2.BÖLÜM
- ozgemcakirci
- 2 Eki 2025
- 14 dakikada okunur
Kıyafetlerimizi valizlere yerleştirip sığmayanları koliledik, dışarıda oturmuş nakliye aracına yüklenmesini izliyordum. Ne kadar garip bir gündü, sabah okuldaydım, beni aldatan sevgilimden ayrıldım, arkadaşımdan ayrıldım, onun etkisini atlatamadan, üzerine düşünemeden evimiz boşaldı, ailemiz içeriden çatladı ve şehir değiştiriyoruz. Artık hayatımıza Giresun' da devam edecektik.
Emre ve babam evin içinde adamlara gidecek eşyaları gösteriyordu, annem ve ben dışarıda oturuyorduk. Geldiğimden beri tek kelime etmemiştik ama şu an konuşacak gibiydi, öylece yüzüme bakıyordu, minnetle olması garip geldi, neyin minnetiydi bu? Tam bir şey mi oldu diyecekken benden önce davrandı "Teşekkür ederim Efil."
"Ne için?" Ne demek istediğini anlamadım, teşekkür edilecek ne yaşanmıştı bugün? "Sizinle konuşmak için odana geliyorduk, Emre ile konuşmalarınıza şahit olduk. Gerçekten tam bir abla gibiydin, yapman gerekeni yaptın kızım."
Yapmam gereken demek, sinirle güldüm, elimde olsa kahkaha atardım "Onu zaman gösterecek anne, yaptığımın doğru olup olmadığını zaman gösterecek. Emre her söylediğinde haklıydı, ben fazla merhametliyim. Umarım beni haklı çıkarırsınız." Alayla gülmeye devam ettim. "Artık neyinizi eksik ettik diyeceğiniz kadar paranızda olmayacak, hoş..." Şakağımı ovdum gergince "Konu hiçbir zaman para olmadı ya neyse."
Ayağa kalktım, kalbimde öyle bir yük vardı ki yaşadığım hangi olayın ağırlığı olduğunu bile çözemiyordum. Kendime fazla yükleniyordum belki de. Kollarımı kendime sarıp ısınmaya çalıştım, bedenim gerçekten üşüyor muydu yoksa psikolojik olarak mıydı emin olamıyordum.
Dalgınca ilerlerken kornaya basıldı, aynı anda "Efil" Diye bağırılınca irkilerek bahçenin dışına döndüm, arabanın içinden Kerem bağırıyordu. Bu kafadan üşütük herifin ne işi vardı burada?
"Kim bu Efil?" Diyen annemdi "Ben hallederim." Hızlı adımlarla bahçeden çıktım, arabasından inmeye bile tenezzül etmemişti. "Ne var?" Camı tamamen indirdiğinde yanında oturan Gonca büyük bir pişkinlikle el salladı "Selam aşkım."
Şeytan kız, utanmadan hala selam verebiliyordu. O an söylemeliydin Efil, yüzsüzler hala peşimden geliyorlar! "Ne var dedim?"
Kerem üzgün gözlerle bakıyordu, öğrenmiş miydi olanları? Öğrense bile duyguları var mıydı cidden? "Ne yok ki Efil? İflas etmişsiniz, yardıma ihtiyacınız var mı diye bakmaya geldik.” Haberler ne çabuk yayılmıştı öyle, kara haber tez ulaşıyordu gerçekten. En azından bugünü atlattıktan sonra dönseydi mevzu.
“İhtiyaç mı, size mi? İkisini küçümser bakışlarla süzdüm “Ne kadar iyi rol yapıyorsunuz siz ya? Üzüldün mü Kerem? Üzülme, senin ne üzüntüne ne sevincine ne de sevgine inanacak bir gerizekalı yok karşında.”
Kaşları çatıldı anında, sözlerimi anlamlandıramıyormuş gibi tepkiler ne kadar da profesyoneldi.“Efil, nasıl sözler bunlar? Ne demek istiyorsun?” İnmek için kapıyı açarken geri kapatıp cama eğildim, gözlerinin içine baktım. “Ne demek istiyorum biliyor musun? Beraber olduğunuzu biliyorum, sende bildiğimi biliyorsun, tepki vermeyip göz yumduğumu sandığından bu rahatlığın. Çünkü sana aşığım sanıyorsun değil mi? Bir de geçmiş karşıma üzülmüş gibi rol kesiyorsun." Sokağı ayağa kaldıracak kadar sesli kahkaha attım istemsizce, o kadar iticiydim ki şu an, dışarıdan beni izleyenlerden biri olsaydım kendimden iğrenirdim.
"Başından beri seninle oynayan bendim aslında, ne okulu ne bölümü sevmiyordum. Zaman geçirmek için birine ihtiyacım vardı sonra elime geçen fotoğrafla artık bitmesi gerektiğine karar verdim.” Alayla gülmeye devam ettim “Gece yarısı yol ortasında öpüştüğünüz fotoğraftan bahsediyorum.”
Bir adım geri çıkıp başımı omzuma eğdim “Şimdi defolun gidin buradan.” Gonca hep bu anı beklemiş gibi keyifle arkasına yaslandı “Gidelim madem.” Yüzlerine bakmaya daha fazla dayanamadım, arkamı dönüp giderken Kerem bağırdı "Hataydı Efil, benim yaptığım hataydı.” Arabanın kapısının açılma sesini işittim "Efil, dur konuşalım. Benim ki hataydı sende benimle oynamadın biliyorum.”
Durup Kerem’e döndüm, arkasından Gonca’da inmişti “Ne demek hataydı Kerem? Tek başıma mı yedim bu boku?” haklıydı, tek yapmamıştı. Kerem en büyük suçluydu.
Gonca’ya “Sen kes sesini.” Dedikten sonra karşıma dikildi Kerem “Hataydı Efil, seni seviyorum ben. Sende beni seviyorsun biliyorum, oyanamadın benimle. Öyle biri değilsin sen. İnsanlarla oynamazsın.”
İki yakasından tutup öfkeyle kendime çektim, gözlerinin içine öyle bir baktım ki nefretimle yakıp kavurmak ister gibi. “Ama sen oynadın benimle, bundan sonra senin için Efil diye biri yok. Beni çok arayacaksın ama ben sana, beni arayacak mum bile bırakmayacağım Kerem. Şimdi defol git işine.” İterek bıraktım yakasını, kelimeler ağzından çıkmak için ısrarcıydı ama ben dinlemeye niyetli değildim.
Hemen arkamı döndüm.Öyle mutluydum ki bütün derdimi kederimi unutmuştum, bahçeden içeriye girince ne olduğunu anlayamadan Emre kolumdan tutup çekerek arkasına geçirdi, saniyeler içinde Kerem'in yüzüne sert bir yumruk geçirdiğinde ancak anlayabilmiştim ne yaptığını, Kerem hazırlıksız yakalandığı için geri sendeleyip yere düşmüştü "Ablam ne dediyse o birader, şimdi defol git buradan seni, senin dilinde neşter manyağı yapmayayım. Doktor olacaksın ya seversin." Peşimden geldiği için böyle bir atak yapmış olmalıydı, yoksa işlerime karışmazdı.
Kerem ile aynı boyda olduğu için ve spor yaptığı için rahatça kavrayabilmişti canım kardeşim. Kerem öyle öfkelenmişti ki yumruğunu ve dişlerini sıkıyordu. Gonca yardım etmek için eğilince görmezden gelip kendisi ayağa kalktı. Emre tekrardan kolumdan tutup eve doğru ilerlerken engel olmadım fakat babam karşımıza dikilmiş sorgularcasına bana baktığı için durmuştuk.
"Kim bu çocuk Efil, böyle insanlarla mı takılıyorsun?" Cevap vermeme fırsat vermeden tekrardan Emre önüme geçip babama karşı durdu "Siz takıldığınız insanlarla dövüşüyor musunuz baba?" Aralarında geçen saniyelik ama asır gibi gelen bakışmayı bölmek için öksürdüm, bugün yapılan en ufak hareket bile gerginlik doğuruyordu. "Eşyalar bitmiş herhalde, hadi yola koyulalım."
...
Yanımıza alacağımız eşyalar nakliye aracına yerleştirilince babamı orada bırakıp yola koyulmuştuk, bitirmesi gereken işler olduğunu, bizim önden gitmemiz gerektiğini söylemişti. Bir şeylerden kaçıyormuşuz gibi hissettiriyorlardı, annemle babama sorduğumda ise hiçbir sıkıntı olmadığını, kafa rahatlığı ve artık ne yapacağımıza karar verebilmek için gitmemiz gerektiğinin söylemişlerdi. Bende fazla üstelememiştim.
Emre, ben ve annem arasında vardiyalı şekilde arabayı sürerek on üç saatin sonunda Giresun'a gelmiştik. Bunun dışında uzun zamandır Giresun'a gelmediğim için fazlasıyla gergindim. Buna yeni ve belirsiz hayatımızın verdiği gerginlik de ekleniyordu tabi.
Babaannemlerin yaşadığı bina aile binasıydı. Dört katlıydı, giriş kat dışında her katta ikişer daire vardı. Babam beş kardeşti, iki amcam iki de halam vardı. Hiçbiriyle sık sık görüşemezdik, çocuklarıyla da yüz yüze gelmedikçe samimiyetimiz yoktu. Babaannem ve dedem binadan herkese bir daire vermişti, en büyük amcamlar o binada yaşıyordu, bayramlarda buluşabilirsek buluşurduk anca.
Binalarıyla dip dibe aynı bahçeyi kullanan bir bina daha vardı, öyle ki benim odanın camından karşı binanın dairesindekiyle oturur bir kahve içebilirdik. Tabi, biri olsaydı eğer. Ne zaman gitsem hep boştu, bu da daha rahat hareket etmemi sağlıyordu, birinin olmasını istemezdim.
Burada dayalı döşeli bir daire olmasının bizi kurtaracağını hiç düşünmezdim. Evin önüne gelince arabayı park ettim. İnmeden öylece birbirimize baktık önce, herşey normal seyrinde gidiyordu ama hiçbir şey normal değildi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, İstanbul'dan, kendi evimizden çok uzaktaydık.
"Beklemek neyi değiştirecek, inelim hadi. Rahat bir yerde uyumak istiyorum." Diyerek inen ilk kişi Emre olmuştu, hala çok tersti, bu durum hemen bitmeyecekti, belki de hiç bitmeyecekti. Haklı olduğu kısımlar olsa bile zamanlaması çok yanlıştı.
Annemin hazır bekleyen göz yaşları tekrardan gün yüzüne çıkınca elimi omzuna koyup destek olmak istedim ama dudaklarımdan tek bir kelime çıkamadı bu nedenle başımla dışarıyı işaret edip bende indim arabadan, böyle olmasını kimse istemezdi. Daha yeni bırakmıştı doktorluğu, eve adapte olamadan yaşamak istemediği bir yere gelmek onun içinde zor olmalıydı. Yine de burada olmak o kadar da kötü değildi, buraya gelişimiz bir elin parmağını geçmezdi ama her gelişimizde öyle güzel vakit geçirirdik ki zevk alırdım. Her akrabada kavgalar olur denilirdi ama ben hiç öyle bir kavgaya şahit olmamıştım, aksine herkes birbirine saygılıydı.
"Anne! Ceylan ablalar geldi." Babamın en küçük kardeşi İsmail amcamın eşi Selin yengemdi seslenen. Yeni doğum yaptığını duymuştum, tabi ne kadar yeni olduğu tartışılırdı. Zaman kavramım şu aralar yerinde değildi. Kucağında çocuğuyla bahçedeydi, önce Emre’ye sarıldı, sonra arkasından gelen bana sarıldı. "Hoş geldiniz gençler!"
"O daha belli değil yenge." Umursamazca yoluna bakıp binaya girdi, Selin yengenin bakışları benimle buluştu, alaya alarak "Nesi var bu çocuğun?"demişti.
Emre duygularını gizlemeyen bir çocuktu, bu tamamiyle onun suçlu olduğunu göstermezdi ama suçsuz olduğu anlamına da gelmiyordu. Sinirini suçsuz insanlardan çıkarmamalıydı. "Buraya tatile gelmedik ya yenge, mazur gör bu seferlik." Pişman olmuş gibi göz kapaklarını usulca kapatıp açtı anlayışla. Hızlı adımlarla binaya girip Emre’ye yetişmeye çalıştım. Merdivenlerden çıkarken söylendiğini işittim "Şaka gibi, binada asansör bile yok. İki gün sonra dalağımı ikinci katta bulurlarsa getirirler artık."
Ona yetişmek için koşarken asıl ben bıraktım ikinci katta dalağımı. Kapıya anahtarı takıp açarken koşup Emre’nin sırtına atladım, benden uzundu ama sürekli yaptığımdan dolayı zorlanmamıştım. Canım kardeşimin beni taşımaktan daha mühim işi yoktu elbette.
"Abla." Dedi sızlanarak, boynuna doladığım kollarımı daha da sıkarak boğmaya teşebbüs ettim "Buradaki kimse yaşadıklarımızdan sorumlu değil ablacığım, rahatla." Bıkkınca ofladı, bu akıl vermelerim hep deli ederdi onu. Ne yapılacağını söylenmesinden nefret ediyordu ama uyarılmazsa da suyunu çıkartıyordu. Kollarımdan tutup gevşetti "Sen yanlış bölüm okuyorsun gerçekten, psikolog ol, terapist ol da beni sal be." Güldüm bu tavrına "Siz canım ailem bana yetiyorsunuz fazlasında gözüm yok." Anahtarı çevirip kapıyı açtı "Milleti de canından bezdirirsin sen, benim gibi."
“Ne? Senin yaptığın gibi insanları canından mı bezdiririm?” Aslında demek istemediğinin bu olduğunu biliyordum ama onunla uğraşmak istiyordum.
“Hı hı.” Diyerek o zevki tatmama izin vermedi gıcık çocuk. Bir süre bu sürümüne katlanacaktım belli ki. "Çok konuşma da beni odama bırak köle!"
İçeriye adım attığımız gibi karşılaştığımız manzara hiç beklenmedikti, yerlere hep poşet serilmişti. Sol tarafta kalan salonda bir kaç kişi vardı ve duvarımızı boyuyorlardı. Daha ilerideki başka bir odadan Enis ve Dicle çıktı, büyük amcamın çocuklarıydı, ikisinin de yüzünde kocaman gülümseme, ellerinde boya fırçalarıyla kafalarını kapıdan çıkarmış bize bakıyorlardı. Geçmişte ne kadar iyi vakit geçirsek de birbirimizi az gördüğümüzden ve telefonda hiç görüşmediğimizden o alışma sürecini atlatmak gerekiyordu. Şu an o alışma sürecinde olduğumdan çekingen hissediyordum kendimi.
Dicle büyük bir heyecanla bize doğru geldi, halimizin farkına varıp Emre'nin sırtından indim "Hoş geldiniz kuzenler!" Sarılacakken üstündeki boyanın farkına varıp geri çıktı "Kusura bakma Efil, üstüm hep boya, öptüm say."Aynı gülümsemeyle karşılık vermeye çalıştım "Önemli değil, hoş buldum."
"Hoş geldiniz çocuklar” diyerek baş selamı verdi Enis abi “ nasıl geçti yolculuk.” Yani dercesine salladım başımı “Yorucuydu, kendi arabamızla geldiğimiz için biraz daha rahat olsa da yol uzun.”
“Haklısınız, siz bizim evde dinlenin, akşam görüşürüz zaten." Yanılmıyorsam eğer Enis abi 24 yaşındaydı, Dicle de 21 yaşında yani benimle yaşıttı. Evli olan bir abileri daha var diye hatırlıyordum.
Evi boyamak kimin fikriydi bilmiyorum ama çok mantıklı hareketti, o kadar yol gelmiştik, her yerim tutulmuştu, uykum da vardı ama onlara katılmak iyi gelebilirdi. "Yok aslında, yardım edebilirim."
"Ben yorgunum, yolu gösterirseniz dinlenmek istiyorum." Diyen Emre’ydi, Enis abi anlayışla onaylayıp eve kadar eşlik etti, bu sırada salonda tanımadığım üç kişi ve Dicle ile kalmıştık.
Dicle yeni aklına gelmiş gibi salondaki arkadaşlara döndü "Seni yardımsever arkadaşlarımızla tanıştırayım." Sarışın olan kızı gösterdi, bizimle yaşıt gibi duruyordu "Eda, liseden arkadaşım. Boya var dedik geldi, bu işin ehlidir. Resim okuyor kendisi." Keyifle gülerek diğer kızı gösterdi Eda'ya göre biraz daha açık kumral gibiydi, samimiyetle gülerek baş selamı verdi. "Leyla, Eda'nın ablası."
Ardından arkalarında, avucunu duvara yaslamış bekleyen, her yerini boyaya bulamış çocuğu gösterdi "Bu da Gökay abi, kendisi sevgili Leyla'nın pek sevgili sevgilisi." Sevinçle Leyla'nın omzuna öyle bir vurdu ki kız öteye gitti geldi "Nasıl kafiyeli cümle kurdum görüyor musun, tam edebiyatçı olacak kızım da işte, her işte iyi olsam bu sülale kaldıramazdı birinde iyi olayım dedim." Elinin tersiyle saçını savurup havalı bir dönüş yapmayı planlarken hesabı yanlış yapıp fırça olan eliyle saçını savurduğu için saçının çoğu boya olmuştu. Hepimiz kahkaha atmaya başladık, buradaki ilk dakikalarımın böyle geçmesini beklemiyordum ama anı yaşamak istedim, kafamdaki herşeyi boyayla dışarıya atacaktım.
Dicle bana rahat kıyafetler verince işe koyulmuştum, yatıp düşüncelerde boğulmaktansa çalışmak en iyisiydi, anı yaşamak en güzeliydi. Ev üç artı birdi, manzarasız büyük odası benimdi, Emre’den rica etsem odalarımızı değiştirir miydi acaba? Bunu sormak için aklımın köşesine not ettim.
Kendime gaz vererek başladığım iş, sohbetler ve kahkahalarla devam ederken bir saat sonra elinde fırçayla Emre girdi içeri "Ben de odamdan başlayayım." Yüzünde ifadesizlik vardı ama biliyordum, içinde bu kahkahaların içinde olmanın, sohbete dahil olmanın hevesi vardı çünkü biz uzun zamandır böyle bir ortamda bulunmamıştık. Belki de hiç, bu samimi sohbetlerin özlemi vardı içimizde.
Odasına giderken önüne geçip yolunu kestim “Nereye gidiyorsun yakışıklı?”
“Odama.”
“Unuttun herhalde, senin odan burası, sen gelmezsin diye önce senin odandan başlamıştım. Senin odan ama jest yapayım dedim.” Elimdeki fırçayı uzattım “Al bakalım devam et canım.” Başını odaya çevirip pembe kıyafet dolabıma, barbieli yatak örtüme, etrafı çiçekli boy aynama baktı. Yüzünde oluşan gülümsemeyle bana döndü “ Yaptığımız anlaşmayı unutuyorsun sanırım. Hatırlatayım, sana daha o zaman burayı ben alayım dediğimde ısrarla manzarasız olması önemli değil burası büyük demiştin. Bende ileride değiştirmek istersen günlük beş yüz lira alacağımı söylemiştim.” Dün ne yediğini sorsam bir hafta düşünürdü ama işine gelen konularda kelimesi kelimesine, söylenilen tonlamaya kadar hatırlıyordu pislik çocuk.
“Ne yani hala geçerli mi? Çocuktuk.”
Omuzlarını umursamazca kaldırıp indirdi “Ama ben hala parayı seviyorum.” Göz devirip odasını gösterdim “Defol git gözümün önünden, vicdansız çocuk.” Gülerek beni ardında bırakarak odasına geçti. Bir de keyif alıyordu. Bende odama girdim “Ne var yani? Mis gibi oda, manzara görmek istersem mutfağa geçerim.” Fırçayı boyaya batırıp işime devam ettim.
O sırada açık olan daire kapısından büyük amcam girdi "Size çay getirdim çocuklar." Tepsiyi sehpalardan birinin üstüne koyup Enis abinin yanına gitti, boyadığı duvarı büyük bir özenle inceledi "Şuraları nasıl boyadın Enis, ben böyle mi öğrettim?" Enis abi bıyık altından sırıttı "Sen bana duvar boyamayı öğretmedin ki baba, zaten oraya daha geçmedim."
"Sus len kerata, cevap verme bana. Sen ananın karnındayken ben sana herşeyi anlattım, hatırlamıyorsan senin ayıbın." Dicle'nin yanına geçip başını okşadı bu sefer "Kızım çok güzel dinlemiş şuna bak, şu naif boyayışa bak." Aslında diclenin naiflikle uzaktan yakından alakası bile yoktu, onun boyadığı yerlerin üstünden Enis abi tekrar geçtiği için ilerleyemiyordu ama bunu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Dicle süzülerek babasına sokuldu
"Sağ ol babacığım."
Buruk bir tebessümle izledim bu sahneyi, Emre ile birbirimize baktık, ikimizde aynı düşüncenin hüzün denizinde boğuluyorduk, biliyordum. Ardından bütün odaları gezip nasıl yaptığımıza baktı "Aferin çocuklar, yarın biter bütün ev." Yarın mı? Bugün bitseydi de mabadım rahat bir yer görseydi, benim gazımda buraya kadardı, bundan sonrasına bıkkınlıklarımla devam edecektim. Sallana sallana anca buraya kadar olmuştu, son bir duvar kalmıştı. Biraz naz niyazla kalan duvarı Emre’ye boyatabilsem iyi olurdu. Kardeşler ne için vardı, biraz sevgi, biraz saygı biraz, zorbalamak ve çokca kölelik için.
Yaklaşık yarım saat sonra telefondan yemek sipariş ettiler, yengemler ve babaannem hazır yemeğe karşıymış ve muhtemeldir ki zaten yemek yaptıkları için kuryeye gizlice getirmesini söylediler. Elin kuryesi neden uğraşacaksa?
Usul adımlarla Emre’nin boyadığı odaya gittim, işini bitirmiş köşede oturuyordu. Adım seslerimi işitince başını kaldırıp bana baktı, neden geldiğimi anlayan alaylı gülümsemesini takındı "Gelme, boyamayacağım. Yoruldum." Umursamadan fırçayı uzattım "Köle, git odamı boya. Fikrini sormadım."
İlginçtir ki itiraz etmeden kalktı, elimdeki fırçayı aldı. Yüzündeki pis sırıtış büyüdüğü an bir terslik olduğunu anlamıştım ama çok geçti. "Ben bu fırçayı değil" Kenara fırlatıp bana yöneldiği gibi omzuna attı "Bu fırçayı kullanacağım." Hiç çekinmeden attığım yardım çığlıklarıma evdeki herkes toplanmıştı. Yağız ise dur durak bilmeden benim odama geçip beni evirdi çevirdi, başımı ön tarafa getirdi.
"Ne yapıyorsun Emre?" Diyen Gökay abiydi, hayretler içinde olduğu ses tonundan belliydi. Hayrete düşmeyi bırakın, ben dehşet içindeyim! Emre’nin savunması ise gayet netti "İşim çabuk bitsin diye büyük fırçayı seçtim." Çığlık atmayı bırakıp anlasınlar diye "Yardım çığlıkları." Diye bağırmaya başladım, niye kimse durdurmuyordu?
Dicle, Emre'nin kolunu tutup "Bıraksana kızı deli, saçları mahvolacak." Demeye kalmadan çoktan boyaya bulamıştı saçlarımı.
"İmdat ya imdat dedim! Yardım çığlıkları dedim, niye kimse duymadı." Emre beni savurup saçlarımla duvarı boyamaya çalışmıştı gerçekten. Bacaklarımı var gücümle savurup beni bırakması için çırpındım. Daha fazla tutamayınca düşecek gibi olduğum için kızlar kollarımdan tuttu. Dengemi sağlayıp zaman kaybetmeden hırsla kovayı kucakladım "Tutun kaçmasın.” diye bağırıyordum.
Gökay ve Enis abi eğlenmiş olmalılar ki bu sefer dediğimi yaptılar “Bırakın.” Bırakmazlar canım, hepiniz için sürprizim var. Kovayı kucakladığım gibi kaldırıp üstlerine savurdum. Üçüde baştan aşağı boya olmuşlardı, bu sefer kızlar olarak biz gülerken erkeklerin yüzü sirke satıyordu.
"Lan bizim ne suçumuz vardı?" Diyen Enis abiydi, halinden o kadar memnun değildi ki bakışlarındaki öfke halinden belli oluyordu "Beni kurtarmadınız" boyaya bulanmış saçlarımı gösterdim "Bu oldu."
"Ve bu oldu." Ses bana göre yabancı birine aitti, Gökay abinin arkasından çıkan başında kaskı olan çocuğu görünce kendime hakim olamayıp gülmeye başladım. Elinde poşetler vardı, büyük ihtimalle sipariş verdiğimiz hamburgerlerdi. Buraya gelirken kendisinin boyaya bulunacağını düşünmemiştir elbette. Kaskı boya içindeydi, göz korumalığını kaldırıp bıkkınca bize bakıyordu "Bir siparişinizde normal geçsin be! Bir köpek kovalar bir nene kovalar yettiniz arkadaş!" Babaannem mi kovalamıştı?
Gülmeye devam ettiğim için ters bakışlarıyla denk düştük "Komik mi küçükhanım?" Elimi ağzıma kapattım ama durduramazdım, şu an yaşadığım bir sinir boşalması da olabilirdi, emin değilim. "Kusura bakma ama komik." Daha fazla kasmadan o da gülmeye başlayınca tekrardan hep beraber güldük.
Eda elini omzuma koyup hepimizle göz teması kurdu "Yemeğimizi yiyip yarın devam edelim, ne dersiniz? Hem arkadaşlarda yol yorgunu. Temizlenelim de zaten bu halde devam edemeyiz." Gökay ortaya geçti, kollarını iki yana açınca hepimiz anlamsız bakışlarla onu izliyorduk "Ben temizlenmeye başlıyorum o zaman." Kendisini duvara yapıştırıp üstündeki fazla boyayı duvara sürttü, hepimiz onu hayretler içinde izliyorduk fakat en çok şaşıran belli ki Leyla olmuştu. "Sevgilim, ne yapıyorsun?"
"Ziyan mı olsun Leyla'm? Amacı dışında kullanmıyoruz sonuçta."
"Amacı dışında kullanılan tek şey sensin zaten şu an, bu kadar cimri olduğunu bilmiyordum."
"Bence haklı." Diyerek öne çıkan kişi Emre olmuştu, o da kendini duvara yapıştırıp üstündeki fazlalığı sürdü "Artık devir tasarruf devri."
Elimi ağzıma kapatıp söylenmeden edemedim "Odamın duvarında fotokobinizi istediğimi sanmıyorum.”
Enis abi sabır çekerek odadan çıktı, haklı bir tepki olduğuna kalıbımı basarım, hatta eksikti bile. Hala niye burada olduğunu anlamadığım kurye de yorumunu eksik etmemişti "Allah'tan size akıl fikir diliyorum" poşetleri yere bıraktı "Ve gidiyorum gerizekalılar." Hakaret edecek kadar yakınlar mıydı gerçekten.
“Ayıp oluyor lan gerizekalı falan.” Diyen Gökay’dı, demek ki gerçekten arkadaşlardı. Erkekler arasındaki bu insancıl sevgiden dolayı saniyesinde kanka olma potansiyeline sahip olduklarından yeni mi arkadaş oldular yoksa eskiye mi dayanıyor emin olamıyordum.
Arkasını dönmüş giderken peşinden gittim, ücretini almamıştı, kimse de sormamıştı "Ücreti ne kadar?" Durunca önüne geçtim.
"Benden olsun"
"Sebep?"
"Yeni geldiniz, misafirliği atlatana kadar burada sizin paranız geçmez."
"Akrabalarıma geçmesin de sen kimsin?"
"Manevi torunları gibi düşünebilirsin, ton ton ninemi çok severim o da beni çok sever." Elini omzuma koyup pat patladı "Yemeğini ye dert etme."
Kollarımı göğsümde bağlayıp alayla gülümsedim “O yüzden mi kovaladı seni?”
“Beni sever, getirdiklerimi değil.” Yine hamburger getirdiği bir gün kovalanmıştı demek ki, hayal edince komikti. Yaşandığı bir zaman izlemek daha keyifli olurdu, eminim. Beni ardında bırakıp yanımdan geçip gitti, değişik bir tipe benziyor bu kaçak hamburgerci.
Sohbetler eşliğinde yemeğimizi yedikten sonra büyük amcamın evine geçtik, güzelce banyo yapıp üstümüzde ki boyalardan arındık. İki dakika oturmadan bir de akşam yemeği için dedemlere inmemiz gerekmişti. Bugün mabadım ne yer görmüştü ne de ben durup iki saniye düşünebilmiştim. Şimdi ise yıllar sonra akrabalarla aynı masaya oturacaktım, umarım güzel geçerdi.
Kapıdan içeriye girerken büyük amcam Halil’in gür sesini işittim “Çay yaptınız mı, çay?” elinde tabaklarla mutfaktan çıkıp salona ilerleyen Dicle’nin sessizce ofladığını gördüm “Baba daha yemek yemedik.”
“Tamam kızım, biz yerken o demlenecek.” Ardından elinde tabaklarla Enis abi çıktı mutfaktan “Ben demledim baba, rahatta kal ve otur.”
İçerisi oldukça kalabalık olmalı ki fazlasıyla gürültü vardı, herkes ayrı telden çalıyor, konuşuyordu. Birbirlerini duyduklarından bile emin değildim. Etrafa bakındım, ufak tefek şeyler dışında değişen pek bir şey yoktu. Annem salondan çıkınca göz göze geldik, sabaha göre iyi gözüküyordu. Benim giriş kapısında dikildiğimi görünce ters bir şey olduğunu düşünmüş olmalı ki kaşları çatıldı, hemen yanıma geldi “Efil, sıkıntı mı var?”
“Hayır, tabak taşıdıkları için bekledim. Giriyordum şimdi içeri.”
Elini yanağıma koyup okşadıktan sonra çeneme indirip hafifçe tuttu, öyle sevgiyle bakıyordu ki içimi ısıtıyordu “İyisiniz değil mi?” cevap vereceğim sırada gözleri arkama kaydığı için bende dönüp baktım. Emre merdivenlerden iniyordu, başını kaldırıp bizi görünce annem baktı bir süre, konuşacağını düşünmüştüm, en azından bir nasılsın demeliydi ama görmezden gelerek içeriye girdi.
Annem omuzlarını düşürüp Emre’nin arkasından bakarken destek olmak istercesine elimi omzuna koydum “İyiyiz anne, herşey düzelecek üzülme.” Sarıldım sıkıca, söylediklerime inandırmak istercesine sarmaladım. Biri de beni ikna edebilir miydi her şeyin iyi olacağına?
Boş kalmamak için durmadan mutfağa geçip sofra hazırlıklarına yardım ettim. Fazla sürmedi, ben gelmeden her şeyi bitirmişlerdi zaten, bu nedenle sofraya oturup yemeğe başladık. Küçük, büyük amcamlar, eşleri ve çocukları olduğu için baya kalabalık bir masaydı.
Sessizlikle başlayan yemeğimiz benim için gergin geçiyordu, biri konuşsa, sohbet aksa daha rahat olabilirdi.
“Oflaz gelmiyor mu?” sessizliği bölen dedemdi, Oflaz’ın kim olduğuna dair tek bir fikrim yoktu. Haberimiz yokken evlatlık falan mı almıştı? Belli olmazdı. Enis abi cevapladı “Arkadaşının yerine çalıştı bugün, yorgunum yarın gelirim dedi.”
Dedem onaylarcasına başını sallayıp bu sefer bana döndü “Efil.” kaşığını kenara bıraktı, neden gerginlik çıkacak gibi hissediyorum? Her zamankinden farklı bir tonlamaydı bu Efil diyişi “Ne okuyordun sen?” lokmamı bitirip dedeme döndüm “Tıp okuyorum ama bırakacağım.”
“Sebep?” dedi sorgularcasına, bu tavrı hiç samimi gelmemişti yine de sakinlikle cevapladım “Çünkü tıp okumak istemiyorum, bir sene daha çalış-“
“Senin istemediğin, başkasının hayali.” Sözümü kesmişti?
“Ee…” vücudumu sıcak bastı, kaşlarım çatıldı ama sesimi normal düzeyde tutmaya çabaladım “Hayali olmayan ben başarabildiysem, hayali olan hayli hayli başarır dede. Bunu mu tartışacağız?”
O ise hiç oralı olmadı, yemeğini yemeye devam etti “Ne okumak istiyorsun peki?”
Bıkkınlıkla nefes verdim, ahiret soruları gibiydi mübarek. Herkes gergince bizi dinliyordu, ben daha da gergindim ve bu durumdan nefret ediyordum. Hem ne yapacaktı benim ne okumak istediğimi? “Fotoğrafçılık olabilir ya da…” tekrardan sözümü keserek araya girdi “Ya da çalışıp ailene destek olabilirsin.” alaylı ses tonu, kanın beynime sıçramasını sağlamıştı. Tabağımın yanındaki çatalı sakince kavrayıp var gücümle sıktım, sakin ol Efil, sakin ol lütfen. “Olabilir tabi, zaten sınava hazırlanırken çalışmayı da düşünüyorum ama benim ne okuyacağımla neden bu kadar ilgilendin anlayamadım dede?”
“Babanız zor bir dönemden geçiriyor, ona destek olmanız gerekirken elinizdekilerin değerini bilmeyip burnunuzun dikine gitmek istiyorsunuz. Tekrar sınava girmen demek aynı masrafların tekrarlanması demek.” sakin ol Efil.
“Çocukların yapmak zorunda olduğu bir şey yok.” Diyen annemdi, sesi sinirden çatallı çıkmıştı. Benim canımı sıksa sabredebilirdim ama iş onlara sıçrarsa ne elime ne dilime hakim olmazdım. “Sen şımarttın zaten bu çocukları Ceylan…”
Sıkı sıkıya tuttuğum çatalı sertçe masaya vurup cümlesini tamamlamasına izin vermedim “Oğluna sen destek olmaya ne dersin?”
Kaşları çatıldı sinirle, kaşığını bırakıp tabağını ileriye itti öfkeyle. Çok da tındı, istediğin kadar sinirlen dedecik, cürmün kadar yer yakarsın. “Benim param bana anca yetiyor…” sinirle bir kahkaha attım istemsizce, gerçekten çok komik adamdı dedeciğim. “Destek tek parayla olmuyor, tabi paradan başka bir şey düşünmeyen sizlerin anlayabileceği şeyler değil.”
“Terbiyesiz! Sen benimle nasıl konuşuyorsun?” bu sefer Emre girdi araya “Sen bizimle nasıl konuşuyorsan öyle konuşuyor dede.”
“Kalkın soframdan!”
“Saçmalama Ahmet, ne gerek var buna?” diyen babaannemdi, geri kalandan çıt bile çıkmıyordu. Burada geçirdiğim ilk dakikalardan, ilerisi için ne kadar umutluydum oysa. Sandalyemi sertçe iterek ayağa kalktım, gerisin geri devrilen sandalyeyi ayağımla itip sofradan çıktım “Seve seve.” Yağız kalktı, ardından annemde kalkınca babaannem, anneme baktı sorgularcasına “Sen nereye gelin?”
Annem başını kaldırıp net bir ifadeyle süzdü masadakileri “Çocuklarımın kovulduğu masada benim yerim yok.” Başıyla kapıyı işaret edip çıkmamızı söyleyince dediği gibi yaparak çıktık, annemde peşimizden geldi, öfkeyle aldığı solukları arkamızda hissediyor, işitiyordum. Buraya gelmeyi aslında hiç istemeyen kendisiydi.
Eve çıkıp salona geçtik, koltukların üstündeki poşetleri kaldırıp oturduk. Ne ışığı açtık ne de konuştuk. Öylece durup sessizliği dinledik, sessizliğin içinde ki o iç çekişleri dinledik, sorguladık bir kere daha. Bizim burada ne işimiz vardı, bütün bunlar neden bizim başımıza gelmişti? İflas etmek, para kaybetmek büyük bir şey gibi görünmüyordu başta, paradır yani ne ki demiştim. Annemin ağlaması abartı gelmişti doğruyu söylemek gerekirse fakat anlamıştım şimdi. Üzüldüğü şey giden para değildi, saygı ve itibardı.
Çok güzel bir kurgu,yeni başlamama rağmen altyapısı ve konusu ile oldukça ilgimi çekti.
Kalan bölümleri bir an önce okuyabilmek için adeta can atıyorum