top of page

2.BÖLÜM "KANLI YEMİN"

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 2 Eki 2025
  • 38 dakikada okunur

Bazen yarın asla gelmez ve dünün hatıralarıyla baş başa kalır insan. Ne beş yıl öncesinden öteye gidebilmiştim ne de iki gün öncesinden. O iki tarihte sıkışıp kalmıştım. Her gece kabuslarımda aynı acıları tekrar tekrar yaşayarak sabah ediyordum. Gün içinde içime attığım her şeyi kusarcasına ağlıyordum ama yetmiyordu. Yetecek gibi de gözükmüyordu.


Güneş'in ilk ışıklarında gözlerimi açıp balkona çıkmıştım bu sefer, abimin pufuna oturmuş her gün baktığı manzarayı onsuz izliyordum. Sırası değil İlay. İyiyim, iyi olacağım.


Gözlerimi kısarak Güneş'e çevirdim gözlerimi, yılların karanlığına alışan gözlerim Güneş'e fazla dayanamamıştı, kamaşınca bahçeye çevirmiştim. Evin konumu şehirden uzak, yeşilliklerin içindeydi. Malikaneyi saran ağaçlardan arkası zaten gözükmüyordu, içerisi ise güzel döşenmiş, çiçekler ve ağaçlarla dolu bir bahçeydi. Evin arkasına doğru uzanan taşlı bir yol vardı. Yolda ilerlerken karşımıza ilk büyükçe bir kamelya, ardından kış bahçesi gibi bir yer, ilerisinde oyun parkı ve onun daha da ilerisin de etrafı şezlonglarla çevrili büyük bir havuz çıkıyordu. Her şey özenle tasarlanmıştı.


Bu noktada başım sağ tarafa döndü, yan oda abimin benim için hazırladığı odaydı. Oraya girmek için kendimi hala hazır hissetmiyordum. Sıkıntılı bir nefes verip soluma döndüm, alçak sehpanın üstündeki kitap ile bakıştım bir süre, devam ederim diye arasına koyulmuş ayracın yarısı dışarıdaydı. Kaldığı yerden öncesine bakmak, altını çizdiği cümleleri okumak istedim fakat buna da hazır değildim. Ne umutsuzluklarla veya ne umutla çizdiği cümleleri okumayı düşünmek bile mahvediyordu beni.


Düşüncelere dalmışken kapım çalındı, Pars'tan başka kimsenin geleceğini düşünmüyordum. Balkon kapısından başını içeriye uzatan kişiyi görünce tahminimde yanılmadığımı anlamıştım.


"Gelebilir miyim?"


"Tabi ki gel." Balkona girmişti, bulunduğum hali süzüp ifadesizlikle konuya girdi "Dediğin gibi Sungur'u araştırdım, yer altında Karakan lakabıyla biliniyor. İsmi efsaneler yazmış denilebilir, Karakan serçe parmağıyla adam öldürdü desek inanırlar."


Abartı. Abartmayı ne kadar çok seviyorlardı.


İsmi nam salmış, gücü yerinde bir adamdı. İyi paralar kırıyor olmalıydı, neden masaya dahil olmak istesin ki?


"Kuytu'nun içindeki her program ve davete dışarıdan kimseyi almıyorlar. Kuytu'ya ait olduğuna dair kimliğin yoksa onlara ait hiçbir mekana giriş yapamazsın."


Bak sen dercesine dudaklarımı büzüp başımı salladım düşünceyle, gözlerim kısık ve etrafta gezinirken kafamın içindeki tilkilerle boğuşuyordum, birbirlerinin kuyruğuna bastırmadan bu işi halletmeliydim.


Başımı kaldırıp kısık gözlerimi Pars'a çevirdim "Baya iyi oynuyorlar desene."


"Aynen öyle, ne yapacağız? Karakan'ın bu gece maçı varmış. Araştırmaya buradan mı başlayacağız yoksa aklında farklı bir şey var mı?"


"Madem maça Kuytu'ya dahil olmayan kimse giremiyor, oradan başlayalım. Kartı nasıl alacağımızı biliyor musun?"


Başını sallayıp onayladı "Biliyorum ama anladığım kadarıyla o kadar kolay değil. Önce seni araştırıyorlar, geçmişini ve mesleğini araştırıyorlar. Kuytu'ya dahil olma amacın da onlar için çok önemli. Her şeyin tamamsa da gizlilik sözleşmesi imzalıyorsun, ağzını açmayacağına ve açarsan öleceğine dair bir anlaşma."


Fazla teferruatlıydı, işlerini şansa bırakmıyorlardı haliyle.


"Ha bir de sıkıntı çıkaran olursa girişlerini sistemden kısıtlayabiliyorlar. Maça girerken sıkıntı çıkmaz ama davet salonuna girerken geçemezsin gibi. Bu yüzden dikkatli olmalı ve mimlenmemelisin."


Sistemi çok iyi ve detaylı kurmuşlardı, zor olacaktı ama imkansız değildi.


Devam etti "Verdikleri kartlarda kendi ismin yazmak zorunda değil, lakap veya başka bir isim de yazdırabiliyorsun ama kendi ismin onların sisteminde bulunuyor. Ayrıca kartların üstünde qr kod bulunuyor, bu da bulunduğun mekanda sıkıntı çıkarırsan qr koddan senin aslında kim olduğunu öğrenmelerini sağlıyor."


Yani işim oraya girebilmekle bitmiyordu, sonrası için daha da dikkatli olmam şarttı. Bunda sıkıntı yoktu, düşünmeden adım atmak tarzım değildi. "O zaman bana yeni isim soyisim ve dikkat çekmemek için soyağacı, geçmiş oluşturacağız. Kartta da lakap kullanacağım, oluşturacağımız yeni ismimin de bilinmemesi iyi olabilir. Sungur'un dediği gibi masanın başındaki Karan Soykan ise her şeye erişimi olacaktır. Şu anlık benden haberi olmasın."


"O iş bende, merak etme." Elbette merak etmiyordum, Pars hallederdi. "Peki ya lakap ne olsun?"


Fark etmez dercesine salladım elimi "Sen karar ver, kötü seçim yapmayacağına eminim."


Onaylayarak salladı başını, devam ettim " Bende sen gelene kadar abimin bilgisayarını kurcalayacağım, belki elle tutulur ipucu bulabilirim, sonra kayda gideriz."


"Tamamdır, gidiyorum."


Ayağa kalkıp yan bir bakış attım, işaret parmağımı uzattım "dikkatli ol, sabah ki gibi bir olayla karşılaşmak istemiyorum." Gülümsedi, benim gibi işaret parmağını uzatarak parmağımın ucuna dokundurdu "Güven."


İstemsizce güldürmüştü bu hareketi. Çoğunlukla, işi gereği olsa gerek, duvar gibi yanımda dikiliyor, ne bir mimik ne duygu belirtisi gösteriyordu bu nedenle bazı anlarda hareketlerime uyum sağlaması tatlı ve samimi hissettiriyordu.


Önce ben çıkmıştım balkondan, ardımdan Pars'ta çıkıp odanın kapısına ilerlerken duraksayıp arkasında kalan bana döndü "Bu arada" bilgisayar masasının önündeydim, ona dönüp başımı belli belirsiz salladım, devam etti "Boran abinin üstündeki kıyafetler ve telefonunu almıştım hastaneden. Onlara da bakmamız gerekebilir ama yapamam dersen ben bakarım."


Sorun yok dercesine iki yana salladım başımı, çalışma masasının önündeki koltuğu çekip oturdum, masaya yaklaştım "Sorun yok, dediğim gibi duygularıma yer vermiyorum."


Sıkıntılı nefes vererek attığı birkaç adımı işittim, yaklaşmıştı. "Robotlaşmaya çalıştığını kabul etmemi bekleme benden İlay, içine attıkça kötü oluyorsun görmüyor musun? Vücudun tepki veriyor, seni geçen güne kadar hiç titrerken görmemiştim."


Vücudum elbette tepki verecekti, zor günler geçiriyordum. Acı çekiyordum.

Duygudan mahrum şekilde karşılık verdim "Seninle bu konuyu tartışmayacağım."


"Ama ben senin bana gelip 'Sen haklıydın Pars' dediğin güne kadar seninle bunu tartışacağım." Hiç susmayacaktı yani, eyvahlar olsundu. "Ama doğru vakitlerde, şu an gidiyorum. Eşyaları da gelirken getiririm."


"Tamam, kolay gelsin."


"Sana da."


Pars odadan çıktıktan sonra çalışma masasının üstündeki bilgisayarın ekranını kaldırıp açtım, kısa sürede açılan bilgisayarın ekranında beliren şifre sorusuyla bakıştım. Elbette şifre olacaktı, ne yapmış olabilirdi ki?


Önce onun doğum tarihini denedim,

27.12.1988, olmadı.

Kendi doğum tarihimi denedim,

10.04.1993, olmadı.

Annemin, hiç istemesem de Karan Soykan'ın da denemiştim ama hayır, olmamıştı. Sıkıntıyla oflayıp şakaklarımı ovdum "Ne olabilir?" Balca'nın doğum tarihi olabilir miydi? Bunu öğrenmesi için Pars'a söylemeliydim, ben hala konuşmak için hazır hissetmiyordum.


Masanın sağ altında üst üste bulunan üç çekmecenin alttaki ikisini karıştırmıştım, işime yarayacak bilgi yoktu. Kilit olan çekmeceyi çektim fakat kilitliydi. Etrafta makas veya benzer cisim aradım, masasında yoktu. Kalkıp banyoya girdim, dolapları karıştırdım ama ne makas ne de kesici, ince hiçbir cisim yoktu. Ellerimi lavabon kenarına koyup gözlerimi kapatarak düşünmeye çalıştım, nasıl açabilirdim? Pars'tan kesici veya kırmak için alet istesem iyi olacaktı. Yine de bir makas bile nasıl olmazdı odada veya tırnak makası bile.


Gözlerimi araladım, karşımda ki aynadan kendimi görmeyi beklemiştim. Fakat karşımda ne ben vardım ne ayna, aynanın olduğu yer boştu. Hayretle iki adım geri çıktım, ayna yok, kesici alet yok. Aklıma gelen, ardı arkası kesilmeyen düşüncelerle panik sardı bedenimi, çöp kovasını açıp baktım. Kanlı bez veya peçeteye dair en ufak iz yoktu, elbette her gün atılıyor, yerine yeni poşet koyuluyordu.


Paniğin vücudumu sarıp beni andan koparmasını engellemek için parmaklarımı avuç içime kıvırıp tırnaklarımı avcuma bastırdım. Öyle bastırıyordum ki biraz daha zorlasam derin yaralar açabilirdim.


Burada neler oluyordu? Abim kendine zarar verdiği için mi kaldırmışlardı bunları? Belli bir hastalığı olsa Karan Soykan söylemez miydi? Dün sinirlendiğimde hastalığını özellikle belirtirdi ama söylememişti. Burada düşündüğümden daha pis şeyler oluyordu. Abime ne yapmışlardı burada?


Nefesim daralmaya başlamıştı, hiçbir şey bulamıyordum, ne yapacaktım? Hışımla odaya girip dolapların içini karıştırdım, raflarda ne kadar kıyafet varsa hepsini yere fırlatıyordum, ne yaptığımı biliyor muydum? Sanmıyorum. Beynim sonuca odaklanıyordu ve bedenim de ona ayak uyduruyordu. "Yok, hiçbir şey yok!"


Kıyafet dolabını bırakıp odadan çıktım, içimdeki öfke öyle dolup taşıyordu ki, hareketlerimi kontrol edemiyordum. Beynim ipleri öfkemin eline tutuşturmuş olacakları izliyordu.


Hızlı adımlarla üç katıda inip mutfağa girmiştim, iki çalışan vardı ve ikisi de işini gücünü bırakıp bana dönmüştü. "Buyrun İlay Hanım" demişti orta yaşlı olan, tencerenin başında yemek karıştırıyordu. Umursamadan çekmecelere yöneldim "Bıçaklar nerede?" Sesim beklemediğim kadar karanlık çıkmıştı. Halimden dolayı olsa gerek genç olanla birbirlerine bakarak söyleyip söylememekle alakalı münakaşa ediyorlardı ama sabrım yoktu, o çekmeceyi açacaktım "Nerede?" demiştim bu sefer daha da baskın bir sesle, camın önüne uzanan tezgahın çekmecesini gösterdiler "İkinci çekmece ama ne yapacaksınız?"


İkinci çekmeceyi açıp büyük bıçaklardan birini aldım, bir tane de demir kepçe alarak çekmeceyi kapattım, cevap vermeden çıkarak aynı hızla üçüncü kata çıkmıştım. Çalışma masasının üstündeki bilgisayarı yatağın üstüne koyup bıçağı çekmeceye saplamaya çalışıyordum, öyle nefes nefese kalmış, tıkanmıştım ki başım dönmeye başlamıştı.


"İlay!" sesler boğuk geliyordu, kimin seslendiğini anlayamamıştım. Zaten umrumda da değildi, bıçağı tekrar tekrar çekmeceye geçirmeye çalışıyor, kilidine sokup açmaya çalışıyordum. Arkamdan, kollarımın üstünden bedenime sarılan bir çift kolla hareketlerim kısıtlanınca bağırmaya başlamıştım "Bırak!" boğazım yırtılacak gibiydi "Bırak beni bırak! Açmam lazım!"


Bedenimi saran beden benim gibi bağırıyordu "İlkel yollarla mı açacaksın İlay? Sakin ol açacağız!" Bedenimi yatağa savurup elimdeki bıçağa uzandı "Bırak şunu da, kafayı mı yedin?" tam olarak yememiştim ama oraya doğru yol aldığımı en net şekilde görüyordum.


Direnmedim, bedenimi bıraktığı yerde kendimi daha fazla tutamadan ağlamaya başladım, utanıyordum da bir yandan, kendimle olan savaşımı yine kaybetmiştim. Ellerimi yüzüme kapatıp hıçkırarak ağlıyordum, bu böyle gitmezdi. Yanımda hissettiğim çöküntüyle Pars'ın oturduğunu anlamıştım, yine de çekmedim ellerimi yüzümden. Ağlamak istemedikçe daha çok akıyordu yaşlar.


"Ne oluyor burada?"


Hayır hayır, o olamazdı. Karan Soykan'ın beni bu halde görmesini istemiyordum. Ellerimi yüzümden hala çekmemiştim, odadan hemen çıkmalıydı.


Yanımdaki çöküntü gidince Pars'ın kalktığını anladım, benim yerime müdahale edecekti "Karan Bey, bu katta genç bir kadın kalıyorken böyle destursuzca giremezsiniz." Güldüğünü işittim Karan Soykan'ın, her zamanki sinir bozucu tavrı diye geçirdim içimden.


"Ben babasıyım, ve benim evim. Sen nesi oluyorsun tam olarak?"


Pars'ın cevabı netti "Korumasıyım, her anında yanında olan ve olmaya devam edecek kişiyim." Karan'a meydan okuyarak baskın çıkmıştı sesi. Adım sesi işittim, birbirlerine mi yaklaşıyorlardı? Karan karşılıksız bırakmayacaktır elbette.


Ellerimi yüzümden çekip ne halde olduklarına baktım. Karan elleri cebinde üstten bakışlarla karşısındakini küçük düşürmeye çalışırken Pars kendinden emin duruşu ve rahat tavırlarıyla Karan'ın umrunda olmadığı mesajını veriyordu. "Sizin İlay'ın babası olduğunuzu söylemekten başka rolünüz var mı?"


Dişlerini sıktı Karan Soykan, konuşmak istedi, belki bütün pisliğini dökecekti ama yuttu. Susması da bir ilkti. Pars'a cevap vermeden bana döndü, uzandığım yerden kalkıp oturdum, ne kadar sert bakmaya çalışsam da gücümün olmadığını hissediyordum, şu an ona kafa tutacak konumda değildim.


Küçümseyici bakışlarının beni daha da küçülttüğünü hissediyordum, böyle olmamalıydı. Ben bunun için burada değildim. "Şu haline bak, Soykan'ın kara lekesi olmalısın. Dün bana kafa tutmana rağmen duruşundan ve gücünden dolayı seninle gurur duyuyordum ama yanılmışım. Soyadıma yakışacağını düşünmem saçmalıktı. Zavallı gibi duruyorsun."


Zavallı gibi duruyorsun..

Soykan'ın kara lekesi olmalısın...


Sinirden güldürmüştü bu dediği, kalan gücümle yataktan inip birkaç adımla karşısına dikildim. Bitmemiştim, bittim sanıyordum ama benim bitme şansım yoktu. O bu bakışlarla beni bittiğime inandırmaya çalışıyordu.


"Senin karanlık soyunun kara lekesi miyim?" histerik gülüşle bir adım geri çıktım, sinirden kuduruyordum "Senin boktan soyunun daha dibe batması için kara bir lekeysem onur duyarım."


"Seni-" eli yüzüme okkalı bir tokat niyetiyle havalanmıştı fakat Pars hemen havalanan kolu bilekten kavrayıp önüme siper olmuştu. Bunu bildiğimden gözümü bile kırpmamıştım. Pars benim koruyucu meleğimdi.


"Karan Soykan, dışarıya alalım sizi."

Pars'ı ortamda yokmuş gibi görmezden geliyordu, gözlerini benden ayırmadan kolunu çekip geri çıktı "Sana tanıdığım süre bitti, beş yıl önce nasıl defolup gittiysen yine gideceksin yoksa ben seni yollamasını bilirim."


Beni korkutamadığının, aksine kışkırttığının farkında bile değildi değil mi? Beni ne kadar çok göndermek için çabalarsa o kadar çekindiği şeyler olduğunu ele verdiğinin de farkında değildi ve ben bunu çözmeden bu şehirden bir adım uzaklaşmayacaktım.


Arkasına bakmadan odadan çıkıp kapıyı çarpmıştı, saçma güç gösterileri. Kapıdaki gözlerimi devirip yatağın ayak ucuna oturdum, Pars'ta yanıma oturdu.


"İyi misin İlay?"


Bıçak darbelerimden dolayı yer yer aşınmış, açılmamaya yemin etmiş çekmecedeydi gözlerim. Aslında doğru yere vursaydım açılırdı belki. Gözlerimi kapatıp saçmalığımla baş başa kalarak güldüm, aynen İlay, açılırdı.


Cevap vermediğim için "İlay." Demişti Pars, "İyi misin, niye gülüyorsun? İyice delirdin."


Çekmeceden hangi akılla aldığım kepçeyi tutup kaldırdım, tutamadığım kahkaham yankılandı odada, abimin odasında. Pars delirdiğimi düşünen bakışlarıyla izliyordu beni, sakinleşmemi bekliyordu ama ben gerçekten delirmiş olabileceğimi düşünerek kahkaham kesilmeden ağlamaya başlamıştım.


"İlay." Demişti acılı sesiyle, yanıma yaklaştı "Biraz kafanı toparlaman gerekirdi."


Başımı iki yana sallayarak kepçeyi işaret ettim "Ona ağlıyorum, çekmeceyi kepçeyle nasıl açabilirim ki?" Saçmalıyordum, dibine kadar saçmalıyordum ama umrumda değildi. Pars'ında umrunda değildi, başımı kendine omzuna yaslayarak rahatça ağlamam için destek verdi "Aslında kepçe kısmıyla kilide doğru vursak açılabilirdi, belki diyorum."


Mantıklı teoriler sunmaya çalışması göz yaşlarımın arasında güldürmüştü "Değil mi?" Dedim ciddiyetle "Çokta mantıksız değil."


"Ne mantıksızlığı canım? Mantıksızlık senin yanından bile geçmiyor, İlay ve mantıksızlık yan yana bile absürt duruyor."


Tebessüm ederek derin bir nefes verdim, gayet iyiydim. Evet gayet iyi hissediyordum. Yanaklarımı silip başımı omzundan kaldırarak Pars'a döndüm. "İyiyim, sağ ol."


Tebessümle salladı başını "Sen de sağ ol."


Niyetim bu yöndeydi, ikimizin de sağ olması yönünde. Omzuna elimi koyup sıktım, ayağa kalkıp karşısına geçtim. "Konuştuklarımızı hallettin mi?"


"İsmin Nilüfer Akın olacak, şu an sistemde sana bir geçmiş oluşturmak için çalışıyorlar. Her şeyin tamamlanması bir saat sürebilirmiş. Tamamlandıktan Nilüfer Akın adına açılmış mailden bilgilerini ve kaçta oraya gideceğini atacağım."


Dakikalar önce dağıttığım odada gezindi gözlerim, abimin eşyaları yerlerdeydi. Yaptığım tamamen saygısızlıktı. "O saate kadar şu çekmeceyi açalım ve kendimize kalacak yer bulalım."


Onaylayarak kalktı "Arabada eşyalar olacaktı, getireyim."


"Olur."


Pars giderken bende masanın üstünde ki diğer bölmelere bakmakla meşguldüm, artık elle tutulur sonuçlar elde etmek istiyordum.


🌕🌕🌕



Çekmeceden ve genel anlamda odadan çıkmayan ipuçlarının hayal kırıklığıyla ayrılmıştım evden. Bilgisayarı da unutmamıştım, en büyük umudum bilgisayardı şu an. Açmaları için işin ehline bırakacaktık işi.


Şimdi ise beş yıldızlı otele geçmiştik. Sungur'u evden çıkarana kadar burada idare edecektik. Evden kimseye görünmeden çıkmıştım ama ilk müsait anımda Azra Soykan ve ev çalışanlarıyla görüşecektim, şimdi ilk işim Kuytu'ya giriş yapmaktı.


Nilüfer Akın'a dair her şey tamamlanmıştı, yeni kimliğimde sarışın olduğum için peruk takarak ağır bir makyaj yapmıştım. Tanınmayı sıfıra indirmem şarttı.


Kayıt için öğrendiğimiz adrese gelmiştik. Ara sokakta öylesine bir dairenin adresiydi. Gelene kadar böyle olduğunu düşünmemiştim, şimdiyse dalga geçtiklerini düşünmeye başlamıştım. Koskoca Kuytu efsanesine alınan üyelerin kaydı burada mı yapılıyordu? Binanın karşısında kahve ve yıllanmış mahalle bakkalı vardı. Daha modern bir şey olacağını düşünmüştüm.


"Aslında iyi kamufle edilmiş, kim bilecek burada ne döndüğünü? Kimse de sorgulamaz." Haklıydı ama insan sorgulamadan edemiyordu.


İnmek için uzandığım sırada Pars kolumdan tuttu "Dikkat et, burada olduğumu unutma. Sıkıntı olunca hemen müdahale edeceğim."


Tebessümle salladım başımı "Biliyorum, sende dikkat et."


Vakit kaybetmeden arabadan inip binanın girişinde durdum. Pars, Karan Soykan tarafından tanındığı için böyle yerlerde gözükmemesi daha iyiydi. Binanın girişinde bulunan zillerden daire 10'un ziline bastım, beklemeden açıldı.


Binada asansör bile yoktu, katlarda iki daire olduğuna göre beş kat çıkacaktım, ayaklarıma baktım. Hemde bu ayakkabılarla. Her zamanki gibi topuklu giyinmiştim, böyle çıkıp inersem ayaklarımı kaybetme ihtimalim yüksekti.


Ayakkabılarımı çıkarıp elime alarak merdivenleri çıkmaya başladım. Nilüfer Akın'ın geçmişine dair her şeyi ezberlemiştim, soru sorarlarsa hazırlıklıydım, prosedürün nasıl işlediğini üstünkörü biliyorduk, içeride beklenmedik bir şeyle karşılaşmam olasıydı.


Hallederdim.


Sonunda beşinci kata ulaşmıştım, aralık olan kapının daire numarasına baktım 10'du. Beni kapıda bekliyorlardı, ne hoş.


Kapının önünde durdum, ayakkabılarımı giyinip duruşumu düzelttim. Kapı git gide aralanınca kalbimin atışını ağzımda hissetmeye başlamıştım, avuç içlerim terden su içinde kalmıştı. Emin adımlarla içeriye girdim, kapı arkamdan hışımla kapanınca oluşan gürültü içimde çığ oluşturdu.


Arkamı dönmeden hemen önce "Hoş geldiniz." Diyen adamın sesi içimi ürpertmişti. Arkama döndüğümde tam karşımdaydı, ortamın aksine fazla şıktı, işini özenle yapan bir adama benziyordu. Takım elbiseli, saçları özenle taranmıştı, ellerinin parmaklarında ki kızarıklar adam dövmeyi de çokca sevdiğini açıklıyordu.


İçimin aksine ifadesizlikle kendimden ödün vermeyerek "Hoş buldum." Dedim, ürktüğümü anlamaması daha iyi olurdu.


"Buyrun." İlerideki bir kapıyı gösterince oraya ilerledim, evin içide eskiydi. Hala benimle alay edildiğini düşünüyordum. Gösterdiği odanın önünde durunca adam kapıyı açtı, gördüğüm odayla alay edilme fikri anında toz bulutu olup kaybolmuştu. Burası bir sorgu odasıydı, simsiyah duvarları vardı, siyah perdesi odaya en ufak ışığın girmesine müsaade etmiyordu.


Odanın ortasında bulunan masanın etrafında karşılıklı iki sandalye vardı. Biri boştu, diğerinde ise oturan biri vardı. Karşılayan adamın aksine rahat giyimli biriydi. Altında siyah kargo pantolonu, üstünde siyah tişörtü vardı. Sol kolunu boydan boya kaplayan dövmesi ona serseri bir hava katıyordu. Tek tarafı kıvrılan dudağının sergilediği küstah gülüşte öyleydi.


"Hoş geldiniz Nilüfer Hanım." Eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti "Buyrun lütfen. Kabanınızı çıkarıp oturun."


Gerçekten buyurmak istediğime emin değildim, tereddütlü olduğumu belli etmemek için ifadesizliğimi koruyarak sağlam adımlarla gösterdiği sandalyenin yanında durdum. Özellikle kabanımı çıkarmamı istemesinin sebebini anlamadım fakat sorgulamadım. Sorgulanacak daha önemli şey vardı. Kabanımı sandalyenin arkasına asıp oturdum. Çantamı masanın üstüne koyup sandalyemi çekerek masaya yaklaştım. Ellerimi masanın üstüne koyarak birleştirip karşımdaki adama çevirdim bakışlarımı.


Memnuniyetle hareketlerimi izleyip kapıda bekleyen adama döndü "Dışarıda bekle."


Adam aldığı emirle kapıyı kapattıktan sonra karşımdaki adamla baş başa kalmıştık. Karanlık odayı aydınlatan tam üstümüzdeki alçak ışık yetersizdi ve bu daha da gergin bir ortam yaratıyordu.


Başımı kaldırıp önce ışığa, ardından etrafa baktım, tek kaşımı kaldırıp karşımdaki adama döndüm, gözlerini çekmeden her hareketimi izliyordu. Gözlerimi gözleriyle buluşturdum, ilgiyle dudaklarımı büzerek "Dışarıdaki ortamdan soyutlanmış bir sorgu odası. Burayı görene kadar benimle alay edildiğini düşünmüştüm."


Burnundan gülerek arkasına yaslandı, ellerini önündeki dosyanın üstünden kaldırmıyordu. "İşimizi ciddiye almakta üstümüze yoktur."


Farkındayım dercesine salladım başımı "Gayet profesyonel. Dahası beklenmedik."


Memnuniyetle parıldayan gözleri bu sefer ilgi barındırıyordu, iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek yaklaştı, dudağında ki yarım gülüş olduğu haliyle duruyor, hiç soldurmuyordu. "Kendimi övmek gibi olmasın, benim fikrimdi. Profesyonel olmakta üstüme yoktur. Yani beklenmedik olmakta diyelim."


Konu konuyu açar, ufakta olsa bir şey öğrenirim diye konuşturmaya çalışıyordum.


"Burada her şey beklenmedik miş diye duydum, sonuçta efsane olarak biliniyor. Kim bilir daha neler vardır?"


Gözlerini kısarak sorgularcasına gezindi yüzümde, ilk defa gördüğü birine güvenecek değildi. Baktığı süre boyunca şüphelendirmemek için ifadesiz duruyordum. Yüzümden bir şey okuyamazdı. "Bunu öğrenmek için mi buradasınız yoksa parçası olmak için mi?"


Öğrenmek için buraya gelmek riskti, öğrendiğinle hiç çekinmeden mezara götürürlerdi. Parçası olmak istersen de işleri bitene kadar yaşamana izin verirlerdi. Buraya adım atanın cevabı başından belliydi. Gözlerinden bana şüphe duyduğu belliydi, parçası olmak için geldiğimi ağzımdan duyarak sözleşmenin yanı sıra sözlü bir yemin etmemi de sağlayacaktı.


Tereddüt etmedim, cevabım belliydi "Parçası olmak."


"Burayı kimden öğrendin?" Sorgu başlamıştı.


"Efsane olamayacak kadar güzel bir Dünya'ydı, araştırdım. İpuçlarım beni buraya getirdi."


Bilmiş tavrıyla duruşunu dikleştirdi, küçümseyici bakışlarıyla üstümde baskı oluşturmaya çalışıyordu "Bulacağın en ufak ipucu seni ölüme götürürdü."


Hadi ya dercesine kaldırdım kaşlarımı, kollarımı göğsümde bağlayarak arkama yaslandım, "Ama götüremedi, sence de bu Kuytu'nun parçası olacak kadar iyi olduğumu göstermez mi?" Küstah tavrım karşısında üstümde kurmaya çalıştığı baskının işe yaramadığını görünce dişlerini sıktı. "Bana bunu doğru düzgün anlatman gerekir, yoksa seni bulduğun ipucu yüzünden buranın parçası olmadan" belindeki silahı çıkarıp namlusu bana doğru bakacak şekilde masanın üstüne koydu, hiç tereddüt etmeden sıkacak yapısı vardı, bu izlenimi başından beri veriyordu. "paramparça edecek yetkiye sahibim."


Dahil olmak istiyorsam biraz alttan almalıydım, yolumdan alıkoyulmak istemezdim. Silaha bakarken sakince nefes verip tedirgin olmuş boğazımı temizledim. Bakışlarımı karşımdaki adama çıkardığımda tedirginliğimi fark ederek memnun olduğunu görmek içimdeki öfke denizini kaynatmıştı. Ben ne zaman bu kadar öfkenin buhranına kapılacak kadar zayıf olmuştum hiçbir fikrim yoktu.


"Restoranda arka masamdaki konuşmalara şahit oldum. Çok karlı bir işten bahsediyorlardı, şartlarının çok güzel olduğundan, iyi para kazandırdığından her şeyin lehimize olduğundan bahsediyorlardı. Merak edip masalarına döndüm, neyden bahsettiklerini sordum, ilk başta tereddüt etseler de halimi anlattıktan sonra acıyıp anlattılar."


Şöyle bir baştan aşağı süzmüştü bedenimi, başını belli belirsiz sallayarak bilmiş tavırla güldü "Hiç acınacak halde durmuyorsun."


Dudağımın bir tarafı alayla kıvrıldı, beni hiç dikkatli dinlemiyordu, söylediklerime odaklansa cevabı çok net bulurdu "Beni görünce acıyıpta anlattılar demedim, anlattıktan sonra acıyıp anlattılar dedim." Küstah bakışlarımla sağ elimin işaret parmağını kendime çevirip aşağı yukarı yaparak bedenimi işaret ettim, gözleri komutuma uyarak bedenimde gezindi. "Sence şu bedenin acınacak halde gözükmesi olası mı?"


Kendimi işaret ettiğim elimi hayır anlamında salladım "Hiç sanmıyorum, bu yüzden görünüşüme değil, ağzımdan çıkanlara odaklanmanı tavsiye ederim."


Ne gördü bilmiyordum fakat ben onda ne gördüğümü biliyordum, etkilenmişti. Gözlerinde ki şüphe yerini ilgiye bırakmıştı. Gizlemedi yaklaşarak daha net görmemi istedi "Değişik bir kadınsın, tehdit oluşturuyor gibisin ama bir o kadar da netsin." Çapkınca güldü "İnsan seninle ne yapacağını bilemiyor."


İlgisine karşılık veriyor gibi cilveyle gülerek göz kırptım "Beni Kuytu'nun parçası yapıp daha sık görmeye ne dersin?"


Dudaklarını diliyle ıslatırken bir yandan gözleri dudaklarımda geziniyordu, kendini zor tutuyor gibi gözüküyordu. Gözlerini zorlukla gözlerime çıkardı "Sıktan kastın her gece görmek mi?"


Piç kurusu.


Buna ayak uydurmak zorunda kalmak iğrenç hissettiriyordu. Başımı sallayarak onayladım "Neden olmasın?" Buraya gelen kaç kadını böyle taciz ediyordu kim bilir? Bu düşünceyle sinirden sıcak basmıştı bedenimi.


Yanaklarımda gezindi gözleri"Kızardın." Dedi gülerek, yumruğumu yüzünle buluşturmak istediğimden ama yapamadığımdan diyememiştim "Utandım." Kusacağım galiba!


Gözlerindeli ilgi bu sefer yerini şehvete bırakmıştı, gözleri tekrar dudaklarıma inerken gelecek olanı engellemek için geriye çekildim, ellerinin altında tuttuğu, geldiğimden beri bırakmadığı dosyaya baktım "Ee ne yapacağız şimdi?"


"Mailden ulaştırdığın bilgilere göre resimle ilgileniyor muşsun, sanat eseri gibi kadınsın hiç şaşırmadım. Sana sanat galerisi açacağız, düzenleyeceğimiz sergiler kara para aklamak üzerine olacak, biz kazanacağız ki sende kazanasın." Pars resme ilgim olduğu için yazmış olmalıydı, iyi karardı.


Dosyanın şeffaf kapağını kaldırıp bana doğru sürdü, "İmzaladıktan sonra herşey tamamdır."


Açılan sayfadaki yazılarda gezdirdim gözümü.


KANLA YEMİN VE GİZLİLİK SÖZLEŞMESİ


MADDE 1 - YEMİN


Nilüfer Akın, kanını damlatarak bu yemini eder


Kuytu'nun sırlarını mezara götüreceğine,


Kuytu'nun sözünü yasa bileceğine,


İhanet etmeyeceğine,


Kuytu'ya sadakatle hizmet edeceğine yemin eder.


MADDE 2 - GİZLİLİK


Nilüfer Akın, Kuytu'ya ait hiçbir sırrı, bilgiyi, planı dışarıya aktaramaz.


Kuytu'ya ihanet eden ya da bilgiyi dışarı sızdıran kişi, öldürülmüş sayılır.


MADDE 3 - SADAKAT VE CEZA

Sadakat, Nilüfer Akın'ın kanıyla mühürlenmiştir.


İhanet edenin cezası, Kuytu'nun huzurunda kanla verilir.


Kaçış, sırların açıklanması ya da sadakatsizlik affedilemez.


MADDE 4 - ÖMÜRLÜK BAĞ

Bu sözleşme, Nilüfer Akın'ın ilk kan damlasıyla başlar ve ölene kadar geçerlidir.


Nilüfer Akın, bu sözleşmenin altına kanıyla imza atar.


Kuytu'nun temsilcisi: .................................


Üye (Kan İmzası): .......................................


Tarih: .....................


Bunu kabul edersem bedenimi ve ruhumu satmış sayılıyordum.


Diyorlardı ki Kuytu; Cehennem'in Dünya üzerindeki adresi. Baştaki iblislerin kendilerine kurban ettiği hayatlarla oynadığı kumarların adresiydi.


Az bile söylemişlerdi.


"Kabul ediyor musun?" Karşımdaki adamın sorusuyla düşüncelerimden sıyrılarak kaldırdım başımı, tek kaşı havalandı "Kabul ediyor musun?" Diye yineleyince masanın üstüne baktım, kabul etmesem buradan canlı çıkmayacaktım, kabul etmemek seçeneklerim arasında da değildi zaten. "Kalem nerede?"


Soruma soruyla karşılık verdi "Kabul ediyor musun Nilüfer Akın?" Karanlık sesi içimi ürpertmişti, ağır hareketlerle ayağa kalktı. Amacı neydi bu adamın? Anlamsız bakışlarımla çattım kaşlarımı "Evet de amacın ne senin? Kalem yok..." Beklemeden masanın üstündeki silahı kavrarken kafamda aydınlanan cümleler kanımı dondurdu.


Nilüfer Akın, kanını damlatarak bu yemini eder


Sadakat, Nilüfer Akın'ın kanıyla mühürlenmiştir.


Bu sözleşme, Nilüfer Akın'ın ilk kan damlasıyla başlar ve ölene kadar geçerlidir.


Silahtan çıkan kurşunun kolumda açtığı yarıkla bu farkındalığa geç ulaştığımı anlamıştım. Acıyla inleyerek dişlerimi sıktım, kurşun yarasına elimi koyup bastırırken bir yandan acıyla bağırıyordum "Piç kurusu, kafayı mı yediniz siz?"


Silahı beline koyarken hala gülüyor olması beynimin içinde karşımdaki adamın normal olmadığının yankılanmasını sağlıyordu. Susturucu taktığı için ses çıkmamıştı, çıksa da bu duvarlardan ses çıkacağını sanmıyordum, özel bir odaya benziyordu.


Acıyla aldığım sık sık nefesler boğazımda takılı kalıyordu, kalbimin atışı öylesine hızlanmıştı ki kulaklarım uğulduyordu. Nefesimi düzene sokmaya çalışarak sakinleşmeye çalıştım, kurşun sıyırmış olmalıydı fakat beklemediğim anda olduğu için normalin üstünde tepki veriyordu bedenim.


Ettiğim küfüre aldanmadan sert adımlarıyla yanıma gelip zebani gibi başıma dikildi, şeytani gülümsemesi hala olduğu gibi duruyordu, halime bakarak daha da büyütmüştü. "Okuduğunu anlamanı beklerdim, bu kadar saf olursan, Kuytu'da hayatta kalman zorlaşır." Onu boğmak istiyordum.


Yaralı kolumu kavradığım elimi tutup kolumdan ayırdı, cebinden çıkardığı damga gibi bir aparatı yarama bastırınca dudaklarımın arasından firar eden acılı feryadım kaçınılmazdı. Acıyla kıvranırken elimi bıraktı, hemen yaralı koluma baskı uygulayarak acılı iniltilerimle ne yaptığını izledim. Kana bulanmış damgayı imza kısmına bastırarak sözleşmeyi onaylamış, beni bu cehenneme dahil etmişti.


Konuşmak istiyor, küfürler etmek istiyordum, karşımdaki adamı boğarak can çekişmesini izlemek istiyordum, bu beni cani yapar mıydı? Yapmamalıydı.


Kaybolan sesimi ortaya çıkarmak için ard arda yutkundum, nefeslenerek kendime gelmeye çalıştım, yara aldığım yer acıya alışmaya başladığı için yerini sızıya ve yanmaya bırakıyordu.


İşini bitirince karşımdaki boşluğa geri oturdu, halimden zevk aldığını belli eden rahatlık ve gülüşüyle masanın üstünden uzanıp yaklaşarak gözlerime baktı, "Gerçekten dediğin gibi. Bu haldeyken bile acınmayacak kadar güzelsin."


"Yavşak iltifatın için sağ ol, işim bittiyse gidiyorum." Yerimden kalkıp çantamı aldım, bileğimden tutarak durdurdu "Acele etme, daha fotoğraf çektireceğiz ve kartın çıkacak."


Odanın kapısını açıp dışarıdaki adamdan fotoğraf makinesi istemişti. Bu halde fotoğraf mı çekecekti birde? Beni bir anda vuran adamın yaptığı hiçbir şeye şaşıramazdım, en üst seviyesini az önce yaşamıştım zaten.


Fotoğraf makinesini alıp odaya girdi, arkamdaki duvarı işaret ederek "Oraya geçte güzel yüzünün fotoğrafını çekeyim." Sıkıntılı bir nefes vererek söylediğini yaptım, az önce vurulmamış gibi meydan okuyan İlay'ı kuşandım. Çektikten sonra hayran gözlerle makinenin ekranına baktı "İkincisine gerek yok, ilkinde bu kadar güzel çıkanı ilk defa görüyorum." Kendince iltifatlar ede ede odadan çıkmıştı.


"Piç kurusu." Tükürür gibi fısıldadım, kabanımın tek koluna kolumu geçirip diğerini omzumun üstüne bıraktım, çantamı da sağlam elime aldım.


Kolumun sızısıyla söylene söylene çıktım odadan, dış kapının önünde kartımı vermelerini bekledim. İki adam da ortalıklarda yoktu fakat kapısı kapalı olan odanın arkasından gelen gürültüler orada olduklarını gösteriyordu. Beş dakika sonra açılan kapının ardından çıkan kişi beni sorgulayan adamdı, elindeki kartı işaret ve orta parmağının arasında tutarak uzattı, alacağım sırada geri çekerek çapkın sırıtışıyla "Seni vurdum diye beraber geçireceğimiz geceleri iptal etmedin değil mi? Prosedür böyle, yoksa bu güzel bedene kurşun yarası yakışmazdı." Demişti.


Yapmacık gülüşümle uzanıp kartı aldım "Evet, en az senin yakışmayacağın kadar yakışmaz." Yüzünde afallayan ifadesini görünce içten içe keyiflenerek hiddetle açtığım kapıdan çıktım.


Merdivenlerden inerken arkamdan "Seni bulamayacağımı mı sanıyorsun? Bulacağım ve bu söylediklerini sana unutamayacağın bir geceyle yedireceğim!" Bunu rüyasında bile yapamazdı, şerefsiz herif! Piç kurusu!


Ayağımda topuklu olduğu için attığım her adımda sızlayan kolum bana hiç yardımcı olmuyordu, zorlukla inebildiğim binadan çıkınca durdum, başımı kaldırıp rahat, temiz bir nefes çektim. Resmen sözleşme imzası için vurulmuştum! Sözleşmeyi kanımla mühürlenmişti!


Gözlerimi aralayıp çaprazımda bekleyen arabaya doğru adımladım, bir de Pars'a açıklama yapmam gerekecekti! Arabanın kapısını açıp bindim.


Sorgular bakışları sıkıntı olup olmadığını anlamak adına üzerimde gezinirken sağ kolumda takılı kaldı "Neden kabanını sağ koluna geçirmedin İlay?"


Gözleri telaşla yüzümü taradı, nasıl gözüktüğüme dair fikrim yoktu fakat terslik olduğunu anlamıştı, kabanı indirip kana bulanmış gömleğimle panik esir aldı bedenini, kasıldığını gördüm. "Ne oldu orada İlay? Sana terslik olursa haberim olsun dedim!" Gürleyen sesiyle yüzümğ ekşiterek geri çekildim. Zaten iyi değildim, bir de bağırıyor olması başımı ağrıtıyordu.


"Ters gitmedi, aksine olması gerektiği gibi oldu. Prosedür böyleymiş, ne yapayım?"


Elini öfkeyle direksiyona geçirip bağırdı "Sokayım böyle prosedüre, insan vurmanın prosedürü mü olur muş?"


"Varmış işte, imzayı kanınla atman gerekiyormuş."


Dehşetle döndü "Parmağına iğne de batırabilirlerdi ama onlar kancık bir orospu çocuğu oldukları için güç gösterisi yapmaları gerekiyordu."


Kolumun sızısına baş ağrım eklenince başımı koltuğa yaslayıp sızlandım "Pars lütfen, otele gidelim artık. Başım ağrıyor ve daha akşam maça gideceğim."


Uzun uzun yüzüme bakarak soluklandı, en sonunda sert bir nefes verip önüne döndükten sonra gaza basarak yola çıktı. Sessizdi ama içinde ne savaşlar verdiğini görebiliyordum. Fazla sinirli olduğundan susuyordu, öfkesini hep böyle bastırırdı, yanımda yanlış konuşmaktan çekiniyordu. Belki de kalbimi kırmaktan.


Gözlerimi kapatıp sessizliğe odaklanmaya çalıştım, kolumun ve başımın ağrısından kendimi soyutlamaktı amacım. Gözümün önüne görüntülerle de başarmıştım. Ruhumun acısı daha baskın çıkmıştı.


🌕🌕🌕


Otele geçince tanıdığımız bir doktoru çağırıp koluma pansuman yaptırdıktan sonra maç saati için beklemiştik. Pars ile konuşmadığımız en uzun gündü, siniri hala dinmemişti, ben de yorgundum. Bu nedenle konuşup birbirimizi yormaya gerek yoktu.


Ta ki maç saatine kadar, peruğumu çıkarmadığım için sadece düzeltip makyajımın da üstünden geçmiştim. Tanınmayacağıma kanâat getirince üstümü giyinmiştim. Kare yaka, uzun kollu, dizlerimin bir karış üstünde biten, vücudumu saran siyah bir elbise giyinmiştim. Üstüne de deri ceket giyinmiştim, dizlerimde biten siyah botlarımla ve mini kol çantamla tamamlamıştım.


Şehirden baya uzaklaşmıştık, yarım saattir tek şerit, ağaçlık alandan gidiyorduk. Bizi nasıl bir yerin karşılayacağı merak konusuydu. Güneşliği kapatıp telefonuma baktım, çekmiyordu.


"Burası." Bu aramızdaki sessizliği bitiren ilk kelimeydi.


Pars'ın gösterdiği tarafa çevirdim başımı, büyük ve yeni bir binaya benziyordu. Park alanı büyüktü, mekanı çevreleyen sokak lambaları mevcuttu, kapının önünde de çok uzun olmasa da sıra vardı. Pars arabayı park ederken bende kendime çeki düzen veriyordum, dikkat çekmemem gerekiyordu, hemde bu saçla!


Araba park edilince kapımı açtım, inmeden hemen önce Pars "Dikkatli ol." Demişti, şu an her şeyi bir kenara bırakmıştık. Ona dönerek gülümsedim "Merak etme, sorun çıkmayacaktır. Bu halde beni sokakta sen görsen tanıyamazsın."


"Bilemiyorum İlay, sabahta sorun çıkmayacaktı."


"Lütfen Pars, sorun değildi. Olması gerekendi." Olması gereken olduğunu o da biliyordu ama vurulmamı yediremiyordu. Bir amacım vardı, ne olursa olsun dönmeyeceğimi biliyordu.


Konuyu değiştirdi "Plakayı dediğin gibi değiştirdim ve burada gizleneceğim, sorun çıkmayacağına eminim. Ama sen en ufak aksilikte-"


"Haber vereceğim merak etme, hadi bay." kapıyı kapatıp sakin adımlarla girişe doğru ilerledim, havanın keskin bir soğuğu vardı, anında burnumun donduğunu hissediyordum. Kollarımı bağlayarak sıraya geçtim, önümdeki kişilerin içeriye girişini izliyordum beklerken. Kapı uzundu ama genişliği tek kişinin geçebileceği kadardı. Kapıda görevli yoktu, kapının hemen yanındaki cihaza kartlarını okutarak teker teker giriyorlardı. Cihazda isimleri çıkarken yeşil yandıktan sonra kapı açılıyordu.


Kartımı çıkarıp inceledim, inceledim. Aldıktan sonra inceleyecek fırsatı bulamamıştım. Bordo rengindeydi, altın renkli büyük harflerle yazan 'KRALİÇE' yazısı beklenmedikti. "Pars." Dedim fısıltıyla gülerek, ona bırakmıştım ve bana layık gördüğü lakap 'Kraliçe'ydi. Amacıma hizmet eden bir lakap olmuştu, yine kararı ona bıraktığım için pişman olmamıştım.


Kartın sağ alt köşesinde qr kod vardı, bilgilerimin bulunduğu koddu. İsmimin arkasında gölgeli, büyük bir 'K' harfi vardı, Kuytu'yu temsil ediyordu. Kraliçe'de ki 'i' harfinin noktası da parıltı simgesiydi. Kart gayet güzel tasarlanmıştı, estetik olarak iyiydi. Lakabım da Pars sayesinde içime sinmişti.


Sıra kısa sürede bana gelmişti, elimde sıkı sıkıya tuttuğum kartı cihaza okuturken nefesimi tutmuştum, umarım sıkıntı çıkmazdı. Saniyesinde yeşil yanan cihazın ardından kapı aralanmıştı. Rahatça nefes verip birkaç adımda içeriye girmiştim.


İçeriye girmeyi başarmıştım sonunda!


İlerlediğimiz koridor dar, ışıklandırması loş, aslında daha çok yetersiz de denilebilir. Aşırı sıcak, bunaltıcı ve koridorun sonuna yaklaştıkça havasızdı, ter ve sigara kokusundan bahsetmiyordum bile. Midem bulanmıştı.


Sonunda koridorun sonuna ulaşmış, asıl salona gelmiştim. Beklediğimden daha büyüktü salon, bu gürültüyü dışarıya geçirmeyen binada çok iyi yalıtım olmalıydı, zira şu an kulak zarım patlamak üzereydi. Daha maç başlamamıştı ama tezahüratlar dinmiyordu. Kenara geçip etrafı inceledim, Karan Soykan'ı arıyordu gözlerim.


Sağ ve solda seyircilere ayrılmış koltuklara bakıyordum dikkatle sağ taraftaki koltuklarda en ön sırada Karan Soykan'ı göremesem de beni hayrete düşüren birkaç tanıdık yüz görmüştüm. Hakan Maraz, Karan Soykan'ın yakın arkadaşı diye nitelendirebileceğim biriydi, sık sık bize gelirlerdi, bizde onlara giderdik. Eşi iyi bir insandı, pek severdim fakat aynısını Hakan Maraz için söyleyemezdim. İticiydi.


Yanında da oğlu Burak Maraz oturuyordu. Hakan Maraz'ı anlarım, Karan Soykan bu işlere bulaştıysa en yakın arkadaşını yalnız bırakmazdı, buraya katılabilecek cesaret ve güce sahipti ama oğlu Burak'ın cesaret ile alakası yoktu, ödleğin tekiydi. Aradan beş yıl geçmesi bir şey değiştirmiş midir emin değildim.


"Evet sayın seyirciler, hepiniz hoş geldiniz!" ringin ortasına geçerek konuşan hakeme dönmüştüm, maç başlıyor olmalıydı.


"Bugün iki efsanenin maçını izleyeceğiz." Sağ kolunu havaya kaldırıp bağırdı "Karşınızda Fırtına!" adam solumda kalan başka bir koridordan çıkıp bir yandan el sallayarak sahaya ilerlerken hakem konuşmaya devam ediyordu "Kendisini geliştirerek son maçlarında kaybetmeyen, Kuytu'ya kazandırılmış değerli bir güçtür." üzerine işlenmiş şimşek figürleri olan beyaz bir şort giymişti. Kaslı kolları ve kararlı bakışlarıyla dikkat çekiyordu. Yüzünde hafif bir gerginlik vardı ama seyircilere doğru bir yumruğunu havaya kaldırarak onları selamladı. Alkışlar daha da arttı.


Hakem bu sefer sol kolunu kaldırıp bağırmıştı "Şimdi de karşınızda Kuytu'nun efsanesi Karakan!" hemen sağımda kalan koridordan çıkmıştı, birkaç saniyelik göz temasının ardından gözlerini kuşkuyla kısarak önüne dönmüştü. Ya da ben öyle sanmıştım, beni bir kere görmüştü tanıyacağını sanmıyordum.


"Biliyorsunuz dostlar, her zaman söylerim, Karakan'ın maçlarında ringin bir numaralı kuralı," hiç çekinmeden Fırtına'ya dönerek gülmüştü, bariz alay ediyordu "Ringdeyken Karakan'dan gözünü ayırmamaktır!" daha baştan safları belliydi değil mi? Fırtına'nın ne yüzünde ne de duruşunda değişiklik yoktu, motivasyonunu düşürmek için yapıyorlardı, Fırtına'da farkındaydı. "Gücün ve azmin simgesi Karakan!"


Ringde duran Karakan'a bakıyordum, üzerinde simsiyah, sade bir şort vardı. Yüzünün bir kısmı karanlıkta kalıyordu ama keskin bakışları, sanki arenayı tarıyordu. Seyirciler arasında heyecan düşmüyordu, tezahüratların coşkusu artıyor, uğultu yükseliyordu. Karakan, başını hafifçe eğerek belirsiz bir selam verdi.


Hakem iki boksörü ringin ortasına çağırdı. "Beyler, kuralları biliyorsunuz, hatırlatmaya gerek yok." İkisi de onaylayınca artık hakem aradan çekilmişti.


Fırtına ve Karakan birbirlerine kısa bir an baktılar. Fırtına'nın gözlerinde meydan okuma, Karakan'ın gözlerinde ise soğuk bir ifade vardı. İkisi de köşelerine döndüler.


Rahat izleyebilmek için oturacak yer aradım fakat hiç boşluk yoktu, bu nedenle rahat görebilmek için kalabalığın önüne geçmeye niyetlenmiştim, başarmıştım da.


Kafes kapandı, ringdeki gong çaldı.


Fırtına, ilk saniyeden itibaren hızlı hareketlerle Karakan'ın üzerine atılmıştı. Seri yumruklarla rakibini köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. Yumrukları havada ıslık çalıyor gibiydi. Karakan, kollarını kaldırarak gardını almaya çalışıyordu. Bazı yumruklar gardını aşsa da, ayakta kalmayı başarmıştı. Sonunda Karakan, ani bir hareketle Fırtına'nın gardını düşürmüştü ve daha sert vurmuştu. Fırtına sendeledi ama yere düşmedi. Seyircilerden şaşkınlık dolu sesler yükseldi.


Hakemin övgülerinin altı boş değildi, Karakan gerçekten çok iyiydi, adam ahenk içinde dövüşüyordu. Yüzündeki düşünceli ciddiyetten attığı adımlardan attığı yumruğa kadar rastgele olmadığını, düşünerek hareket ettiğini hissettiriyordu.


İkinci rauntta, dövüş daha dengeli bir hal almıştı. Fırtına hızını korurken, Karakan daha metodik ve hesaplı hareketler sergilemeye devam ediyordu. Karakan'ın attığı her yumrukta, ringdeki toz zerrecikleri dans ediyormuş gibiydi.


Üçüncü rauntta, Fırtına yorgunluk belirtileri göstermeye başlamıştı. Karakan ise enerjisi hiç tükenmemiş gibiydi. Birkaç kez Fırtına'yı köşeye sıkıştırmıştı ve vücuduna sert yumruklar indirmişti. Rakibine zor anlar yaşatıyordu.


Dördüncü raundun ortalarında Fırtına'nın öfkesi giderek artıyordu. Her vuruşu daha sert, daha güçlü hale geliyordu ancak Karakan, her seferinde bir adım önde, her seferinde bir darbeden kaçmayı başarıyordu.

Fırtına artık sinirle dövüşüyordu. Karakan ise artık sıkılmışta oyunu bitirmek ister gibiydi.


Fırtına rakibinin arkasından boynuna sarılıp boğmaya çalışınca Karakan hızlı adımlarla geri giderek Fırtına'yı kafese doğru çarpmıştı. İlkinde düşmediği için bir kaç kere daha sertçe vurunca sonunda düşürmeyi başarmıştı. Dehşet içinde izliyordum maçı.


ilk fırsatta Fırtına'nın gardını düşürüp ani bir kroşe vurmuştu. Yumruk, Fırtına'nın çenesine isabet etti. Sadece bir tek vuruştu ama o vuruş, her şeyi değiştirmeye yetti. Fırtına yere yığıldı.


Hakem saymaya başladı. Fırtına, ne kadar çabalasa da yerden kalkamıyordu. On sayının sonunda hakem, Karakan'ın kolunu havaya kaldırdı.

"Ve kazanan... Karakan!" Coşkulu tezahüratlar had safhadaydı. Bu maçla kim bilir ne kadar kazanmış, kazandırmıştı. İşinde iyiydi de, yer üstünde ne işi vardı?


Karakan ringden inip geldiği yoldan giderken Fırtına'ya sağlık ekipleri gelmişti, yardımcı olarak onu da geldikleri koridordan götürmüşlerdi. Ortamdaki gürültü daha da artmıştı, etrafta garsonlar gezmeye başlamış ikram dağıtıyorlardı.


Hakan ve Burak'ın olduğu kısma döndüm, oturdukları yerde yoklardı, çaktırmadan gözlerimle etrafı tarıyordum. Ringin diğer tarafında gördüğümü sanarak oraya ilerlemeye başladım. Yanımdan geçen garsonun tepsisinden bir kadeh şarap alıp ilerlemeye devam ettim.


Gördüğümü sandığım kişi gerçekten de Hakan Maraz'dı, oğlu da yanındaydı. Bu sefer bu kadar da değildi, asıl beklediğim kişi de buradaydı. Karan Soykan. Beklemediğim biri daha yanındaydı, şirketinin on yıllık avukatı Faruk Ataman'da buradaydı. Bakalım daha kimler çıkacaktı?


Bir araya gelmiş ayakta sohbet ediyorlardı, kalabalığı aşarak seslerini duyabileceğim kadar yaklaşıp sırtımı dönmüştüm. Etrafı izlerken bir yandan şarabımı yudumluyor bir yandan da dinlemeye çalışıyordum.


"Ne yapacaksın?" diyen Hakan Maraz'dı, soruyu kime yönelttiğini bilmiyordum, cevap gecikmeden Karan Soykan'dan gelince anlamıştım "Düşünüyorum bir şeyler ama bir gün daha bekleyeceğim, otele yerleşmiş. Yarında gitmezse planımı devreye sokacağım." Benim hakkımda konuşuyorlardı.


"Ne kadar ileriye gideceksin?" Burak'ın dehşet içinde sorduğu soru bende de merak uyandırmıştı, ne kadar ileriye gidebilirdi?


Burak'ın ne ifade ettiğini anlamıştı "O kadar ileriye gitmeyi düşünmüyorum, zorlamadığı sürece. Sonuçta o benim kızım." Çaresizlikle kabullenilmiş bir gerçekti bu onun için, bilmukabele.


"Abisinin eceliyle ölümüne inanmıyorsa bırak olmayan katili aramakla oyalansın, en azından bizim işlerimize burnunu sokmaz." Tek sen akıllısın değil mi Hakan Maraz? Hepinizin sonunu getireceğim.


"Boran'ın ölümü için bile burada olmayabilir, beş yıldır görüşmediler bile." Ne saçmalıyordu bu? Boşta kalan elimi öfkeyle yumruk yaparak sıktım, tırnaklarımı avuç içime bastırıp kendimi dizginlemeye çalışıyordum. "Boran bahanesiyle benden intikam almak istiyor olabilir. Açık açık söyledi, annesinin ölümünden beni sorumlu tutuyor."


Onu sorumlu tuttuğum doğruydu, abimi bahane edip kalmam hakkında ise o kadar saçmalıyordu ki şu an ona dönüp en okkalı tokadımı yüzüne indirmek istiyordum.


"Yani Boran için burada olsa bile sıra bana da gelecek, gitmesi daha iyi. Dirisiyle, zorlarsa da ölüsüyle." Öyle karanlık bir sesle söylemişti ki bunu, beni feda edebileceğini iliklerime kadar hissetmiştim. Bu savaş, peşinde olduğum her şey hiç kolay olmayacaktı. Daha başında saçılan nefret, sonumu getireceğini apaçık dile getiriyordu.


Abimin olmayan katilini ararken boşa vakit harcayacağımı söylüyorlardı, yalandı. Kolpa sıkmaktan başka bir şey yapmıyorlardı, eminim. Onlar benim neler bildiğime dair sıfır bilgiye sahiplerdi, en ufağı şu andı. Haberleri yoktu ama ben bir nefes kadar arkalarındaydım, bu ilk ve son olacaktı. Artık önlerine geçme zamanımdı.


"Hanımefendi." Bana seslenilmesiyle sakinliğimi koruyarak garsona dönmüştüm, göz göze gelince "Şarap ister misiniz?" diye eklemişti, söyleyene kadar bittiğinin farkında bile değildim. Onaylamayarak kadehimi elindeki tepsiye bırakmıştım "Teşekkürler."


Arkadan gelen sesler kesilmişti, garson gidince ortamdan ayrılıyormuş gibi birkaç adım atarak az önce konuştukları alana baktım, yoklardı. Biraz ileride görmüştüm hepsini, boş koltuklara oturarak sohbetlerine orada devam ediyorlardı.


Duyacağımı zaten duymuştum, yeterliydi. Sıra Karakan ile konuşmaya gelmişti. Girdiği koridora ilerleyerek sıralanmış odaların yanında yazanları okuyordum. İki tane tanımadığım isim yazan odayı ve reviri geçtikten sonra kocaman harflerle KARAKAN yazana odanın önünde durmuştum.


Etrafta kimse yoktu, birine sormama da gerek yoktu. Sonuçta kendisi bana 'Beni nerede bulacağını biliyorsun.' Demişti. Yine de görgü kurallarına uyarak kapıyı iki kere tıklattım fakat beklemeden açmıştım. Kimsenin görmesini, kim olduğumu sorgulamasını istemiyordum.


Odaya girip kapıyı ardımdan kapatarak sırtımı kapıya döndüm. Oda küçüktü, sağda iki gözlü dolap, solda ayna vardı. Karşımda ise üç kişilik geniş bir koltuk vardı. Odanın ne camı vardı ne de havalandırması, burada nasıl nefes alıyordu?


Karakan koltukta uzanmış kollarını göğsünde bağlamış uyuyordu ya da sadece gözlerini dinlendiriyordu, birkaç adım yaklaşınca gözlerini aralamış, başını hareket ettirmeden sadece gözlerini çevirmişti. Geleceğimi tahmin etmiş gibi hiç şaşırmamıştı. Aksine uzandığı yerde kollarını çözmüş, gerinmiş ve kalkıp oturmuştu.


Bacakları aralık otururken dirseklerini bacaklarına koydu, sağ eliyle ensesini ovarak ayılmaya çalışıyordu. Gözlerim belirginleşen kol kaslarında gezintiye çıkmıştı, bu kolların efsane olması gayet normaldi. İstifini bozmadan başını hafifçe kaldırıp kirpiklerinin altından bakarken sıcak bir şeye dokunmuş gibi panikle yüzüne çevirdim gözlerimi, dudağının bir tarafı alayla kıvrıldı "Neden bu kadar geç kaldın?"


Baktığımı fark etmemişti. Daha önemli bir konu vardı biliyordu. Beni tanımıştı.


Birkaç adım daha atarak tam karşısında kollarımı göğsümde bağlayarak dikiliyordum "Geleceğimi nereden öğrendin?"


Arkasına yaslanıp başını geriye atarak baktı yüzüme, alaylı gülüşünü soldurmamıştı, aksine büyümüştü "Öğrenmedim. Söylediklerimde haklıydım ve sende iş birliği için olmasa da doğru söyleyip söylemediğimi anlamak, konuşmak için gelecektin."


Tek kaşım sorgularcasına havalandı "Bu halde beni nasıl tanıdın?"


Gözleri bedenimde ve yüzümde oyalandı "Çokta değişmiş değilsin, hala seni andırıyorsun."


Hayır mantıksızdı, tanınmamam lazımdı. O zaman Karan Soykan tarafından da tanınma riskim yüksekti. "Ben bile kendimi yolda görsem tanımam, nasıl andırıyorum?"


Büyük bedenini koltukya yana kaydırıp boşluk bıraktı "Görsel hafızam iyi diyelim." Açtığı boşluğa elini koyup oturmam için davet etti. Geri çeviremeyecektim, maçı da ayakta izlemiştim, ayaklarım ağrıyordu. Ayrıca buradan gözükmeden çıkmak için de farklı bir şey düşünmem lazımdı, buraya kadar şans eseri gelmiştim demek ki.


"Fazla vaktim yok, konuşalım."

Botlarımın fermuarını indirip ayağımdan çıkardım, biraz rahatlamaya ihtiyaçları vardı. Ayak parmaklarımı hareket ettirerek gevşemelerini sağlarken Karakan'a döndüm, gözlerini ayaklarımdan çekip bana dönmüştü. Rahatsız mı olmuştu? "Kusura bakma ayaklarım ağrıdı."


Başını sorun yok anlamında sallayıp konuya döndü "Vaktim yok." Diye yineleyince onaylayarak konuya girdim, "Geçen söylediklerinin doğruluğunu teyit ettim ama anlamadığım birkaç şey var. Hakkımda çok şey biliyor olmalısın, Çünkü Karan Soykan masanın başı ve sende kızını 'Beni masanın üyesi yap yoksa...' diye tehdit ediyorsun. Ben bunu Karan Soykan'a gidip söyleseydim sana-"


"Büyük ihtimalle babasız kalırdın." Kaşlarım çatılmıştı cevabıyla, gözlerimi kısarak bakmaya devam ettim, öyle kendine güveniyordu ki kafasının içinde dönen umarsız düşünceleri dile getirmekten çekinmiyordu, ha bir de hazır cevaptı. Kendini ne sanıyordu bu adam? İyi bir boksör olmasının dışında adı efsane olan Kuytu'da neler yapmayı amaçlıyordu, arkasında kim vardı ki büyük laflar ediyordu?


Lafı uzatmak istemedim, madem o bu kadar netti, bende net olacaktım. "Beni nereden tanıyorsun, hakkımda ne biliyorsun ve amacın ne?"


Kaşları havalandı alayla "Ben bir yer kaçırdım sanırım, ortak mıyız?"


Sinirle gülerek başımı hayır anlamında salladım "Kafamda soru işareti oluşturan kimseyle ortaklık yapmam, bu yüzden cevapla. Kimsin, amacın ne ve beni nereden tanıyorsun?"


"Pekala." ayağa kalkıp bu sefer karşıma geçerek üstten bakışların sahibi olan oydu, heybetiyle karşıma dikilmiş bakarken tavanda asılı olan ışığı engelleyerek üzerime gölgesini düşürmüştü. "Yarın gece görüştüğümüz eve gel, orada sorduğun her soruyu cevaplayacağım."


Hışımla ayağa kalkıp karşısına dikildim, beni neden oyalıyordu? "Neden şimdi değil? Teklifi yaptın. Beni nerede bulacağını biliyorsun dedin. Şimdi de sorularımdan dolayı pişman oldun ve yarın kaçacak mısın?"


Burnundan gülerek başını arkaya attı, sen ciddi misin der gibiydi bu tavrı. Başını indirip yeşil gözlerini mavi gözlerimle kesiştirdi "Ben bu yola savaşmak için girdim İlay, kaçmaya hiç niyetim yok." Gözlerime öyle derinlemesine bakıyordu ki kafamdan geçirdiğim düşünceleri okuyormuş hissi veriyordu. Son eklediği cümle bu düşüncemi kanıtlar nitelikteydi.


"En az senin kadar."


En az senin kadar ne demekti? Benim hakkımda sandığımdan çok şey biliyordu, panikle hızlandı kalbimin atışı. Benim hakkımda ne biliyorsa ailemiz hakkında da çok şey biliyor olmalıydı. Uzun zamandır Kuytu'da olmalıydı, Kuytu hakkında da çok şey biliyor olmalı. Onun bilgilerine ihtiyacım olabilirdi, savaşta risk olurdu, benim riskim de Karakan'a güvenmekti.


Burası bu konuları konuşmak için güvenli değildi belki de, beni nerede bulacağını biliyorsun demesi söylediklerinin doğruluğunu kanıtlamak içindi. Mantığımı devreye sokunca sakinleştim "Yarın konuşacağız." Diyerek onaylamıştım bu sefer, itiraz veya geri adım yoktu. Sonuna kadar gidecektim.


Ortamdaki gergin hava yoğundu, nefes aldırmıyordu. Gözlerini ilk çeken Karakan olmuştu, bende koltuğa oturup ayakkabılarımdan birini almıştım. Giyinip gitmem gerekiyordu artık.


Ayakkabımın birini giyindiğim sırada kapı tıklatılmıştı, içten içe panikleyerek oturduğum yerde dikleşip Karakan'a bakmıştım, onun da gözleri anında beni bulmuştu. Elini sakin ol anlamında sallayıp işaret parmağını dudağına bastırıp susmamı işaret etmişti, bende avazım çıktığı kadar bağırırdım ya.


Kapıyı biraz açarak aralığa kendisi geçmişti "Efendim Serhat?"


"Herkes çıktı sayılır, temizlik başlayacak. Çıktınız mı diye bakmaya gelmiştim."


"Çıkacağım beş dakikaya, sen çık bekleme beni."


"Tamam o zaman, iyi geceler."


Cevap vermeden kapıyı kapatmıştı, rahat nefes vererek şakaklarımı ovdum gerginlikle. Karan Soykan buraya hiç gelmiş miydi bilmiyordum, şansıma gelmiş olsaydı ve tanısaydı büyük patlardım.


"Çıkmamız lazım hadi."


"Tamam." Diğer botumu da giyinip ayağa kalkmıştım, çantamı alıp kapıya ilerledim, çıkmadan önce son kez Karakan'a dönerek "Yarın görüşüyoruz." Demiştim üstüne basarak, caymasını istemiyordum. Yarın'a kadar beklemekte sıkıntı yoktu, sıkıntı gittiğim yerde onu bulamamaktı.


Kapıyı açıp etrafa baktı "Evet görüşeceğiz." Sözü senet olarak alıyordum. Odadan çıkınca peşinden takip ediyordum, odasının olduğu koridordan ringin olduğu salona ilerlemiştik. Ortam çok basık ve havasızdı hala, hemen havalandırılması gerekiyordu.


Salona ulaştıktan sonra çıkışa gidilen koridora gireceğimiz sırada Karakan'ın yanına gitmeden bıraktığım yerde olmaya devam eden Soykan ve çevresinin bakışlarına maruz kalmıştık. Salon bomboştu, sadece onlar vardı. Ne iş çeviriyorlardır acaba? Bakmakla kalmamış Karan Soykan tarafından çağırılmıştık. "Karakan, gelin."


Hemen arkamda olduğu için fısıldayarak "Yüzünü dönmeden git, ben halledeceğim." Demişti, itiraz etmeden dediğini yaparak çıkışa giden koridora girmiştim. Aşağıya inen merdivenlerden iki basamak inerek görünmemeyi garantilemiştim. Soykan'ın ne söyleyeceğini merak ediyordum.


"Hanımefendi niye gelmedi?"


"Acilen yetişmesi gereken başka bir yer vardı Karan Bey, siz ne için çağırmıştınız?"


"Her zaman olduğu gibi bugün ki maçta da süperdin. Başka bir iş yapmayı düşünür müydün?" Soykan eğer Karakan'ın işine gelen bir teklif yaparsa benimle ortak olmaz, yarın alacağım bilgiler de yalan olurdu, kahretsin! Umarım öyle bir şey olmazdı. Onu masaya götürmeyecek teklifleri kabul edeceğini sanmıyordum ama emin olamıyordum. Kafasının nasıl çalıştığına dair en ufak fikrim yok!


"Ne gibi bir işten bahsediyorsunuz?"


"Sağ kolum olmak gibi. Böyle deyince çok çalıştıracağımı düşünme, şu anki işinden çok rahat olacak. Sadece dışarıya çıktığımda yanımda olacaksın, en azından şu anki işinden daha acısız. Ne dersin?" Nefesimi tutmuş Karakan'ın vereceği cevabı bekliyordum.


"Sıkıcı, şu an ki işimi seviyorum ama illa sağ kol istiyorsanız güvendiğim birini önerebilirim." Kabul etmedi! Umarım bundan pişmanlık duymazdım.


"Kuytu'da mı?"


"Evet, onu görünce işte aradığım bu diyeceğinize eminim." yakınını muhbir olarak sokacağına eminim!


"İyi, yolla yanıma da göreyim. Dediğin gibi biri mi bakalım." İster Karakan olsun ister Sungur, karşı koyulamaz bir güven akışı olduğu kesindi. Ya da uzun zamandır buradaydı ve güven aşılamıştı. Hangisi olursa olsun şeytan tüyü olduğu kaçınılmazdı.


"Emredersiniz Karan Bey, iyi geceler."


"Sağ ol."


Konuşma nihayet sonlandıktan sonra yaklaşan adım seslerinin Karakan'a ait olduğunu bildiğimden rahattım, o koridora girince ben de arkasından topuklarımdan ses çıkmasın diye ağırlığımı parmak uçlarıma vererek yürümeye başlamıştım. Sesi tamamiyle önleyemediğim ve koridordan boş olduğundan dolayı duymuştu sesimi. Durunca bende yanında durmuştum, yüzüne bakabilmek için başımı kaldırdım, başını bana çevirince sorgular bakışlarının altında kalmıştım "Sana git demiştim." Sabır diler gibi söylemişti.


"Ne konuştuğunuzu dinlemeliydim. En ufak şeyi kaçıramam."


"Yakalansaydın ne olacaktı? Biz daha anlaşamadan başımıza bela mı açmak istiyorsun?"


"Abart." Dedim gözlerimi kısarak "Yalanın suyu mu çekti? Uydururdum bir şey."


"Kameralar var." Demişti kendini beğenmiş tavrıyla, buna da zekice bir cevabım olduğundan habersizdi kendileri "Saçım peruk, yüzümdeki makyajdan bir dairenin boya badanası çıkar ve ortam loş ışıklandırmalı. Anlayacağın peruğu çıkardığım an Nilüfer yok." Elimi yumruk yapıp 'puf' der gibi açmıştım.


Yine sabır diler tavrına bürünmüş burun kemerini sıkıyordu, şu koca Dünya'da her şeye hızlı sinirlenen bir ben varım sanıyordum ya, yokmuş. Uzakta olsaydı bari, gitmiş elimle koymuş gibi bulmuştum herifi.


Elini burnundan çekip çatık kaşlarıyla "Nilüfer kim?" demişti merak ve sorgu barındıran sesiyle. Mantıklı bir soruydu, bunu bilmesi sorun teşkil eder miydi? Ederse de, bende onun beni tehdit ettiğini yayar işin içinden sıyrılırdım.


"Nilüfer adıyla katıldım Kuytu'ya, Nilüfer Akın."


Memnuniyetle salladı başını "Mantıklı hareket." Adımları durdu, anımsadığı şeyle kaşları çatılırken beni baştan aşağı süzüyordu "İyi gözüküyorsun?"


Burnumdan gülerek kollarımı göğsümde bağlamak istedim fakat ani hareketim karşısında sızlayan yaram buna müsaade etmedi. Ekşittiğim yüzümü hızla düzeltmeye çalışarak alayla güldüm "Kötü olmamı mı isterdin?"


Saniyelik acıyla ekşittiğim yüzüm gözünden kaçmamıştı "Kanınla imza artırmak için vurdular. Yine de iyi gözüküyorsun."


"Tabi ki olacağım, ilk ama sonda olmayacak."


"Biz yine de devamı olmaması için çabalayalım." Benim de temennim o yöndeydi.


Önüne dönüp bir adım atmışken "Hadi gidiyoruz." Demişti, bende ayak ağrımla en hızlı nasıl yürüyebiliyorsam o kadar hızlı atmıştım adımlarımı. Mekandan çıkınca kendi arabama yönelmişti gözlerim, karanlıktan dolayı Pars gözükmüyordu, meraktan kudurduğuna emindim. Başım belaya girmediği için sorun yoktu.


"Gidiyorum." Ne kadar nazikti öyle, bana arkasını dönüp uzaklaşınca 'gidiyorum.' Deyişini taklit ederek kendi arabama ilerliyordum. Yine nerede kaba adam var dönüp dolaşıp elimle koymuş gibi bulmuştum.


Arabamın sağ kapısını açıp bindiğim gibi çantamı arkaya fırlatmıştım, üstümdeki, özellikle kafamdakini de fırlatıp kurtulmak istiyordum.


Pars hemen uzaklaşmak ister gibi arabayı çalıştırıp gaza basmıştı, bir yandan da sorularını sıralıyordu "Ne oldu, sorun çıktı mı? Ne öğrendin İlay? Sungur'la çıktın mekandan, tanıdı mı seni?" aksiyona katılamadığı için saatlerdir burada patlamıştı, şimdi her şeyi sırasıyla anlatmam gerekiyordu.


"Karan Soykan'ın masanın başı olduğunu teyit ettim. Onun dışında tanıdıklarım da vardı. Hakan Maraz, babamın 10 yılı aşkındır arkadaşı, oğlu Burak Maraz ve şirketin avukatı Faruk Ataman'da içerideydi. Çevremde hoşlanmadığım kim varsa buraya toplanmış gibi."


"Yoksa şu" anımsamaya çalışarak kısmıştı gözlerini, kaşlarını kaldırıp gülerek "Burak Maraz, seni yakınlaştırmak istedikleri kişi mi?" bu konuyu Pars'a anlattığımı çoktan unutmuştum, keşke o da unutsaydı.


Yüzümü ekşitip başımı geriye yasladım "Hatırlatma, hiç hoşlanmıyorum kendisinden." Kollarımı kendime sarıp ürperiyormuş gibi yaptım "Tüylerim diken diken oldu." Yan yan bakıp "Korkudan." Demiştim ciddiyetle, aynı ciddiyetle bana dönünce kısa süreliğine bakışıp kahkaha atmaya başladık,


Bugün hiç sigara içmediğimi fark etmiştim, torpidodan paketi çıkarıp bir dal aldım.


"Sungur ne iş?" evet, daha bunu anlatmamıştım.


Sigaramı yakıp camı indirdim "Beni direk tanıdı." Ciğerlerimi doldurup taşıracak bir nefes çektim "Nasıl tanıdı?" demişti hayretle, bende böyle hayret etmiştim. Dumanın süzülüşünü izlerken başımı koltuğa yaslamıştım yorgunlukla "Bilmiyorum, 'Çokta değişmiş değilsin, hala seni andırıyorsun.' Dedi. Karan'la yüz yüze gelmedik, belki o da tanırdı."


"Olduğundan çok farklıydın, nasıl tanıyabilir?" Olumsuz anlamda salladı başını, bundan hoşnut olmamıştı "Şans eseri buradasın yani. Tanısaydı ne olacaktı?"


Omuz silktim "Ondan bir adım önde olduğumu bilip beni öldürme planlarını öne çekecekti."


"Seni öldürme planları?" dedi sorarcasına, ondan beklenmeyecek şeymiş gibi şaşırmıştı. Aslında haklıydı, Karan Soykan'ı anlattıklarım kadarıyla biliyordu. "Duydum, benim hakkımda konuşurlarken hemen arkalarındaydım."


Ani bir sessizlik çökmüştü arabaya, ikimizin de içinde verdiği savaşların sessizliğiydi. Benim kafamdakiler belliydi, "Otelde kalmamız tehlikeli, artık eve taşınmamız lazım. Eski eviniz için inat etmesen de farklı eve taşınsak."


Sigaramdan son nefesi çekip söndürdükten sonra çöpe attım "Olmaz." Dedim itiraz istemeyen tonda "Sungur konuşmak için yarın akşam evine çağırdı, o çok şey biliyor. İşimize yarayacak kadar önemli belki de bilmiyorum ama önemsiz değil. Dövüşürken bile kontrolcü bir manyakken rastgele adımlar atacağını düşünmüyorum. Bana gelmesinin sebebi olmalı yoksa, babasının Kuytu'da olduğunu bile bilmeyen birinden neden yardım istesin?"


"Lütfen İlay!" sitem edercesine sesini yükseltmişti "Yardım istemedi, seni tehdit etti. Amacının ne olduğunu bilmiyoruz. Belki de babanın adamı, seni oyuna getirmeye çalışıyor."


"Bunu konuşmadan, risk almadan bilemem Pars. Belki de Sungur, bana altın tepside sunulan bir gidiş yolu, öğrenmem lazım. Boşa kürek çekmek istemiyorum, artık elle tutulur bilgilere ulaşmak istiyorum." Sıkıntıyla nefes verdim "Durdukça ruhum acı çekiyor niye anlamıyorsun?" sesim benim irademden bağımsız acı çeker gibi çıkmıştı, Pars'ın ikna olması için bütün benliğim çabalıyordu sanki.


Omuzlarını düşürüp başını solundaki cama çevirdi Pars, oflayarak önüne döndü, başını aşağı yukarı sallayıp omuzlarını tekrardan dikleştirdi, kendi içinde savaş halinde gözüküyordu. Savaşı benimle miydi kendisiyle mi emin değildim.


"Pekala, haklısın. Kusura bakma, kararlarına karışmak gibi amacım yok. Sadece yanlış kararlar verip acı çekmeni istemiyorum."


Buruk bir tebessümle döndüm "İnan bana Pars, kararsızlıkla oturmaktansa yanlış veya doğru herhangi bir karar vermek beni motive ediyor."


"Sadece, kararın ne olursa olsun yanında olacağımı bil."


Memnuniyetle gülümsedim "Biliyorum." Hayatımda emin olduğum tek konu da buydu zaten.


🌕🌕🌕



Bütün günüm abimin üstündeki mal varlıklarını araştırmak, bana attığı mesajların sinyallerinden attığı konumları gezmiştim fakat ona ait olabilecek eve denk gelmemiştim. Ya bir kafede, ya Soykan malikanesinde ya da herhangi farklı bir mekandaydı konum. Zaten sık sık mesajlaşmazdık, elimdeki sınırlı kaynaklardan da elle tutulur bilgi alamayınca delirecek konuma geliyordum. Bilgisayarın şifresini çözmek için ayrı uğraşılıyordu, aklım evdeki çekmecede de kalmıştı. Hepsi sırayla halloluyordu.


Şimdiyse Sungur ile görüşmek için eve gelmiştim, Pars'a gelmesine gerek olmadığını söylesem de yalnız bırakmak istememişti. Karan Soykan'ın beni öldürme düşüncesini söylemeseydim daha iyi olurdu aslında.


Mutfağının ışığı yanıyordu, saat söylemediği için hava karardığı gibi gelmiştim. Bu biraz da ya beni kandırıyorsa telaşından dolayıydı ama evdeydi. Yemek saatine denk gelmiştik sanırım. Zile basıp kapının önünde beklemeye başladık. Pars'a baktım göz ucuyla, ellerini deri ceketinin cebine koymuş yanaklarını şişirerek bekliyordu, burada olmaktan hiç hoşnut değildi. Maalesef her zaman istediğimiz yerde sevdiğimiz insanlarla olamıyorduk.


Kapı açıldı, gri eşofmanlı, beyaz üstlü, uykudan yeni kalkmış gibi şişmiş gözlerle ve dağılmış saçlarıyla karşılamıştı bizi Sungur. Ha bir de yüzünden eksik etmediği alaylı gülüşünü samimiyetle sunuyordu bu sefer.


"Erken geldiniz, yemek daha hazır değil." Kapıyı iyice açıp geçmemiz için alan oluşturmuştu, Pars benim geçmem için bekleyince önden içeriye girerek Sungur'a dönmüştüm. Kabanımı çıkarıp uzattım "Yemek için gelmedik."


Pars girdikten sonra kapıyı kapatıp bana yan bir bakış atarak mutfağa ilerlemişti, elimde kabanla kalmıştım. Bu nasıl misafirperverlik? "Onu arkandaki portmantoya asabilirsin ve" göz devirip dediği yere astım, Pars'ta yanımda ceketini asarken homurdanıyordu "Ondan hoşlanmadığımı tekrar etmeli miyim?"


Uyarma amacıyla gözlerimi büyüterek sessizce 'lütfen.' Demiştim, amacımızın onu sevip sevmemekle alakası yoktu, işimize yarayacaksa tamamdı benim için.


"Kolun nasıl oldu?" Demesiyle yaram, kendini belli etmek ister gibi sızlamaya başlamıştı. İlk ana göre kat kat iyiydi. Hareket edince ağrılar oluyordu, dikkat ediyordum.


"Gayet iyi." Dedim mutfağa giriş yaparak "Konuşursak daha da iyi olacak." Sabırsız hallerimden hoşnut olmayan homurtusunu işittim.


"Aç karnına konuşamam, yemek yerken konuşuruz." Göz devirip yanına ilerledim, salata yapıyordu.


"Hadi ya." Dedim 'hah' dercesine "Senin de ne çok kriterin varmış ya Sungur Kurtel. Burada konuşamam evime gel, aç konuşamam yemek ye." Yanına ilerleyip yüzüne baktım sertçe "Konuşacak mısın, konuşmayacak mısın?"


Kestiği salatalıktan bir tane ağzına atarken fazla rahattı, sanki yanında ben konuşmuyordum da müzik listesinden keyifli bir parça dinliyordu. "Çok sabırsızın." Kestiklerini tabağa koyup yağ ve tuz ekliyordu "Sabırsızlık insana hata yaptırır."


Salata tabağını mutfakta hazırladığı sofranın ortasına koyup tekrardan tezgaha döndü, dönüp bana bakmıyordu, tezgahı temizlemekle meşguldü.


"Hatanın en büyüğünü buraya gelerek yaptım sanırım."


Fırını açıp sıcak tepsiyi almıştı, fırını açtığı an etrafı saran yemek kokusu açlığımı arttırmıştı. Sabah otelin açık büfesinde yemiştim, iştahımın el verdiği kadar. Şimdi ise kendimi hiç olmadığım kadar aç hissetmiştim.


Tepsiyi tezgaha koyduktan sonra kollarını göğsünde bağlayarak bana döndü, bakışlarında ne kendi beğenmişlik ne de küstahlık yoktu "Böyle düşünmen normal, çünkü haklıyım."


Pars'ta mutfağa girip tam karşımıza geçmişti, o ve Sungur arasında mekik dokuyordu sinirli gözlerim. Şu an ikisi de gözümde aynı düzeyde gıcıklardı, bir ben haksızdım değil mi?


"Siz haklısınız, bir ben haksızım nedense." Sitemli çıkışım Sungur'da etki etmezken Pars anlamsız bakışlarıyla süzüyordu beni "Ben ne yaptım şimdi?" Tamam, şu an bir suçu yoktu ama psikolog gibi sürekli nasihat veriyordu. Sakin zamanımda iyi gelse de sinirliyken ondan gıcığı yoktu gözümde.


Tamam İlay, böyle bir yere varamazsın. "Yok bir şey."


Sungur yemekleri tabaklara koymuştu "Yemek yiyelim bari, Sungur Bey'in istediği gibi."


Onaylayarak benimle beraber masaya oturdu Pars, Sungur masanın başındaydı, Pars'ta karşımda oturuyordu. "Afiyet olsun." Cevap vermeden başımı sallayarak karşılık vermiştim, bir yandan ilgili davranırken diğer yandan çok ilgisizdi, insanı ikilemde bırakan bir tavrı vardı.


Yemeğimizi yerken ara ara Sungur ile birbirimize kitleniyorduk, o neden bakıyordu bilmiyorum ama ben konuşmasını bekliyordum. Bakışlarıma maruz kalmaktan bıkmış olmalı ki bıkkınca nefes verip kaşığını tabağının kenarına bıraktı "Sabrını ölçüyorum çünkü bana sabırlı insan lazım. Zekisin, bunu inkar edemem ama abinin intikam hırsından dolayı sabırsız davranırsan, bu da arkasından felaketleri doğurursa bütün emeğimizi çöp edersin İlay."


Çatalımı tabağımın kenarına bırakıp ciddiyetle Sungur'a döndüm "Bana da içini görebileceğim kadar şeffaf biri lazım, eğer sorularımı cevapsız bırakmaya devam edersen ne biz ne de emeklerimiz diye bir şey olmayacak. Sence beş yıl bu şehre adım atmayarak irademi ne denli kullanabildiğimi ispatlamış olmadım mı? Kendimi ince ince işledim ben, yetiştirdim. " Sinirle güldüm "Hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun, o yüzden bu saçma testine son ver. Fazla sinir bozucu."


Sessizlikle söylediklerimi ölçüp tarttı, ben ne kadar onunla anlaşmaya çalışıyorsam o da o kadar çabalamalıydı. "Pekala, dediğin gibi olsun." İşte şimdi konuya giriyorduk, sonunda! "Teker teker sor, cevaplayacağım."


"Beni nereden tanıyorsun?"


Yeşil gözleri maviliklerimdeydi, bir an olsun çekmiyordu. Doğruluğuna inanmam için yapıyor olmalıydı. "Abin sürekli senden bahsederdi." Kalbime düşen koru en net şekilde hissetmiştim, abimi başkasında dinleme hevesiyle dolup taştım. Yıllardır görememenin verdiği vicdan azabıyla savaş içindeydim.


"A-" sesimin titreyeceğini anlayınca hızlıca yutkunmuştum, karşımda ki kişi duvarlarımı indiremeyeceğim kadar yabancıydı. "Abim mi?"


Başını sallayarak onaylamıştı, elimin parmaklarının ucundaki uyuşmayı hissediyordum. Yayılmaması için ellerimi masanın altına indirip parmaklarımı sırayla ovalamaya başlamıştım.


"Evet, abin. Ben Kuytu'ya ilk girdiğimde eğitimimle ilgilenmişti, nasıl olduğunu anlayamadığımız hızda birbirimize güvenir olduk. Dertleşmeye başlamıştık, hemen hemen her gün yanıma gelirdi, senden bahsederdi. Ne kadar özlediğinden ve yanına gitmek istediğinden."


Gözlerimin ardı sızlıyor, genzim yanıyordu kendimi tutmaktan "Ne derdi benim hakkımda." Ne halde gözüküyordum, acı çektiğim belli oluyor muydu emin değildim ama ikiletmeden sorduğum her soruya cevap verdiği için sevinmiştim.


"Ailenin aykırı çocuğuymuşsun, baskıya dayanamayıp evden kaçmışsın. Boran'da istediğin olsun diye arkanı kollamış." Bunu pot kırmamak için anlattırmıştım, gerçekten yaşadıklarımızı anlatmayacağını biliyordum. Anlatamazdı. Devam etti "Seni çok özlediğinden, iş yoğunluğu olduğu için yanına gidemediğinden, senin de gelmek istemediğini söylüyordu. Fotoğrafına bakar içli içli nefesler çekerdi. Seni özledikçe Balca'ya sarılıp öptüğü gibi şeyler söylüyordu."


Kendimi sıktıkça bedenime dikenli teller batıyordu. Benim yokluğumda Balca'ya sarılıyor, öpüyormuş. Balca'ya hiç yüzümü dönmemiş olmam nefesimi kesmişti. Bir kere gülümsememiştim bile.


Hafifçe öksürdükten sonra devam etti "Eve ihtiyacım vardı, bu evi satın almış, ne zaman bilmiyorum. Taşınmamı istemişti ama ne eşyaları ne de yerini değiştirmeme mi söylemişti. Olur da fikrin değişir geri dönersen bu evi almak gibi düşüncen varmış. Kira da istemedi, sadece eve göz kulak olmamı istemişti."


Göz yaşlarımı geri itmek isteyerek kapatıp başımı diğer tarafa çevirmiştim. Ağlamak istemiyordum, şu an olmaz.


Pars'ın "Sen de tehdit etmeyi tercih ettin." Diyen sorgulayıcı sesini işitince derin bir nefes alıp araladım gözlerimi, geri onlara dönmüştüm, birbirlerine sinirle bakıyorlardı. Pars, Sungur'u tehlike olarak gördüğü için beni koruma iç güdüsüyle hareket ediyordu.


"Bir tek siz intikam için gözünüzü karartmadınız." Onun kimden alacağı intikamı vardı? Burada öylesine para koparmak için bizi toplamadığını biliyorduk ama benimki gibi intikam meselesi olması kendimi ona bir adım yakın hissetmemi sağlamıştı.


"Sen neyin intikamını alıyorsun?" demiştim merakla, umarım biri için değil de bir şey içindir. Biri olmasını kaldırmak zordu.


Duraksamadı, çekinmedi "Ailem ve-" ailesi olması dehşet vericiydi yanında ve olması daha da kötüydü. Ailesiyle yetinilmemişti, dahası vardı. Bu Kuytu tam olarak neye hizmet ediyordu, kocaman bir soru işaretiydi.


"Neyse." Ve den sonrasını söylemek istememişti, zorlamadım. İçime çöken ağırlık nefes aldırmıyordu. "Katilin Kuytu'da olduğuna emin misin?"


"Eminim, hatta o masada. En üsttekilerin Kuytu'yu yönetmek için piyon olarak kullandığı büyük masa. Onlardan biri yaptırdı bunu." Arkasına yaslanıp gözlerini kapattı, başını geriye atmıştı, çektiği derin nefesten dolayı şişen göğsünden yüzüne çıkarmıştım gözlerimi, tanıdık bir ifade görmüştüm orada. Acı. Onun yarası da hala tazeydi, belki de en az benim kadar belki daha az sabretmişti. Hatasız, en temiziyle bu işi halletmek istiyordu.


Başını indirip gözlerini araladı, rotasını şaşmadan gözlerimi buldu, şu an acıdan çok intikam aleviyle yanıp tutuştuğunu görüyordum. Her hali tanıdıktı. "Bu kadar yeterli, seninle aynı hisleri beslediğimi, geri adım atmayacağımı ve gerekirse babanı bile öldürebileceğimi bil." Tükürür gibi kurduğu cümleler üzüntü değil, öfkeyi hissettiriyordu hücrelerimde. Karan Soykan hakkında bana karşı bu kadar rahat konuşması, onlara duyduğu nefreti bana sunmaması bile ne kadar profesyonel olduğunu gösteriyordu.


Cevap vermek istemedim bu dediğine, aklımda tutardım ama cevap veremezdim. Her şeyi zaman gösterecekti.


"Seni tanımayacaklar mı? Aileni biliyorlarsa seni de tanıma olasılıkları yüksek."


"Tanıyamazlar." Açıklamamıştı ama emindi, anlatmak istemediği şeyleri tek kelimeyle geçiştiriyordu. Bu konu hakkında daha da sıkıştırmak istemedim.


"Abim Soykan'larla mı yaşıyordu, kendi evi var mıydı?" bu benim için çok önemliydi, Karan Soykan'dan gizli bir evi varsa saklamak istediği her şey orada olmalıydı. Bir süre düşündü, bu süreçte sessizlikle vereceği cevabı beklemiştim.


"Ben taşınmadan önce buraya sık sık geldiğini söylemişti, kalır mıydı bilmiyorum." Taşındıktan sonra gelmek için zamanı yoktu zaten. Kaşığı alıp ucuyla, tabağımda kalan yemekle oynamaya başlamıştım. Konuştuklarımızı baştan sona düşünüyordum. En ufak detay gidişatı değiştirebilirdi.


"Eve ihtiyacım vardı, bu evi satın almış, ne zaman bilmiyorum. Taşınmamı istemişti ama ne eşyaları ne de yerini değiştirmeme mi söylemişti. Olur da fikrin değişir geri dönersen bu evi almak gibi düşüncen varmış. Kira da istemedi, sadece eve göz kulak olmamı istemişti."


"Olur da fikrin değişir geri dönersen bu evi almak gibi düşüncen varmış. Kira da istemedi, sadece eve göz kulak olmamı istemişti."


Sadece eve göz kulak olmamı istemişti.


Kaşığımı geri bırakıp çatık kaşlarımla Sungur'a döndüm "Sen, abimin eve göz kulak olmanı istediğini mi söylemiştin?"


"Evet." Demişti anlamayarak.


"Ben gelene kadar." Üstüne basarak onaylatmak istercesine söylemiştim bunu.


"Evet İlay" ne düşündüğümü merak ederek "Ne oldu?" demişti, Pars ve Sungur'un meraklı bakışları açıklamam için üstümdeydi. Cevap vereceğim sırada Sungur anladı "Sen gelene kadar eve göz kulak olmamı istedi, öleceğini biliyordu." Evet, anlamıştı.


"Ya da öldürüleceğini." Öfkeden içim içime sığmıyordu, sandalyeden kalkıp mutfağın içinde bir sağa bir sola volta atıyordum. "Biliyordu." Kendi kendime konuşuyor çıkış yolu arıyordum.


Sungur'un tam önünde durdum "Son zamanlarda veya genel olarak değişmiş miydi? Dikkatini çeken farklı bir şey olmuş muydu?" gerginlikten hareketsiz duramadığım için ayağımla ritim tutuyordum.


"Yanımda burnu kanamıştı bir kere, uykusuzluktan olduğunu söylemişti. İki-üç kere de depresyon ilacı içerken görmüştüm. Son zamanlarda gerçekten bitkindi." Depresyon ilaçları, odasında kesici aletlerin olmaması intihar fikrini ortaya atıyordu ama o bana gelmişti. İntihar etmemişti, edecek olsa onu o halde görmemi istemeyecek kadar merhametliydi.


Sandalyeme oturup başımı ellerimin arasına almıştım, burada çok pis şeyler dönüyordu. Biri abimi zehirlemiş olabilirdi. Ne yaptı bilmiyordum ama başka birinin yaptığına emindim.


"İlay, lütfen sakinleş. Titriyorsun." Pars'ın yanıma geldiğini fark etmemiştim bile, başımı kaldırıp yutkundum. Bundan daha iyi seçeneğim yoktu, yapmalıydım. "İyiyim." Daha çok kendimi ikna etmeye çalışıyor gibiydim.


Ayağa kalkıp elimi Sungur'a uzattım, bu anlaşmamızın somut imzasıydı. Önce elime baktı, sorgular bakışları yüzüme tırmandı. Bu noktada Pars devreye girmişti "İlay, acele karar veriyorsun." Tedirgin bakışları yanlış karar veriyorsam ne olacağı ihtimalini düşündüğünü ve hala Sungur'a güvenmediğini alenen ifade ediyordu ama vaktim yoktu. Karar vermem gerekiyordu, düşünmekle vakit harcayamazdım.


"Hayır Pars, yapmam gerekeni yapıyorum." Duruşum ve ses tonum tam olarak netti, itiraz kabul etmediğimi sözlü dile getirmeden ifade etmişti. "Sungur Kuytu'ya hakim ve bende masanın başındaki iblise yakınım. Bu ortaklık karlı olacak gibi duruyor. Ben onun masaya dahil olmasına yardımcı olacağım o da abimin katilini bulmam için yardımcı olacak."


Memnuniyetle onaylayarak ayağa kalktı Sungur, elini uzatmadan emin olmak istediği bir şey vardı. Gözlerimizi birleştirdi "Tuttuğum eli bırakmam, seni de arkada bırakmam ve sana da bu konuda sonuna kadar güvenmek isterim. Ortaklığımızı tehlikeye atacak herhangi bir yanlışında-"


"Yanlışımızda" diyerek düzeltmiştim, "Bu bir ortaklıksa ki öyle, tek bir kişi adına konuşamazsın. Ortaklığımızı tehlikeye atacak yanlışlar yapmayacağız, geri dönüşü ne olur bilemeyiz. Birbirimizden habersiz adım atmayacağız, spontane durumlar hariç ve bu durumlarda birbirimiz adına da düşünerek adım atacağız. Birbirimizden bilgi gizlemeyeceğiz, ne öğrendiysek her şeyi açık açık söyleyeceğiz." gözlerimle hala havada olan elimi işaret ettim "Kabul mü, değil mi?" Düşünmeden elimi eliyle kavrayıp anlaşmamızı onaylamıştı.


"Hayırlı olsun." Kendini bilmiş tebessümüyle arkamda kalan Pars'a çevirmişti gözlerini "Hepimiz için." Ellerimizi ayırıp bende Pars' döndüm, şu anki durumu onaylamayan memnuniyetsiz bakışları Sungur ve ben arasında mekik dokuyordu, uzun sürmedi, bakışlarını düzeltip sıkıntılı bir nefes vererek elini Sungur'a uzatmıştı. Onaylamıyordu ama kararıma saygı duyuyor ve uyum sağlıyordu. Sungur bu adımı geri çevirmeyerek el sıkışınca daha da rahatlamıştım, artık sık sık bir araya gelecektik, gerginlik olsun istemiyordum.


İç rahatlığımla mutfaktan çıkıp salona ilerledim, her şey yerinde ve çok güzeldi. Anılarım dün yaşanmış gibi hissettiriyordu. "Anlaştığımıza göre başka eve taşınırsın artık." Tekli koltuğa oturup yaslandım, kendimi ait hissettiğim yer tam olarak burasıydı. Keyifle gülümsedim, çocukluk anılarımın içindeyken başka ne yapabilirdim ki.


Sungur ve Pars'ta salona girmişlerdi, Pars yanımda kalan tekli koltuğa otururken Sungur çaprazımda olan üçlü koltuğa yayılarak oturmuştu "Başka evim yok, bende burada kalacağım."


Ani bir algılama sorunu yaşadığım için yüzüne bakakalmıştım, sonrasında süren tepkisiz bakışım ciddi olup olmadığını anlamak için. Gözlerini çekmeden bakmaya devam etmiş, ciddi olduğunu gayet net ifade etmişti. Oturduğum yerde dikleşip 'ciddi olamazsın' der gibi gülmüştüm "Ne demek burada kalacağım? Başta böyle anlaşmamıştık!"


İstifini bozmuyordu "Para istemiyorum. Bu eve taşınmanıza tek şartla izin veririm."

Kaşlarım çatıldı, başımı sinirle belli belirsiz sallayarak "Ne bu şimdi?" demiştim, cevabı netti "O gün sana kurduğum cümle, hem de kelimesi kelimesine. Gideceğim demedim, taşınmanıza izin vereceğim dedim." Gerçekten mi? Sungur'un kafasında işler böyle mi ilerliyordu?


Öfkelendiğimi net belli eden sertlikle nefes vermiştim "Bizim buraya taşınmamız senin gitmen anlamına da geliyordu Sungur!"Cıkladı "Gelmiyordu İlay, ben sana böyle bir şey söylemedim." Sinirden dişlerimi kıracak kadar sıkıyordum, beni deli ediyordu!


"Ortaklık boyunca aynı evde kalmamız daha rahat olur. Birbirimizi gözlemleriz." Ayağa kalktı, Pars ve ben arasında gidip geldi gözleri "Ben Karan Soykan'ın odasında kalıyorum. Siz de kendi aranızda paylaşırsınız odaları." Cevap vermedim, öfkeli bakışlarımı üstünde gezdirirken onu boğduğumu hayal etmekle meşguldüm. Cevap vermeyeceğimi anlayınca Pars'a döndü bu sefer "Sen niye hiç yorum yapmadın?"


Burnundan güldü Pars sinirle "Gitmeni bekliyorum."


Güldü Sungur, neredeyse kahkaha atacaktı "Siz de işler böyle yürüyorsa tamam ama seninle de el sıkıştım, merak etme söylediğin hiçbir şeyden İlay'ı sorumlu tutmam." Gözlerini bana çevirip sol gözünü kırptıktan sonra keyifle ıslık çalarak merdivenleri çıkmıştı, gözden kaybolunca nefesimi verip başımı eğdim, bu benim için tam olarak araftı, ürkütücü bir araf "Yanlış bir karar verdiğime inanmak istemiyorum."


Duymak istemediğim cevap gecikmedi, Pars en acımasız ve net sesiyle beynime kazımak ister gibiydi. "Kendini kandır."


🌕🌕🌕🌕🌕


İlay'ın Sungur ile ortaklığı hakkında ne düşünüyorsunuz?


Pars'ın bu anlaşmaya olan tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz?


Sungur söylediklerinde samimi mi?


Sonraki bölümde görüşmek üzere

🎀

Son Yazılar

Hepsini Gör
20. "ARAFTA SANCI"

20.BÖLÜM “ARAFTA SANCI” doubt- twenty one pilots Let the world burn- chris grey   "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiği

 
 
 
19."UĞRUNA YAŞAMAK"

"UĞRUNA YAŞAMAK"   I'II Do It- Heidi Montag Say it right- Nelly Furtado Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes       |Sungur Tuna Kurtel|   Zehir... Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimd

 
 
 
18."KANLI İLMEK"

"KANLI İLMEK"   Durma yürüsene - Melike Şahin Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut   Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın n

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page