17."ŞANLI MAĞLUBİYET"
- ozgemcakirci
- 23 Şub
- 23 dakikada okunur
"ŞANLI MAĞLUBİYET"
Breakin dishes - Rihanna
Let the world burn - Chris Grey
Bir İhtimal Halim- Dedüblüman
"İlay! "
"Abi! " Zifiri karanlık bir kabus gibi üstüme çökmüştü, sesler duyuyordum, hepsi bana sesleniyordu. İçlerinden birini seçebildim, abimdi. Can havliyle bir sağa bir sola atılıyordum, arıyordum ama yoktu.
"Git İlay! Uzaklaş." Beni bir kere daha uzaklaştırıyordu kendisinden. Ortam karanlıktı, uzay boşluğu gibi, yalnızdım. Kimse görünmüyordu, yine yalnızdım.
"Bizim beraber olduğumuz bir evren hiç mi yok abi?"
"Git İlay, uzaklaş!"
Bir anda karşımda o belirdi, babam. Kollarını iki yana kocaman açmış bana sevgiyle bakıyordu "Bana gel İlay. Bana gel kızım."
Kızım demişti değil mi? Bana gel kızım, aslında buna kanacak yaşı geçmiştim ama çocuk olmak istedim, yaşımı unuttum ve kanmak istedim. Belki saçımı okşardı, sevgiyle kızım demişti sonuçta. Bunu da yapardı, sonra hiç kanmazdım.
Koşarak açtığı kollarının arasına girdim, bedenime sardığı kollarından sıcaklık değil acı aktı bedenime. Kollarında milyonlarca iğne varmış gibi battı, kanattı yine.
"Canım acıyor." Dedim ağlamaklı "Hep canımı yakıyorsun."
Kollarımın arasındaki bedeni yavaş yavaş silikleşirken yüzünde bir şeytanın zafer gülüşü vardı "Acıtacağım." Demişti, inkar bile etmemişti.
Bedeni gitse de vücuduma saplanan iğneler ve bıraktığı acı kaldı.
"İlay Hanım!" Bedenime batırılan binlerce iğneden kurtulmak istercesine kendimi yanımda beliren ateşe attım.
"İlay Hanım."
Yangının içinde her şey başıma yıkılmıştı. Üstüme düşen harabenin dışından yükselen sesi algılamak zordu, bana seslenecek kimse yoktu, benim artık kimsem yoktu. Çiçekler açtırmaya çalıştığım hayatımda toprağıma gübre olarak bile kullanmayacağım leşlerin kurbanı olmuştum.
"İlay Hanım! Uyanın lütfen!"
Derinden gelen sesler ne uzaklaşıyor ne yakınlaşıyordu, olduğu yerde gelmemi mi bekliyordu? Cayır cayır yanan bedenimi avlamak isteyen biri daha mıydı yoksa?
"İlay uyan!" Bu sefer ki tanıdık sesle titredim. Ruhuma erişmeye çalışan alevler ile arama dağ gibi dikilen bedenin sesiydi. "Kraliçe!" Gür sesi direncimi kırdı, tanıdık bu seste mi beni avlamaya gelmişti?
Yanmayı bekleyen bedenimi hissetmemekle birlikte gürleyen kişinin yüzünü son kez görmek için zorlukla araladım gözlerimi. Sinirliydi yeşilleri, öfkeli ama bir o kadar da umut fısıldar gibi bakıyordu ruhuma. Dimdik duruyordu karşımda, alevler onun arkasındaydı ben ise karanlık bir boşlukta.
"Senden hiç beklemezdim." Gözlerini bir an olsun kırpmadan, kılıcını kalkanını kuşanmış bir savaşçı gibi bakıyordu. Bana kızıyordu, sebebini bilmiyordum ama gözlerim dolsa göğsüne saklayıp pamuklara saracak gibiydi. Bunu nasıl yapıyordu?
Buruk bir tebessüme kurban gitti dudaklarım, ben artık iyi olan her şeyin kurbanıydım, en ufak bir gülümsemenin bile. "Neyi?" Başımı omzuma eğdim, sol gözümden akan bir damla yaşa mani olamadım, yanağımda bir yol çizerek giden yaşa kaydı gözleri. Göz bebekleri acıyla titredi, zorlukla yutkundu.
Tenim kurak bir topraktı da yaşımın çizdiği yola dokunarak çiçekler açtırmak istedi, çok geçti. Ben yanıyordum, görmüyor muydu?
Çattığı kaşlarının altından attığı sert bakışları düşmana ölümü hatırlatabilirdi, ben ruhuma bakan ruhunu görüyordum. "Ölürken böyle mi bakacaksın bana?"
Olabilirmiş gibi daha çattı kaşlarını, bunun ihtimalini dahi duymak istemez gibi, sert bir adımla dağ gibi bedenini yaklaştırdı, ayağını yere öyle sert koymuştu ki alevler bir anda söndü, bizi zifiri karanlığa bıraktı. "Ölmek yok, ihtimali bile yok. Biz varız, duydun mu? Direneceksin İlay, intikamsa intikam, savaşsa savaş! Sen pes edemezsin, benim Varem. Sana geleceğim, diren."
Kayboldu, Sungur gitti! "Nereye?" Bağırdığımı sanıyordum ama dudaklarımı bile oynatamamıştım. Korkuyla göğsümü döven kalbimin gümbürtüsüyle karanlığın ortasında kalmıştım, gidişiyle alevler tekrardan meydana çıkarak etrafımda çember oluşturmuştu.
"Bırakın onu! Bırak! İlay Hanım"
Tek ses ne kalbimin korkulu gümbürtüsü ne de ateşin çıtırtısıydı, bu cehennemde tek değildim.
"İlay Hanım! Bırakın! Ne yaptınız ona?"
Git gide tanıdık gelen ses zihnimde yavaş yavaş bir suret çiziyordu, adını hatırlayamıyordum ama bir tanıdıklık mevcuttu, zihnim çok karışıktı.
"Nefesinizi boşuna tüketmeyin, Kraliçe şu an başka bir alemde." Çenemde hissettiğim elin canımı yakan gücüyle asıl cehenneme zorlukla araladım gözlerimi. Artık ağırlık sadece gözlerimde değil, bütün bedenimdeydi ve ben başımı kaldırmakta dahi zorlanıyordum.
Öne düşen başımı çenemden tutarak kaldıran bir el olmasa çevremi göremezdim, çaprazımda, ileride ayak bileklerinden zincirli dört tane adam vardı. Hepsi ayaklanmış yüzlerinde ki dehşetle beni izliyorlardı. İfadeleri öfkeli bir adamın zehrine bulanmış kadar nefret dolu, tuttuğunu koparacak kadar güçlü fakat bir o kadar da çaresizdi.
Zihnim aydınlanmaya başlayınca isimlerini anımsayarak hafızamı tazeledim. Neco, Serhat, Ömer ve Atıf'tı. Limanda hepimizi kalleşçe gafil avlamışlardı.
"Ne yaptın lan ona?" Diyerek gürledi en fevrileri olan Neco, yumruklarını sıkarak kendine hakim olmaya çalışıyor, sıktığı dişleriyle kendini kasmaktan beter ediyordu "Şuradan bir çıkalım seni önündeki fazlalıktan sallandıracağım! Ölümlerden ölüm beğeneceksin!"
Maskeli adam mekanik sesiyle gür bir şekilde güldü "Buradan çıkmayı başaramazsınız, kendinizi kandırmayın."
Ömer'de, Neco'ya destek çıkarak sesini depoda yankı edecek kadar hırsla gürledi "Bizden bir bu kadar da yerin altında var lan!"
Maskeli adam elini çenemden aniden çekince ansızın yaptığı bu hareketle başımı havada tutamadım. Önüme düştü, ağrıyan boynumla dudaklarımın arasından kısık ama acı dolu bir inleme döküldü.
Ne olmuştu bana? Üstümden tır geçmiş gibi hissediyordum. Belki de daha büyüğü, ne bilmiyorum. Zihnimde hala aydınlamayan yerler vardı.
En son odada ki ekrandan herkesi esir aldıklarını göstermişlerdi, Pars... Kim bilir ne haldeydi? Sungur nerede bilinmiyordu. Lilia... Kim bilir kardeşi ne kadar korkmuştu? Esarette olan adamlarımız buradaydı, çaresizlikle yoğrularak kendilerini öfkeyle şişiriyorlardı.
Ben? Biyolojik babam beni vererek bir anlaşmanın kurbanı etmişti, sonra?
-FLASHBACK-
"Burası Carnaval güzelim. Hak eden herkes bize çalışır."
"Sungur'u zehirlerken beni niye ikna etmeye uğraşıyorsunuz? Bas zehri gitsin!"
Ağır adımlarla etrafımda dolaşmaya başladı, elinin tersini yanağıma sürtünce başımı hızla geri çektim "Dokunma!"
"Bir efsane duyduk, baş rolünün sen olduğunu düşünüyoruz. Eğer öyleyse yaşayan bir silah olursun, bu da işimize gelir. Amacımız seni öldürmek değil, bizim olman. Seni gerçek bir Kraliçe yapacağım."
Yüzüme doğru eğilerek yaklaştı "Benim Kraliçem olmak sence de kulağa güzel gelmiyor mu?"
İçimde kaynayan ateşle sinirle güldüm, maskesini kırıp parçasını ona saplayıp içinde döndürerek acı çektirmek istiyordum. Evet, bunu her şeyden çok istiyordum.
"Geç kaldın, Kraliçesi olduğum biri zaten var. Üstelik o, maske ardına saklanan bir zavallı yerine kartlarını açık oynamayı sever." Başımı omzuma eğerek kendimi beğenmiş ifademle güldüm, "Senin aksine."
Maskenin ardındaki cehennemin her bir azabını andıran gözleri mavilerimde oyalandı, bariz bir ateşi görüyordum gözlerinde."Onu öldürmem için beni teşvik ediyorsun." Tane tane sarfettiği her kelimeyi daha da geniş gülerek karşıladım "Gücün yetmez."
Alaya alarak gülmek istedi ama yarıda kesildi, benim kadar başarılı değildi. İri elini boynuma sararak sıktı , tüm gücüyle sıkmadığına eminim, amacı beni öldürmek değildi. Bizimle oyun oynuyordu. "Kimin gücünün yeteceğini gayet iyi biliyorum." Tavizsiz bakışları sözlerini doğruluyordu, nefes alamadıkça dönen başımın ve bulanan zihnimin izin verdiğince algılamaya çalıştım.
"Veda etmene izin vereceğim." Elini hızla çekip geri çekilince öksürüklerimle beraber derin soluklar almaya çalıştım. Biraz daha sıksaydı muhtemelen bayılırdım.
"Şirret kadınları severim ama sende biraz fazla var, uslu dur." Başıyla arkasındaki adama işaret verince harekete geçen iri yarı, kaplan maskeli adama baktım. Elinde şırıngayla bana yaklaşıyordu. Zehir... mi?
Limanda kaçırılmak üzere aldığım ikinci darbeden sonra bilincimi kaybetmeden hemen önce elime denk gelen cam parçası şansım olabilirdi. Hemen alıp pantolonumun beline sıkıştırmıştım.
Bilincim yerine geldiğinde ise ellerimin arkadan bağladıklarını algılamak ikinci şansım oldu, aslan maskeli adamla konuşurken aslında bir yandan çaktırmadan cam parçasıyla bileklerimdeki ipi kesiyordum. Zamanlamaya bak ki tam da şu an bileklerim serbest kalmıştı.
Şırıngayı tutan adam tam önüme gelince bir elini omzuma koymuş diğer elindeki şırıngayı boynuma saplamak üzereyken omzuma koyduğu elinin koluna dişlerimi geçirerek tüm gücümle ısırdım. Acıyla bağırarak geriye çekilirken iplerden kurtardığım ellerimle belindeki silaha uzanıp tek hamlede kavrayarak çektim. Adam şırıngayı saplayamadan silahımın namlusuyla burun buruna gelmişti.
Başının hemen yanından boşluğa sıktım. Gözümü kırpmadan hepsini vurabileceğimi anlamaları gerekiyordu. "Uzak durun! Hepinizi tek mermiyle bitiririm." sesim odanın duvarlarında yankılanarak aslan maskeli adama ulaştığında aldığım tek karşılık pislik, geniş gülüşüydü.
Kaplan maskeli adam omzunun üstünden ona baktığında başıyla geri çekilmesini emretti, şırıngayı çekerek geri geri adımlarıyla eski yerine geçti.
Silahımı onlara doğrulturken diğer elimdeki cam parçasıyla ayak bileklerimde ki halatı kesiyordum.
"Güzel hamle." Dedi aslanlı adam, büyülenmiş gibi "Neler yapabileceğini merak ediyorum doğrusu."
Ayağımdaki son halat lifini de o keskin cam parçasıyla tek hamlede koparıp ayağa kalktım, silahımı bir an olsun indirmemiştim. "Göremeyecek olman çok acı."
Depodaki atmosfer bir anda değişti. Az önce sandalyeye mahkûm, sırılsıklam ve çaresiz görünen o kadın gitmiş, yerine her hücresiyle ölüme ayarlanmış bir avcı gelmişti.
Silahı iki elimle kavrayıp doğrudan aslan maskeli adamın tam iki gözünün ortasına nişan aldım. Ama şaşırtıcı olan, maskeli adamın ne geri çekilmesi ne de adamlarına "ateş edin" emri vermemesiydi. Aksine, ellerini arkasında birleştirmiş, büyük bir hayranlıkla beni süzüyordu.
"Harika..." dedi, az önce söylediğim hiçbir tehdidin tesirini taşımıyordu. Sesi maskenin ardında boğuk ama keyifli çıkıyordu. "Cam parçasını ne zaman aldın? Limanda mı? Yoksa buraya getirilirken mi? Kas hafızan, tepki süren... Vandal seni gerçekten bir şahesere dönüştürmüş."
Vandal'ın yanında uzun süre eğitim almamıştım, o sadece bugünlere yatırımdı. Benim hamurum devlette yoğrulmuştu. Ben devletin adamıydım.
Namluyu bir milim bile sarsmadan dişlerimin arasından konuştum "Bu şaheserin ilk ve son kurbanı olmak üzeresin. Adamlarına söyle geri çekilsinler yoksa beynini patlatırım."
Aslan maskeli adam hafifçe güldü, ayağımdaki kesik halatlara baktı. "Seni neden zincirlemedim sanıyorsun İlay? Nasıl bir yol izleyeceğini merak ediyordum. Ben senin ne yapabildiğini değil, ne kadar ileri gidebileceğini merak ediyorum."
Soğukkanlılığı karşısında bir anlık bir ürperti hissettim ama namluyu indirmedim. Arkadaki kaplan maskeli adamlar tetikte bekliyordu ama aslan maskelinin tek bir işaretiyle heykelleşmişlerdi. Bu bir dövüş değil, bir provokasyondu.
"Şimdi," dedi aslan maskeli adam, bir adım öne atılarak namlunun ucunu maskesinin alnına değdirdi. "Tetiği çek ve bu oyunu bitir. Ama unutma, ben ölürsem Pars'ın damarlarındaki zehrin panzehiriyle beraber gömülürüm. Karakan'ın son nefesini nerede vereceğini asla öğrenemezsin. Seçim senin Kraliçe: İntikam mı, yoksa ailen mi?"
Parmağım tetikte titredi. Gözlerimdeki o mavi ateş, çaresizlik ve öfke arasında gidip geliyordu. Sevdiklerimi kalkan olarak kullanıyordu.
"Bu zehirlerin üreticilerinden biri babam." Sesimde tereddütün esamesini bırakmadım "Sen öleceksin." Parmağım tetiğe tereddüt etmeden baskı uygularken namluyu kavrayarak yönünü çoktan değiştirmişti, omzunda bir yerlere denk gelen kurşun ile sarsılmamıştı bile.
Silahı elimden çekmeye çalıştı, bırakmadan daha sıkı sarılarak bir kere daha bastım tetiğe, bu seferki mermi arkadaki kaplan maskeli adamlardan birinin göğsüne saplandı.
Barut dumanının keskin kokusuna, aslan maskeli adamın omzundan sızan taze kanın metalik kokusu karıştı. Elimdeki silahı bırakmamak için tüm gücümle asılırken, karşımdaki adamın acıyı yok sayan o ürkütücü sükuneti beni daha da kamçıladı.
Silahın namlusunu tutan o iri el, bileklerimi bir mengene gibi sıktı. Ani bir hamleyle namluyu aşağıya doğru sertçe kırıp dizimi adamın kasığına doğru kaldırdım.
Aslan maskeli adam, profesyonel bir refleksle kalçasını yana çekip darbeyi savuşturdu ama bu beklediğim boşluktu.
Silahın kontrolünü kaybettiği an, silahla bir balyoz gibi adamın yaralı omzuna vurdum. Odada boğuk bir inleme yankılandı, bu sefer canı yanmıştı.
Maskeli adam, boşta kalan eliyle boğazımı hedefleyen sert bir hamle yaptı. Başımı milim farkıyla geriye çekip adamın kolunun altından sıyrıldım ve yakın mesafe dirsek vuruşunu tam adamın çenesine, maskenin alt kısmına indirdim.
Adam geriye doğru sendelerken durmadım. Yere düşen cam parçasını kaptığım gibi adamın bacağına saplamak için hamle yaptım ancak maskeli adam çevik bir hareketle bileğimi yakaladı ve çevirip sırtımı göğsüne yaslayarak beni kilide aldı. Bir kolu boynuma sarılırken diğer kolu bedenimi sarmıştı.
Nefesim kesildi, adamın kolunun iç kısmına dişlerimi geçirmeye çalışırken, adam kulağıma doğru buz gibi bir sesle fısıldadı "Gerçekten bir şahesersin... ama şaheserler cam fanusta kalmalı."
Tam o anda, tavanın köşelerinden havalandırma sesi yükseldi. Havalandırma deliklerinden beyaz, yoğun bir gaz odaya süzülmeye başladı.
Ciğerlerimi yakan o tatlımsı kokuyu hissettiğim an gözlerim kararmaya başladı. Bu sıradan bir bayıltıcı gaz değildi, zihnim bulanıyordu. Az önce parmaklarımda hissettiğim güç, bir kum tanesi gibi avuçlarımdan kayıp gidiyordu.
Arkada dikilen iki kaplan maskeli adam yüzünde ki filtrelerle gelerek bir tane de beni kilitleyen adama taktılar.
Aslan maskeli adam, beni yavaşça yere bıraktı. Betonun soğukluğunu yüzümde hissederken, görüşüm daha da bulanıklaştı. Gördüğüm son şey, kaplan maskeli adamın her şeye rağmen boynuma iğneyi batırıp o maddeyi enjekte etmesiyle birlikte, aslan maskeli adamın diz çöküp saçlarımı okşaması ve o kan donduran veda cümlesiydi.
"Dinlen Kraliçe. Uyandığında küllerinden doğacaksın. Eski külleri uğurlayacaksın."
-ŞİMDİKİ ZAMAN-
Bana o maddeyi enjekte etmişlerdi! Uyandığımda küllerimden doğacağımı ve eski külleri uğurlayacağımı söylemişti. Küllerimden doğmanın enjekte ettiği madde ile ilgili olduğunu düşünüyordum, eski külleri uğurlamaktan kastı... sevdiklerim miydi?
Buna asla izin veremezdim, buradan bir şekilde çıkacaktım. Bu maskeli zebanileri de bu yerin altına gömecektim. Kimseye bir şey olmayacak. Ne karanlıklardan çıktık biz, buradan da çıkacağız.
"Ölürken böyle mi bakacaksın bana?"
"Ölmek yok, ihtimali bile yok. Biz varız, duydun mu? Direneceksin İlay, intikamsa intikam, savaşsa savaş! Sen pes edemezsin, benim Varem. Sana geleceğim, diren."
Geleceksin, biliyorum. Ölmek yok, direneceğim. Direneceğim Sungur, sende diren lütfen.
Ömer'in "Bizden bir bu kadar da yerin altında var lan!" Demesi üzerine onlara doğru emin adımlarla ilerledi aslan maskeli adam. Sinirliydi, söylediklerimiz onu sinirlendiriyordu ama bir an olsun belli etmek istemeyerek ciddiye almıyormuş gibi geniş geniş gülüyordu.
Elleri cebinde Ömer'in karşısına dikildi "Kimsiniz lan siz?" Bu bir soru değildi. Maskenin altından gelen boğuk sesi rutubetli karanlık ortamda bomba etkisi oluşturarak yankılandı. Mümkün olsa her kelimesi kurşun olarak bedenimize saplanacaktı. "Üstünüze beton dökeceğim, daha çıkamadan geberecekler. Nasıl plan?"
Başımı zorlukla kaldırıp baktım. En aklı selimleri olan Serhat zincirinin izin verdiğince öne çıkarak karşısına dikildi. Topallıyordu.
"Sikim gibi plan, buradan çıkınca Kraliçe'ye ne yaptıysan sana on mislini yapacak bir sürü insan var. En başta da Karakan. Ölmek için yalvaracaksın."
"Sıranızı bekleyin, olabildiğine uzun olacak gibi gözüküyor. Acele et, belki lansman fiyatıyla indirim bile yakalarsın."
"İndirimin lüzumu yok, seni öldürmek için varımı yoğumu veririm." Diyerek başından beri sessizliğini koruyan Atıf öne çıkmıştı bu sefer.
Serhat'ın kan olmuş pantolonundaydı gözlerim, o vurulmuştu. Ensemden omurgama bir ürperti girdi. Vurulmuştu.
Silahını çıkardı maskeli adam "Ver o zaman." Atıf'a çevirdiği namlu ile beraber titreyerek kendine geldi bedenim, öyle vahşi bir güç hissettim ki soğuk soğuk terlemeye başladım. "Dur! Dur yapma!"
Bütün gücümle bağırdım, çıkan sesimin gücüne bakınca ben bile şaşırmıştım.
Hepsinin bakışları bana döndü, dörtlünün bakışlarında, sesimi duymanın verdiği rahatlık varken maskeli adamdaki hayreti gördüm.
"İyisiniz, çok şükür iyisiniz." Diyordu dörtlü dua ederek, maskeli adam ise yönünü bana çevirerek bu sefer sert adımlarını bana gelmek için attı.
"Uzak dur lan erkek orospusu!" Neco'nun bağırışı boşluğa savrularak kayboluyordu, bütün çırpınışlar şu an için boşaydı.
Maskeli adam karşıma dikilerek yüzüme yaklaştı, ruhumu görüyormuş gibi gözlerime dik dik bakıyordu. "İnanılmaz." Kendi kendine fısıldadı. "Efsane sensin demek."
Sızlandım "Ne efsanesinden bahsediyorsun? Öylesine bir kadınım işte! Ruh hastası!"
Duvara konuşsam daha çok etki ederdi, umarsızca histeriyle güldü. "Öylesine biri olamayacak kadar özelsin." Doğruldu, arkasını dönüp giderken bir yandan adamlarına emretti "Kafesi hazırlayın! Maç zamanı!"
.....
Bu karanlık küflü odada kaç saat geçirdiklerini bilmiyordu Pars, tek bildiği buradan çıkmanın hiç kolay olmayacağıydı.
Lilia'nın, kardeşi Kuzey'e sarılarak onun ağlayışlarını dindirmeye çalışışını izliyordu öylece. Kuzey ağlarken uyuya kalıyor, uyandığında acıktığını ve korktuğunu söyleyerek ağlarken tekrardan uyuya kalıyordu.
Kuzey'in her ağlayışında içi parçalanıyordu, gücünü toplamaya çalışıyordu ama git gide fazla zamanının kalmadığının da farkındaydı Pars. Baş dönmesi sıklaşmış, mide bulantısı artmıştı. Kafasını toparlamak zordu, kulak çınlamaları beynini sarsacak derecede sinir bozucu ve uzundu.
Belli etmiyordu ama iyi değildi, bedeni her an kontrolünden çıkacak gibiydi. Lilia'nın defalarca kendisine 'Kurtulacağız değil mi?' sorusuna 'kurtulacağız' diyordu, kendisi de inanmak istiyordu ama ikisi de farkındaydı, ölü olarak çıkma ihtimalleri daha yüksekti.
Etrafta bulduğu cam, demir parçalarıyla bileklerindeki zincirlerin kilitlerini açmaya çalıştı, kırmayı denedi. Zincirin bağlı olduğu duvarı kırarak sökmeyi de denemişti ama nafileydi. Başka bir yolu olmalıydı, başka bir yol.
Bu sırada demir kapı gürültüyle açıldı, içeriye iki tane kaplan maskeli adam girdi. Pars, bu heriflerin gizemli hallerinden de sıkılmıştı artık. Sikerlerdi artık, maskelerini kırıp başlarını koparmak istiyordu.
"Yine mi siz?" Dedi alayla gülerek, madem bir şey yapamıyordu alay eder kışkırtırdı. Ağzından laf alırdı belki, ne İlay ne de Sungur hakkında bir şey söylemiyorlardı. "Belli ki başınızdaki aslan, sizde onların yaverisiniz. Kuruluşunuzun adının Carnaval olmasına şaşmamalı. Sirklerde genellikle gösterileri hayvanlarla yapıyorlar." Oturduğu yerde ellerini betona yerleştirip geriye attı bedenini, geniş geniş güldü. "Bu da başarısız sonuçlanacak bir gösteri, boşuna çaba."
Elinde yemek tepsisi olan adam sessizliğini koruyordu ama diğeri duydukları karşısında çoktan hırslanmıştı "Birazdan olacak gösteriyi izleyememeniz kötü olacak. Başarılı sonuçlanacak en iyi gösterimiz olacak. Gösterinin adı da Kraliçe'nin kanlı bedeni." Maskenin ardından gelen boğuk ve eğlenen ses Pars'ın zihninde derin bir yıkıma sebep oldu.
Kraliçe'nin kanlı bedeni.
Kafasının içinde yankılanan tek bir isim vardı, İlay.
Uğruna kendi canını ortaya koyduğu, kendisini bataklıktan çıkaran, kimsesizlikten kurtaran kadın kanlı bir gösteriye kurban gitmek üzereydi. Buna izin veremezdi.
Dakikalar öncesine kadar kontrolü kaybetmek üzere olduğunu düşündüğü bedeninin kontrolünü ele aldı, buna asla izin veremezdi.
Yemek tepsisiyle yanına gelen adamın elindeki tepsiyi elinin tersiyle iterek savurdu, aynı zamanda iri eliyle adamın boynunu kavrayarak kendisine çekti, diğer eliyle de bileğindeki silahı kavradı.
Boynuna sarıldığı adamın sırtını kendi göğsüne yaslayarak silahı adamın şakağına bastırdı. "Bizi bırakacaksınız!"
Alay eden maskeli adam da bu sırada silahına davranarak çoktan Pars'a doğrultmuştu silahı. Pars'ın beklediğinden daha sakin bir tavırla karşılık verdi adam "Bizden eksilen sadece bir adam olur, yeri kolaylıkla doldurulur ama sizden eksilen" Silahını Lilia'nın sıkıca sarmaladığı kardeşine doğrulttu "Bir çocuk olur." Yalandan üzüntüyle ekledi "Çok dramatik." Psikopatça güldü, duvarları yıkacak güçlükte gürledi "Karar ver!"
Lilia korkuyla bağırarak sarmaladığı kardeşini ondan korumak istercesine adama sırtını döndü "Hayır! Onun hiçbir suçu yok!" Öylesine korkuyordu ki belki de ölsem daha rahat ederim diyordu. Her şey biterdi ama kardeşi daha yeni tadacaktı yaşamayı, bunu ondan alamazlardı. "O daha çocuk!" Ağlamak istemiyordu ama sessiz göz yaşlarını engelleyemedi. Kardeşinin sessiz hıçkırıklarına onun göz yaşları eklendi.
İçinde dizginlenemeyen hayvana anında dur diyebildi Pars, işin ucunda bir çocuk vardı. Bu riski göze alamazdı.
Anında pes ederek silahı yere koydu, adamı da iterek serbest bıraktı.
"Akıllı adamsın." Dedi alay eden adam memnuniyetle "Vicdanınızın köpeği olmak kötü olsa gerek."
Duymamazlıktan geldi Pars, dinlerse idrak etmek zorunda kalır, sinirlenir ve geri dönüşü olmayan sonuçlar doğuracak hamlelerde bulunabilirdi. Hiçbir şey olmamış gibi "Yeni yemek getirin, çocuk aç." Demeyi de eksik etmemişti. Rehin aldığı adam yere koyduğu silahı ayağıyla iterek kapının oraya uzaklaştırdı.
Alay eden adam, silahını beline yerleştirirken "Getirdim." Dedi netlikle, yere dökülen yemeği işaret etti çenesiyle "Yersiniz. Başka yemek yok."
Arkasını dönüp giderken öfkeyle homurdandı Pars, "Götveren. Siktiğimin puştu. " Şuradan bir çıkayım diyordu, bir çıkayım sana cehennemin en alasını yaşatacağım diyordu.
Alay eden adam kapıdan çıkarken peşinden onu takip eden adam çıkmadan önce Pars'a döndü, aralarında geçen kısa bakışmanın ardından Pars'ın ceketinin cebini işaret etti. Ne demek istediğini anlayan Pars, belli belirsiz bir şekilde başını sallayarak onayladı.
Maskeli adam çıkarak kapıyı kapattı fakat kilit sesi duyulmadı, şu anda her şey tersine dönmek üzereydi.
Pars elini cebine attı, anahtara ve kağıt parçasına baktı. Rehin aldığı maskeli adamın cebine bir şey koyduğunu hissedince diğer adamın dikkatini kendisinden uzaklaştırmadan göz ucuyla bakmıştı. Anahtar olduğunu görünce fazla uzatmamıştı.
Kağıtta, düzgün el yazısıyla yazılmış notu okudu Pars.
'Buradan çıkınca benim koruyucu meleğin olduğumu, senin ne kadar beceriksiz olduğunu yüzüme karşı söyleyeceksin Pars.
Sanem Sevinç. '
Gururla ve umutla güldü Pars, "Geldiler." Kendini öleceğine o kadar hazırlamıştı ki bu not, soğuk duş etkisi yaparak kendisine getirmişti.
"Ne oldu?" Dedi Lilia merakla, ağlamaktan göz pınarları kurumuşken, felaketin tam da içindeyken Pars'ın gülümseyerek ne okuduğunu merak ediyordu. "Öleceğiz, ne gülüyorsun?"
Notu cebine sıkıştırıp anahtarı çıkardı, bileğindeki kilide takıp açarken "Ölmeyeceğiz." Dedi kendinden emin şekilde, "Bugün değil." Kilitleri açıp kendisine gelen Pars'a bakıyordu hayretle, bu sefer mutluluktan ağlayabilirdi "Bu anahtar? Ama nasıl? "
Lilia'nın bileğindeki kilitleri açtı Pars hızla "Sonra anlatırım, silah kullanmayı biliyor musun?"
Kuzey korkuyla titreyerek ablasına baktı "Abla ne oluyor?"
Lilia daha sıkı sarmaladı kardeşini "Bir şey yok ablacığım, kurtulacağız." Pars'a baktı "Çok iyi değil."
"Tamam bekle burada."
Kapının önüne itilip alınmayan silahı aldı, ortamdaki kameraları kurşunlayarak etkisiz hale getirdi "Siz burada bekleye-" Demesine kalmadan sirenler çalmaya başladı, ortamdaki havalandırmadan içeriye dolmaya başlayan gaz ile Pars anında bu planı iptal etti "Dışarı! Hemen!"
Büyük demir kapıyı açıp dışarıya çıktı Pars, Lilia'da elini tuttuğu kardeşiyle peşinden koşuyordu.
Siren sesleri olabildiğine yüksekti, bu ortamı daha da gergin hale getirerek nabız yükseltiyordu, içinden çıkılamayacak hale getirerek köşeye sıkıştıklarını düşündürüyordu.
Pars için şu dakikadan sonra hiçbir şey zincirli hali kadar çaresiz hissettiremezdi.
Sirenlerin sağır edici sesi eşliğinde koridorun sonundan üç kaplan maskeli belirdi. Pars, Lilia ve Kuzey'i duvarın girintisine sertçe itip öne atıldı.
"Eğilin!" diye kükredi Pars. Silahını çift eliyle kavradı. İki mermi, koridordaki ilk iki adamın maskesinin tam ortasında çiçek açtı. Adamlar daha silahlarını doğrultamadan yere serildi.
Üçüncü adam ateş açtığında mermiler Pars'ın başının hemen yanındaki beton duvarı patlattı. Kuzey dehşetle bağırdığında Pars'ın gözlerindeki o son insani kırıntı da kayboldu. Pars, mermilerin üzerine doğru koştu, bir kaplanın avına atılışı gibi adamın üzerine abanıp silahını elinden vurdu, ardından suratına indirdiği tek bir yumrukla adamın maskesini parçaladı.
Pars, adamın yere yığılan bedenine bakmadan Lilia'ya döndü. "Kuzey'in sakın ellerini bırakma, hep arkamda kal!"
Koridorun sonundaki büyük hangara çıktıklarında ortalık tam bir cehennem alanına dönmüştü. Yukarıdaki balkonlardan ateş açılmaya başlandığında Pars, Lilia ve Kuzey'i paslı bir konteynerin arkasına siper etti.
Etrafları sarılıyordu. Pars'ın şarjöründe sadece dört mermi kalmıştı. "Kahretsin!" diye hırıldadı. Tam o sırada konteynerın diğer tarafındaki koridordan silah sesleri yükseldi
Adamlardan birinin kafası, dışarıdan gelen sessiz ama öldürücü bir mermiyle geriye doğru savruldu. Ardından bir diğeri. Pars, bu kusursuz atışların sahiplerine baktı. Neco, Serhat, Ömer ve Atıf'tı.
.....
Ayıldıkları andan beri kurtulma planları yapan dörtlünün umutları tükenmek üzereydi ki açılan kapıdan İlay'ın baygın bedenini getirmişlerdi.
Ona bir şey olma ihtimaliyle korkuya kapılan dörtlü kendileri yaklaşamıyordu fakat seslerini duyurmaya çalışarak en azından bir ses duymak için çabalamışlardı. Yüksek bir ses duyamamışlardı ama kendi kendine mırıltısını duymak bile şükür sebepleri olmuştu. Hepsi art arda seslenseler bile seslerini duyurup uyandıramamışlardı.
Maskeli adamlar tekrar geldiklerinde ise uyanarak ikinci bir şükür sebebi sunmuştu İlay, adamlara. Uzun sürmemişti. Aslan maskeli adamın 'Kafesi hazırlayın, maç zamanı. 'Deyip İlay'ı alıp götürmesinin ardından ne kadar zaman geçti bilmiyorlardı. Tam olarak kaç gündür orada olduklarını bile bilmiyorlardı. Csm yoktu, zaman kavramları tamamiyle gitmişti.
İlay'ı götürürlerken tehdit savurmaktan başka bir şansları olmamıştı. Kurtulmak adına ürettikleri planlarda sonuçsuz kalıyordu.
"Adamları çağıralım, bir bahaneyle yanımıza gelmelerini sağlayalım. Sonra sen vurursun bende silahını alırım." Diyerek kendince makul bir fikir atmıştı ortaya Ömer.
Bezgince nefes verdi Serhat "Bu planı denedik Ömer, piçler yaklaşmıyorlar."
"Bunu mu denemiştik? Ne bileyim ben?! Kafam çalışmıyor artık!" Dizlerinin üstüne yükselip duvara sırtını yaslamış boşluğa bakan Neco'nun yakalarından tutup sarstı Ömer "Abi sen bir fikir üret bari! Deli Neco demezler miydi sana? Hani büyük büyük deden miras olarak sana yumruğunu bırakmıştı. Koyunca oturturum diyordun, ne oldu? "
Ağır ağır Ömer'e çevirdi Neco gözlerini, burada hareketsiz durmaktan yeterincr sıkılmamış gibi bir de Ömer susmuyordu, daha da deliriyordu. "Lan duvarı mı tokatlayayım Ömer? Seni tokatlayacağım şimdi, otur da sus."
Ellerini Neco'nun yakasından çekip yanına oturdu, sırtını duvara yaslayıp seslice ofladı "Bir yolu olmalı! "
"Yok Ömer, çürüyüp gideceğiz burada."
Buna inanmak istemiyordu Ömer, ayağa kalkıp zincirin izin verdiğince uzaklaşarak çekti zinciri, ne kadar sert çekerse çeksin gücünün yetebileceği kadar basit değildi.
Zincirin çıkardığı gürültüyle rahatsız olan Serhat yüzünü ekşitti "Ömer, otur abiciğim. Zaten yaralıyım, başım da yeterince ağrıyor." Yaralı bacağını kemeriyle sıkarak müdahale edebilmişti anca. Gittiği yere kadar giderdi, başka imkan yoktu.
Bu sırada demir kapı hafifçe açıldı, bir umut İlay'ın veya Sungur'un geleceğini düşünerek kapıya dikkat kesildiler fakat kimse gelmedi. Bunun yerine içeriye kağıt fırlatıldı ve kapı kapandı. Sadece kağıt olmadığını anlamışlardı, yere düştüğünü ince bir ses yükselmişti, kağıdın içinde bir şey vardı.
Birbirlerine baktılar, ilk tepki Atıf'tan geldi "Ne oluyor lan?"
Ömer ayakta olduğu için kağıda doğru gitti fakat almadsn önce Serhat bağırdı "Bekle, tuzak olmasın?"
"Belki de değildir, her türlü ölmeyecek miyiz? " Diyerek kararlılıkla uzandı kağıda Ömer, arkada kalan üçlü kendilerini kasarak patlamayı bekliyorlardı. Bu sırada Ömer kağıdı açıp içinden çıkan anahtar ile hayretle arkads kalan arkadaşlarına döndü "Anahtar var!"
Üçüde şaşırarak ayaklanırken Neco ile Atıf, Serhat'ın koluna girerek yardımcı oldu. "Nasıl yani? Ne anahtarı? " Dedi Neco hayretle.
Kağıtta ki yazıyı sesli okudu Ömer "T.A'dan Karakan'a selamlar. Zafer bizim."
"Karakan'ı tanıyan biri!" Bağırarak anahtarı kendi bileğindeki kilide taktı Ömer "Kurtulduk!" Hepsinden zafer nidaları yükselirken yükselen bir şey daha vardı. Bir anda yükselen alarm sesiyle "Ne oluyor lan acele edin." Dedi Neco, kimse ne olduğunu anlamamıştı. Ortalık karışacak gibi gözüküyordu.
Kilitlerini açıp kapıya ulaştıklarında önde Neco vardı, kapıyı açtığı an önüne çıkan adama "Lan!" Diye yükselerek öyle bir tokat geçirmişti ki adam bayılarak yere düşmüştü.
Ömer hayranlıkla karışık şaşkınlıkla Neco'ya bsktı "Gerçekmiş! "
Gücenerek yan yan bsktı Neco, bayılttığı adamın silahını almıştı "Bizde yalan olmaz koçum." Üstlerine gelen sdamlara teker teker sıkarak adamların silahını arkadaşlarına verdi.
Neco, elindeki silahı sanki kolunun bir uzantısıymış gibi kavrayarak en önden fırladı. Köşeyi döndükleri an, sirenlerin kırmızı ışığı altında parlayan üç kaplan maskeliyle burun buruna geldiler.
"Sizin sirk bitti aslan parçaları!" diye kükredi Neco. Hiç tereddüt etmedi. İlk iki mermi, öndeki adamların göğüs kafesinde patladı. Adamlar daha silahlarını omuzlarına yerleştiremeden sırtüstü yere serildiler.
Ömer, Neco'nun sağından sıyrılıp duvara yaslandı. Arkadan gelen desteği kesmek için koridorun diğer ucuna seri atışlar yapmaya başladı. "Sizi o maskelerin içine gömeceğim!" diye bağırırken, attığı her mermi hedefi buluyordu.
Yaralı olmasına rağmen Serhat, Atıf'ın omzundan destek alarak arka tarafı kolluyordu. Arkadan yaklaşmaya çalışan bir gardiyanı, Serhat tek el atışıyla alnının ortasından avladı. Atıf ise Neco'nun boşalttığı silahları yerden toplayıp yedek şarjörleri ekibe dağıtıyordu. "Mühimmat tamam, durmak yok!"
Koridorun sonuna geldiklerinde siren sesleri zihinleri tırmalamaya başladı.
....
"Kurtulmuşlar." diye fısıldadı Pars. Atıf ile göz göze geldiklerinde beklenmedik bir feryat ile donakaldılar. İlay'ın boğazı yırtılırcasına, acı içindeki 'Hayır!' feryadıydı.
İçinde ayakta tutmaya çalıştığı çatlak kolonlarda yıkılmıştı Pars'ın, ona bir şey olma düşüncesi delirecek hale getiriyordu.
"İlay değil mi o? " Dedi Lilia korkuyla kardeşine sarılarak.
"Ulan İlay Hanım'a dokunanı gebertirim, ulan!" Neco delirmiş gibi önüne gelene mermileri saplayarak ilerliyordu. Hepsi İlay'a veya Sungur'a bir şey olma fikriyle dehşet içindeydiler.
Hepsi sesin geldiği yönü ararken dörtlü, adamları öldürerek yolu açıyordu.
"Yolu açıyorlar." Pars, Lilia'yı belinden tutup havaya kalkan mermi tozlarının arasından ileriye doğru fırlattı. Kendisine yaklaşan bir başka adamı, elindeki boşalan silahın kabzasıyla etkisiz hale getirip adamın belindeki yedek şarjörü kaptı. Hareketleri bir makine kadar düzenli, bir canavar kadar hızlıydı.
Aynı anda dışarıdan bir patlama sesi daha geldi ve deponun ağır demir kapıları başka bir ekip tarafından havaya uçuruldu. Adamları el birliğiyle öldürdüklerinde yanına yaklaşan kar maskeli adam "Sarmal." Demişti, yeterliydi. Onların ekibi Sarmal örgütü adı altında içeriye girmişlerdi.
Bir kişi Lilia ve Kuzey'i alarak buradan uzaklaştırırken Pars, İlay'ın sesinin geldiği yönr koşar adım, önüne çıkanları devirerek ilerliyordu. Dörtlü de peşinden gelerek arkasını kolluyordu.
Sesin geldiği kısıma ulaştığında ışıklar gözünü aldı, söylenildiği gibi bir gösteri olmalıydı fakat salon terk edilmişti. Salonun ortasındaki kafeste ise Kraliçe'nin kanla yıkanmış bedeniyle karşılaştı.
.....
Kafesin demir kapıları gürültüyle kapandığında damarlarımda dolaşan zehrin gücünü bedenimde tam anlamıyla hissediyordum. Zihnim berrak ama bedenim kor bir alev gibi yanıyordu. Başımdaki kar maskesi işimi hiç kolaylaştırmıyordu.
Maskeli adamın dediğine göre tek bir görevim vardı, rakibimi öldürmek. Şu an bir arenadaydık, kafes dövüşü olacaktı. Elime tutuşturduğu bıçağı rakibime saplamamı istiyordu. İstediğini yaparsam sevdiklerimi serbest bırakıp panzehri verecekti.
Taytımın beline kılıfıyla sıkıştırdığım bıçağın varlığını hissettikçe geriliyordum. Karşımdakinin kim olduğunun bir önemi yoktu, eminim ki kalleş heriflerden biriydi. Onu öldürdükten sonra bu cehennemden defolup gidecektik.
Kalabalık bir salonun ortasında kafesin içindeydik, maçı izlemek için toplanmış maskeli adamlarla çevriliydi etrafımız. Aslan maskeli adam beş tane vardı, çoğunluk kaplan ve vaşaklardan oluşuyordu. Carnaval nasıl bir kuruluştu böyle?
"Camdan fanusumuz yoktu, bununla idare edersin artık." Hala alay ediyordu. Cevap vermeden ters ters baktım, daha da keyiflenerek çıktı kafesten.
Karşımdaki bedenin düzensiz aldığı nefeslerin sesinden başka ses yoktu kafesin içinde. Kar maskesinin ardındaki gözleri bir delinin ki kadar fütursuzca bakıyor, ellerinin parmaklarını hareket ettirirken boynunu bir sağa bir sola eğerek kıtırdatıyordu. Kollarının damarları balon gibi şişerek belirginleşmişti. Bu hiç normal gelmedi.
Maçın başladığını bildiren zilin ardından karşımdaki iri yarı beden, ayı çevikliğiyle öne atıldı. Savurduğu ilk yumruk, yan boşluğuma bir balyoz gibi indi. Ciğerlerimdeki hava bir anda boşaldı, sırtım kafesin tellerine vurduğunda bütün kafes bir çan gibi inledi.
Sarsılmama rağmen hemen toparladım. Rakibimin ikinci yumruğu tam yüzüme gelmek üzereyken başımı yana çekip, vücudumun tüm ağırlığını kullanarak çenesine alttan sert bir darbe geçirdim. Adamın başı geriye savruldu ama durmadı hatta bu darbe onu daha da öfkelendirdi.
Üzerime bir gölge gibi çöktü. Beni belimden kavrayıp kafesin zeminine sertçe çarptı. Üstüme çıkıp yüzüme bir yumruk geçirmişti. Yumrukları bir insanın vurabileceği gücün çok ötesindeydi.
Altından sıyrılmak için bacaklarımı rakibimin gövdesine dolayıp onu yana doğru devirdim. Üste çıktığım an, adamın maskeli yüzüne ardı ardına üç sert yumruk indirdim ancak adam acıyı hissetmeyen bir kaya gibiydi. Boğazıma yapışıp beni üzerinden fırlattı.
Bu adam ciddi anlamda normal değildi, kontrolsüz ve devasa bir güçle karşılık veriyordu. Geriye savrulurken bir takla atıp dengemi buldum.
Hızlıca gözlemleyerek rakibimin açıklarını aramaya çalışıyordum ama karşımdaki adam bir makine gibi durmaksızın saldırıyordu.
En başta planım, saldırıp savunmasız bıraktığım anda bıçağı saplamaktı ama bu gidişle o bıçak benim bedenimde derin bir yarık açacaktı. Belimdeki bıçağı kılıfından çıkardığım gibi üstüme kontrolsüzce saldıran adama anlık boşlukta koluna derin bir çizik attım.
Aldığı yaranın acısıyla kafesin içinde yankılanan o derin, hırıltılı sesiyle gürledi "Buradan sadece birimiz canlı çıkacak, senin aksine bunun kim olacağına çok eminim."
Bu ses, dünyam o saniyede durdu. Şakaklarımda zonklayan zehir bile o sesi tanımamı engelleyemedi. Kalbim, ciğerlerimi yırtarcasına çarpmaya başladı. "Sungur?" diye fısıldadım ama sesim maskenin ardında boğuldu. Tekrar denedim, avazı çıktığım kadar bağırdım.
"Sungur, dur! Benim, İlay!"
Ancak Sungur'un zihni artık ona ait değil gibiydi. Zehir, sesimi onun kulaklarına sadece yabancı bir gürültü gibi ulaştırıyordu.
Ben ona sesimi duyurmaya çalışırken üstüme gelerek beni kafesin köşesine sertçe çarptı. Bir eliyle boğazımı kavrayıp beni demirlere çarptı. Diğer elindeki bıçağı tam göğsüme saplamak üzere havaya kaldırdı.
Artık nefes alamıyordum, titreyen ellerimle Sungur'un maskeli yüzünü kavradım. Beni tanımalıydı, ona ne yapmışlardı? Beynini kullanamıyor, düşünemiyor, beni tanımıyordu! Beni tanımıyor, hatırlamıyor.
"Sungur benim İlay! Gözlerime bak, lütfen gözlerime bak Sungur! İlay'ım ben, aşık olduğun kadın." Sol gözümden bir damla yaş firar etti. "Lütfen Sungur, ne yaptılar sana?"
Tam o an, Sungur'un bıçağı tutan eli havada asılı kaldı.
Gözleri... Maskenin oyuklarından gördüğü o mavi hareler, Sungur'un zihnindeki o karanlık sisi bir anlığına yardı.
O koku... rutubet, vahşet ve kanın arasından süzülüp gelen o tanıdık, huzur verici koku, Sungur'un içindeki canavarı zincirlerinden çekti.
Bedeni sarsıldı. Zehir, ona "Öldür!" diye bağırırken; ruhu, avuçlarının arasındaki kadını tanımış olmanın verdiği dehşetle haykırıyordu.
Kendine hakim olamıyordu, kasları istemsizce seğiriyordu. Bıçağın ucu İlay'ın tenine değmiş, ince bir kan sızıntısı başlamıştı.
Elektrik çarpmış gibi bıçağı anında sevdiği kadının bedeninden çekti, zihninde şimşekler çakıyordu, direnmek oldukça zordu. Islak mavi gözlerine baktı kadının, sesi zihninde ki hırçın denizi dize getirmeye yetmişti ama bedeni uymayı reddediyordu.
Sevdiği kadına saldırmıştı! Bunu nasıl yapardı? İlay'a zarar vermişti, aşık olduğu kadına vurmuştu, gözünden yaş akıtmış, canını yakmıştı. Kahretsin! Kendisini öldürmek istiyordu. Gebermeliydi, nasıl tanıyamamıştı, kendisini nasıl bu denli kaybederdi? Gebermeliydi.
"İlay." Dedi, maskenin ardından boğuk çıkmıştı sesi. Acı çektiğini fark etti İlay, onun acısıyla da yoğruldu şu dakika. Ne olacaktı şimdi?
Şükredercesine gülerek başını salladı İlay, elleri Sungur'un yüzünün iki yanına daha da baskı uyguladı. "Evet," Boğazındaki yumruya rağmen zorlukla yutkundu "Evet benim, şükürler olsun. Benim Sungur, İlay'ım."
İlay, Sungur'un bu kendini kaybetmiş durumunu düşünürken Sungur İlay'ın acı çeken mavilerine bakıp kokusunu derinine çekerken buradan kurtulmanın tek yolunu biliyordu.
Buradan çıkmak için birinin ölmesi gerekiyordu.
Dövüş sırasında İlay'ın düşen bıçağına baktı Sungur göz ucuyla, bir an olsun düşünmedi. Buradan çıkmak için birinin bıçaklanması gerekiyordu.
İlay'ın yanağına koyduğu ince uzun parmaklı elinin üstüne elini koydu, kavradığı eli nazikçe yanağından uzaklaştırarak kendi bıçağını İlay'ın eline tutuşturdu, bıçağı tutan elinin üstüne kendi elini de sardı.
İlay anlayamadı, anlamak istemedi. Başını delirmiş gibi iki yana sallarken "Hayır." Diyordu "Hayır, sen bıçakla. Sungur ben yapamam sen beni bıçakla." Elini Sungur'un elinden kurtarmak istedi ama adan öylesine sıkı tutuyordu ki başaramadı.
"İlay." Adını her seferinde dua gibi zikretmesinden etkilenen İlay, şu an şu dakika, şu durumda tekrardan dudaklarından adının dua gibi çıkmasına sinirlendi, veda edip bana iyi bir ömür dileyen dua gibiydi. Halbu ki hep şükür sıralayan bir dua gibi zikrederdi. Bunu hiç sevmedi, hiç ama hiç sevmedi hemde.
İlay'ın eliyle beraber sarmaladığı bıçağın ucunu kasıklarına bastırdı. İlay kendisini kurtarmak için çırpındı, bıçağı çekmeye çalıştı ama her çırpınışı olumsuz sonuçlandı. "Sungur yapma, sen sapla. Lütfen, yapamam. Bunu isteme benden."
Sungur için böyle bir şey ihtimal dahilinde bile değildi. "İlay." Dedi tekrardan, binlerce kez aşık olduğunu söymelemediği için pişman oldu. "Ben sana zarar verdim." Vurduğu yüzüne baktı acıyla, ona vurmuştu. Gebermeliydi.
"Bilmiyordun, bilmiyordun Sungur. Önemi yok, bilmiyordun sonuçta. Lütfen bak. Beni bıçaklayalım, ver ben yapacağım."
Söylenilen hiçbir şey umrunda değildi, sevdiği kadına zarar vermişti. Buradan çıkmanın tek yolu birinin ölmesiyse o, Sungur'un kendisi olmalıydı. "Başından beri yaşatmak istediğim tek kişi sendin İlay. Yaşayacaksın."
Zaman o saniyede yavaşladı. Sungur, İlay'ın elini daha sıkı sardı , tüm vücut ağırlığıyla kendini bıçağın üzerine bıraktı.
Kumaşın yırtılma sesini, çelik bıçağın etle buluştuğu o uğursuz ses takip etti. İlay, avucunun içinde Sungur'un bedenine giren metalin sıcaklığını ve hemen ardından parmaklarına süzülen o yoğun, yakıcı kanı hissetti.
"HAYIR!" İlay'ın feryadı kafesin demir tellerine çarpıp boşlukta yankılandı.
Sungur'un bedeni sarsıldı, ağzından metalik bir inilti koptu ama elini İlay'ın elinden çekmedi.
Aksine, o bıçağı daha da derine, bu saçma savaşı bitirecek o son noktaya kadar itti. Dizleri yavaşça beton zemine çökerken, dizlerindeki güç çekilen İlay'da onunla beraber yere çöktü.
"Hayır hayır, lütfen hayır! Sungur hayır." Delirecek kadar kaybetmişti İlay kendisini. Sungur'un kanıyla yıkanan ellerine baktı dehşetle. Sungur'un yüzünü saran maskesini tek hamlede çekip çıkardı. Bir an belki de ses benzerliği dedi, belki de başkasıydı halisünasyon gördüm dedi, belki de başka kalleş biriydi dedi fakat değildi. Maskeyi çektiği an aşık olduğu yüz ile karşılaştı.
Başını İlay'ın omzuna yasladı Sungur. Artık o koca cüsse bir canavar değil, sevdiği kadının limanına sığınan yaralı bir askerdi.
Kan, ikisinin kıyafetlerini tek bir renge boyarken Sungur, İlay'ın kulağına sadece onun duyabileceği şekilde fısıldadı.
"Benim... şanlı mağlubiyetim... sensin Varem."
Sungur'un elindeki o devasa güç bir anda boşaldı, parmakları İlay'ın elinin üzerinden yavaşça kayıp yere düştü. Kafesin dışındaki aslan maskeli adamın kahkahası, İlay'ın sessiz çığlığına karışırken. Birde anlamsız bir siren sesi eklenmişti.
Karakan, hayatı boyunca verdiği tüm emirleri iptal edip, son emrini kendi kalbine vermişti. Onu yaşat.
-FLASHBACK-
Tim lideri, Zeus'un boynuna parmaklarını bastırdı. On saniye geçti... Yirmi saniye... Sonunda ayağa kalkıp başıyla onay verdi. "Nabız yok. Hedef ölü." Bitap düşmüş Sungur'a döndü "Dosya nerede?"
Başı ufak ufak dönen, vücudunun kontrolünü kaybetmekten korkan Sungur adamın yüzüne bakmaya çalıştı "Bakmaya vaktim olmadı."
"Tamam gerisi bizde, senin yapman gereken başka bir şey var. Helikoptere geç."
Hınçla adamın karşısına dikildi Sungur, avını parçalamak isteyen bir kurdu andırıyordu bakışları "Siz benimle taşşak mı geçiyorsunuz? Söylediğinizi yaptım! İlay'ı, Pars'ı ve adamlarımı vereceksiniz! "
Adam duruşunu bozmadı, üstten bakışları ile Sungur'a üstünlük kurmaya çalıştı fakat Sungur hiç oralarda değildi. İstediği tek bir şey vardı. Adamın yakalarından tutup sertçe sarstı "Benim olana göz koyanın gözünü çıkarırım. Ölmek için yalvaracak konuma getiririm ama öldürmem. Anladın mı?"
Sungur'un bedeni iflasın eşiğindeydi; hücreleri asitle yıkanıyor, beyni zonklayan bir karanlığın içine çekiliyordu. O koca cüssesini ayakta tutan şey artık saf, katıksız öfkesiydi.
Tim liderinin yakalarını tutan elleri, saniyeler içinde adamın boğazına kenetlendi. Sungur'un parmak boğumları, derisinin altındaki damarlar patlayacakmış gibi bembeyaz kesildi. Gözleri artık sadece kan rengi bir sisin ardındaydı.
"Sana... sordum..." diye hırıldadı Sungur. Sesi insandan çok, can çekişen ama hâlâ parçalamaya hazır bir yırtıcıya aitti. "Ekibim nerede?" Zorlukla ekledi "İlay'ım nerede?"
Adamın nefesi kesildi, yüzü morarmaya başladı. Timdeki diğer üç asker hemen müdahale etti, Sungur'un kaskatı kesilmiş kollarını çekiştirmeye başladılar ama nafileydi.
Zehrin verdiği o son, kontrolsüz güçle adamın gırtlağını öyle bir sıkıyordu ki, liderin ayakları yerden kesilmek üzereydi.
" Dur! Öldüreceksin adamı, bırak!" diye bağırdı askerlerden biri, Sungur'un koluna asılarak ama duymuyordu. En sonunda iki asker, Sungur'un arkasına geçip kollarını kilitlediler ve tüm güçleriyle geriye doğru asıldılar. Sungur'un parmakları, adamın boğazından et koparırcasına zorla ayrıldı. Tim lideri yere yığılıp öksürerek nefes almaya çalışırken, Sungur hâlâ onun üzerine atılmaya çalışıyordu.
"Bayıltıcı vurun şuna!" emrini verecek mecali yoktu liderin, sadece elini havaya kaldırdı.
Sungur'un bilinci, askerlerin omuzlarında sürüklenirken tamamen karardı. Onu yarı baygın halde helikopterin içine attılar.
Vücudu, helikopterin titreşimleriyle sarsılırken o çoktan kendi içindeki o karanlık okyanusa gömülmüştü.
Uçuş, Sungur için zamanın ve mekanın silindiği bir boşluktu. Gözlerini tekrar araladığında, pervanelerin sesi durmuş, gece yerini şafak sökmeden önceki o ağır, puslu havaya bırakmıştı.
Askerler onu helikopterden indirip koltuk altlarından tutarak kendi mekanlarına taşıdılar. Sungur'un ayakları beton zeminde sürükleniyordu.
Onu kalabalık bir mekana, parlak ışıkların altında bir kafesin içine bıraktılar. Kollarından bırakıldığı an ellerini yere koyup tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Terden sırılsıklam olmuştu, bakışları hâlâ bulanıktı.
Zihninin içinde kayboldu, kontrolünü tamamen kaybettiğini biliyordu. Duygulardan öfkenin esiri olmuştu, düşüncelerden ise intikam. Etrafa boş boş baktığı sırada önüne gelen aslan maskeli adam bir dizinin üstüne çöktü, Sungur'un üzerine eğilerek fısıldadı "İlay'ı mı istiyorsun? Bunu yapanlardan intikam mı almak istiyorsun?"
Duyuyordu, içinden cevapta veriyordu ama konuşamıyordu, dili tutulmuştu sanki. İçindeki anlamsız öfke patlama raddesine gelmişti ama o boş boş bakmaktan başka bir şey yapmıyordu.
Maskeli adam önüne bir bıçak koydu "Maçta rakibini öldür, İlay'ı al. İntikamını al, İlay'ı ve ekibini al."
Öfkesinin kontrolündeyken daha fazla intikamdan bahsederse bu adamı öldürecekti Sungur. "İlay nerede?"
Geniş geniş güldü adam "Rakibini öldür, İlay'ı al." Bıçağın yanına bir de kar maskesi bıraktı "Bunu da tak." Uzaklaşmadan son kez tekrar etti "Unutma, rakibini öldür. İlay'ı al. Biriniz ölmeden buradan çıkış yok."
....
Yorumlar