3.BÖLÜM"SAVAŞMA ARZUSU"
- ozgemcakirci
- 2 Eki 2025
- 38 dakikada okunur
Özgürlük, kendi sınırlarını aşmak mıydı? Başkasının sınırlarını aşmak mı? İlay için bahçenin duvarlarını aşmaktı. İnsan kendi sınırlarını hayallerine ve amacına göre aşabilirdi, başkasının sınırlarını da onunla rekabet ederek aşabilirdi ama bir başkasının kendisi için oluşturduğu sınırları sanmıyordu ki aşabilsin.
Bahçede çimenlere uzanmış gökyüzünde uçuşan kuşları izliyordu İlay. Özgürlüğü düşünüyordu, oysa ki daha on yaşındaydı. Kuş olup uçmak bahçeyi aşmaktı isteği, annesini ve abisini de alacaktı, sözdü. Keşke kuşlarla konuşabilseydi, belki çözüm sunarlardı. Çizgi filmler de oyuncaklar bile konuşuyordu, birkaç kere bebeğiyle odada yalnızken konuşmasını istemişti, konuşmayınca da kendisine küstüğünü düşünüp ağlamıştı. Kuşlarla da konuşmak için yaklaşmıştı ama korkup gitmişlerdi.
Beş dakikalığına kanatları çıksa da olurdu, her türlü umutsuzdu. Babası belgesel izlerken hayvanları avladıklarını görmüştü, çok korkmuş o gece uyuyamamıştı. Kuş olsaydı, emindi ki kendisini avlarlardı. Umutsuzlukla aktı göz yaşları, gözlerini kapatıp kafasını dağıtacak şeyler düşünmeye çalıştı.
🌕🌕🌕
Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun. Belki şarkı söyleyen bir kuş konar. (Loa Tzu)
Ne ağaç yetiştirmek istiyordum ne de şarkı söyleyen bir kuş konmasını. Kalbim yeşil bir ağaç yetiştiremeyecek kadar kuraktı, kalbime adım atan kuş ise lanetleyerek kaçardı. Ben, şarkı söyleyerek yeşil ağaca konan kuş olmak istediğim saatlerdeydim, son zamanlarda her saatte.
Beynimin içinde yankılanan gürültüyle araladım gözlerimi, sanırım ev yıkılıyordu. Etrafıma bakındım uyku sersemliğiyle, ilk saniyelerde nerede olduğumu algılayamamıştım, tanıdık eşyalarla dün gece zihnimde canlanınca evimde olduğumu hatırladım. Hatıralarla dolu olan o evim.
Sungur ile anlaştığımız için otele gitmemiştik, Sungur'da gitmeyi inatla reddettiği için beraber yaşamaya mecbur kalmıştık. Mecburiyetlerden nefret ediyordum ama inatla yakamı da bırakmıyordu.
Pars, gece eşyalarımızı otelden alıp gelmişti. Her şeye rağmen artık evime dönmek güzeldi.
Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapatıp dinlendirmeye çalıştım. Günlerdir düzgün uyuyamadığım için gözlerim yanıyordu. Zar zor uyuduğum süre zarfında gördüğüm kabuslar da zihnimi yoruyordu, ne bedenen ne de ruhen dinlenmiş uyanamıyordum.
Gece salonda ki koltukta yatmıştım, yine sabaha kadar uyuyamadığım için kitaplıktaki kitaplardan rastgele birini almıştım. Ne zaman uyuya kaldığımı bilmiyordum, uykumu alamadığımı biliyordum.
Gözlerim etraftaki eşyalara ilişti, her birinde zihnimde canlanan görüntüler nefesimi kesiyordu. Şu yaşıma kadar adını bile bilmediğim panik atağı şimdi bütün hücrelerim de hissetmek daha da paniğe sürüklüyordu. Bu halden kurtulamamaktan korkarak kendimi daha da bu panik halinin içine hapsediyordum, kısır döngü içine giriyordum. En sinirimi bozan da bunu bilmeme rağmen engel olamamaktı. Kontrolcü biriydim, kontrolüm dışı gelişen olaylar beni belli bir düzeyde gererdi, bu olağanüstü değildi fakat abimin kucağıma düşen kanlı görüntüsünden sonra farklı bir boyuta ulaşmıştı.
Doktorlar hastanede abimle ilgilenirken ben de bir köşede panik atak geçiriyordum, bu Pars gelene kadar sürmüştü. Pars o günden önceki gün işi olduğu için şehir dışına çıkmıştı, olanları öğrenince vakit kaybetmeden gelse de beni bir köşede atak geçirirken görünce vicdan azabı çekmeye başlamıştı. Onun suçu olmadığını söylesem de bu vicdanın azabının devam ettiğini, bu nedenle güvenliğim hakkında bu kadar keskin olduğunu biliyordum.
Beni uyandıran gürültü tekrardan yankılanınca düşüncelerimden sıyrılıp başımı kaldırdım, arkama baktım, mutfaktan geliyordu. Kucağıma düşen kitabı kapatıp kenara koyarak ayağa kalktım, en başta gelen ses bir şeyin düşme sesiydi bu sefer ki kızartma sesine benziyordu. Mutfak kapısına ulaştığımda kapıdan doğru başımı uzatıp baktım, masada kahvaltılıklar vardı, ocağın önünde ise Sungur duruyordu. Üstünde siyah eşofman ve beyaz tişörtü vardı, sol elini tezgaha yaslamış diğer eliyle tavayı tutuyordu. Sırtını hafif bana dönmüş şekilde durduğundan beni göremiyordu.
Etrafı saran dumanları yeni fark ediyordum, ayrıca burnuma gelen yanık kokusu muydu? Ne yaptığına bakmak için mutfağa girip yanına ilerledim, sağ tarafına geçip tavaya baktım. Yumurtalı patates yapmıştı, üst tarafta olan kısmında yer yer yanıklar vardı.
"Günaydın." Dediğini işitince başımı kaldırıp baktım, uykudan yeni kalkmış gibi gözükmüyordu, saat daha erkendi.
"Günaydın." işaret parmağımla tavayı gösterdim "Baya beceriklisin."
"Öyleyimdir." Alaycıl gülümsemesi yine yüzündeydi " Beğenmediysen bir dahakine senin becerilerini görelim."
Yüzümü ekşitip uzaklaştım "Hiç benlik değil." Masanın başındaki sandalyeyi çekip oturdum, şu an ilgilendiğim son şey bile yemek değildi. Zihnimin içinde dolanan tilkilerle, onların tekrar tekrar oluşturduğu planlar ve soru işaretleriyle meşguldüm. Günlerce yemek yemesem gıkım çıkmazdı.
"Yemek yemek mi, yapmak mı?"
"İkisiyle ilgili de sorunum yok ama şu aralar ikisi de benlik değil." Sessiz kalarak patatesi çevirmeye devam etmişti, dirseğimi masaya koyup yanağımı elime koyarak izlemeye devam ettim. Dışarıdan onu izliyormuş gibi gözüksem de kafamın içinde bir dünya vardı. Geceden beri aklımı kemiren sorunun en büyüğünü dile getirdim "İlk ne yapacağız?"
Tavanın altını kapatıp masadaki kahvaltılıkların ortasına koydu, tekrardan arkasını dönerken göz ucuyla bakmakla yetinmişti, çaydanlığı aldı, boğazını temizleyip söze girdi "Bildiğim birkaç mekan var, masadakileri köşeye sıkıştıracak bilgilere ihtiyacımız var. Bu yüzden o mekanlara girmemiz gerekiyor, bu gece de kumarhaneye gideceğim."
Çayları doldurup yerine oturarak devam etti "Kumarhane ile ilgilenen kişinin lakabı Patron. Maçlarıma gelmişliği var, birkaç kere de ayak üstü konuşmuşluğumuz var, tanışıyoruz denilebilir. Gittiğimde boş bir masaya geçip bir el oyun oynayacağım, Patron'a benimle oynamak isteyip istemediğini soracağım." Beni yormadan detayıyla anlattığı için memnundum.
Sandalyeye oturup bilmiş tavrıyla gülerek arkasına yaslandı "Kazandığımı gördüğü için hırs yapıp kabul edecek. Ben onunla kumar masasındayken sen de rahatsızlanma bahanesiyle Pars ile beraber tuvalete giderek uzaklaşırsın, Patron'un odasına girip ne var ne yok bakarsınız."
O kendinden emindi, kıvrılan dudağı, parıldayan gözleri kendine olan güveninin nişanesiydi ama ben sormadan edemedim, duymak istiyordum. "Kazanacağına eminsin?"
Başından beri niyetini açık açık belli etmişti, beni geri de bırakmayacağını da üstüne basa basa söylemişti. Bu işte beraberdik, şimdi de aklındaki her şeyi düşünmeden, çevirmeden dile getirmesi, beni ona güvenmeye itiyordu. Bu korkunçtu, uzun süredir abimden sonra güvendiğim tek kişi Pars'tı. Sungur'un verdiği güven ürkütüyordu. Bunun için onu defalarca sorgulamak istiyordum.
"Kaybedeceğimi düşündüğüm masaya oturmam, şu ana kadar kaybedeceğimi düşündüğüm bir masa da olmadı."
Tutulmuş dilim ve aralanan dudaklarımla ona bakarken nefesim kesildi. Sözcükler ağzından öyle çıkıyordu ki şimdiye kadar hiç hata yapmadığına ikna olabilirdim.
Sürekli düşünceli hal içerisindeydi, işini şansa bırakmadığına emin olmasam da garipti ki hissediyordum. Sürekli kafasında dönen düşünceler her ihtimali yokluyordu, boş olduğu her an hatta iş yaparken bile burada değil gibiydi. Kafasının makine gibi çalıştığını düşünüyordum, sonunda dumanlar çıkarsa şaşırmazdım.
Düşüncelerimi ele vermeyerek kinayeli bir güülüşle kollarımı göğsümde bağladım, arkama yaslanıp tek kaşımı kaldırdım "Nedense ileride büyük çuvallayacak mışsın gibi hissediyorum."
Kinayeli gülüşümğ karşılıksız bırakmayarak güldü, meydan okuyan sözlerimi alaşağı etmek istercesine kaşları alayla havalandı. Arkasına yaslanmayı bırakıp bana yaklaştı, tane tane "Bunun olmaması için çabalasan iyi olur, biz artık biriz. Ben çuvallarsam sen de benimle gelirsin." Demişti, tehdit değildi, gerçekleri dile getiriyordu. Çünkü ben o eli çoktan ve isteyerek sıkmıştım.
"İnan bana." Dedim yarım bir gülüşle "Kendisine güvenen tek sen değilsin. Kendine iyi bir oyun arkadaşı seçtin."
Memnuniyetle gezindi gözleri yüzümde, bu söylediğimin bile egosunu taşıyordu bedeninde "Biliyorum." iyi olduğumu biliyordu. Bu nedenle bana teklif sunarken de, el sıkışırken de bir kere bile tereddüt etmemişti. "Aferin sana." Dedim, onun alaylı üslubuna ayak uydurarak, fakat sorularım daha bitmemişti "Mekanda kamera vardır, onlar ne olacak?"
"Müşteriler arasında sıkıntı çıkmadığı sürece kameralara bakmazlar."
"Yani" başımı sağ omzuma eğip güldüm "bütün gün oturup sıkıntı çıkmaması için dua mı edelim?" bu tavrıma karşılık o da başını sol omzuna yatırıp taklidimi yaptı "Hayır, sıkıntı çıkmayacağına emin olacağım."
İnsanlara güvenmekten çekinirdim, mış gibi yapmaya o kadar alışmıştım ki karşımdaki kişi ona güvendiğime, inandığıma inanırdı ama kuşku içten içe ruhumu çürütürdü. Bu duruma alışıktım fakat karşımdaki adamın sözlerinde, gözlerinde, duruşunda neyde bilmiyorum güven aşılayan bir şey vardı. Söz verdiği her konuda tutacağının güvenini veriyordu, garipti ama hissediyordum. Bu nedenle omuz silkip "Sen öyle diyorsan." Demekle yetindim.
Kısa süren sessizliğin ardından "Pars'ı kaldırmıyor musun?" demesiyle düşüncelerimden sıyrılıp etrafıma bakındım, duvar saati yoktu, Sungur'un saat olan bileğini görünce tutup çektim düşünmeden, dokuza iki dakika vardı. O kavislenmiş kaşları ve anlamsız bakışlarıyla ne yaptığımı izlerken bileğini bırakıp bardağımı aldım "İki dakika sonra kalkacak zaten. Gerek yok."
'Ciddi misin' der gibi güldü "Dokuzdan önce işimiz olursa randevu mu alacağız?" lokmamı bitirip cıkladım "Kapısına iki kere tıklarsan kahvaltı hazır demek, üç kere tıklarsan acil durum, dört ve fazlası kırmızı alarm." Başını iki yana sallarken inanamıyormuş gibi gülüyordu "Çok değişik bir modelsiniz."
Bilmişçe gülümseyerek yanağımı elime yaslayıp ona döndüm, alayla "Eşin benzerin yok demenin başka bir yolu mu?" dedim, alaydan çok gıcık bir ses tonuydu kullandığım.
Aynı bilmişlikle "Hı hı." Demişti, yaklaşıp pişkince güldü "Üretim hatası gibi." Göz devirip arkama yaslandım "İlk esprin mi?" espriden çok birbirinden haz etmeyen iki kişinin çocukça atışması gibiydi. Yüzünü ekşitti "Kötü müydü?"
"Fazla. Bir daha yapma."
Çayını tek dikişte içti, ayağa kalkmadan önce "Emredersiniz hanımefendi." Demişti, silik bir tebessümle yudumladım çayımı. Alaycıl tavrı bir süre sonra bağışıklık kazandırıyordu insanda. Ona onun gibi karşılık vererek sataşma isteği doğuruyordu içimde.
Sungur ayakta bir şeylerle uğraşırken kalktığı boşluğa bakarak yine zihnimde ki tilkilerin arasında kayboldum, durmadan dönen plan ve doğacak ihtimaller gün yüzüne çıkmıştı, gayet makul bir plandı ama gözden kaçırdığımız bir şey vardı "Pars'ın Kuytu'da kaydı yok, Karan Soykan tanıyor. Giremez." Doldurduğu çay bardağıyla yerine oturdu, başını sorun yok manasında salladı "Pars aksilik olma ihtimaline karşılık kapının önünde bekler, sen yine aynı bahaneyle masadan uzaklaşırsın."
Sessiz kaldım, mecburen öyle olacaktı. Tam bu sırada Pars mutfağa giriş yaptı. Uzun uzun ve ters ters çayını yudumlayan Sungur'a baktı, onun yanımızda olmasından hiç mi hiç hoşnut değildi. Bunu Sungur'da biliyor olmalıydı ama aksine gayet normal davranıyordu. Aslında bu işime gelirdi, tartışma çıkmasını istemiyordum. Pars'ta bu durumu çok geç olmadan kabullenecekti.
Sungur ona dönünce Pars'ta izlemeyi bırakıp masaya yönelmişti, kendisine bırakılan boşluğa oturdu. "Günaydın." Demesi beklenmedikti, normal şartlarda ağzını bıçak açmazdı. Uyum sağlamaya çalıştığı açıktı, bu beni sevindirdi.
"Günaydın." Sungur ile aynı anda cevap vermiştik, göz ucuyla bakıp önüme döndüm. Umursamadan kahvaltısını yapmaya devam ediyordu. Pars'a döndüm, her zamankinden daha uykusuz gözüküyordu. "Sen uyuyamadın mı?"
Gözlerini gözlerime çıkarıp sıkıntılı bir nefes verdi, "Uyuyamadım değil." Sungur'a bakıp uzatmadan bana dönmüştü tekrardan "Uyumadım, yabancı bir evdeyiz."
"Hayır." Dedim ciddiyetle, "Yabancı bir evde değiliz." Burası benim evimdi, ne olursa olsun yabancılık çekmiyordum, bana iyi geliyordu. Gözleri tekrardan Sungur'a kaydı, bu sefer asıl cevabı bana göstermek ister gibi uzunca bakmıştı "Anla işte İlay, evde yabancı var. Nasıl rahat uyuyabilirim?"
Umursamazca telefonuna bakan Sungur'un dikkatini yeni çekmiştik, başını kaldırıp karşısındaki Pars'a bu durumdan sıkıldığını belli eden ifadesiyle kaşlarını çattı, telefonunu kapatıp kenara koyarken fazlasıyla ciddiydi "Bana güvenmeyebilirsin," sesi normal düzeyde ama sertti, sitemini belli etmekten çekinmedi "istersen kapımda nöbet tutabilirsin, beni araştır veya içini rahatlatacak herhangibir şey, hiç umrumda olmaz Pars. Ama ne yapacaksan hızlı yap, sen bana saldırırsan bende sana saldırırım." Netti sesi, kuşkuya yer yoktu. "Ve bunu istemem."
Bakışlarını birbirlerinden çekmeden geçen bu gerici süre asır gibi geldi, Pars en az Sungur kadar katı ifadesiyle burnundan verdiği sinirli nefesle güldü "Hakkında bulduğum bilgiler de güven vermeyecek."
"O halde çocuk gibi sataşmak yerine tanımayı dene, çünkü ne kadar istemesen de ben bu evden gitmeyeceğim." Netti sözleri, sert bakışlarıyla cümlenin sonundaki noktayı büyüterek gözden kaçırmasına mani oluyordu. Son sözü söyleyen Sungur olmuştu, Pars hırs bürümüş gözlerini bana çevirince benim de ona destek olmamı istediğinin farkına vardıö. Benim tehlikede olmadığıma emin olmak istiyordu ama ihtiyacımız olan bu değildi. Cevap vermeyeceğimi anlayınca hayal kırıklığıyla "Harika." Diyerek kalktı ayağa, o mutfaktan çıkarken yaptığım tek şey peşine takılmak olmuştu "Pars, bekle." Merdivenin ilk basamağında durup sözümü ikiletmeden bana döndü, başını belli belirsiz sallayarak 'efendim?' demek istiyordu ama agresifçe.
İçimdeki bütün sıkıntıyı söküp atmak istercesine bir nefes verip attım adımlarımı, karşısındaydım "Güvenmemeni anlıyorum ama en azından bir şans vermeliyiz. Yolumuz aynı, bizi bizden başka kimse anlayamaz. Bunu geçtim, ikimizin de güç alanları farklı, birleştirirsek daha iyi yol alırız." Cevap vermesine müsaade etmeden bir adım daha atarak tam önünde durdum, sorgulayan bakışlarım yüzünde gezinirken içimi kemiren her şeyi söylemeye karar vermiştim.
"Bak abim seni, beni koruman için görevlendirdi, görevini gayet iyi yerine getirdin ve getirmeye devam ediyorsun. Bana dost oldun, seni kardeşim gibi seviyorum. Bu görevin altında ezildiğini görebiliyorum." Söylediklerimden anlam çıkarmaya çalıştığını görüyordum, gözleri gözlerim arasında mekik dokuyor, kaşları çatılıyordu. Devam ettim "Senin bu görevin altında ezilmeni istemiyorum. Artık kendini koruyamayan İlay değilim, biliyorsun."
"Sadede gel lütfen."ifadesiz tuttuğu ifadesinde gezindi gözlerim, gerginlikten sonuca ulaşamıyordum. "Artık geri kalan yola dost olarak devam edelim. Birbirimize gerekirse canını feda edecek iki dost ama şartları farklı. İstersen şimdi bu kapıdan çıkıp bütün bu işlerden sıyrılabilirsin. İki arkadaş gibi görüşür konuşuruz ya da benimle bu yola devam edebilirsin ama korumam olarak değil, arkadaş, dost, ortak olarak."
"Sungur'a olan güvensizliğimin, sorgulamalarımın devam edip huzursuzluk çıkarmasından ve sizi yavaşlatmamdan korkuyorsun." Anlamıştı, "Seni de düşünüyorum." Diye ekledim beni anlaması için, sadece kendimi değil onu da düşünüyordum. Daima beni korumak üzerine kurulu bir hayatta yaşamasını, bana siper bir kalkan gibi durmasını istemiyordum.
Bir süre durup düşündü, bu vakit asırlar gibi gelmişti ama geçmişti, "Arkadaş olarak ha?" kendi kendine alay ederek gülüyordu "Senin koruman olmasam korumayacağım mı yani?" hala alay ederek konuşuyordu.
"En azından görevin olmayacak, kendini robot gibi beni korumaya kodlamayacaksın!"
Sinirle gülerek indi son basamağı salona geçmişti "Kafayı yiyeceğim, benim verdiğim akılları bana karşı kullanıyorlar." benim robot gibi söylemime dem vurmuştu, insan başkasına nasihat verirken birazda kendisine konuşurdu aslında.
"Pars ben senin gitmeni istemem ama-"
"Pekala." Hışımla döndü "O i herif gitmiyorsa bende gitmiyorum." içimde heyecan yelleri esmeye başlamıştı.
Aynı netlikle devam etti "Arkadaş olarak devam edeceğiz, koruman değilim. Sungur ile el sıkıştım, bu işte bende ortağım. İkiniz kadar benimde söz hakkım var."
Memnuniyetle kıvrıldı dudaklarım, gitmesini hiç istemiyordum zaten. Tek güvendiğim, tek dostum oydu ama gideceğim dese de, içimdeki burukluğa rağmen yine mutlu olurdum. "Ben bunu hiç inkar etmedim, tabi ki söz hakkın var."
Başını onaylar anlamda sallayıp sakince yanımdan geçti "Hava alacağım." Ceketini alıp çıkmıştı, kendimi koltuğa atıp başımı geriye yasladım. Yorgundum, iliklerime kadar hissediyordum yorgunluğumu.
"En azından söz dinliyor." Burnuma çalınan kahve kokusuyla araladım gözlerimi, Sungur'un uzattığı kupa reddedemeyeceğim kadar iyi gelmişti. Kupayı alıp hemen bir yudum aldım, yanımdaki boşluğa oturdu. Pars hakkında konuşmak istemediğim için asıl konumuza döndüm "Ne zaman gideceğiz kumarhaneye?"
Duvardaki saate baktı "Akşam on bir de gideriz. Saat onda Patron'un sağ kolu Rasim gelir, etrafı kolaçan edip ilgilenir on birde de Patron gelir."
Gözlerimi kısarak kuşkulu ifademle döndüm, bu kadar bilginin kaynağı neydi? "Sen Kuytu'da boksörsün, "ne soracağımı anlayarak onayladı "Yer altına hakim, tanınan ve saygı duyulan bir boksörüm." Bu konuda hiçbir itirazı kabul etmeyen kendinden emin şekilde söylüyordu, itiraz da edemezdim zaten. Maçta izleyicilerin tezahüratları ve Karakan'ın gösterdiği performansa en yakından şahit olmuştum. Öyle mi dercesine büzdüm dudaklarımı, "Buna itirazım yok tabi ama sakladığın sürüyle şey varmış gibi, yanlış mıyım?"
İtiraz etmedi, "Evet." Dedi tok sesiyle "Kuytu hakkında istediğin ve bildiğim her bilgiyi seninle paylaşırım ama bunun dışındaki bilgiler özelime girer. Ben nasıl sana ailen hakkında soru sormuyorsam ve-" işaret parmağımı kaldırdım, parmağıma bakıp cümlesini yarıda kestikten sonra gözlerime bakarak devam etmem için müsaade etti " ve Karan Soykan'ın yaptıklarından beni de sorumlu tutmuyorsan." Başını ağır ağır sallayarak onayladı "Aynen öyle. Karşılıklı olarak özelimize saygımız olsun ama bildiklerimizi de saklamayalım."
Mantıklıydı. Gözlerimi boşluğa çevirdim, kahvemden koca bir yudum alıp ağzımın içinde gezdiriyordum, bana güvenmesinin büyük payı abimle sohbetlerinden kaynaklı olmalıydı. Karan Soykan'ın düzeninden kaçmış olmam bile onun için yeterli miydi? Cevabı ondaydı, kendi kafamda kurup, çalıp söyleyemezdim. Ağzımın içinde gezdirdiğim kahveyi yutarak boşluğa bakan gözlerimi Sungur'a çevirdim. O da benim gibi boşluğa bakarak kahvesini yudumluyordu.
Kupayı tutan kolunun dirseğini koltuğun başlığına koyarak arkasına yaslandı, boynunu gözler önüne sererek başını yukarıya kaldırdı. Gözlerini kapatıp derin nefesler alırken yutkundu. Karşımdaki bu sahne tanıdıktı, acı çeken birinin haykırışıydı, haykıramayışıydı. Yutkundukça düğümün çözülmesini diler çözülemedikçe daha da karışırdı duygular. Acıların hiç eksilemeyişiyle aldığın her içli nefeste ruhundan bir parça kaybederdin. Acıların eksilemeyişiyle ruhundan kaybederdin yavaş yavaş. İstemsizce içine çekildiğim derin düşünceler gün geçtikçe daha da somutlaşarak boğazımı sıkan ellere dönüşüyordu, nefes almamı ağırlaştırıyordu.
Sungur'un başını indirip gözlerini açtığı gibi rotasını şaşmadan gözlerimle buluşması hızlı geliştiği için onu izlediğimi anlamıştı, bu beni rahatsız hissettirmemişti. Ne düşündüğüm belliydi ve açıkça söyleyebilirdim fakat onun ifadesizlikle yüzüme uzun uzun bakması, bunu çekinmeden yapması beklenmedikti. 'Sen beni izledin, sıra bende' mi demek istiyordu? Yeşil gözleri yüzümde yavaşça gezinirken mavilerime tutundu, baktıkça dipsiz kuyuyu andıran gözleri yavaş yavaş beni içine çekiyor gibi hissettiriyordu.
"Sor." Anlamayarak çatıldı kaşlarım, ne sormamı istiyordu?
"Anlayamadım?" kahvesinden büyük bir yudum alıp yutarken kupasını önündeki sehpaya koydu "Bir şey soracak gibi bakıyordun, içini kemiren şeyi sor." Bedeniyle hafifçe bana dönerek odağını bana verdi, bende bedenimle ona dönerek bağdaş kurdum. Kupayı iki elimle sararak bacaklarım üstünde tuttum.
O kadar düşüncenin içinde bir anlık ne soracağımı unutmuştum, çok iyi bir gözlemciydi. Hemen anlamıştı, cevaplanmamış soru, içimi kemiren merak kalmasın istiyordu. Havada bir şey bırakmıyordu. Böyle açık sözlü olması memnun ediyordu, ona karşı olan güvenimi ince ince işliyordu.
"Bana bu kadar çabuk güvenmenin sebebi tam olarak ne? Abimle tanışıyor olman mı yoksa Karan Soykan'ın düzeninden kaçmış olmam mı?"
Yeşil gözleri mavilerimden kopmadı, onun kafasında cevabı hazır olan bir soru sormuştum, hiç düşünmeden rahat bir tavırla cevabını vermişti. "Karan Soykan'ın düzeninden kaçmış olman da büyük bir sebep ama önemlisi aynı yolun yolcusu olmamız. Sonuçta eşekten düşeni eşekten düşen anlar. Ama" gözlerini kısarak daha da derin baktı gözlerime, ağzından çıkan her kelimeyi dikkatle dinliyordum, amadan sonra geleceği merakla bekliyordum. " En önemlisi de gözlerinde gördüğüm ateş ve savaşma arzusu, Kuytu'ya kafa tutabilecek karakterdesin."
Cümlelerinin altında ima mı vardı yoksa ben her cümleden manalar mı çıkarmaya çalışıyordum? "Kuytu'ya kafa tutacağımı söylemedim, seni masaya dahil etmek için ortak oldum. Sende abim hakkında bildiklerini söyleyecek onun katilini bulmama yardım edeceksin." İçimi kemiren farklı bir düşünceyle içimdeki İlay oradan oraya savruluyordu, bağıra çağıra ağlıyor kendini duvardan duvara vuruyordu. "Yoksa sen abimin katilinin Kuytu'dan olduğuna emin misin?"
Boşlukta gezindi gözleri, sessizliği az çok cevap veriyordu fakat ağzından duymak istiyordum. Çenesini ovalarken bana döndü, dirseğini koltuğun kenarına koyup işaret ve orta parmağına şakağını yasladı, yüzündeki sıkıntılı ifadenin on katı sıkıntı içime bomba misali düştü.
"Emin değilim, yüzde doksan beş diyelim. Kuytu'da herkes birbirinin hem dostu hem düşmanıdır. İyi olanı yayarlar ama kötü olan ne olursa olsun dışarıya çıkmaz. Kendi aralarında hallederler. Abinde Kuytu'da Karan Soykan'ın yanında dolaşırdı hep, masaya dahil değildi ama Kuytu'dan dışarıya çıkmazdı. Başka hayatı yok gibi gözüküyordu. İyi de kötü de Kuytu'dan olmuştur."
Abim, babamın işlerini yaptığını bu şehirden gittiğim gün söylemişti, o işlerin bu işler olduğunu o zaman anlamasam da son zamanlarda bu zihnimi yoran düşüncelerden biriydi ama babamın abime olan ilgisini biliyordum, ona zarar gelmesine izin vermeyeceğini düşünüyordum. Bu işin arkasından Karan Soykan'ın çıkabileceği ihtimaldi ama ona odaklı araştırmamıştım.
Titreyen parmaklarımın fark edilmemesi için kupayı daha sıkı sardım. Eğer gerçekten onun işleri yüzünden olduysa, canına okuyacaktım.
Sungur'un söylediklerinin doğruluk payı yüksekse eğer Karan Soykan bilmediğine dair ya kolpa sıkıyordu ya da gerçekten bilmiyor ve araştırıyordu. Beni de bu duruma karıştırmıyordu, bana güvenmiyordu. Güvenmemekte haklıydı da ama güvenini kazanmam artı kazandırırdı.
"Ben yer altındayım sen ise Kuytu'dan haberi olmayan birisin. Şu an yapabileceklerimiz sınırlı ve riskli, masaya dahil olursam işlerimiz daha da kolaylaşır, dikkat de çekmeyiz." Bu konuda haklıydı ama tek önemli olan taraf burası değildi. "Yüzde doksan beşlik kısmı dikkate aldığımız kadar beşlik kısmı da dikkate almalıyız."
Verdiği hızlı cevap karşısında içimde bir şeylerin yeşerdiğini hissettim "Nereden başlamak istersin? Akşama kadar boş vaktimiz var." Sorgular bakışlarımı ona çevirdim, bu kadar çabuk harekete geçmeyi kabul etmesini beklememiştim, uzun zamandır yanımda Pars'tan başka kimse yoktu. Kafamda Pars'tan başka kimsenin yanımda olamayacağına, güvenemeyeceğime o kadar inanmışım ki bu tavrını garipsemiştim.
Başını belli belirsiz sallayıp sorgular bakışlarıma karşılık sol gözünü kırptı "Sorun ne?"
Kendimi soyutlayarak daldığım düşüncelerden çıkmak adına gözlerimi kırpıştırarak ayağa kalktım "Sorun yok, kaza günü abimin üstünde ki eşyaları arabadaydı. Onlara bakalım." Ayağa kalkıp cebinden sigara paketini çıkardı "Tamam sen getir, ben bahçede sigara içeceğim."
"Tamam." Aslında bende uzun süredir sigara içmemiştim, bunu sonra halledebilirdim. Hızlı adımlarla evden çıkıp park ettiğimiz araca yürüdüm, zaten bahçede olduğu için kapısını kilitlememiştim. Bagajı açıp poşeti aldım, hastanede çöp poşetine koyup verdiklerini biliyordum. Pars buna da içerleyeceğimi bildiğinden değiştirmiş olmalıydı, tebessümle burukluk arasında girdim eve. Duygularım yeni duygular türetecek kadar karışmıştı.
Kapıyı kapatacağım sırada "İlay." Denilmesiyle durdum, Pars geri gelmişti. Gitmeden öncekinden daha iyi gözüküyordu, empati duygusu yüksekti, beni anlayacağına emindim.
Elimdeki poşete bakarak içeriye girdi "Bakmaya mı karar verdin?"
"Evet, artık yapmamız gerekiyor."
"Bence de." Diyerek ilerleyince arkasından salona girmiştim, Sungur bahçe kapısının önünde bize arkasını dönmüş şekilde, ayakta sigarasını içiyordu. Bitince geleceğini bildiğimden lacivert koltuklara oturup sehpanın üstündeki kupaları kenara çekip poşeti koyarak açtım. Pars'ta yanıma oturmuştu, beraber bakıyorduk eşyalara. Abimin o geçe ki görüntüsü gözümün önüne geldikçe sağ bacağımı sallıyor içli içli nefesler çekiyordum. Benim abimden eser yok gibiydi, bakışı, duruşu, görünüşü.
Pars'ın elini omzumda hissedince başımı önüme eğip derin nefesler aldım "İlay, iyi değilsen senin yapmana gerek yok." Hayır yapmam gerekiyordu "Hayır, hepimiz bakacağız. Birimizin gözünden kaçanı diğerimiz görebilir."
Başımı kaldırıp poşetin içinde kana bulanmış kıyafetlerden birini aldım. Gece mavisi kazağıydı, cebi olmadığı için poşetin dışına koydum, beyaz tişörtünü aldım, kazağın altına giyinmiş olmalıydı, öyle çok üşümezdi ama zayıflamıştı. Güçten düşmüştü. Gözlerimin ardı sızladı, sakinim. Kenara koyup bu sefer pantolonunu aldım, ceplerini karıştırdım. Pars'ta cüzdanını almıştı. Ön taraftaki küçük cebinden anahtar çıkmıştı. Normal bir kapı anahtarı değildi, daha çok kasa anahtarına benziyordu. Düşünmeye çalıştım, ona ait bir kasa varsa bile bilmem imkansızdı, koskoca beş sene! Belki de Sungur biliyordu.
"Bir şey kaçırdım mı?" Sungur'da gelip sağ tarafıma oturunca anahtarı uzattım "Abime ait bir kasadan veya başka bir şeyden haberin var mı?" anahtarı eline alıp bakarak düşündü, lütfen haberi olsun. Lütfen. "Maalesef, gündelik şeylerden konuşuyorduk hep. Bu bilgi yok ama imkansız değil."
Pars'ın burnundan verdiği sitemli nefesle ona çevirdim başımı, agresif tavırlarıyla cüzdanın içini karıştırıyordu. Sanırım buna katlanabilirdim, bir süre. En azından kabullenene kadar. Cüzdandaki kartların arasında dikkatini çekeni çıkarmak için bütün kartları çıkardı. Arasındakini çıkarıp inceledi, başımı uzatıp bende baktım.
Siyah bir kartın üstünde altın rengi tek bir kurşun vardı, altında ise yine altın harfle yazılmış 'K.' 'İ.' 'Selamlar. 'Vardı. "Tehdit edilmiş gibi gözüküyor." Deyince kartı elinden aldım, arkasında bir şey yoktu. "Bu 'K.' Kuytu mu?" Sungur'a uzattım, eline alıp inceledi. Yüzü gerilince bir terslik olduğunu anlamıştım. "Abim Kuytu tarafından tehdit mi edildi? Peki ya yanındaki 'İ.' Ne?"
Sağ dirseğini bacağına koyup parmaklarıyla şakağını ovdu, çok kötü bir şeydi. "Söylesene!" sabrım kalmamıştı artık, ipucu zaten yoktu, bulduğumu da ağzından böyle cımbızla mı alacaktım? Parmaklarını şakağından çekip gözlerini gözlerime çevirdi, kartı uzattı "Abini seninle tehdit etmişler. 'Kuytu'dan İlay'a selamlar' yazıyor." Bedenim isyan edercesine titredi, bu da onun haykırışıydı. Ben ağzımı açıp avazım çıktığı kadar bağıramadıkça bedenim titreyerek isyan ediyor, haykırıyordu.
Tıkanmıştım, nefes alamadığımı hissedince ayağa kalkıp masanın diğer tarafına geçtim. İpucu çıktıkça çözülmesi gereken daha da karışıyordu. "Neden yaparlar bunu? Yanlarında bile değildim! Yaptıkları işlerden haberim dahi yoktu!"
"Onun en değer verdiğiydin, bunu yapmaları için Boran abinin tehdit oluşturması gerekir." Demişti Pars, doğruydu. Büyük bir ihtimaldi. Sungur ekledi "Haklı, Kuytu hakkında tehdit olabilir ya da her kime bilmiyorum ama Kuytu'nun içinden olduğu kesinleşti."
Doksan beşlik kısım...Yumruklarımı sıkarak Pars ve Sungur'a döndüm, içimdeki ateşi görüyorlardı, herkes görecekti. Beni yakında herkes görecekti. "Bu akşam bu oyunu başlatıyoruz." Net ve tehditvari çıkan sesim bana da sürpriz olmuştu. Tam olarak içimdeki öfkeyi yansıtan bir güçlükteydi. Herkes anlayacaktı.
Pars itiraz edercesine "İlay!" Diye isyan etti "Tehdit etmişler, sen de tehlikedesin demektir, öylece ortalıkta dolaşamazsın!"
"Ne yapmamı istiyorsun Pars?" Sürekli düşünmekten delirecek gibi oluyordum, kenarda oturup olan biteni izlememi mi istiyordu?
"Ben bu yola çoktan girdim, yoluma çıkacak en ufak harekette bulunursanız" işaret parmağımı Pars'a doğru salladım " seni de-" Sungur'a doğru salladım "Seni de silerim." Hayır, bu o kadar kolay değildi ama karşıma çıkmalarını istemiyordum.
Pars burnundan solurken Sungur teslim olmuş gibi ellerini iki yana kaldırdı "Ben geri de bırakmayacağımı başından söyledim" çevik hareketle ayağa kalkıp koca bir adımla karşıma dikilince başımı kaldırmak zorunda kaldım, tek kaşı kavislenip havalanırken yüz hatları gergindi, az önceki alaylı ifadesinin esamesi bile okunmuyordu. "Yanımdan ayrılmazsan canın için endişe etmene gerek kalmaz."
Bilmiş tavrımla kollarımı göğsümde bağlarken bedenine sürten kollarımın değdiği bedenin bir anlık kasıldığını hissettiğimi sandım, onun vücuduna temas eden kolumun kısımları alev almış gibi yakıyordu, kuruyan boğazımı yutkunarak ıslattım, gülümsememi genişlettim "Çok fazla söz veriyorsun Karakan."
Ormandan daha çok baktıkça dipsiz kuyuyu andıran gözleri gözlerime tutundu "Tutamayacağım sözleri vermem, tutamadığım söz de olmadı şu ana kadar."
Bu kendinden emin, yıkılmaz, dağ gibi cümleleri beni deli ediyordu! Git gide ona yaslanma isteğiyle dolup taşma isteği beni deli ediyordu.
Tuttuğumu fark ettiğim soluğumu bırakarak işaret parmağımın ucuyla omzundan ittim "Onu göreceğiz."
🌕🌕🌕
Maça giderken gerçekleştirmeye çalıştığım kamufle eylemini bu sefer yüzde yüze çıkarmak için daha ağır makyaj yapmıştım, kullandığım fondöten elinde olsa geçmişimi bile silip atacak kuvvetteydi, özenle arayıp bulmuştum. Siyah ağırlıklı yaptığım göz makyajıyla gözüm, olduğundan küçük gözükmüştü, burnuma yaptığım kontürle bir tık kemerli hale gelmişti. Makyajla yapabildiğim en iyi yüz naklini yapmıştım kendime, bu sefer kimse tanıyamazdı. Sarı peruğu takınca ise son dokunuştu. Ben, ben değildim artık.
Zeytin yeşili, vücudumu sararak kalçamın bir karış altında biten, uzun, ispanyol kollu bir elbise giyinmiştim. Kare yaka ve hafif göğüs dekoltesi vardı. Kumarhaneye gitmek için çok mu gündelikti bilemedim ama şu an oraya uyacak en iyi elbise buydu. Dizlerimin hemen altında biten beyaz topuklu botlarımı giyinmiştim. Minik beyaz çantamı da koluma taktıktan sonra hazırdım. Aynanın karşısına geçip kendimi baştan aşağı süzdüm. Ben gerçekten Nilüfer Akın olmuştum. Daha kaç kişilik doğacaktı bu bedende?
Misafir odasından çıktım, hala ne kendi odama ne de diğer odalara girme cesaretim olmadığı ve kendimi yeni bir duygu karışıklığının içinde bulmamak için misafir odasında hazırlanmıştım.
Merdivenlerden inip aralık olan ev kapısından çıktım, Pars ve Sungur dışarıda bekliyordu. Kapıyı kapatıp iki adım atmıştım, Pars telefonuna bakıyordu. Sungur ise arabanın kaputunu açmış arabasıyla ilgileniyordu. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasıyla ve kıstığı gözleriyle yaptığı işe odaklanmıştı. Mekana beraber gireceğimiz için takım elbise giyinmişti, Pars ise kot pantolon, tişört ve deri ceketiyle gayet spordu.
Havada keskin bir soğuk vardı, burnumun ucu anında buz gibi olmuştu. Üstüme de bir şey almamıştım ama arabayla gidip kapalı mekana gireceğimiz için dert etmedim.
Bahçe kapısına ilerlerken çıkan topuklumun tok sesi ikisinin de başının bana dönmesini sağladı. Pars telefonu cebine koyup ifadesizlikle baştan aşağı süzmüştü beni, bahçeden çıkıp kaldırıma geçince önlerinde durdum. Sungur'da kaputu kapatıp arabaya yaslanarak bedeniyle döndü, gözleri bedenimde oyalandıktan sonra gözlerimi buldu, yeşilleri ruhumu görüyormuş gibi derin bakıyordu.
Ellerimi yukarıdan aşağı indirerek kıyafetimi işaret ettim "Çok mu günlük olmuş?"
"Yok gayet iyi." Dedi Pars başını sallayarak, beğeniyle gülümsedi Her zaman ki gibi güzel olmuşsun."Güzel olmuş." Sorgular bakışlarım Sungur'a dönünce dudaklarının arasındaki sigarayı parmaklarının arasına sıkıştırıp duruşunu düzeltti, dumanı dudaklarının arasından serbest bırakırken başını belli belirsiz salladı "Sen daha iyi bilirsin." Tabi ki ben daha iyi bilirdim, sadece fikrini sormuştum.
Yüzümün sağını, sonra solunu çevirerek "Benimle bir alakası var mı?" dedim. Önceki sefer tanıdığı için sorum direk Sungur'a yönelikti. Yeşilleri yüzümde oyalandı bir süre, gözlerindeki düşünceli hal her zaman olduğu gibi hala mevcuttu. "Bu sefer olmuş." Memnuniyetle gülümsedim. Yani bu gece rahattım.
Sungur'un arabasıyla gideceğimiz için sürücü koltuğuna o geçiyordu, bende sağ koltuğa binmek için hareket etmiştim. Pars'ta arkaya binince sonunda yola çıkmıştık. Dışarıdaki soğuktan sonra arabadaki sıcağın bedenimi sarmalaması gevşetmişti. Şu his için bile üşüyebilirdim, bir anlığına da olsa bedenimin gevşiyormuş hissi çok iyi geliyordu.
"Ne yapacaksınız şimdi?" Demişti Pars, konuşurken yanımızda olmadığı için konuya tam hakim değildi.
"Rastgele bir masada oynayıp kazanacağım, sonra Patron'la oynayacağım. Bu sırada İlay" duraksadı, "Yani Nilüfer." Diyerek geceye şimdiden hazırlanıyordu "Patron'un odasına girecek."
"Benim de size katılmam işleri kolaylaştırabilirdi."
"Merak etme, fazla saklanmaya niyetim yok." Elime geçen ilk kozla kapılarına dayanmaktı niyetim. Bu gece elime somut delil geçmesi tek umudumdu.
Başımı cama çevirip şakaklarımı ovaladım, günlerdir geçmeyen ama zaman zaman hafifleyen baş ağrım ben buradayım der gibi baş göstermişti. Bir süre sonra yine tek şeritli ormanlık alanlı bir yola girmiştik, mekanları bulunmasın diye öyle yerlere yapmışlardı ki nereden girip çıktığımızı anlayamıyordum.
Çantamdan sigara paketini çıkarıp bir dalı aldım, dudaklarımın arasına yerleştirip paketi Pars'a uzattım önce, başını hayır anlamında kaldırıp indirince Sungur'a uzattım. Pakete yan bir bakış atıp bana baktı, kaşları hafifçe havalanmıştı, neye şaşırdığını merak etmiştim. Sigara içtiğimi düşünmemişti herhalde.
Bir dalı çekip dudaklarına yerleştirince çakmağımı çıkarıp önce kendi sigaramı yaktım, ardından yakarak ona uzattım. Gözleri yanan ateşe değdi, ardından yüzünü yaklaştırıp dudağına kıstırdığı sigarasını ateşle birleştirip ucunu alevlendirdi.
Teşekkür ederim' manasında gözlerini kapatıp açınca aynı şekilde karşılık vererek önüme döndüm.
Sessizlikle sigaramı içerken başımı yola çevirdim, akıp giden yolu takip etmeye çalıştım, hava karanlıktı, sokak lambası da yoktu. Dolunay'ın aydınlattığı kadarını görebiliyordum. Gecenin bile güzelliği vardı, yıldızları net görebiliyorduk, çok güzellerdi. Karanlık daima kötülük değildi, güzelliklerin ortaya çıkması için bazen gerekliydi.
Görünen bina maçın olduğu binanın aynısıydı. Bütün binaları tek tip yapmış olma ihtimalleri yüzde kaçtı? Arabayı diğer arabaların yanına park ettikten sonra Pars'a döndü Sungur "İçeride telefonlar çekmiyor olabilir, aksilik olduğunda yangın alarmını çalıştırırız. Bizi almak için arka kapıya gelirsin."
Pars ikiletmeden "Tamamdır." Demişti, "Dikkatli olun."
"Eyvallah." Sungur arkasına astığı ceketi alarak arabadan inerken ben elimi Pars'ın dizine koyarak gülümsedim "Belki bencillik ama gitmemene çok sevindim." Gergin yüz kasları az da olsa gevşeyince memnuniyetle devam ettim "Sende dikkat et." Başını ağır ağır sallayınca Sungur'u bekletmemek adına arabadan indim. Sigarasını söndürüp kenardaki arabanın yanında ki çöpe atmıştı. Bende attıktan sonra mekanın girişine doğru ilerledik, bu sefer sıra yoktu.
Yan yana ilerlerken omzuma bırakılan ceketle irkilmiştim, beklemediğim bir hamleydi. Tekrardan soğuktan sıcağa geçerken ki o ürpermeyi hissetmiştim. "Ne gerek vardı? Zaten kapalı mekana gireceğiz."
"Sıcak insanı mayıştırır, düzgün hamleler yapmak istiyorsan zinde ve ayık olmalısın. Yani içerisi sandığın gibi sıcak değil."
Mekanın sıcaklık durumuna kadar düşünülmüş olması şaşırtmıştı, çok ince detaylardı ama onlara göre para kazanmak için değerdi.
Ceketin kollarına kollarımı geçirip giyindim "Teşekkür ederim."
Başını belirsizce salladı "Önemi yok, bu geceyi sorunsuz atlatalım yeter." Umarım öyle olurdu. Kapıya ulaşınca kartını çıkardı, bu kapıda kartlı sistemdi ve tek kişinin geçebileceği kadardı. Tek kart okutup iki kişi geçse ne olurdu mesela?
"Önden buyur." Demeseydi geçmesini beklerdim, kartımı okutup önden geçtim. Kapı kapanınca Sungur'da okutup girmişti içeriye.
Koridor dar olduğu için yan yana yürüyemezdik, önce ben girdiğim için önden yürüyordum. "Senin okuttuğun kartla ikimiz aynı anda girseydik ne olurdu?" Sormazsam rahat edemezdim.
"Alarm çalardı, patronun adamları kimliğimizi sorgulardı. Duyduğum kadarıyla çokta iyi yöntemleri yokmuş. Beni tanımayan yokta, senin için diyorum." Gözlerimi kapatıp güldüm, yürümeye devam ederken "Daha dün sabah saatlerinde ben elini tuttuğum birini arkada bırakmam dediğini hatırlıyorum." Yan bir bakış attım, loş aydınlatmadan dolayı yüzüne yer yer gölgeler düşmüştü. Üstten bakışları üzerimdeydi " Hatta bir kaç saat önce de söyledin. İlk yalanın ortaya çıktı o halde?"
"Söylediğim her şey yalandan ibaretse neden şu an buradasın?"
İçli bir nefes verip omuzlarımı silktim "Denize düşen yılana sarılır." Önüme döndüm, arkamdan gelen gülme sesini işittim "Böyle yılana kurban ol." Hiç bitmeyen alaycıl tavrı güldürmüştü.
Sessiz adımlarla yürüdüğümüz koridorun sonundaki kapıdan, loş ışıkların ardından gelen, canlı bir dünyanın gürültüsü duyuluyordu. Kapıdan geçtiğimiz an, atmosfer aniden değişti. Maç salonunun aksine burası parlak ve ışıltılıydı. Kırmızı, mavi, yeşil ve altın sarısı ışıklar, etraftaki her şeyi bir tabloya dönüştürüyordu. İçerisi sıcak ve nemliydi. Burnuma, pahalı parfüm, viski ve sigara dumanının keskin karışımı çarptı. Sahnede caz grubu vardı, saksafonun hüzünlü sesi tüm salonda yankılanıyordu. Herkes birbiriyle iç içeydi, birbirine o kadar yakındılar ki, aralarına girmek bile zordu.
Sungur'la yan yana yürürken, vücutlarımızı saran kalabalığın arasından geçmeye çalışıyorduk. Kumarhanenin tam ortasında büyük bir bar vardı, arkasındaki raflarda sıralanmış onlarca şişe, tavandan inen ışıkların altında parlıyordu. Etrafında yüksek sandalyelerde oturan insanlar, kahkahalar atıyor ve el sallıyorlardı. Herkes eğleniyor gibiydi.
Sungur'a baktım, o da beni izliyordu. "Ne yapacağız şimdi?" diye fısıldadım. Dikkat çekmemek için gülümsüyor, beğeniyle etrafı süzüyordum.
"Önce kendimize bir içki alalım," dedi, sesi normalden daha alçak çıkmıştı. Bara yaklaştık. Sungur, barmene yaklaştı ve benim için bir kokteyl, kendisi için ise viski istedi. İçeceklerimiz elimize geçince, etrafa bakındık. Kumar masaları, ışıkların altında parlıyor, rulet masasında topun sesini duyabiliyorduk.
"Hangi masaya geçeceksin?" sesimi duyurabilmek için yaklaşmıştım.
Aynı şekilde yaklaştı, aramızda samtimetreler kala durdu "Poker masasında boşluk var."
Duruşunu düzeltip baktığı yöne çevirdim başımı, Rulet, poker ve blackjack masaları etrafında kalabalık bir grup vardı. Sungur, poker masalarından birine doğru işaret etti, "Oraya." dedi. Masada sadece üç adam oturuyordu, üç adamın arkasında ise birer tane kadın ayaktaydı. Gergince nefeslerini tutmuş oyuna odaklanmışlardı, yan masalarla kıyaslandığında sessizdi.
İçkilerimizi bitirip kalktık, Sungur'la masaya yan yana ilerlerken kulağına yetişmek için ceketinin omuz kısmından tutup çektim, ne yaptığımı anlamaya çalışan bakışları beni buldu, gözlerinde ne yaptığımı sorgulayan anlama karşılık tuttuğum kumaşı tekrardan çekiştirdim.
Boyu uzundu, topukluyla omzuna denk geliyordum. Ben topuklu giyip çabalarken o da biraz eğilerek çabalayabilirdi.
İstediğimi yaparak eğilip kulağını yaklaştırdı, planına güveniyordum ama tekrar duymam lazımdı "Kazanacağına emin misin?"
Sinirlenmedi, söylenmedi, aksine güven veren bir tebessümle kulağıma yaklaşan bu sefer oydu, sıcak nefesi tenimi yalayıp giderken tek yaptığım nefesimi tutmaktı. "Hiç olmadığım kadar İlay."
İhtiyacım olanı duyduktan sonra uzaklaşınca soğuyan bedenimle tuttuğum nefesi rahatça bırakabilmiştim, fazla uzaklaşmadan elini varla yok arası belime yerleştirip yönlendirerek masaya yürümüştü. Elinin değdiği yerlerin sıcaklığını önemsemeden ayak uydurarak eşlik ettim.
Masanın başına geldiğimizde oturanlar bizi süzdü. Oynamak için geldiğimizi anlayınca içlerinden birisi, masadaki boş sandalyeyi Sungur'a doğru işaret etti. Sungur sandalyeyi çekti, bende dahil herkes oturmasını beklerken bana doğru "Buyrun Nilüfer Hanım." Demesi beklenmedikti, sandalyeyi işaret ederek oturmamı bekliyordu. Bu hareketi beni derinden etkilemişti, yaptığı çok centilmenceydi fakat dikkat çekilecek hareketlerdi, herkes gibi davranmamız gerekirdi.
Gülümseyerek yaklaştım, dişlerimin arasından "Ne yapıyorsun?" dedim.
Emreder tonda sandalyeyi işaret etti gözleri "Otur, bende oturacağım."
Mevzuyu boş yere uzatıp vakit kaybetmemek için dediğini yapmıştım, bu hareketi beni gerçekten onure etmişti. Saygılı biriydi.
Kendisine de bir sandalye çekip yanıma oturdu. Karşımızda bulunan, kravatını stresten gevşetmiş, alnı düşünceyle ovalamaktan kızaran adam, Sungur'un oyunu başlatması için önündeki fişleri masaya fırlattı. Sungur ceketini çıkarmış ve kollarını sıvamıştı, bu haliyle her zamankinden daha tehlikeli duruyordu. Sandalyeyi çekip nazikçe oturmamı isteyen ve masada, hatta mekandaki bütün adamlara farkını koyan kişi Sungur'du da oyuna oturan ve keskin bakışlarıyla yırtıcı bir kuş gibi etrafı kolaçan ederken bir yandan rakiplerine kendinden emin tavrıyla baskı kuran kişi Karakan'dı sanki. Birden çok kişiliği olan tek kişi ben değildim anlaşılan.
Sungur'un arkasında hissettiğim hareketlilikle başımı çevirip baktım, ikimizin arasına denk gelecek şekilde ayakta duran adamdaydı gözlerim, saçlarında yer yer beyazlıklar vardı, kirli sakalı olduğundan genç gösterse de yüzünde yer edinmiş çizgiler ellilerinde olduğunu belli ediyordu. Giyindiği takım elbisesinin beyaz gömleğinin yakasına siyah renkli bir fular bağlamıştı. Ortama uyum sağlayan pişkin gülüşüyle Sungur'a bakıyordu.
"Hoş geldiniz, sizi mekanımda görmek ne büyük şeref Karakan!" Şen ve gür sesi bütün ortamda yankılandı, mekanda ki herkesin bakışları üzerimize çevrilmişti.
Sungur ise istifini bozmadan "Oo" dedi kinayeyle uzatarak "Patron Bey, izlemeye mi geldiniz?"
Patron denilen adamdaki heyecan gözle görülür nitelikteydi, Sungur'a ayrı sempati besliyor gibi gözüküyordu. "Sizi izlemek benim için şeref." Diyerek bu düşüncemi doğrulamıştı. Sungur'un soluna boş bir sandalye çekerek oturdu, bu sırada sağıma çekilen sandalye sesiyle o tarafa döndüm, kimin oturduğuna baktım.
Gördüğüm kişinin gerçekliğinden şüphe ederken kolumdaki yara sızlamaya başladı, gerçekten oydu. O günden farkı takım elbise giyiyor oluşu ve etrafı dikkatle izliyor oluşuydu. Yanlış görse beklemeden tek kurşunla işini bitirecek havası vardı. Kolum daha da sızlamaya başladı, ruh hastası herif! Kuytu'nun parçası olmam için koluma sıkan manyak herifti bu, adını bile bilmiyordum. Ruh hastası demek kâfiydi.
Göz göze geldiğimiz an gözleri hayretle büyüdü, alaylı ifadesini takınarak pis pis güldü "Nilüfer Hanım, bu ne hoş sürpriz böyle."
Aynı alaylı ifadeyle gülümsedim "Ya ne demezsiniz, aynı şeyi söyleyemeyeceğim."
"Hadi ama" masadaki herkeste göz gezdirip tekrardan gözlerimle buluştu "Bu masadaki herkesi ben kurşunladım, kimse senin kadar alınmadı."
"İnan bana alınsaydım şu an karşıma geçip konuşuyor olmazdın." Sinirlenecek gibi oldu, burnundan sert bir nefes versede ifadesini hemen toparlayıp alaylı ifadesiyle devam etti. "Baştan başlayalım." Tokalaşmak için elini uzattı, göz ucuyla vurduğu koluma baktı, silik tebessümünden yaptığından nasıl zevk aldığını anlayabiliyordum. Gerçek bir ruh hastası. Gözlerimin içine bakarak"Ben Kurşun." Dedi, lakabı olmalıydı. Tam kendine yakışır bir lakap seçmişti.
Karşılık bekleyen ifadesine istediğini vermeyecektim, özellikle beni vurduğu elini uzatıyordu. O pis elini tutmayacaktım.
Biri daha karşılık vermemi istemiyor olmalı ki Sungur tarafından sandalyemin altından tutulmuş ve hızla çekilmiştim. Beklemediğim bu hamleden dolayı önce hafifçe ileriye ardından büsbütün geriye savrulduğum için sırtım Sungur'un duvar gibi olan bedenine çarpmıştı.
Şaşkınlıkla neredeyse dudaklarımdan firar edecek olan iniltiyi dudaklarımı birbirine bastırarak yuttum.
Kulağımın yanında hissettiğim sıcaklık oradan boynuma ve omzuma doğru yol çizerken içten içe titredim. Ortam soğuktu, bir anda sıcaklığı hissetmemden dolayı bedenim şok yaşamış olmalı.
"Oyun başlıyor Nilüfer." Bu buraya odaklan demekti, işimiz dışına çıkma demekti. Bu ruh hastası herif ne olacaktı, ya benimle gelmeye kalkışırsa? Hem bunun ne işi vardı burada, bütün işimize çomak sokacaktı.
Kurşun'un bakışlarını üzerimizde hissetsem de bakmadım, şu an onunla uğraşamazdım.
Başımı sallamakla yetindim, uzaklaşınca önüme dönüp ilgimi masaya vermeye çalıştım. Kalbimin atışı bedenimi titreyiyor gibi hissettiriyordu. Beni birden çekince panik yapmıştım. İnsan gibi dokunup veya seslenip söyleyemiyordu sanki.
Sonunda oyun başladı, dikkatle izledim. Sungur'un elinde iyi kartlar vardı, yüzü ifadesizdi. Sanki ne olacağını biliyordu. "Yüksek oynuyorum." dedi, parmaklarının ucunda tuttuğu bir fişi masaya koydu. Masadaki adamlar şaşırmıştı, Sungur'un tavrı onları rahatsız etmişti. Biz gelmeden önceki gerginlik şu andan sonra daha da artmıştı. Diğer oyuncular, Sungur'un blöf yapıp yapmadığını anlamaya çalışıyorlardı.
Gerginliğini sürdüren ortamda yarım saatin sonunda Sungur, kartlarını açtı, herkes şaşırmıştı, birbirlerine sorgular biçimde bakıyorlardı. Masadaki herkesin gözü Sungur'daydı, karşımızdaki harabeden farksız olan adam herkesten daha sinirliydi "Acemi şansı," demişti tükürür gibi "Hazır kazanmışken kalk git buradan Karakan, buralar sana fazla gelir. Kız arkadaşına rezil olma sonra."
Sinirleneceğini düşünmüştüm ama aksine rahatlıkla arkasına yaslanarak kocaman güldü Sungur, ben burada gerginlikten üç buçuk atıyordum. "Bu sefer karşımda enkaz gibi duruşundan dolayı devam etmeyeceğim, seni daha da parçalamak istemem ama bir dahakine devam edelim. Bu masadan ağlayarak kalkışın hafızama kazınan güzel bir anı olur."
Hışımla ayağa kalkarak elini masaya geçirdi karşımızdaki adam, öyle öfkeliydi ki bütün kaybedişlerinin hırsını bizden çıkarabilirdi. Hem öfkeli hem sarhoştu. Kelimeler ağzından peltek çıkıyordu. Sungur ise bir o kadar rahatlıkla oturmaya devam ediyordu. Bu adamdaki rahatlık benim vücudum da stres olarak vuku buluyordu.
"Sen benimle nasıl konuşuyorsun! Kim olduğumu biliyor musun sen benim ha?!"
"Yok." Dedi Sungur geniş geniş uzatarak, ayağa kalktı "Ama sen benim kim olduğumu biliyorsun. Önemli olan bu." Tehditvari sesi benim bile omurgamdan soğuk ürpertinin geçmesini sağlamıştı. Adam da ürpererek duraksadı, Sungur'a bakınca ne görüyorsa bütün öfkesini yutmuştu. Yerine oturup sessizleşti.
Memnuniyetle gülen Sungur, zaferinin tadını çıkarırken solunda oturan Patron'a teklifi sunmak için meyletmişti fakat benim için hatta muhtemelen herkes için tanıdık olan o ses araya girmişti. Kurşun ayağa kalktı, sözleri ve gözleri rotasını şaşmadan doğrudan Sungur'daydı "Ben bilmiyorum kim olduğunu."
Çenesini kaldırıp güldü Sungur, kısılan gözlerinde barındırdığı küçümseyici tavır fazla yoğundu. Ortamın gerginliği kat kat büyüdü "Şu işe bak ki bende seni tanımıyorum."
Sungur Kuytu'nun en iyi boksörüydü, Kurşun'da Kuytu'ya girişin kapısıydı. İkisi de pek tabi birbirlerini tanıyorlardı. Birbirini tanımama muhabbeti öylesine bir meydan okuma oyunuydu.
Umarım öylesinedir.
"Tanışalım o halde." Karşımızdaki adamı yerinden ederek tam olarak Sungur'un karşısına oturdu, her şeye rağmen planımızı yürütmeye çalıştığı için Patron'a da teklif etmişti, bu ortamdan yeterince keyif alan adam tabi ki oyunu kaçırmak istemeyerek dahil oldu.
Kurşun'un da kendini dahil etmesi iyi olmuştu, ekmeğimize yağ sürüyordu. Onlar burada oynarken ben rahatça araştırmamı yapabilirdim.
Herkes yerine geçti, içkiler tazelendi, ortam hazırlandı, herkes nefesini tuttu.
Oyun başladığında midem bozulmuş, rahatsızlandım rolü yapmak için kendimce zihnimde pratikler yapıyordum, aslında iyi oyuncuyumdur. Kendime güvenim tamdı, bu gece buradan bir şey bulmadan çıkmaya niyetim yoktu, her ne olursa olsun.
"Nilüfer için oynayacağız." İsmimi duyunca dikkat kesildim, işittiğim cümleyle anlamlandıramadığım için sesin sahibine düştü bakışlarım, Kurşun ne saçmalıyordu?
Sungur ile hareket ettikçe kollarımız birbirine sürtecek kadar yakındık, kasıldığını çok net hissediyordum. Başımı ona çevirip yüzünğ görebilmek için kaldırdım, hissetmekle kalmayıp görüyordum. Kendini kasmaktan damarları belirginleşmişti. "Sen ne diyorsun lan ecdadını siktiğim?" Masayı titreten sesinin Kurşun'a en ufak bir etki de bulunmaması ona taktığım ruh hastası lakabının çok doğru olduğunu gösteriyordu.
Rahatsız rolümü oynarken sandalyeden nasıl kalkacağımı, ne diyeceğimi, nasıl yürüyeceğimi düşünmeye o kadar odaklanmıştım ki ne döndüğünü anlayamamıştım.
Pişkin gülüşü büyüdü Kurşun'un, ne dediyse Sungur'u delirtmişti. Tane tane tekrar etti "Fişi, parayı, malı, mülkü bırakalım diyorum Karakan. Nilüfer için oynayalım, kazanan Nilüfer'i alır."
Bedenim duyduklarımla kaskatı kesildi, omurgamdan öyle bir ürperti geçti ki uyuşmaya başladığımı hissettim. Kurşun beni almak için kumar oynamak istiyordu. İğrençti, midem bulanmaya başladı. Kan beynime sıçramıştı, şoktan tepki veremiyordum. Ağzıma gelen mide suyumla kusacağım sandım. O boynunu iki elimle kavrayıp nefesini kesmek istiyordum.
Yanımdaki adamın histerik gülüşüyle gerildim, başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözleri Kurşun'un üzerindeydi, boynundaki ve alnındaki şişen damar öfkesinin büyüklüğünü alarm veriyordu.
Kurşun'un gözleri bana değeceği sırada müsaade etmeden yumruk yaptığı elini masaya var gücüyle vurdu, yayılan gürültüyle irkilerek refleksle gözlerimi kapatıp açtım.
"Orospu çocuğu" hiddetli sesi benliğimi alaşağı etti, "kadın üstüne kumar oynayacak kadar mı düştün lan." Yumruk yaptığı ellerini öyle bir sıktı ki parmak boğumları değil elleri beyazlaşmıştı. Duraksamadan hiddetle ayağa kalktı, oturduğu sandalye gerisin geri düşerken o yolu çoktan yarılamıştı. Mekandaki herkes anında sessizliğe gömülüp olanı biteni izlemeye başladılar. Kimse bu felaketi durdurma derdinde değildi, Sungur'a dokunmuyorlardı, Kurşun'da kendini korumuyordu. Keyifle oturmaya devam ederken dişlerini göstere göstere gülüyordu.
Sungur iki yakasından tutarak şiddetle sarstı, 20 şiddetinde deprem yaşatmıştı adama. "Benim yanımdaki kadın üstüne kumar oynayacak kadar intihara meyilli olduğunu bilmiyordum."
Böyle olmaması gerekiyordu, bu gece kanıt bulmamız gerekiyordu! Ben bu kadar tepki verememiştim, normal zamanda hakkından gelirdim ama şu an yeri de zamanı da değildi.
Yerimden kalkıp yanına gittim, ben vuracağını sanıp telaş yaparken Sungur sadece kravatından tutup boğazını sıkmaya başlayarak yavaş yavaş nefessiz bırakıyordu.
"Beni kışkırttın Kurşun, tebrikler. Sana bunun karşılığını vereceğim." Saniyeler önceki öfkesinin hemen ardından ağzından çıkan sakin kelimelerin şokundaydım. Ani duygu değişimi beni de afallatıyordu.
Öfkeliydi ama dizginliyordu, zor da olsa yapabiliyordu.
Kurşun nefessiz kaldıkça kızarsa da tepki vermiyor öfkeyle Karakan'a bakıyordu, kibirden geberecekti. Elinden kurtulmak için tek bir hamlesi yoktu.
"Her an gelebilirim, rahat adım atamayacak, rahat uyku çekemeyeceksin." Karanlık sesi karabasan gibi çöküyordu üzerine. Kravatını iyice sıktıktan sonra artık nefes alacak yer bırakmayınca kravatı bıraktı, Kurşun can çekişerek öksürürken fazla müsaade etmeden tekrar kravatından tutup bu sıkıştırmak için değil dikkatini çekmek için çekmişti kravatı.
Kurşun'un yüzü kendi rengine dönerken öksürükleri hala devam ediyordu, öfkeli siyah gözleri ise Sungur'daydı "Yanımda ki kadını almak istiyorsan dene" daha çok deneme der gibi "Dene ki sana ölümün kaç bucak olduğunu göstereyim." Üstten bakışları bile kurşunu yerin dibine sokmaya yetiyordu, şu an yanımdaki adam Sungur değildi, Karakan lakabının asıl sahibine dönmüştü, karanlık ve kana susayan birine dönüşmüştü.
Kurşun'un gözlerinde gördüğüm anlık tereddüt öyle hızlı görünüp kaybolmuştu ki bir an yanlış gördüğümü sandım ama hayır, sekteye uğrayan ifadesini gizlemeye çalışsada görebiliyordum. Yine de iflah olmaz ruh hastası kimliğini gayet iyi taşıyordu, öyle kahkaha attı ki Sungur'a, hayır karşısında bütün karanlığıyla duran Karakan'a kafa tutmaya devam ediyordu. "Kendine güvenseydin bu kadar sinirlenir miydin?" Dilini alt dudağında gezdirirken gözleri beni bulacağı sırada Sungur, Kurşun'un çenesini kavradığı gibi sıkarak kendisine çevirdi, boynunu koparırcasına çekerek kendisine yaklaştırdı. Yaklaşıp gözlerine bakarken yeşil gözlerinde açtığı mezara gömüyordu Kurşun'u "Bana bakacaksın." Tane tane ve üstüne basa basa devam etti "Bir daha Nilüfer'e bakacak olursan, bakamayacak hala getiririm seni."
Kurşun şuurunu kaybetmişti zannımca, yoksa bu alaylı kocaman gülüşünün başka bir açıklaması olamazdı.
Sungur'un sabrı kalmamıştı, kendisini sıkmaktan damarları şişmiş, alnında ter baloncukları oluşmuştu, göğsü aldığı sık nefeslerden dolayı hızla inip kalkıyordu, derin bir nefes alıp adama yaklaştı "Sen oyun mu istiyorsun?" Adamın çenesini öyle sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu, çenesini kıracak kadar kuvvet uyguladığına emindim.
Yüzünü acıyla buruştursa da sesini normal düzeyde tutabiliyordu. "Evet." Dedi Kurşun istifini bozmadan "Oyun istiyorum."
Cevabına karşılık savurarak bıraktı Sungur. Hiç tereddüt etmeden kanımı donduran o cümleleri sarfetti "Kazanan kaybedeni tek kurşunla öldürecek." Elim anında kolunu kavradı, canıyla kumar oynamak da neyin nesiydi? Buna engel olmalıyım.
Kurşun'un gözlerinde en ufak bir şüphe görmedim, ikisi de delirmiş. Hepsi delirmiş!
Daha da diretti Sungur "Kazanırsan, lakabının hakkını vermene müsaade ederim." O zaten lakabının hakkını sonuna kadar veriyor! Böyle bir şeye gerek yok!
Kavradığım kolunu uyarmak maksadıyla sıktım "Karakan, yapma." Diye mırıldandım. Duyduğuna emindim fakat dönüp göz ucuyla bile bakmadı, Kurşun'dan cevap bekliyordu.
Bu sefer kumaşını kavrayıp çekiştirdim, bakmadı tekrar tekrar çekiştirdim. Yine bakmadı.
Kurşun'dan "Hay hay." Cevabını alınca bakmaya tenezzül etmişti. Eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı, Kurşun'a bakarken ki ifadesinden daha yumuşak bakıyordu. Bu biraz olsun rahatlatmıştı. "Ne var Nilüfer?" Dedi fısıldayarak.
"Buna gerek yok," sitemliydi sesim, ortam müsait olsa panikten delirirdim. İçimde tutmakta zordu! "canın bu kadar mı değersiz senin? Bırak gidelim."
Sesinde tereddüte yer yoktu "Kazanacağım, sen yapman gerekeni yap." Hayır böyle olmayacak, göz göre göre hayatıyla oynamasına izin veremem.
Uzaklaşacağı sırada aklıma gelen ilk fikri vakit kaybetmeden eyleme döktüm. İki kolundan tutunarak gözlerim kayıyormuş gibi yaptım, bacaklarımdaki güç boşalıyormuş gibi titrerken gözlerimi kapatarak bedenimi Sungur'a doğru serbest bıraktım.
"Nilüfer!" Panik ve gür sesi mekanda yankılanırken düşmeme müsaade etmeden tek koluyla belimi sardı. Eminim oscarlık bir performans sergiledim.
Yükselen fısıltıları ve mırıldanmaları işitiyordum. Sungur belimi saran elini sırtıma koyup diğer kolunu da bacaklarımın altından geçirerek tamamiyle kucağına çekti beni. Sırtımdaki elinin sıcaklığı vücudumdaki kumaşı yok sayarcasına tenimi yakıyordu. Başımı göğsüne yasladı, başını eğip kulağıma doğru fısıldadı "Göz kapaklarını titretme." Bu oscarlık oyunculuğuma onunda inanıp ikimizi beraber mekandan çıkarması gerekiyordu!
Kahretsin!
"Barbar adamın yanında narin bir hanımefendi gezdirmesinin eksileri olacaktı tabi." Bu adamı Sungur'dan önce ben öldüreceğim. İlk fırsatta ona kim olduğumu göstermek istiyordum.
Başımı yasladığım göğsünden hızlanan kalp atışlarını rahatlıkla hissedebiliyordum. Sırtımdaki elinden bedeninin nasıl kasıldığını da, kendisini gerçekten çok zor tutuyordu "Kurşun, seni sikinle boğmamı istemiyorsan leş ağzını kapat."
Güldüğünü işittim adamın. "Tavsiye veriyordum, hemde bakmadan konuşuyorum, sana da iyilik yaramıyor Karakan'cığım. "
Sinirle soludu, tekrardan söveceğini sandım ama o yönünü değiştirmişti "Revir var mı?"
Sandalye sesi duydum, sorduğu kişi ayağa kalkmış olmalıydı. "Revir yok." Patron denilen adam cevaplamıştı.
"O zaman bana Nilüfer'in dinleneceği oda bul." İtiraz istemeyen tonda ki ses tonundan sonra hareketlilik oluştu. Ben bu gösteriyi bunun için değil buradan çıkmak için yapmıştım!
"Rasim, Karakan Bey'e odama kadar eşlik et, Nilüfer Hanım orada dinlensin. Kendisine gelince ihtiyacı olur, kapısından ayrılma." Bu tamamen bana güvenmediklerinden dolayı alınan bir önlemdi.
Yaşanan olayların sonucunda artı olarak Patron'un odasına girişim sağlanıyordu, hem de elimi kolumu sallayarak diyebileceğim bir tabirde oluyordu.
Eksileri artılarından lanet olsun ki daha fazlaydı, birincisi Karakan canıyla kumar oynuyordu, kaybederse alnının çatından kurşunu yerdi. Kaybederse de Kurşun alnının çatına kurşunu yer bu sefer Karakan katil olurdu. İki yönlü de iyi olmazdı, birincisi hiç mi hiç iyi olmazdı. Buna çözüm bulmam gerekiyor.
İkincisi de Rasim'in kapımda bekleyecek olması, en ufak gürültüye içeriye girebilir, beni suçüstü yakalayabilirdi.
Delirmek üzereyim, delirmek!
Karakan'ın sarsılan bedeninden ve ayak seslerinden odaya doğru ilerlediğimizi anladım, gözlerimi hafifçe aralayarak nereden geçtiğimizi görmek istedim. Bir çift yeşil göz ile denk düşmüştüm. Birazdan oturacağı oyun hayatına mâl olacaktı ama o çok rahattı. Benim kadar telaş etmediğine eminim. Dağ gibi yürüyordu, sarsılmaz imajının altında taşıdığı şeyin dolu olduğuna emin olmak istiyordum. Aksi takdirde buradan leşini götürmek istediğim son şey bile değildi.
Rasim önümüzden yürüyordu, karanlık merdivenleri indikten sonra çok sürmeden durdular. Tekrardan gözlerimi kapatıp Sungur'un göğsüne yasladım başımı, kalp atışı normaldi, gerçekten telaş etmiyordu.
Bedenimi çokta yumuşak olmayan bir zemine bıraktı, ne rahatsız koltuk bu böyle.
"Kolonya var mı?"
"Masanın üstünde, ben kapının önündeyim. Siz de çok beklemeden oyuna dönseniz iyi olur."
Sungur cevap vermeyince kapının kapanma sesini işittim, bir kaç adım sesinden sonra "Ayılabilirsin." Diyen fısıltısıyla araladım gözlerimi, stresten rahat nefes bile alamamıştım, ciğerlerim iflas etmek üzereydi.
Kolonyağın kapağını açtığını görünce çatıldı kaşlarım, bunun sırası değildi. "Sungur defolup gidelim buradan. Canınla kumar oynamak ne? Delirdin mi sen, başka türlü hallederiz, anlaşmamızdan sonra bana iki kere bizi geride bırakmayacağına dair söz verdin. Ölmekte geri de bırakmak, aptal herif. Sakin sakin oyununuzu oynasanız ne olurdu ama yok siz erkekler illa ki ego yarıştırmak zorundasınız değil mi ger-"
"İlay."
"Ne var?" Hem sessiz olmak hem de sinirlenip söylenmek çok zordu, arada bir yükselmem gerekiyordu ki ciddiyetimi, sinirimi anlasın.
"Nefes al ve sakinleş."
Gözlerimi kısarak yargılar bakışlarımla göz devirdim, elindeli kolonyağı alıp elime boca ettikten sonra boynuma sürdüm. Makyajımın akma riskinden dolayı yüzüme süremezdim ama şu an burnumun içine bocalayıp beynimin ayılmasını istiyordum.
Hayır, niye kendi beynime bocalıyorum, ihtiyacı olan kişi karşımdaki ikinci ruh hastasıydı!
Kolonyağı kenara koyup kollarımı göğsümde bağlayarak arkama yaslandım, sitemle konuştum "Söylemesi kolay, sen de ne meraklısın kurşunu yemeye." Ciddiyetle söylediğim cümlenin kafamda canlanan ikinci anlamıyla saçma bir düzeltme girişiminde bulundum. "Yani silahtan çıkan kurşunu yemeye "
Yüzümde anlamsız manayla gezinen gözleri başka ne anlamam gerekiyordu der gibiydi "Anladım." Dedi ters tavırla "Başka hangi kurşunu yiye-" iğrenircesine yüzünü buruşturup ters bakışlarını sürdürdü ben ise gülmekle meşguldüm, daha çok gülmemeye çalışmakla. Güldükçe bozulan ifadesiyle daha çok gülme isteğiyle doluyordum.
"Yeter İlay, ilk esprin mi?" Benim ona söylediğimi bana geri iade ediyordu.
Onun gibi yüzümü ekşittim "kötü müydü?
"Fazla. Bir daha yapma."
"Emredersiniz beyefendi." Dedim Hay hay der gibi. Tebessüme dönüşen gülüşüme değdi gözleri, başını sabır çeker gibi eğerken silik tebessümünü gördüm, gizlemeye çalışması gülüşümü büyüttü.
"İşimize dönelim." Aynı nemrut haline dönerek başını kaldırınca bıkkınca bir nefes verdim "Gidelim."
"Hiçbir yere gidemeyiz, masaya oturunca oynamadan kalkamazsın."
Söylediğine dikkat çekmek isteyerek parmağımı şıklattım "Bak ne dedin, ölmeden kalkamazsın değil, oynamadan kalkamazsın. Siz ölümüne oyunuyorsunuz."
Dudağı imayla kıvrılırken gözleri parıldadı, "Seninle burada kalıp benim için endişelenmen hakkında konuşmak isterdim ama ne yazık ki canına susayan birini çeşmeye götürmem lazım."
Ne kadar esprili biriydi öyle, hayal dünyası çok geniş biri. "Senin için endişelenmiyorum Sungur, biz biriz diyen sendin. Kendim için endişeleniyorum." Onun tehlikede olması demek benim tehlikede olmam demekti. "Kaybederde ölürsen arkandan beni de öldürmeyecekleri ne malum?" Bunun farkına şimdi varıyor olsam da bilmesine gerek yoktu.
Bu konuşmadan sıkıldığını belli eden nefes verişiyle ayağa kalktı "Kameralar yarım saattir devre dışı, hiçbir risk yok. Sadece dışarıdaki adama duyurmamaya dikkat et."
Bana bundan bahsetmemişti, sorgular bakışlarımı yüzünde gezdirdim "Bana bundan bahsetmedin. Sen mi yaptın, birinden mi yardım aldın?"
"Çıkınca tanışacaksın, merak etme güvenilir biri." Yine de baştan söylemesi gerekirdi! Bunun hesabını burdan sağ çıkarsak soracaktım. Şakaklarımı ovaladım gerginlikle "Yani devam etmek istiyorsun plana?"
"Sana kaybedeceğimi düşündüğüm masaya oturmam dedim İlay, oturursam da kazanmadan kalkmam. Telaş ettiğin buysa eğer ama Kurşun için tela-" cümleyi tamamlamasına bile gerek yoktu, tamamiyle zırvalık. Böyle düşünmesi saçmalıktı.
"Canı cehenneme." Dedim netlikle. Cevabımdan memnuniyet duyduğunu gösteren silik gülümsemesini gördüm.
"Madem öyle, git artık. Şüphelenmesinler." Onu vazgeçiremeyeceğim ortadaydı, söylediklerim kulağından bile girmeden geri bana sekiyordu. Kuralda belliydi ama kendi planımı uygulayabilirdim. Her şey gibi riskliydi, o kendi canını zaten hiçe saymıştı, bende riskleri göz ardı edebilirdim.
Başını sallayarak ayağa kalktı, kendine güvendiğini her hareketiyle belli ediyordu ama canıyla kumar oynuyordu, ne kadar güvense de insan ufacıkta olsa tereddüt ederdi, hiçbiri etmemişti.
Hepsi ruh hastası.
Kapıyı açmadan önce "Bayıl." Dedi ciddiyetle.
"Ne?"
"Bayıl, Rasim anlamasın." Doğru. Koltukta uzanıp saçlarımı biraz dağıttım. Sağ kolumu koltuktan dışarıta uzatarak tekrardan oyunculara taş çıkaracak bir performans sergiledim.
Gözlerimi kapattıktan sonra Sungur kapıyı açtı, "Kendine gelir birazdan. İçeriye kadar eşlik edersin."
Rasim'in "Ederiz." Diyen tok sesinden sonra bir kaç ayak sesi işittim, düzenli nefes alıp vererek falso vermemeye çalıştım, göz kapaklarımı da sabit tutmaya çalıştım.
Kapı kapanınca bir süre aynı şekilde devam ettim, içerideyse yakalanmamak için. Sesi çıkmayınca gözlerimi aralayıp rahatça nefes verdim "Onca risk aldık, şu gece elime bir şey geçmeden bitemez."
Sakin ama hızlı hareketlerle ayakkabılarımı ve Sungur'un verdiği ceketi çıkarıp koltuğun üstüne koydum. Kalkıp odanın ortasında ki büyük siyah masaya ilerledim, telefonumu çıkarıp çekiyor mu diye baktım fakat çekmiyordu, bu hiç iyi olmamıştı işte.
Sonraki rotam olan masadaki çekmeceleri karıştırdım. İncelemekle vakit kaybetmemek için bulduğum her dosyanın, sayfalarının fotoğraflarını çektim. Masanın sağ ve solunda bulunan çelikten, büyük dolaplara baktım. İsim yazılı bir sürü dosya vardı, kapakları çelik gibi gözüküyordu, anlam veremedim.
İnsanların kaydını sistemde tutmak yerine burada tutmaları fazla aptalca mıydı yoksa bu internet çağında her şey hacklenirken daha mı güvenliydi bilemedim. Koruma falan var gibi gözükmüyor, bu nedenle aptalcaydı, isteyen buraya elini kolunu sallayarak girebilirdi.
Dominus Soykan yazan dosyaya ilişti gözlerim, Dominus ne demekti ve başka Soykan'da mı vardı? Başka bir tanıdığın daha çıkması şüphesiyle dosyayı almak için uzandım, tutacağım sırada ucu değen parmağımda hissettiğim elektrik akımıyla hızla geri çekildim.
Dehşetle baktım dosyalara, dolap ve dosya kapakları bu nedenle çelikten yapılmıştı, daha tam dokunmadan vücudumu titreten akım tutsaydım yakıp kül ederdi.
Sözümü geri alıyordum, aptallık değildi bu. Dahiyane bir fikirdi, eğer kapatma tuşunu bulabileceğim yere yapmadıysalar. Tuş veya herhangi bir düğme aradım, acele etmem gerekiyordu Sungur ve Kurşun'un oyunu bitmeden yangın alarmını çalıştıracaktım. O çıkmak istemiyorsa ben çıkartırdım.
Kapatacak hiçbir şey yoktu, muhtemelen sistemi farklı bir yerdeydi. Bu hiç iyi olmadı.
Tekrardan masaya yöneleceğim sırada odanın kapısı tıklatıldı, imdat ya!
Koltuğa koşarken sesimi normal düzeyde tutmaya çalışarak "Bir dakika." Dedim. Elbisemin omuzlarını indirip oturdum, yüzüme yerleştirdiğim yorgun ifadeyle, bir dakika dememe rağmen açılan kapıya döndüm, hadsiz herif.
Elbisemi yeni giyiyormuş gibi omuzlarını omzuma çıkararak "Efendim?" Dedim yorgun sesimle, gözleri çıplak omzumda oyalandı iki saniye, sapkın herif!
İfadesizlikle yüzüme çıkardı gözlerini "İyi olduysanız çıkalım artık, yeterince müsamaha gösterdik."
Ayakkabılarımı giyinirken sinirden gülüyordum, bayılan bir kadına centilmenlik etmek ne zamandan beri müsamaha göstermekti?
Ayağa kalkıp sıyrılan eteğimi düzelttim "Pekala gidelim, gösterdiğiniz müsamaha için de teşekkürler." Koltuğun üstüne bıraktığım ceketi de omuzlarıma attım, odadan çıkacağım sırada tam yanında durdum. Kendimden emin duruşumla dikleşerek küstah bakışlarımı yüzüne çıkardım.
Hayırdır dercesine kavislendi kaşları. "Gösterdiğin müsamahaya beğeniyle tenimde gezdirdiğin gözlerinde dahil mi?" Afalladı, açıksözlülüğüm onu şaşırtmıştı, çatılan kaşlarıyla dişlerini sıktı, alayla gülerek başımı omzuma eğdim "Sinirlenme canım, belki yukarıda devam eden oyuna dahil olmak istersin diye sordum."
Kasılarak sessiz kalışı keyifle güldürdü, söyleyeceği tek bir kelimesi yoktu elbette. Ne söylerse Karakan'a söyleme ihtimalim vardı onun için. Böyle bir şey yapmayacaktım tabi, beni korumasına ihtiyacım yoktu fakat biz birsek eğer namını biraz kullanabilirdim. Bunu benimle paylaşabilirdi.
Halinden haz duyduğumu gizlemeden keyifli gülümsememle onu ardımda bırakarak hızlı adımlarla ilerledim. Kapıyı kilitleyip peşimden geldi. Merdivenlerden üst kata çıktık, koridorda köşeyi döndüğümüzde oturdukları masa karşımdaydı, herkes nefesini tutmuş masadaki üç adamı izliyordu. Hala bitmemesi şansım olduğunu gösteriyordu.
"Salona geçmeyecek misiniz?" Az önceki konuşma hiç yaşanmamış gibi yanımda durmuş bana soran gözlerle bakıyordu, onun yerinde olsam bende hiç yaşanmamış gibi yapmayı tercih ederdim. Rolüme devam ederek etrafıma bakındım merakla "Tuvalet nerede?"
Koridorun diğer tarafını gösterdi başıyla "Köşeyi dönünce."
"Tamamdır."
Beklemeden gösterdiği yolu adımlarken yangın alarmı arıyordum duvarda, neden yoktu? Gerginliğim git gide büyüyordu, geç kalabilirim!
Sungur'un gür kahkahasını işitince adımlarım olduğu yerde kaldı, hayretle kavislendi kaşlarım, kalbim heyecanla hızlandı. Kazanmış mıydı?
"Tek kurşunla işini bitireceğim, Kurşun." Kazanmıştı ama onu öldürecekti, buna izin vermemeliyim. Bulduğum yangın alarmıyla seri şekilde ilerledim, elimi yumruk yaparak tereddüt etmeden var gücümle vurdum, şeffaf katman kırılınca düğmeye bastım.
Alarm anında kulağı sağır edecek düzeyde çalmaya başladı, koşar adım ilerleyerek koridoru arkamda bıraktım. Büyük salona girdiğim de çoğu kişi çıkmıştı, koridor dar olduğu için tek kişilik sıra halinde boşaltıyorlardı mekanı.
Poker oynanılan masada, başında karşı karşıya dikilen Sungur ve Kurşun dışında kimse yoktu. Sungur yine o Karakan kimliğiyle öldürücü bakışlar atarak konuşuyordu, Kurşun'un ise her zamanki alaylı kimliği kırılmıştı, öfkesi görülüyordu.
Yalandan panikle Sungur'un yanına koştum, koluna asılarak çekiştirdim "Kapalı mekanda kala kala beyninize oksijen gitmez olmuş, yangın alarmı çalıyor çıkalım hadi!"
Hakaretime alınmadan başını onaylar anlamda salladı, gözleri tekrardan Kurşun'daydı "Söylediklerimi unutma Kurşun" omzumdaki ceket düşerken havada yakalayıp tekrar omuzlarıma bıraktı, tenime değen kumaşı ben bile fark etmemiştim.
"Ansızın, acısız ve temiz." Neydi bu şimdi? Hala burada durup konuşuyorlardı, boşuna mı yangın alarmına basmıştım ben?
Kurşun'un ateş püsküren gözleri bana değmeden arkama düştü, ellerini yumruk yapıp sıkarak yanımdan hiddetle geçip gitti.
"Sen yaptın değil mi?" Başımı kaldırıp yüzüne baktım, yaptığımdan hoşnut olmayan ifadesi hiçte umrumda değildi, ben hoşnuttum önemli olan buydu.
"Evet, ikinci planımızı uyguladım, arka kapıdan çıkmamız gerekecek."
Burnundan sıkıntılı nefes vererek ön kapıya çıkan koridoru işaret etti "Bunu evde konuşacağız, şimdi çıkalım şuradan. Nereden çıktığımız fark etmez. Çıkınca Pars'ı ararız."
Omuzlarımı sen bilirsin anlamında silkerek ona uydum, koridora girip ilerleyince peşinden takip ettim. Kısa sürede mekandan çıktık, sonunda çeken telefonumla Pars'ı arayıp bıraktığı yerden almasını söyledim. Sorgulamadan gelmişti, asıl sorgu evdeydi. Sungur Bey benim verdiğim kararı sorgulamadan önce kendi kararlarına bakmalı, hiç mantıklı değildi.
Arabaya bindiğimizden beri ağzımızı bıçak açmadığı için Pars bir yanında oturan Sungur'a bir de dikiz aynasından bana merakla bakıyordu. Gecenin kârlı olup olmadığını bile bilmiyordum. Çektiğim fotoğrafları incelemem gerekiyordu, bunu da eve sakladım.
"Hayırdır, içeride işler iyi gitmemiş belli de, ne zaman anlatacaksınız?"
Kollarımı göğsümde bağlamış camdan dışarıyı, akıp giden yolu seyrediyordum. Ormanlık alandan çıkıp şehrin ışıklarına yeni ulaşabilmiştik "Evde konuşabilir miyiz?"
"İyi, sen öyle diyorsan."
Yarım saat daha yol gittikten sonra sonunda eve ulaşabilmiştik, eve girdiğim gibi önce ceketi çıkarıp portmantoya astım, botlarımı çıkarıp kenara fırlatırcasına bırakarak salona adımladım, Sungur ve Pars'ta peşimden gelerek salona giriş yaptılar.
Vakit kaybetmeden ellerimi belime koyarak sorgu moduna geçmiştim bile "Evet Sungur Bey, Pars'a bu gece nasıl intihar etmeye yeminli gibi davrandığını anlatsana. Senin kafanda nasıl bir mantığa oturduğunu anlat, belki hak veririz."
Aldığı nefesle göğsünü şişirip tekli koltuğa oturdu, verdiği nefes bu gecenin bitmesini istediğini haykırır gibiydi. Bende bitmesini istiyordum, hatta daha erken bitmesini istiyordum.
Pars'ta diğer tekli koltuğa oturup sorgular bakışlarıyla Sungur'a baskı kurmaya başladı "Ne yaptın?" Sungur'un yanlış yapmasını beklediği için söyleyecekleri onu daha da hiddetlendirecekti büyük ihtimalle. Bunun olmasını istemesem de konuşmalıydık.
"Herif senin üstüne kumar oynamak istedi İlay! Yapmam gerekeni yaptım, yoruma açık değil."
Pars nefesini tutarak anlamayan bakışlarıyla bana döndü, "Ne demek senin üstüne kumar oynamak İlay? Kim o kancık orospu çocuğu?"
Hayretle gülerek karşılarındaki üçlü koltuğa oturdum "Yok, ben sizinle uğraşamam. Gerçekten bakın, uğraşamam. Ya tek bir isteğim vardı, kanıt bulmak! Adamı zaten tehdit ettin, istediği şeye müsaade etmedin, teşekkür ederim ama kazanan kaybedeni tek kurşunla öldürmek zorunda değildi mesela. Bıraksaydın da karşılığını ben verseydim, hakkımı savunabilirim."
"Seni beğendi, bizi birlikte sandığı için de beni kışkırtmaya çalıştı. Amacı beni kırşkırtıp girişimi yasaklatmaktı. İstediği karşılığı verseydim bu tek mekanla kalmayacaktı. Üyelerin girişini yaptığı gibi sorunları da bildirir, gerekli sebebi varsa istediği de kabul edilir. Babanın sağ kolu diyebiliriz bu nedenle sakin kalarak bunu önledim."
Bir de Karan Soykan'ın sağ kolu olması eksikti sanki. Bu herif her yerden çıkıp canımı sıkmasa bari.
"Çok sakin kaldın, gerçekten."
Sabır çeker gibi nefes verdi "Oyunu kazandım ama şimdilik öldürmeyecektim, öldüreceğim anı bekleterek eziyet çektireceğim. Yangın alarmını çalıştırmadan yanıma gelseydin anlardın."
Kurşun yanımızdan ayrılmadan önce yaptıkları son konuşma buydu. İhtimalleri göz ardı edersek intikam şekli etkileyiciydi. Yine ihtimalleri göz ardı edersek sunduğu sebepler de mantıklıydı.
İşaret parmağımı sallayarak anlaması için netlikle konuştum "Bana bak bir daha böyle saçma iddaalara girersen, hadi girdin diyelim kaybedersen kimseye bırakmam ben öldürürüm seni."
Sinirlenmesi gerekirdi, aksine çatılı kaşları keyifle havalandı, gergin kasları gevşedi, dudakları kıvrıldı, yüzünde hayret barındıran bir memnuniyet vardı. Arkasına yaslanıp gülüşünü büyüttü "Benim için bu kadar telaşlanman gözlerimi yaşarttı. Benden nefret ediyorsun sanıyordum."
"Senin için telaşlanmak mı." Dedim 'hah' dercesine "Sana orada da söyledim, biriz diyen sendin. Birimiz düşerse diğerini peşinden sürükler diyen de sendin, kendimi koruyorum kişisel algılama." Gözlerimi kinayeyle kıstım "Üzüleceksin ama sana karşı ne pozitif ne de negatif his beslemiyorum."
Bakışlarında beliren parıltı ve dudaklarında yer edinen imalı kıvrım sinirlerimi çıkaracağını haber ediyordu "Kendini kollarıma atarken hiç öyle durmuyordun."
"Sen..." Dedim dişlerimi sıkarak, küstah herif! Devamını yanımdaki koltuk minderini var gücümle fırlatarak verdim, terbiyesiz ne ima ediyordu?
"Ben seni kurtarmaya çalıştım." Minderi havada yakalayıp gülerken diğer tarafımdaki minderi de fırlattım, onu da diğer eliyle havada yakalamıştı. Keyfine diyecek yoktu, dişlerini göstere göstere gülüyordu. "Hani kendini kurtarmak içindi?"
Gerçekten sabrımın sınırlarında geziyordu "Ya sen oturma organınla mı düşünüyorsun Sungur? Yarım saattir ne anlatıyorum burada?"
Minderleri arkasına koyup rahatça yaslanarak yargılayan bakışlarını bana değdirdi "Ayıp." Asıl ona ayıptı.
"Kes sesini."
Sungur'un bana alaylı bakışları, benim ona sinirli bakışlarım sürerken gözlerimi en sonunda çekerek Pars'a döndüm.
Sabırsızca verdiği nefesin ardından "Eğer atışmanız bittiyse her şeyi detaylı anlatın artık." Demişti. İkimiz arasında gidip gelen bakışları bende duraksadı, şanslı kişi bendim. Odağımı hala bıyık altından gülen Sungur'dan çektim, gıcık herif.
Pars'a istediğini vererek Patron'un odası hariç her şeyi baştan sona detayıyla anlattım, odayı ayrı olarak anlatmak istiyordum. Ağzımdan çıkan her kelime de öfke patlaması yaşayarak soluyordu.
"Sungur, Kurşun denilen herif hakkında kendi canını tehlikeye atsa da iyi bir hamle yaptığını düşünüyorum. Bundan sonra karşınıza çıkarken on kere düşünecek." Onlar kadar iyimser olamayacaktım "Ya da direk işimizi bitirecek."
Başını kaldırıp onaylamaz anlamda cıkladı Sungur "O kadar kolay değil, yukarıdakiler gibi kafana göre adam öldüremiyorsun. Yapılanı yukarıya bildirirsin onlar adamlarıyla yapılması gerekeni yapar."
"Bu yapılması gerekene karar veren kişi Karan Soykan mı?"
"Üstte işlerin nasıl yürüdüğünü kimse bilmiyor, ya o karar verir ya da masadakilerle beraber olabilir." Haddinden fazla bilgi birikimi vardı, sorduğum her soruya cevabı vardı. Onda garip bir şeyler vardı, sadece mekanda boks maçına katılarak edinilecek bilgiler miydi bunlar?
İnsanların kendi kendine hüküm verip cezalandırması korkunçtu bunun yanı sıra kanun bilmez adamların bir araya gelerek kendi çıkarları için hüküm verip cezalandırması daha da korkunçtu. Çıkarları için masum birini öldürebilir veya farklı yollara başvurabilirlerdi. Buna da düzen diyorlardı.
"Pekala." Dedi Pars, başını belli belirsiz sallayarak "Bilmediklerimizle değil de bildiklerimizle yola devam etsek daha hızlı yol alırız. Bu gece ne buldunuz?"
"Evet İlay, odada ne buldun?" Diyerek Pars'a katıldı Sungur. Önce başımdakinden kurtulmak istedim, peruğu çıkarırken bir yandan anlatmaya başladım. "Vakit kaybetmemek için dosyaların fotoğraflarını çektim, onlara bakarız ama daha garip bir şey vardı. Odasında iki koca dolap vardı, çeliktendi, dosyalarda öyle ve almak istediğimde elektrik çarptı. Baya iyi koruyorlar." Peruğu çıkarıp saçlarımı çözdükten sonra ellerimle karıştırdım, kafa derim acıyordu. Saçlarımı genel anlamda toplamadığım için uzun süre toplu tutunca kökleri hemen acıyordu.
"Sistemde tutmak yerine daha garanti bir çözüm." Dedi Pars düşünceyle, "Başka ne vardı?"
Omuz silkerek arkama yaslandım, bacak bacak üstüne atıp başımı kaldırdım. İkisi de bana bakıyordu ama Sungur'un aklı başka yerde gibiydi.
"Elektrikli sistemin olduğu dolapta bir dosya dikkatimi çekti, Dominus Soykan yazıyordu. Onu merak edip alacaktım ama alamadım. Sen ne olduğunu biliyor musun Sungur?"
İsmini dile getirmemle kendine gelerek gözlerimizi buluşturdu. Başını ağır ağır sallayıp onayladı "Kuytu'da rütbeler var, Dominus mutlak hakim demek yani Karan Soykan. Wardens, bölge yöneticileri yani masadaki diğer üyeler. Vulgus, yönettikleri halk. İnferi, yer altına verilen isim, cehennemin bir alt katmanı gibi düşün. Orada bulunan tetikçilere, infazcılara Gladius deniliyor."
Yani o dosya tam anlamıyla Karan Soykan'ın bilgilerini barındırıyordu ve daha niceleri vardı. Ofladım "Keşke alabilseydim." Telefonumu çıkarıp ekranı açtım.
Ayağa kalktı Sungur "Fotoğraflardan elle tutulur bir şey çıkmazsa yeniden deneriz, önce elimizdekilere bakalım." En mantıklısı buydu, merdivenlere yönelirken "Bilgisayar getireyim daha kolay olur." Dedikten sonra merdivenlerden çıktı.
Pars'ta kalkıp yanıma gelerek soluma oturdu "Ondan hoşlanmıyorum ama güvenebileceğimize inanmaya başladım." Söylediklerinde samimiydi, sabah yaşadığımızdan sonra bu çok büyük bir adımdı, sevinmiştim. "Bu iyi haber." Bende güvenebileceğimize inanıyordum, her ne kadar sinirlensem de kendini ortaya atarak kontrol altına almaya çalıştı. Kendine güveninin altı boş değildi ve bu ona güvenmem için en büyük etkendi.
Sungur bilgisayarıyla aşağı inince sağıma oturdu, fotoğrafları bilgisayara aktarıp sırayla incelemeye başladık. Genel anlamda gelir gider hesaplarıyla doluydu sayfalar fakat bu kadarla kalmamıştı. İlgimizi çeken dört adres vardı, bu adreslerin yanında tarih, saat ve parantez içinde sayılar vardı. Adreslerin son tarih kısmında saatler belliydi ama parantez içi boştu. Çünkü ilk adreste ki tarih iki gün sonrayı gösteriyordu. İkinci adresteki tarih üç gün sonrayı, üçüncü adreste ki tarih dört gün sonrayı, dördüncü adresteki tarihte beş gün sonrayı gösteriyordu.
O gün ne oluyorsa, olan şeyden sonra parantez içini dolduruyor olmalılar. "Bu belirli saatlerde orada olmamız lazım." Dedi Pars, Sungur ile onayladık.
İkinci adresi gösterdi Sungur "Bu adresi biliyorum, arka sokağında yetiştirme yurdu var."
Korkuyla burkuldu midem, "Yetiştirme yurduyla alakası olduğunu sanmıyorum" umuyorum " çocuklarla ne işleri olur?" Lütfen olmasın.
Duraksadı bir süre, dudakları aralandı, konuşacak gibi oldu ama yuttu, söylemek istemedi ya da söyleyemedi. "Bilmiyorum." Dedi ardından, bildiğine emindim oysa, bir şeyler biliyorsa eğer bu çocuklarla alakaları var demekti. Kanım çekildi, pisliklerini çocuklara bulaştırmasınlar istiyordum.
Yutkunmasına bile izin vermeyen düşünceleri veya yaşanmışlıklarının üstüne gitmek istemedim, işimize yarayacak olsa zaten söylerdi.
İki saat süren araştırmanın ardından ekranı kapattım, elimizde adresler dışında elle tutulur bilgi yoktu. Umudum oralardan bir şey çıkmasıydı.
"Senin şu kameraları kapatan arkadaşın niye gelmedi?" Dedim sağımda oturan adama dönerek, başını geriye yaslamış gözlerini kapatarak duruyordu. Düzenli alıp verdiği nefeslerden uyuduğunu düşünmeye başlıyordum ki istifini bozmadan cevap verdi "Herkes mekandan koşarak çıkınca o da kaçmış, yarın sabah gelecek."
Sungur'a yavaş yavaş güvenmeye başladığım için arkadaşı çokta sorun teşkil etmiyordu, bu sorgulamayacağım anlamına gelmiyordu.
Zihnimi okumuş gibi "Güvenilir mi?" Diye sordu Pars, Sungur'dan cevap gecikmedi, tereddüt etmeden "Evet, ben ne kadar güvenilirsem o da o kadar güvenilirdir."
Benim gözümde güvenilecekler konumuna geçiş yapması yüksek ihtimalken Pars'ta şüpheliler listesine geçtiğine emindim. Yarın tanışınca karar verebilirdik. Sıkıntıyla derin bir nefes verip bende başımı geriye yaslayıp tavana çevirdim gözlerimi. Zihnimde canlanan annem ve abimle burukça gülümsedim. Söz verdim, sonuna kadar gideceğim.
🌕🌕🌕🌕🌕
BİR DAHAKİ BÖLÜMDE GÖRÜŞÜRÜÜÜZ
Yorumlar