle durmadan ilerlesem de içten içe irkildim. Kapıdan geri çıkıp Ankara'nın soğuğuna karışmak istiyordum.
Geleceğinden haberim yoktu derken? Görüşüyorlar mıydı yani? Ne zamandan beri? Mesela ben sınıf grubuna Tuğra ile görüşen var mı diye Ulaş'a sorduttuğumda kimsenin ben görüşüyorum demediği zamanın öncesinden beri mi? Yoksa sonrası mı?
Bir kolunu boynuna sardı Sezen, Tuğra'da elini sırtına koyarak sarılışına karşılık verdi. "Son dakika gelişti. "Yoksa haber verirdi yani.
"Şu hale bak Tuğra! Ne kadar değişmişsin, Sezen söylemese tanıyamayacaktım." Ulaş'ın yorumuna herkes katılarak yorumlar yaparken en sonunda birbirlerinden ayrıldıklarında Tuğra'nın sağ elmacık kemiğindeki morluk çarptı gözüme. Dün böyle bir şey yoktu, akşam ne yaşanmıştı? Düşünceyle İmge'ye baktım, onun tokadıyla mı bu hale gelmişti yoksa?
"Aynı kalmadık tabi."
İmge, aramızdaki Ulaş'ı umursamadan geriye itip masanın üstünden usulca yanaşıp elini dudaklarına siper ederek fısıldadı. "Osmanlı tokadı atmışım, başkası olsa bayılırmış kızım. Gücümün farkında mısın?" Onu keyiflendiren durum beni sorgulamaya itmişti, tokat attığında sendelememişti bile, canının acıdığına dair bir ifade de hatırlamıyorum. Ama kocaman bir morluk vardı!
Aramızda kalan Ulaş duyduklarının şokuyla kafasını, yüzlerimizin arasına soktu "İmge mi yaptı bunu? "
Böbürlendi İmge "Ben yaptım tabi, canımı sıkarsan sanada yapıştırırım bir tane. Mundar olursun."
Keyifle güldü Ulaş, kaşlarıyla ellerini işaret etti "Sonra katır gibi ellerin var deyince alınıyorsun. "
"Ulan bak." Masanın altından tekmeleşmeye başlayınca kendi hallerine bırakmak adına geri çekildim.
Tuğra'ya morluğu soracağım sırada Sezen benden önce davrandı, telaşla Tuğra'nın çenesinden tutup morluk olan tarafını kendisine çevirdi "Buraya ne oldu? " Tuğra başını çekerek Çakır'ın yanındaki boş sandalyeye oturdu "Küçük bir kaza, önemli bir şey değil."
Diğer tarafıda Sezen'in yeriydi.
Bu kızın olayı neydi ya? Damdan düşer gibi ortaya çıkmıştı, hesapta bile yoktu.
Hangi hesap, hangi dam? Onun içinde hesapta olmayıp damdan düşen bendim belki de.
Yoo... Ben hep vardım, aramız biraz açıldı diye ne bu yerimi kapma çabaları? Biraz(!) 7 yıl kadar.
Çağın gururla arkasına yaslandı "Asker adamın yarası eksik olur mu be."
Maşaallah asker olduğunu bilmeyen yoktu, tek ben, İmge ve Ulaş bilmiyorduk sanırım.
"Siz ne zamandan beri görüşüyorsunuz?" Dedi Çağın, sorduğu için minnettardım. "Tuğra herkesle iletişimi kesip gitti ya ondan sordum." Bana bakmayı da eksik etmedi sağ olsun. Herkes kimi kasdettiğini anladı.
Başımı önüme eğip kaşığımı peçetemle silmeye başladım. Bastıra bastıra, mikrop varsa gebersin.
"Ya ben Tuğra'nın annesinin yanında işe başladım. Kardeşi Tuğçe'nin doğum gününe beni de davet ettiler. Tuğra'nın da izni denk gelince geldi. O zaman denk geldik yıllar sonra."
Ne kadar güzel, yıllar sonra denk gelmişler. Bana bir daha denk gelemeyeceğimize inandırmıştı ama başkalarıyla çok güzel denk geliyordu.
"Çakmağım var." Furkan'ın kulağıma doğru fısıltısıyla irkilerek yüzüne baktım alık alık "Ne? "
Yarım ağız güldü "Sürte sürte ateş yakacaksın diyorum, yorma kendini çakmağım var."
Göz devirip kaşığı yerine koydum
Gözlerini kısarak dikkatle baktı "Hayırdır, ne bu sinir? "
Tabağın yanındaki bıçağı alıp sıkıca kavrayarak ona doğrulttum "Hiç sinirli değilim. Susacak mısın?"
"Susarım tabi, hatta susadım."
Sorunlu bu çocuk.
Garsona yaptığı minik el hareketiyle işaret verdi "Bana ve hanımefendiye soğuk su. Bir de menüleri rica edelim" Masadakilere yöneldi "Acıktık değil mi?" Herkes onaylamıştı.
"Beraber mi geldiniz siz?" Ahh Selin, ah Selin. Biz diyoruz Ankara, sen diyorsun g.. kara. Gözleri ben ve Tuğra arasında mekik dokurken fazla memnuniyetsizdi. Hepimizin aynı anda içeriye girmesi bile dikkat çekmişti.
"Gelmediler." Sezen'in her şeyden haberdar olur gibi her lafa atlamasına delirdim. Tuğra'nın geleceğinden haberi yoktu ama beraber gelmediğimizden emindi, nasıl? Şaka gibi.
Ters bakışlarım Sezen ve Selin'deydi, bu gece baya uzun olacağa benziyordu. "Önemli olan gelmemiz değil miydi? Nasıl geldiğimizin ne önemi var?" Yanımda oturan Dila'yı gösterdim "Üstelik yanımızda yeni arkadaşlarda getirdik. Dila Şen ve Çakır Ayvaz. İnsan bir hoşgeldiniz der."
Masada fısıltılar yükseldi, Neşe hevesle yükseldi "Kitabı hakkında video çektiğin sanal arkadaşın değil mi? Her videonda bahsediyorsan" başımı salladım "Evet, o." Dila'ya baktı ilgiyle "Kitabını aldım, imzaya gelemediğim için üzülmüştüm. Bak şu işe ki masamıza geldin! Keşke kitabım yanımda olsaydı." Neşe'nin tepkisinden sonra Dila'ya olan ilgi artmıştı, daha iki gün burada olduğunu söyleyerek imzalayabileceğini söylemişti Dila.
Bizim civarda sohbet akarken Selin hoşnutsuz ifadesiyle baltaladı, ilgi kendi üstünden kayınca hemen müdahale ediyordu , hiç değişmemişti. "Demek sanal arkadaşın, bende lisedeki ezik tayfanızdan sandım. Farklı biri olduğunu fark etmemişim."
İğrenir ifadesiyle başını omzuna eğip ofladı İmge "Tamam Selin, en cool sensin. En umursamaz, klas olan sensin. Ama şu laf sokmalar artık lisede kalmadı mı ya? Fazla..." Furkan'a baktı alayla gülerek "Yavan duruyor."
Furkan histeriyle gülerek işaret parmağını sen var ya sen dercesine İmge'ye doğru salladı "Özledin beni değil mi?"
Dirseklerini masaya koyarak çenesini ellerine koydu İmge 'eh işte' manasında eğdi başını "Yalan yok, uğraşmayı özlemişim. Kafanı ısırdığım günü hatırlıyor musun?"
Üstünden yedi yıl geçmesine rağmen o güne gitmiş gibi acıyla ekşitti yüzünü, eli anında ezberindeymiş gibi ısırdığı yere gitti "Unutmam mümkün mü? Isırdığın yerde saç çıkmıyor lan!"
Üzülürmüş gibi büzdü dudaklarını İmge "Çok üzüldüm."
Aynı şekilde dudaklarını büzerek İmge'nin konuşmasını taklit etti Furkan "Hiç yemedim."
Garsonun getirdiği menüyü önden alarak Furkan'ın önüne sertçe koydu Ulaş "Yemek ye. "
Birbirlerine attıkları ters bakışları sürerken "Emredersin kaptan. " Dedi Furkan alay ederek.
Sanki hala liseliydik, hiçbir fark yok gibi, aradan yıllar geçmemişte bir karne gününün çıkışında fast food yemeye gelmişiz de not yarıştırıyormuşuz gibi ve bu sebepsizce iyi hissettirdi.
Herkes önündeki menüleri aldı, karıştırdığım sayfalara bakıyordum ama aklım başka yerdeydi. Tuğra çaprazımda oturuyordu, menüyü biraz daha kaldırıp yüzümü gizlerken gözlerimi ona çevirdim. Saniyelik bakıp önüme dönmekti planım fakat gözlerinin zaten bende oluşuyla karşılaştım. Göz göze geldik, saniyeler almış başını gitmişti.
Eskisi gibi dost olamayız, o tren çoktan kaçtı... mı?
Yanımdaki bedene çevirdi gözlerini, ters bakışları derinleşirken hayırdır manasında belli belirsiz salladı başını.
Furkan'a döndüm, yayvan gülüşüyle tek gözünü kırpıp dudaklarını öne büzerek öpücük attığını görünce dudaklarımdan çıkan homurtuyla istemsizce güldüm. "Aptalsın ya."dedim gülüşümün arasında fısıldayarak.
"Bana dik dik bakana ne yapacağım başka?"
"Öpücük atmak dışında bir şey mesela? "
Düşünceyle mırıldanıp bir seçenek sundu "Diğer elmacık kemiğini de ben mi morartayım yani?"
Elimin tersiyle koluna vurdum "Adam toplar döverim seni."
"Aynen canım aynen."
Bu sırada Ulaş yanaşıp alınganlıkla fısıldadı "Ben buradayken Furkan mı gerçekten? "
Koluna girip yanağımı yaslayıp şirince sırıttım "Ya saçmalama Ulaş, o benimle uğraşıyor yoksa beni biliyorsun. Hep Ulaşspor.
Furkan burayada maydanoz olmaktan çekinmedi "Yalan söylüyor. "
Tersçe baktım "Bir sus ya. "
"Yalancısın." Avucumu yüzüne bastırıp ittim. "Ya bir defol. " Dedim gülerek "Sülük müsün? "
"Orta malıyım canım, nerede sohbet sararsa oradayın. Beni biliyorsun. " Bilmem mi? Nedense sohbet hep bizim burada sarıyordu.
"Biliyorum, biliyorum." Mırıldanıp Ulaş'a döndüm "Ne sipariş edeceksin?"
Memnuniyetsizce yüzünü ekşitti " Ördek confit ne? Ahtapot ızgara var. Yenilebilir altın bile kullanıyorlar ulan. " Başını kaldırıp aynı memnuniyetsiz ifadesiyle masadakilere baktı "Bu restoranı çok aradınız mı? "
Burnundan sert bir nefes vererek güldü Selin "Hayır canım. Hep geldiğim restoran, biraz ufkunuz açılsın," Kendini beğenmiş tavrıyla ekledi "mideniz bayram etsin dedim."
"Canım" Dedi Ulaş, Selin'i taklit ederek, ardından kendini beğenmiş ifadesiyle ekledi. "Ördek benim alanım değil ama kalkan balığı ile ahtapot yemek istersen benimle açık denizlere çıkman yeterli." Saniyelik duraksamanın ardından " Yenilebilir altını kendin getirirsin, onu denizin ortasında bulamam. " Demeyi de eksik etmedi.
Yapmacık gülümsemesiyle cıkladı Selin "Yok canım sağ ol, böyle iyi. Yenilebilir altını ben vereyim sen üstüne döker döker yersin. "
Ulaş başını menüye geri indirirken söylendi "Hay canına senin. " Gülerek menüme döndüm bende. Dila ve İmge'ye baktım, gayet iyi sohbet ettiklerini görünce memnuniyetle önüme döndüm, aslında uzak oturmam iyi olmamıştı ama başka yer yoktu, Furkan ile Ulaş'ı yan yana oturtmak pek akıl işi değildi.
Sezen, Tuğra'nın menüsüne bakarak ona bir şeyler anlatıyordu, Tuğra'nında ilgiyle dinlediğini söyleyebilir miydim? Hiç sanmıyorum, gözleri masada dolana dolana beni bulmuştu. Yakalanma korkusuyla menüye döndüm. Sezen ile aralarında ne olduğunu düşünmeden duramıyordum, beni ilgilendirmiyordu ama kurcalamadan da duramıyordum.
En makul yemekleri sipariş ettikten sonra yemeklerimiz kısa sürede gelmişti. Ardından sürdürülen sessizliği Neşe böldü. "Ee, ne yapıyorsunuz görüşmeyeli?"
Ulaş, her zamanki pozunu keserek karizmatik duruşuyla ilan etti "Kaptan oldum. Denizlerin korkulu rüyası Ulaş."
Vay be dercesine dudaklarını büzdü Çiğdem "Tebrikler. Ben de hemşire oldum."
Herkes sırasıyla ne iş yaptığını söylemeye başlayınca gerildim. İçerik üretmek sayılır mıydı bilmiyorum. Edebiyat mezunuyum ama şu an bir nevi işsiz sayılırdım.
Sıra Selin'e gelince yemeklerimiz geldiği için kısa bir mola verildi. Herkesin yemeği dağıtılınca sabırsızca mesleğini dile getirdi Selin, kinayeyle çenesini kaldırdı "Hostes oldum." Lisede öve öve bitiremediği saçlarını neden kısalttığı da bu sayede anlaşılmıştı.
Ondan sonra Furkan'a gelmişti sıra "Bizim şirkette çalışıyorum, finans müdürüyüm." Benimle girdiği rekabetlerin sonucuydu bu. Egolu pislik az uğraşmamıştı bizimle.
Furkan'dan sonra sıra bana gelmişti. Ne diyecektim şimdi? Pas desem...
"Edebiyat mezunuyum ama şu an içerik üreticisiyim." Gülümseyerek Neşe'ye baktım "Bilenleriniz varmış zaten."
Aşağılayıcı tonlamasıyla Selin, yine kendisini ortaya atmıştı. "Okulu bitirebildin yani?"
Dudaklarımı birbirine bastırıp sinirli gülüşümle başımı onaylar anlamda sallayarak ona döndüm "Hı hı." Sinirimi bastırmaya çalıştım "Liseyi birincilikle bitirdim, bitirmemem çabama ayıp olurdu."
Alaylı bir gülüşle kıkırdadı "Yayınevlerinin kapısından elin boş dönerken ayıp olmuyor mu?"
İçimde nükseden sinirle yanağımın içini sinirle ısırdım. Bu Selin biri miydi? Her şeyden haberi vardı, her taşın altında çıkıyordu. Eline bir kere kitap alıp okumuşluğu olmayan kızın yayınevlerinden nasıl haberi oluyordu?
"Elim boş döndüğümü nereden çıkardın Selin? Özellikle davet ediliyorum, onların reklamını yapıyorum."
"Ah canım, kusura bakma. Hatırlıyorsun lisenin son günü Tuğra seni okulun ortsında bırakıp gitmişti. O günden sonra aşağılık kompleksine girip başaramayacağını düşündüm."
Konumuzun bununla hiçbir alakası yoktu, sırf canımı yakmak, ağzımdan laf almak için saçmalıyordu.
Tabağın yanındaki bıçağı kavrayıp sıktım, elimden bir kaza çıkacaktı. Yanağım ısırmaktan yarılmıştı, kan tadını alıyordum.
Ulaş, bıçağı kavradığım elimin üstüne elini koyup sakinleştirmeye çalıştı "Selin, yıllar sonra bir araya gelip sakince yemek yiyoruz. Burnumuzdan getirme. Ya sessizce yemeğini ye git ya da şimdiden kalk git."
Ulaş'ın söylediklerine karşı gözlerini belertip öfkeyle yükseldi Selin "Sen beni kovamazsın! Ben istediğim zaman giderim." Bana çevirdi öfkeli mavi gözlerini "Lisede çok başarılıydın ama yıl sonu terk edildin, sonrada işsiz kaldın. Puan hiçbir işe yaramıyormuş değil mi? Aşağılık kompleksinle hayat sürmek nasıl?"
Dila buradaydı, Çakır buradaydı. Resmen misafirlerimin önünde yaşadığım olayın berbatlığından kendimi dışarıya atmak istedim. Selini boğmak istedim.
Herkes Selin'e susması gerektiğini söylerken Ulaş'ın sesi daha baskındı "Yeter Selin!"
İmge masaya vurup ayağa kalktı hınçla "Senin o boyum kadar dilini mabadından çıkarır düğüm atar evine paket yaparım. Sen nasıl konuşuyorsun benim arkadaşımla?" İmge'nin sesi duyulduğu anda masada oluşan sessizlik, cümlesinin bütün restoranda yankılanmasını sağladı.
Herkesin hayret dolu, Selin'in dehşet dolu bakışları İmge'deydi. Ulaş ve Furkan keyifle gülüyor, ben ise alnımı elime yaslamış homurdanıyordum. "İnanamıyorum. Gerçekten inanamıyorum." Sinirim tamamen Seline karşıydı.
Oluşan sessizliği ve odak oluşunun farkına varınca utançla, gözleriyle etrafına baktı İmge. Restorandaki herkes ona bakıyordu, "Ay." Dedi utançla, kıpkırmızı kesilmişti "elini ağzına siper edip yerine oturdu "Ay çok utandım, bütün maskem düştü." Başını, deve kuşu misali Dila'nın sırtıyla sandalyesi arasına gömdü. "Resmen rezil oldum."
"Kulaklarının pası silindi, öyle düşün." Diyerek kendince iyi tarafından bakmaya çalışan Furkan, İmge'nin sinirli söylentisiyle gülerek sustu. Çıkışta okkalı bir tokat yiyebilirdi, hemde Tuğra'nın yüzündekinden.
Bize doğru gelen görevlileri görünce Ulaş bana doğru eğilip fısıldadı "Sıçtık, bizi attıracaklar."
Tuğra, elini kaldırıp dikkatlerini çekmek için erkeksi bir tavırla salladı. Adamlar onu görünce durup birbirlerine baktılar, tekrardan Tuğra'ya döndüklerinde, elini uzaklaşın manasında sallayan Tuğra'nın dediğini yaparak sorgulamadan uzaklaştılar.
Buranın sık misafiri olmalıydı, babası varlıklı biriydi. Büyük ihtimalle tanıyorlardı ve karşı çıkamadılar.
Ulaş tekrardan yaklaşıp fısıldadı "Sıçmadık, itibarımızı kurtardı. Taşşaklarına kurban Üsteğmenim."
"Ulaş." Dedim uyarıcı tonda "Nasıl konuşuyorsun?"
Gözlerini kısarak elini saçlarına geçirdi "Karizmatik."
Göz devirip söylenerek Selin'e döndüm, İmge'ye bakarken dudaklarını araladı. Konuşmsına müsaade etmedim, derdi tamamiyle benimleydi.
"Beni dinleyeceksin, sözümü kesersen bütün hanımefendiliğimi bozar, saçından tuttuğum gibi kapı dışarı ederim seni." Artık konuşamazdı, yapacağımı biliyordu. "Aşağılık kompleksi dediğin şey bir ortamda görünememe korkusudur. Kendini ait olmadığın ortamlarda var etme çabasıdır. Her işi eline yüzüne bulaştırıp yitirdiğin umudun içinde bataklığa saplanmış gibi boş yere çırpınmaktır."
Sinirle güldüm "Bir ortamda görünme çabasına girmem, çünkü zaten görünürüm. Ait olmadığım ortamlarda kendimi var etme çabasına girmem çünkü nerelerde bulunmamam gerektiğini iyi bilirim. İş konusuna gelince" işaret parmağımı kaldırdım "Edebiyat mezunuyum." Her maddede parmaklarımı sırayla kaldırdım "atandım, öğretmenlik yaptım. Ait olmadığımı hissedip kendimi ortamda var etme çabasına girmeden işten çıktım."
Sinirden, aldığım nefes yetmiyor gibiydi. Soluklanıp devam ettim. "Yayınevlerinden elim boş döndüm ama yılmadım içerik üreticisi oldum, yine başardım. Şimdide kitabımı bastırıp yazar olacağım."
Sinirden sıktığı dişlerinin çenesinde yarattığı tahribatı görebiliyordum. Kendini kasmaktan gözleri kıpkırmızı olmuştu.
Kendimi beğenerek güldüm "Yani şimdi kim aşağılık kompleksinde?" Sadece bir soruydu ama o cevabı güzelce almıştı.
Ellerini masaya vurarak öfkeli mavilerini hepimizde gezdirdi. Hepimizi kurşunlamak ister gibi bakarken ayağa kalktı hırsla "Kimse benimle böyle konuşamaz!"
"Bizde tam da öyle yapacağız." Diyerek az önceki görevlilere gelmelerini işaret etti Tuğra. Adamlar masamıza kadar gelince Selin'i işaret etti "Hanımefendiye çıkışa kadar eşlik edin."
Gerçekten Selin'i mekandan mı kovmuştu? Bu kadarına gerek yoktu, aslında baştan davet edilmesine gerek yoktu. Bizimle aynı sınıfta bile değildi ama Sezen ile iyi anlaşıyorlardı belli ki.
"Tabi Tuğra Bey."
"Sen ciddi misin?" Dedi Selin inanamayarak, ardından bana döndü "Senden nefret ediyorum." Bunun hesabını bile bana kesiyordu.
Yalandan üzgün ifadeyle başımı omzuma eğdim "Bilmukabele canım."
Homurdanarak çantasını aldı ve topuklarını yere vura vura çıktı mekandan.
Masada yükselen fısıltılar Tuğra'nın ne kadar değiştiğine ve bu mekanla ne alakası olduğuna dairdi. Şahsen bende merak ediyordum fakat şu an kafamı kurcalayan, birinciliği götüren konu nasıl tepki vermem gerektiğiydi. Teşekkür edersem ve bunu senin için yapmadım, herkes rahatsızdı derse bu geceyi utançla tamamlardım.
Fısıltılar yükselirken Selin'in arkasından bakmayı bırakıp önüne döndüğü an göz göze geldik. Siyah harelerinde ifadesizlik baş gösteriyordu. Duygusuz herifin tekine dönüşmüştü sanki.
"Tekrar ediyorum Taşşaklarına kurbaney bu adamın."
Ulaş'a dönüp bu sefer daha sert uyaracaktım fakat Tuğra ile süren bakışmamızı, Tuğra "Bir şey mi söyleyecekstn?" Diye bölmeseydi eğer.
Hızlı bir cevap vermem gerektiğini düşünerek, düşünmeden "Taşş-" demiştim. Bunu gerçekten yapmıştım, kahretsin ki Ulaş zihnime girip yönetmişti, benim bir suçum yoktu. Son anda durdurmasam utançtan yıllarca odamdan çıkamayacağım bir olay yaşanabilirdi. Neyseki ne diyeceğimi anlamamıştı.
Anında "Teşekkür ederim." Diyerek düzeltmiştim, tabi anlayan anlamıştı, mesela yanımdaki hödük herif Ulaş. Anında bıyık altından hönkürerek gülmeye başlamıştı.
"Rica ederim, daha fazla üstüne gelmesine izin veremezdim. Hem herkesi de rahatsız ediyordu." Herkesi rahatsız ettiğini söylemişti ama benim üstüme gelmesine izin vermeyeceğini de söylemişti. Tamam, bu geceyi utançla kapatmıyoruz.
"Mevsim" Neşe'nin seslenişiyle ilgimi anında ona verdim, Tuğra ile uzun süre bakışınca liseye dönüyordum ve bu çokca özlem demekti."Hazır kurgun var mı?"
Konu benim yazarlığıma geldiyse bu iş bitmiştir, sabaha kadar konuşacağız demektir! "Üç tane var ama yeni bir yarışma varmış. Asker kurgusu yazacağım, onunla katılmam gerekiyor."
"Nasıl yazıyorsun peki? Yazarlığı çok merak ediyorum da, nasıl yazıyorsun mesela kitaplarını?"
Masadakilere baktım göz ucuyla, Selin'in gidişiyle masa sessizleşmişti ve herkes ilgiyle beni dinliyordu. Çekinmeden konuşabilirdim. "Başrolümün avukat olduğu bir kitabım var, izin alarak mahkemeleri izledim. Bir avukatla tanıştım, hatta bir çoğuyla tanıştım. İyi de anlaştım, bilgi vererek, her sorumda cevap vererek yardımcı oldular. Bir başrolümde polisti, karakolda nöbet tuttum diyebilirim. İzin verseler suçluların peşinden de koşardım. Silah kullanmayı bile gösterdiler."
Yüzümde istemsiz oluşan gülümsemeyle anlatıyordum anılarımı, hepsi beni keyiflendiren çok farklı deneyimlerdi. Hepsinden ayrı ayrı keyif almıştım.
Furkan girdi araya "Şimdi de asker mi bulman gerekiyor? Dağa da çıkacak mısın?"
Omuzlarımı silktim "Gerekirse çıkarım canım. Evet asker bulmam gerekiyor. Babamın kafası dolu bu aralar, belki sosyal medyadan bir kaç kişiye yazarım."
Çağın saçmalama dercesine Tuğra'yı gösterdi "Masada asker varken ne sosyal medyası Mevsim? Tuğra seve seve yardım eder."
Düşünmeden, netlikle verdiğim "Olmaz." Cevabımla aynı anda işittiğim "Olur." Cevabı, beklenmedik şekilde Tuğra'ya aitti. Doğruya doğru, sorsam bile kabul edeceğini düşünmemiştim ama zaten başta ben istemiyordum.
İlk karşılaşmamızı daha farklı hayal etmiştim, hatalarımı yüzüme vurmak yerine insan gibi konuşuruz sanmıştım. Aklıma geldikçe sinirlerim çıkıyordu, bu nedenle diretmek istedim. Yanında oturan Sezen'e baktım göz ucuyla, sinirimi çıkaran başka şeylerde vardı elbette. Üstüne basarak tekrarladım "Olmaz "
Gözlerini saniyelik kapatıp açarak başını ağır ağır salladı "Olur."
"İstemiyorum."
"Sosyal medyadan mı bulacaksın? Güldürme beni."
Çakır'ı gösterdim "O yardım eder."
Tuğra tek kaşını kaldırıp öyle mi dercesine Çakır'a dönünce Çakır, üç buçuk atarak genzini temizledi. Kabul etmeyeceğini çoktan anlamıştım.
Bana döndü "Mevsim, Tuğra benim komutanım. Emre itaatsizlik edemem, kusura bakma."
Dün saçma sapan konuşuyordu şimdi ne olmuştu da iyilik meleği kesilmişti başıma? "İstemiyorum be adam, bulamazsam başka bir çaresini bulurum. İşine bak sen."
Dila, İmge'nin koluna dirseğiyle vurup beni işaret edince Dila'da, dirseğiyle koluma vurarak uyarıda bulundu.
Herkes, her şey anında unutulup normale dönsün istiyordu ama olmuyordu işte. Karşıma aniden hiçbir şey olmamış gibi çıkmıştı. Dün farklıyken bugün iyilik meleğiydi. Her gün ayrı kişiliğiyle mi uğraşacaktım?
Kafamdaki soru işaretlerini bitirmenin tek bir yolu var, tek kaşımı sorgular anlamda kaldırıp Tuğra'ya döndüm, tam konuşmak istediğimi söyleyeceğim sırada Sezen girdi araya "Canım zaten işlerin yoğun değil mi senin? Hangi ara yardım edeceksin Mevsim'e? Bana bile yazacak vakti zor buluyorsun."
Bunlar kesinlikle sevgiliydi, resmen benimle irtibatı kesip bu kızla mı sevgili olmuştu?
"Yazacak vakit arasam bulurdum Sezen." Masada, en çokta Sezen'de bomba etkisi yaratan cümle, sebepsizce içimde havai fişekler patlatmıştı. Ayıptı, çok ayıptı, bencilceydi ama Tuğra benim arkadaşımdı. Bu konuda bencil olmayı kendime hak görüyordum.
Sezen ne diyeceğini bilemeyerek hayret ve utançla önüne dönmüştü. Kimseden çıt çıkmıyordu. Bu durumun içten içe hoşuma gitmesi beni kötü biri yapar mıydı?
Ortamda oluşan derin sessizlikte telefonundan gelen mesaj bildirimini hepimiz duymuştuk. Telefonuna göz ucuyla baktıktan sonra hepimizde göz gezdirdi. Sandalyesini geri sürükleyip ellerini dizlerine vurarak ayağa kalktı. "Bana müsaade, halletmem gereken işlerim var." Garson'a dönüp elinde kalem varmış da havaya yazı yazıyormuş gibi yapıp kendisini gösterdi.
"Komutanım." Dedi Çakır bir anda yükselerek, Tuğra'nın uyarıcı bakışlarıyla orantısız yükselen sesini fark edip sessizce bir şeyler fısıldadı, duyamadım! Meraktan ölebilirim.
Saniyeler içinde biten iki cümlelik konuşmanın bende bıraktığı merak duygusu devasaydı.
Garson yanına gelince hepimize döndü Tuğra "Hesap bende." Herkes hayretle mırıldanarak birbirine bakarken gayet memnun gözüküyordu. Cevap beklemeden çıkınca hoşnutsuz ifademle Dila'ya döndüm "Ne münasebet canım? Ben öderim hesabımı."
"İncelik etti, ben sorun görmedim."
"Sorun, ta kendisi zaten." Onaylamayan bakışlarıyla başını omzuna eğip yüzüme uzun uzun baktı. Abartıyor muydum? Belki. Ama bilmiyorum, onu görünce içimde oluşan öfkeye mani olamıyorum.
"Artık kalkalım, saat de epey geç oldu zaten."
Kimse itiraz etmeyince kızlarla ve artı olarak Çakır, Ulaş, Furkan ile restorandan çıktık. Hesabımı ödemek istemiştim ama hepsi engel olunca başaramamıştım. Hepsinin de bir Tuğra aşkı tutmuştu ki anlamadım.
Restoranın yanındaki parkta yürümeye başladık hep beraber. Ulaş, "Tuğra'nın yanağına ne olmuş?" Derken onun ve Furkan'ın meraklı bakışları Çakır'daydı. Ben ve Dila ise İmge ile bakışıyorduk.
Çakır'ın söylemek konusunda tereddütte olduğunu görünce ben söyledim "Dün Tuğra ile konuşurken İmge onu sapık sanıp tokat attı."
"Yok artık." Dedi Furkan inanmayarak "İmge'nin kuş gibi tokadıyla mı morardı o yanak? Eminim kızarmamıştır bile." İmge ile Furkan yeni bir atışmanın içine girerken bütün parkı turlamıştık.
Furkan belki öylesine söyledi ama haklı olabilirdi, imzanın sonuna kadar en azından kızarıklık kalması gerekirdi ama kalmamıştı. Farklı bir şeyler vardı ama sanırım hiç öğrenemeyecektim.
"Mevsim." Dila, yanıma yaklaşıp ileride bir yeri işaret etti "Şu, Yakup amca değil mi?" Çaprazımızda kalan restoranda baktım gözlerimi kısarak, Dila'nın gösterdiği kısımda, cam kenarında ki masada söylediği gibi babam vardı. Yanında gördüğüm bedenle afalladım, "Bu? " Furkan ile tartışmaya devam eden İmge'nin kolundan tutup sarstım "İmge."
"Ne oldu be?"
Babamın olduğu masayı gösterdim "Babamı görüyor musun? "
Gözlerini kısarak gösterdiğim alana baktı "Evet." Dedi ne var bunda der gibi. "Yanındaki de sevgilin değil mi İmge? "
Şaşkınlıkla büyüttü gözlerini, kaşlarını çatarak geri çekti kendini "Abimle olacağını söylemişti. "
Başından beri sessizliğini koruyan, başımıza zebellah gibi dikilen Çakır önümüze geçti. "Gelin size tatlı ısmarlayayım."
"Şu an olmaz. " Dedim geçiştirerek. Herkes babamın olduğu masaya odaklanmıştı. Ulaş "Abinde orada zaten. " Derken daha da yaklaşmıştık restorana.
Furkan merakla sordu "Senin abin manita işlerine karşı değil miydi? Nasıl aynı masadalar?"
Umursamazca omuz silkti İmge "Ezelden beri arkadaş onlar, bizden haberi yok garibimin."
Çakır tekrardan araya girdi "Özel konuşuyorlar belli ki, rahatsız etmeyelim. "
Dila, Çakır'ın koluna girdi. "Aşkım, rahat bıraksana insanları. Belli ki merak ediyorlar."
"Sende çok merak ediyor gibisin aşkım."
"Evet, bu kadar meraklandıklarına göre bir şey var. "
"Bu gece kaosa doymadın mı? "
"Hayır." Dedi cilvelenerek Dila, onlar kendince flörtleşirken ben masadaki dördüncüyü görmeye çalışıyordum.
"Diğeri kim?" Arkası dönüktü, kapüşonunun şapkasını kapatmış şekilde oturuyordu.
"Yakup amcanın ne abimle ne de aşkım Yekta ile böyle görüştüğünü görmemiştim. Kesin bir şeyler var."
Mırıldanarak onayladım "İmge'ye katılıyorum. Babam günlerdie gizli görüşmeler yapıyor, kesin bir şeyler dönüyor. Dördüncü kişiyi görebilsen anlayacağım ama."
Ofladı Furkan "Restoranın etrafından dolanalım."
"Bence içeriye girelim. " Diyerek başka bir seçenek sundu Ulaş.
Sinir bozukluğuyla güldü Çakır "Çok dizi izliyorsunuz galiba? Defolup gidelim, sizi ilgilendiren bir şey olsa zateb haberiniz olurdu. "
Ulaş, elini dostane tavırla Çakır'ın omzuna koyup yarım ağız güldü "Kardeş iyisin hoşsun da çok sıkıcısın ya. Biraz aksiyon gerek. "
Kaşlarını alayvari tavırla kaldırdı Çakır 'şaka mı yapıyorsun' der gibiydi tavrı "Üç gün önce beş kill aldım."
Çakır'ın mesleğini yeni hatırlamış olmalı ki elini tereddütle çekip yarım adım uzaklaştı "Pubg?"
"Hakkari." Cevabını alınca gülüp gülmemek arası aldığı ifadeyle Çakır'ı işaret etti Ulaş "Adam haklı, defolup gidelim buradan. "
Alay ederek güldü İmge, eline koz geçmişti, kullanmadan bırakmazdı "Korsanlarla vs atan adama da bakın."
"Korsanlar ve Türk askeri... Konuşturma beni şimdi. Defolup gidiyoruz."
"Girelim işte," Çenesiyle Çakır'ı işaret etti Furkan "Çakır Bey bize tatlı ısmarlamayacak mıydı?" Beleşçi köpek. Fırsatı kaçırmıyordu.
Şapkalı adam babamın oturduğu masaya garson çağırdı, kısa bir şeyler söyledikten sonra adamın restorandan çıkması dikkatimi çekti. Hatta ve hatta bize doğru gelmesi omurgamdan soğuk bir titremenin girmesini sağladı. İmge'yi ve Dila'yı dürrtüm telaşla "Buraya geliyor, buraya."
"Şimdi gerçekten sıçtık." Ulaş anında yükselerek gitmek için bir adım atmıştı ki Furkan kıyafetinin ense kısmından tutup engel oldu "Nereye lan? Bekle."
"Ciddi manada çok renkli bir gece oluyor. " Diyerek güldü Çakır, sinir bozukluğuyla harmanlanmış bir gülüştü.
Garson bizi eliyle koymuş gibi bulup karşımıza dikildi "Mevsim Hanım?"
Çakır hariç hepsi bir adım geri çıkınca benim öne çıkmama gerek kalmamıştı, sağ olsunlar. "Benim." Ürktüğünü belli etme!
"Tuğra Bey hepinizi masaya davet ediyor." Tuğra? Ne alaka Tuğra? Babamın oturduğu masaya döndüm. Tuğra, başına taktığı güneşlikli şapkanın üstüne geçirdiği kapüşonlusunun şapkasıyla fazla karanlık gözüküyordu. Yarım ağız gülerek tek gözünü kırptı. Kaşlarıyla masayı işaret edip gelmemizi işaret etti.
Babam, emekli Albay Yakup Erten. İmge'nin abisi, komiser Evren Yılmaz ve arkadaşı, artı olarak İmge'nin gizli sevgilisi Yekta Derin. Üsteğmen Tuğra Alpman. Hepsi aynı masadaydı, burada neler dönüyordu Allah aşkına?
______________________
Sonraki bölümde görüşürüz
🪻
Yorumlar