top of page

26.BÖLÜM

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 2 Eki 2025
  • 12 dakikada okunur

Telefonumdan yükselen ard arda

bildirim sesleriyle açtım gözlerimi, sabah sabah kim bu kadar mesaj atardı?


Uykulu gözlerle elimi yatakta gezdirip telefonumu aramaya çalıştım, en sonunda ayak ucumda hissettiğim telefonumu çekerek aldım.


Yarım yamalak açtığım gözlerimle bildirim paneline düşen bildirimlere baktım, kızlarla olan gruptandı.


'DERBEDER'


Dicle: Efil üzgünüm ama bu haber önemli, ABİM DEDİ Kİ OFLAZ KİMSEYE HABER VERMEDEN İSTANBUL'A TAYİN İSTEMİŞ VE İSTANBUL'A TAŞINMIŞ.


Eda: Ne? Neden söylemedi?


Leyla:Onu bırak, ne zaman gitmiş? Nasıl fark etmedik?


Dicle: Sanki buradayken çok görüyorduk yüzünü, abim evine gitmiş bakmaya. Kapıyı açan olmayınca aramış Oflaz'ı, İstanbul'da olduğunu söylemiş.


Dicle: İki gün olmuş herhalde.


Eda: Efil, yanına geldi mi?


Ne diyecektim ki şimdi?


Efil: Geldi.


Eda: ŞAKA!


Leyla: Nasıl geldi? Ne dedi?


Dicle: Ne yaptınız?


Leyla: Ne yapacaklar Dicle? Konuşmuşlardır.


Leyla: Herhalde


Leyla: dimi?


Leyla: Efil cevap versene.


Leyla: Ne yaptınız?


Efil: Saçmalamayın, tabi ki konuşmadık.


Leyla: Demiştim bak konuşmuşlar.


Eda: Ne?


Dicle: Ne demek konuşmadık!


Leyla: Konuşmadık derken?


Eda: Bedenleri konuşmuş mzmcmdmf


Eda: Özlemişler ne yapsınlar.


Dicle: Terbiyesiz.


Dicle: Öyle mi gerçekten?


Leyla:Bana bir şeyler oluyor, konuşsananEfil!


Nasıl böyle düşünürler aklım almıyor, o kadar kolay mıydı bu işler? Yüz yüze gelince hemen affedip birbirimizi yatağa mı atacağız yani?


O kadar basit değil.


Efil: Saçmalıyorsunuz.


Güldüm.


Efil: Konuşmadık, ben onu boğmaya çalıştım, neredeyse öldürüyordum ki avukat olduğum, mesleğimi ne kadar sevdiğim ve onun yüzünden bunu yabana atamayacağımı hatırlayınca bıraktım. O da baktı ben delirmişim, korkarak ayaklarını götüne vura vura kaçtı.


Kahkaha atıyordum.


Dicle: Bende ciddiyetle okuyorum


Leyla: kızım düzgünce anlatsana şunu.


Eda: Bana inandırıcı geldi, yürü kız. Öldürmeden bırakmasaydın.


Efil: öptüm seni minnoşum.


Eda: bende seni öptüm.


Dicle: Kopmayın bir, Efil anlat şunu hadi.


Leyla: Meraktan kuduruyorum, Efil hadi be!


Efil: Tünele giriyorum kızlar, müsait olunca ararım. Bay!


Sohbetten anında çıktım, başka zaman arayıp anlatmak daha iyi olurdu.


Ard arda düşen bildirimlerde bana ettikleri hakaretlere gülerken düşen en son bildirim Merve'nindi.


Merve: İnanamıyorum, Oflaz İstanbul'a tayin mi istedi?


Merve: NE YANINA MI GELDİ! AŞIK BU ÇOCUK


Gülerek telefonu kapatıp kenara koydum. Herkes kafayı yemiş, bir de bana normal değilsin derler.


Yataktan inip terliklerimi giyinip dadan çıktım, aşağı kattan gelen sesleri takip ederek indim. Saatin kaç olduğuna bakmamıştım ama herkes kahvaltıda olduğuna göre sekiz civarı olmalıydı.


Emre merdivenlere yönelirken diğerleri kahvaltı masasına geçiyordu, beni görünce durdu "Bende seni kaldırmaya geliyordum abla. Dün gecenin rövanşı olacaktı."


Kulağından tutup aşağı çektim, acıyla sızlanarak kurtarmaya çalıştı "Yaptıklarından sonra bir de rövanş mı diyorsun? Elimde kalacaksın." Bizi gülümseyerek izleyen Duru'yı görünce kulağını bıraktım "Dua et misafirimiz var, yoksa elimden çekeceğin vardı."


Söylenerek arkamdan geldi "Kızın misafirliği kalmadı, bizden oldu zaten. Geceden beri yaptıklarınızla bir karizmamda kalmadı sağ olun. Gelen vurdu giden vurdu, şamar oğlanı yaptınız beni."


Omuz silktim "Kendin zorladın, gel bana vur dedin, kaşındın. Bende duyarlı bir abla olarak bu isteğini karşılıksız bırakmadım." Alıngan ifadeyle devam ettim "Şükretmen gerekirken nankörlük yapıyorsun."


" Ya ya, ne demezsin. Şükretmem mi?" Derken alaylıydı. Nankör işte ne olacak.


Duru bu durumdan keyif alan gülümsemesiyle bana döndü "Ben tek çocuğum, kardeşim veya büyüğüm olsun isterdim. Evde sessiz büyümek kötü oluyormuş, dün gece anladım."


Emre inanamıyormuş gibi güldü " Bunu tam olarak dün geceki hangi noktada anladın?"


Dudaklarını birbirine bastırarak gülüşünü bastırmaya çalıştı Duru, başaramadı "Odanın kapısını açınca sizi ailenizin ayak dibinde düşmüş şekilde görünce." Duru'nun gülüşüne karşılık vermemem imkansızdı. " Yani, benimde sinirlenip dövebileceğim kardeşim olsa fena olmazdı." Diye eklemesi gülüşümü büyüttü. Haklıydı, iyi terapi oluyordu.


Öyle mi dercesine kaşları havalandı Emre'nin bu ifadesi ucundan alaylı bir tehdit barındırıyordu "Şirkette görüşürüz o halde Duru Hanım."


Duru'nun gözleri büyüdü, başını eğerek sessizleşip güldü. İnanamıyorum gözümün önünde cilveleşiyorlar! Emre çocuğum ne çabuk büyüdü böyle. Duygusal bir ablayım şu an.


Babam çayını masaya bırakıp bana döndü "Kapının önünde koruman bekliyor Efil, onsuz hiçbir yere gitmeyeceksin. Karakolla da görüştüm, adamı arama işini hızlandıracaklar. Yakında yakalanır, sen yine de çok dikkat et. Gerekmedikçe dışarıya çıkma."


"Tamam baba." Hala dün gece söylediklerinin şokunu atlamamıştım, annemde atlamamış olmalı ki sessizlikle sandalyesinde oturuyor, kimseyle göz teması kurmadan kahvaltısını yapıyordu. Şimdilik onunla münakaşaya girmek istemediğimden bende sessizlikle kahvaltımı yaptım.


Bugün müvekkilimle görüşmem olduğu için odama çıkıp üstümü değiştirdim. Ayna da kendime bakıp son düzenlemeleri yaparken bir yandan Oflaz'ı düşünüyordum, acaba dün gece ben gittikten sonra ne yapmıştı? Evine mi gitmişti, yoksa arkadaşlarıyla oturup yemek mi yemişti?


Evrak çantamı alıp odadan çıktım, giriş kata indim. Annem koltuğa oturmuş televizyondan sabah programı izliyordu, ses etmeden evden çıktım. Kapının önünde bekleyen adamı unuttuğum için bir an afallayıp kim olduğunu düşündüm.


İri cüssesiyle bana dönerek elini uzattı "Merhaba Efil Hanım, ben Orhan. Korumanızım."


Uzattığı elini sıkarak gülümsedim "Merhaba memnun oldum."


"Bende öyle." Arabamı işaret etti "Buyrun lütfen." Birde şoförlüğümü yapacaktı sanırım, sorun yoktu.


Bahçenin dışına park ettiğim araba doğru yürürken biraz ileride kaldırım kenarına park edilen araba dikkatimi çekti, hayır araba değil sürücü koltuğunda kollarını bağlamış bekleyen kişiydi dikkatimi çeken. Anlaşılan ne evine gitmişti, ne de evimde kalmıştı. Peşimden buraya gelmişti.


Arabanın kapısı açıldı, doğrudan bana bakarak indi, rotasını şaşırmadan saniyeler içinde karşıma dikildi. Gözleri uykusuzluktsn olsa gerek kızarıktı, yorgun gözüküyordu.


Arkamdaki adama çevirdi gözlerini, başını belli belirsiz sallayarak sordu "Bu adam kim?"


Kollarımı bağladım "Babamın beni korumak için görevlendirdiği Orhan Bey."


Sinirle yüzünü sıvazlarken söyleniyordu "Ne Naimi bitiyor, ne Meriç'i, ne Orhan'ı, delireceğim." Kıskanmasının verdiği hazla güldüm, gözlerini açtığı an dudaklarımı birbirine bastırıp ciddiyete bürünmeye çalıştım "Ne dedin, anlayamadım?"


"Biz neyinize yetmedik diyorum Efil Hanım?"


"Sizi işinizden alıkoymak istemedim, hem Orhan Bey işinde iyi olmasa babam onu görevlendirmezdi. Eminim en az sizin kadar iyi yapıyordur işini."


"Daha ne kadar iyi olduğumu göstermemiştim bile." Orhan'a attığı öldürücü bakışlardan arınarak baktı gözlerime büyük bir adımla tam dibimdeydi "Göreceksin." Dedi fısıldayarak.


"Neyi?" Dedim anlamayarak


"Beni." Gözlerinde gördüğüm parıltı içimi tamamiyle aydınlattı, kalbimin atışı istekle hızlandı. Onu görmeyi hiç bu kadar istememiştim.


Gözlerimde ne gördüyse memnuniyetle gülerek uzaklaştı, gitmesini istemiyordum ama ses etmedim. Gitmesi gerekiyordu. Arabasına binişini izledim, bindikten sonra başıyla selam vererek uzaklaştı. Dudaklarımda oluşan tebessümle gidişini de izledim, deliriyordum sanırım.


"Efil Hanım, gidelim mi?"


Ne zamandır boş yola bakıyordum acaba? Onayladıktan sonra Orhan şoför koltuğuna, bende sağ koltuğa bindim. Saçma tebessümümle ardımda bıraktım yolları.


...


Önce müvekkilimle görüşmeye gitmiş ardından büroya geçmiştim, öğle yemeğine çıkmadan önce halletmem gereken işler vardı. Odama çıkarken bile Orhan Bey hala arkamda beni takip ediyordu. Güvenliğim için bile olsa gittiğim her yerde takip edilmek pek hoş hissettirmese de bir süre katlanabilirdim. O adamın yaşattığı korku büyüttü, eğer kaçamamış olsaydım şu an hayatta olamayabilirdim.


Düşüncelerimden sıyrılarak odama girdim, Orhan Bey benden önce odama bakıp ardından çıkarak kapının önünde bekleyeceğini söyleyerek yerini aldı, böylesi daha iyiydi. Odamda kimseyi görmeyi beklemediğim için Meriç'in masamın önündeki koltuklardan birinde oturduğunu görünce tebessümle merak arası bir ifadeyle "Meriç!" Dedim. "Hoş geldin."


Beni görünce gülümseyerek ayağa kalktı, "hoş buldum Efil." Kısa sarılmanın ardından ayrılırken arkadı dönmüş koltuğum ön tarafına dönerken, koltuğumda oturan kişiyle neşeyle bağırdım "Nazlı!"


"Efil!" Ayağa kalkıp kollarını bana sarınca bende sıkıca sarıldım. "Çok özledim seni!" Demesiyle bende bağırdım "Bende!"


Meriç'in "Bu kadar çabuk mu?" Demesiyle gülerek birbirimizden ayrıldık "Anlayamazsın." Dedim hava atar gibi, o ciddiye alarak gözlerini gözlerimden ayırmadan "Evet, anlayamam sanırım." Demişti, bu bakışta neydi şimdi? Hiç hoşlanmadım.


Nazlı benden ayrılıp koltuklardan birine otururken bende kendi koltuğuma geçtim. "Ee nasılsınız?"


Nazlı üzülerek başını omzuna eğdi "Bizi boşver, asıl sen nasılsın Efil. Hemen gelemediğim için kusura bakma."


"Saçmalama, işin gücün vardı. Hem yapılması gereken yapılıyor merak etme. Bizim elimizden bir şey gelmez."


İmalı gülüşü yerini aldı, Meriç'in ağzı boş durmamıştı anlaşılan. Söylemişti olanları.


"Evet evet, aldım haberlerini. Oflaz Şahinoğlu ha? Şu unutulmaz aşkın koruyucun olarak geri dönmüş!"


Meriç'in bunlardan haberi yoktu, şu an ilk defa duyduğu için şaşkın ifadesiyle kaşları çatıldı. Sessizlikle dinlediklerini idrak ediyordu.


"Benim içinde beklenmedikti, bir anda karşımda gördüm."


Nazlı benden daha heyecanlıydı "Ne hissettin görünce? Hadi anlat merak ediyorum, ne konuştunuz, özür diledi mi? Sevdiğini söyledi mi? Unutmuş mu seni? Geçmişe dem vurdu mu yoksa geçmiş kapanmış gibi sadece görev icabı mı gelmiş? Hepsini anlat!" Nefessiz sıraladığı soruların çoğunun cevabı tek kelimeydi


" Evet."


Beklediği cevap bu değildi Nazlı'nın, heyecanına ket vurmuşum gibi ofladı "Ya kızım hangisine evet? Anlatsana."


"Senin umduğun soruların cevabı evet, sırf görev için gelmemiş. Görevi benim için üstlenmiş. Unutmamış, şans istiyor."


Nazlı'nın heyecanıyla içimdeki bütün olumsuzluklar uçup gidiyor yerini heyecana bırakıyordu. Nazlı şu ana kadar hep siz ayrılamazsınız, yarım kalmışsınız, sizin sıkıntınız yok dışarıdakilerden nefes alamamışsınız demişti. Bu aşkın noktalanmaya ihtiyacı var, ya sonsuzlukla noktalanacak ya da yarayla diyordu. Yara ihtimali korkutuyordu, yaradansa yarım kalma ihtimali daha iyiydi bana göre. Ama Nazlı'ya göre ya iyi ya kötü bitmeli, yarım kalmışlık insanı öldürür diyordu. Gereksiz umut edersin, hayatına devam edemezsin diyordu.


Kısacası içinde kalmasın, pişman olacaksan da yapıp pişman ol diyordu.


Elini heyecanla masaya vurup ayağa kalktı Nazlı "Buna bir oyun havası gider hocam!" Telefondan heyecanla oyun havası ararken engelleyemediğim bir gülüşle onu izliyordum. Gerçekten enerjimi arşa çıkarak bir enerjisi vardı. Beni umut ışığıyla dolduruyordu.


"Neden ayrılmıştınız?" Diyerek bütün heyecanımıza ket vurdu Meriç, belki de sadece benim. İçimdeki umut anında söndü, yüzüm düştü. Nazlı buna izin vermek istemiyor gibi oyun havasını başlatıp sağ bacağını bir öne bir geri atarken Meriç'e doğru konuştu "Bununla ilgilenmiyoruz, herkes ikinci şansı hak eder. Geçmiş geçmişte kaldı, önümüze bakalım."


Meriç fazla katıydı "Geçmişin neden geçmişte kaldığı da önemli Nazlı, kızı boş yere yanlışa sürükleme."


Karşımda şeytanla melek atışıyor gibi hissediyordum. Şeytanı hep selenadaki hades gibi hayal ederdim küçükken, keşke öyle aptal, eğlenceli ve tatlı olsaydı. Nazlı ise gerçekten Selena'ydı, dimdik ayakta duruyor herkesi sinesine çekiyordu. Özellikle de beni.


Oyun havası arkada çalarken gerginlik yükseldi, Nazlı oynamayı bırakıp Meriç'e yaklaştı "Geçmiş, koca bir yanlış anlaşılma silsilesi yüzünden geçmişte kalmış Meriç. Her şeyin açıklaması var ve bana göre mantıklı açıklaması olan her şey sineye çekilebilir. Tabi tekrarlanmadığı sürece. Ve şu an tekrarlanmış bir şey yok, ikinci şansın riski var ama aşkın mantıkla işi yok. Asıl şans vermezse pişman olur. Sonuçta" gözüne sokmak ister gibi elin kaldırıp beş parmağının beşini de salladı "Beş yıllık bir unutamayıştan bahsediyoruz."


Göz bebekleri titredi Meriç'in, gözlerini kapatık sinirle güldü. Ardından açarak ikimize baktı "Takıntı olduğunu düşünürdüm, saplantı olarak adlandırırdım ama siz umut diyorsunuz. Siz bilirsiniz. Umarım üzülmezsin Efil."


Konuşmamıza fırsat vermeden odadan çıkıp gidince arkasından bakıp kaldım, bu aşırı tepki yersizdi. Hata benim hatamdı. Ona ne oluyordu?


Nazlı ise bir o kadar umursamazdı, açtığı oyun havasıyla oynamaya devam etti "Onun senden hoşlandığı çok kez söyledim, bana saçmalama dedin. Al sana kanıt."


Haklıydı.


"Olamayacağımızı çok kez ima ettim, anlamalıydı."


"Böyle erkeklere açık açık söylemedikçe anlamazlar. Ya mesafe koyacaksın ya da karşısına geçip benim seninle işim yok diyeceksin." Kollarımdan çekiştirip ayağa kaldırdı, ritme göre sergilediği hareketlere ayak uydurmam için kollarımı bir o yana bir bu yana savuruyordu.


"Keşke dediğin gibi kolay olsa."


"Çok kolay, bak." Yaptığı hareketleri abartılı şekilde yapmaya devam ederken bana gösteriyordu "Bir şöyle at bacağını, bir böyle." Güldüm bu haline, konudan konuya atlamakta üstüne yoktu. Hoşuna gitmeyen konuyu değiştirmekte de ustaydı. Ona katılarak bir süre oynadım, enerjisine yetişmek oldukça zordu ama en azından çabalıyordum.


.....


Öğle yemeği için Doruk aramıştı, Ada'nın sürekli beni sorduğunu ve artık gelmem gerektiğini söylemişti. Bende itiraz etmeden bu teklifi kabul etmiştim, bir haftadır gitmiyordum ve Asu'yu da Ada'yı da çok özlemiştim. O minik kız her defasında beni güldürmeyi, kalbimden vurmayı, sevgisiyle yumuş yumuş etmeyi başarıyordu. Bu nedenle deşarj olmak için haftada bir yanına gitmem şarttı.


Sabahtan beri Oflaz'da ortalıklarda yoktu, acaba gün içinde görür müydüm veya akşam yanıma gelir miydi? Beni göreceksin derken tam anlamıyla ne demek istemişti? Aklında bir şeyler olduğu belliydi ama tam anlamıyla anlamak mümkün değildi.


Kafenin kapısından içeriye girdim, kafenin çocuklu aileler için bir bölümü de vardı. Kafenin içinden çocukların boyutunda minik bir koridor çocuk evi gibi inşa ettikleri eve uzanıyordu. Çocuksuz gelenlerin gürültüden uzak durması için düşünülmüştü, hemde o küçük koridordan geçip güzel bir eve varmak çocuklar için ilginçti, dikkatlerini çekiyordu.


Kafeye girdiğim gibi ne Doruk'a ne de Asu'ya selam vermeden hemen o koridordan geçtim, eminim ki Ada oradaydı, hiç çıkmıyordu. İnsan her gün aynı yerde oynamaktan sıkılmaz mıydı? Çocuk hayalgücü işte, her gün farklı oyunlar kurup oynuyordu, çokta dilliydi, hemen arkadaşlık kuruyordu. O anlamsız kelimeleriyle nasıl yapıyordu bilmiyorum ama bu konuda beni bile aşıyordu.


Orhan'da iri cüssesiyle peşimdeydi, peşinden gelip buraya girmesi komik gözüküyordu.


Mutfak bölümünde ki eşyalarla oynayan Ada'yı görünce adında gülümsedim "Ada!"


Sesimi duyduğu gibi başını kaldırıp şen gülücüklerinden birini sundu bana, işte şimdi günüm aydınlandı.


"Efi" diyerek ayağa kalktı hemen, kollarını iki yana açtı "Efi, Efi!"


Beklentisini karşılıksız bırakmayıp hemen kucakladım onu "Efendim Ada, Ada, Ada." Onun gibi tekrarlayarak öpmeye başladım "Ada'cık."


"Efi'cik." Demesiyle kahkaha atarak güldüm "Eficik mi? Seni yerim kızım, bana bak hanımefendi. Seni yerim, böyle tatlı olmaya devam edersen seni yerim kaçamazsın."


"Efi, Efi" demeye devam ettikçe içimde bir yer huzur buluyordu. Yanımda Duran Orhan'ı gösterdi işaret parmağıyla "O ki?" Ellerini iki yana açıp kim olduğunu soruyordu, sanırım bu tatlığı gerçekten yemem gerekiyordu.


"Orhan." Dedim ifadesiz duran adamı işaret ederek, omzumla kolunu dürttüm "Biraz gülsene be adam, çocuk korkudan altını pisletecek."


Soran ifadesiyle ciddi olup olmadığımı sorguladı, başımı aşağı yukarı sallayıp ciddi olduğumu söyleyince dudakları yavaş yavaş kıvrıldı, bu kadar zor olamaz.


"O Orhan." Dedim Ada'nın yanaklarından tekrardan öperek "Orhan abi."


"Oha abi." Demesiyle kahkaham kaçınılmazdı "Oha abi ya." Dedim gülerek, oyun alanından çıkarken "Oha abi haklısın, bu daha güzel oldu."


Kafeye girince tezgah arkasında aralarında konuşan Doruk ve Asu'yu gördüm, "Annesi, biz geldik."


"Gördük." Dedi Doruk "Kapıdan girdiğin gibi oraya gidiyorsun." Ve o odayı izleyen kameralar vardı, ebeveynlerde görsün diye kafenin içine ekran takmışlardı.


"Ne yapalım, her hafta bir fırt çekmeden kendime gelemiyorum. Adakolik oldum." Kollarını boynuma sarınca daha sıkı sarıldım, gerçekten bu farklı bir tattı.


"Ama o Ada'cığın mama saati geldi, ben onu alayım. Sende karnını doyur." Diyerek yaklaşan Asu'ya utanmasam hanım hanım bunlar benim yavrularım diyerek kaçıracaktım.


El mahkum "Tamam o zaman." Diyerek teslim ettim. Ada'yı kucaklarken arkamdaki adamdaydı Asu'nun gözleri "Ne iş?"


"Babam koruma atadı, sorunlu bir müvekkil varda. Önlem olarak yani."


Doruk mahalle abisi triplerine girerek yaklaştı, elinde tesbihi eksikti yalnızca "Sorun çıkarsa haberimiz olsun."


Burnumu kırıştırdım "Çoluklu çocuklu adamsın, otur kafeni işlet. Gerekli merciler uğraşıyor."


Asu kocasının omzuna elini koyarak onayladı "Haklı." Ardından gülerek fısıldadı "Yakışıklı adam mış."


Yok artık diyecek oldum, olabilirdi ama benlik değildi. Benim vermek üzere olduğum tepki Doruk'tan geldi "Yok artık, kocan yanında be kadın. Bu kadar olmaz."


Cilveyle süzülerek güldü Asu "Benim rotam belli, ben başkası için konuşuyorum." Doruk anında eriyerek yakalarını düzeltti "Ha şunu bilelimde yani."


Resmen karşımda birbirlerini yiyorlardı, buna son vermeliler!


"Siparişim var." Dedim hemen araya girerek, Doruk kasanın arkasına geçip siparişimi almak üzere bekledi, istediklerimi söyledikten sonra her zamanki gibi para almadı, bu savaşa girmiyordum artık, her defasında kaybediyordum.


Tezgahın üstüne istemediğim halde kahve bardağı bıraktı "Al, siparişini beklerken içersin."


"Zaten para almıyorsun, bir de kahve mi veriyorsun Doruk?"


"İç işte Efil, ne olacak bir kahve. Hem sende burayı açarken çok yardımcı oldun, karşılık almadın." Her defasında bunu öne sürmeye çalışarak benden para almıyordu, kendisini borçlu hissetmesin diye sessiz kala kala iyice suyunu çıkarmıştı.


"Hadi hadi al, sorun çıkarma."


Bardağı aldım, gözüme kestirdiğim yere gitmek üzere bir kaç adım atmıştım ki ansızın karşıma çıkan bedene çarpmam kaçınılmazdı, elimdeki kahve ikimize de dökülse de en çok onun üstüne dökülmüştü. "Çok pardon!" Dedim panikle "Bir de beyaz, umarım çıkar."


Doruk'tan ıslak mendil istemek için döneceğim sırada duyduğum tanıdık sesle duraksadım "Sorun değil, üstüme dökülen her damlası için yemeğe çıkarsak sizi affedebilirim."


Bu ahlaksız teklif tek bir kişiden gelebilirdi, başımı kaldırıp karşımda dikilen bedenin sahibine baktım, Oflaz arsız gülümsemesiyle karşımda dikiliyordu. Dudaklarım aralandı, tam karşılık verecektim ki tanışmak adına elini uzattı "Ben Oflaz Şahinoğlu."


Baştan tanışalım demişti, beni göreceksin demişti, bundan bahsediyordu. Şu an bize her şeye sıfırdan tanışma şansı veriyordu. Birbirimize sıfırdan güven inşa etme, tekrardan aşık olma, yeni bir ilişki şansı veriyordu.


Çok düşünmüştüm, bazen delirecek gibi olmuştum, bunların hepsi ya devam etseydik nasıl oldurduk üstüneydi. Ben onu seviyordum, aşıktım ve bu oyuna dahil olacaktım. Ona tekrardan güvenme, aşık olma şansını kaçırmak istemiyordum. Bu sefer her şeyden ve herkesten uzak, sadece o ve ben. İlişkimize kimseyi karıştırmadan tekrar başlama şansı, kaçıramazdım.


En baştaki sarsılmaz duvarı tepkisiz kaldığım her saniye biraz daha yıkılıyordu fakat o kadar kararlıydı ki eli titremiyordu bile, bakışlarındaki sevgi sönmüyordu.


Uzattığı eli tuttum, gözlerindeki parıltı yerini belli etti "Efil Aydın." Dedim tebessümle "Kahve için kusura bakmayın lütfen."


"Dediğim gibi üstüme dökülen her bir damla kadar benimle yemeğe çıkarsanız sizi affedebilirim."


Güldüm bu teklifine "Kaç damla dökülmüştür peki? Beş?"


Cıkladı keyifle "Sayamayacağımız kadar çok." Tek kaşı havalandı "Kulağa nasıl geliyor?"


"Uzun ama ikna edici." Dememle memnuniyetle salladı başını, yanımızdaki boş masayı işaret etti "Şimdiden başlayalım öyleyse." Çoktan yemeklerle donatılmış bir masaydı, ben gelmeden Doruk ve Asu'yla çoktan plan yapılmış anlaşılan.


Ben masaya yönelmiştim fakat o Ada ile ilgilenen Asu'ya dönerek sitemle konuştu "Yakışıklı adam mı? Cidden mi?"


Omuz silkti Asu "Ne be? Doğruları da mı söylemeyelim, belli etmeyin dedin belli etmedim işte."


Homurdanarak yanıma geldi Oflaz, bu haline gülmemek elde değildi. Masaya karşılıklı oturarak yerlerimizi aldık. Masaya oturana kadar karnımın bu kadar aç olduğunu fark etmemiştim bile.


"Kaç yaşındasınız." Sorusuyla bakışlarımı yüzüne çıkardım, gözleri ilgiyle üstümde geziniyordu. "26, siz?"


"28"


"Peki çağımızın en önemli tanışma sorusunu sorayım o zaman hemen, bu işin rengini değiştirebilir." Kaşları çatıldı anlamsızca "Nedir?"


"Evli misiniz?" Dedim gülerek, "Sonuçta çoğu erkek çok eşliliği savunarak kendisine bunu hak görüyor. Siz o erkeklerden misiniz?"


Duraksadı önce, düşünür gibi yaptı "Evliyim." Dedi ciddiyetle, oyunuma ayak uydurduğunu düşündüm ama fazla ciddiydi. "Anlamadım?" Dedim yaklaşarak "Evliyim mi?"


İstifini bozmadan onayladı "Evet, kahveti üstüme döktüğünüz an beşinci damlanın yemeğinde çoktan evet demiş nikah pastamızı yiyorduk. Bence bu beni evli yapar."


Beni gerçekten bir gün gerginlikten öldürecekti! Dumanı tüten çay bardağımdan çay kaşığını çıkardığım gibi masanın üstündeki eline değdirdim, refleksle irkilerek elini çekerken bir yandan gülüyordu. "Aptal mısın sen? Kalpten gidiyordum burada."


"Ne dedim ben şimdi ya? Seninle evliliği hayal ettim diyorum, seninle evliyim diyorum. Ne desem yaranamıyorum arkadaş."


Öyle mi dercesine havalanan kaşlarımla gözlerimi kıstım "Bana yaranmak için mi konuşuyorsun? İçinden geldiği için mi?"


Sabır çeker gibi soluklandı "Ben yine nerede yanlış yaptım? Durma çaydanlık devir kafamdan aşağı yoksa ben delireceğim."


Karşımda ne yapacağını bilmez haliyle kıvranması fazla komikti, gülmeye başlayınca bıkkınca nefes verdi "Zaten gerginim, bir de benimle dalga geçmeye utanmıyor musun?"


"Yo" dedim uzatarak "gayet de hoşuma gidiyor." Bulunduğumuz durumun farkına vararak ciddiyete büründüm "Ne bu laubali tavırlar, biz yeni tanışıyoruz arkadaşım. Sen bu gidişle beşinci damlayı bırak, sonuncu damlada bile yiyemezsin o nikah pastasını."


Hiç şansın yok der gibi gülerek kaldırdı başını, " Bana meydan okumayın lütfen, yoksa beşe kalmaz o nikah pastasını yerim, üstüne sizi de yerim."


Söyledikleriyle gözlerim büyüdü, ne kadarda arsızdı öyle. Yaşlandıkça dilinin kemiği yok olmuştu. Masanın üstündeki eline vurdum uyararak "Terbiyesiz ve arsızsın. İlk buluşmada söylediğin şeylere bak."


Cevabı gecikmedi "Netim kızım, gördüğüm gibi vuruldum size. Ben sizinle ilişki eylemek isterim." Diyerek saçmalamasıyla gülmeye başladım, gerçekten kafayı yemişti. "Eylemek mi, gerçekten mi?" Dedim gülüşlerimim arasında, koskoca komiser olmuştu ama karşımda çocuk gibi davranışları değişmemişti.


İlk buluşma için fazla hızlı gittiğini söyleyerek teklifini reddettim, bunun tribine girmiş olsa da yemek gayet güzel geçmişti, birbirimizi sıfırdan tanıyormuş gibi yapmak sandığım kadar kötü değildi. Birbirimizi az çok tanıyorduk ama beş yıl sonraki bizi hiç tanımıyorduk, bir bakıma gerçekten sıfırdan tanışıyorduk. Umarım hayal ettiğimden daha güzel geçerdi.

Son Yazılar

Hepsini Gör
30.BÖLÜM

2 AY SONRA   "Neden bu kadar hızlı? Neden bu kadar hızlı evleniyorsunuz?" Emre karşıma geçmiş bana hesap sorarcasına sorguluyordu, kollarını bağlamış bir sağa bir sola yürüyordu "Nereye aceleniz var,

 
 
 
29.BÖLÜM

Oflaz'la yüzük taktığımız, bize göre rüya ailemize göre kabus olan gecenin üstünden üç gün geçmişti. Ne annelerimiz tekrar birbirine girmiş, ne de farklı bir sorun çıkarmışlardı. Oflaz'ın annesi ve ba

 
 
 
28.BÖLÜM

Oflaz'ın yanından ayrılınca telefonuma Emre'den gelen mesajla babaannem ve dedemin eve geldiğini öğrenmiştim. Attığı mesaj şöyleydi.   Emre: Ecelinin sebepleri geldi abla   Efil: O ne demek?   Emre: B

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page