16. "DEMİR SİLSİLESİ"
- ozgemcakirci
- 1 Şub
- 24 dakikada okunur
KUYTU
"DEMİR SİLSİLESİ"
Timeless- the weeknd
Gecenin saat ikisiydi; liman, karanlık labirentin fiziksel bir tezahürü gibi sessiz ve tekinsizce uzanıyordu. Dev vinçlerin gölgeleri, beton zemine birer darağacı gibi düşerken; paslı konteynerlerin yarattığı koridorlar, yaklaşan felaketi saklayan birer sığınak gibiydi.
Sungur ve İlay, barut kokusunun ve taze kanın geniz yakan ağırlığı altında, az önce patlayan kaosun yerini alan o sağır edici sessizliğin ortasında kalmışlardı. Sungur'un içindeki o kadim koruma içgüdüsü, damarlarında akan kanı bir buz kütlesine çevirmişti. Gözleri, zifiri karanlığı bir yırtıcı gibi tarıyor; her gölgede İlay'a yönelecek bir namlu arıyordu. Ancak asıl tehlike, namluların ucunda değil, o an göremediği kör noktalarda gizliydi.
İlay, içine düştükleri o devasa ihanetin şokuyla sarsılmıştı. Kurgulanan o sahte kayıt, müttefik sandıkları Rusların nefreti ve en acısı; abisine verdiği o "her şey güzel olacak" sözünün saniyeler içinde parmaklarının arasından kayıp gidişi... Zihni, Serhat ve diğerlerinden gelecek tek bir ses için yanıp tutuşuyordu. Bu umut, onu Sungur'un güvenli çemberinden bir adım, sadece birkaç metre uzağa, karanlığın en yoğun olduğu o konteyner ağzına çekti.
"İlay! Yanıma gel, ayrılma!"
Sungur'un sesi, limanın boşluğunda yankılanan bir emirden ziyade, bir ruhun çırpınışıydı. O an kaderin görünmez iplikleri gerildi. İlay, Sungur'un tavizsiz uyarısına itaat etmek için geriye dönmeye yeltenmişti ki; gölgelerin içinden, geceden daha kara bir el uzandı.
Zaman, o şiddetli darbenin İlay'ın ensesinde patladığı an durdu.
İlay'ın dünyası bir anda ekseninden kaydı. Dizleri betonun soğukluğuyla buluştuğunda, bilinci bir mum alevi gibi titredi. Arkasındaki yüzü görmek için başını çevirmeye yeltendiği sırada inen ikinci darbe, tüm umut ışıklarını söndürdü.
Sungur, elini uzatsa dokunacakmış kadar yakın ama bir o kadar uzak olduğu kadına ulaşmak için attığı ikinci adımda ensesinde bir acı hissetti. Sinek ısırığı gibiydi fakat anında gücünü çekerek yere devirmişti bedenini. Gözlerini açık tutmak için verdiği savaşın arasında cellatlarının kollarında cansız bir beden gibi yığılışını izledi İlay'ın. Kalkması gerekiyordu, İlay'ı arabaya bindirip götürüyorlardı fakat yapabildiği tek şey hareketsizce izlemekti. Bedenini kontrol edemiyordu. Bağırmak istedi, bırakın onu demek, tehditler savurmak istedi fakat buna bile mecali yoktu.
O an limanda yankılanan tek ses, denizin hırçın dalgaları değil; Sungur'un kaybettiği adamlarının ve koruyamadığı İlay'ının verdiği acıyla duyduğu o sessiz, yıkıcı feryattı.
Kraliçe, esir düşmüştü; oyunun perdeleri artık kan kırmızısına boyanmıştı.
Saatler saatleri kovaladı, kendini ne kadar zorlarsa zorlasın uykuya yenik düşmüştü. Zaman, Sungur için bir uçurumun kenarında asılı kalmıştı. Bilinci, limanın o nemli ve yabani çimenleri üzerine bir enkaz gibi yığılmış bedeniyle yeniden buluştuğunda; şakaklarında zonklayan ağrı, binlerce iğnenin aynı anda zihnine batması gibiydi.
Göz kapakları, üzerine kurşun dökülmüşçesine ağır bir sızıyla aralandı. Gördüğü ilk şey, şafak sökmeden önceki o kirli, puslu gri gökyüzüydü. Göğüs kafesi, sanki üzerinde tonlarca ağırlık varmış gibi zorlukla inip kalkıyordu. Geniz yakan deniz tuzu ve çürümüş yosun kokusu, damarlarında hala dolaşan o kimyasal zehrin tadıyla birleşmişti.
Sungur, titreyen parmaklarını betona sınır olan ıslak çimenlerin arasına daldırdı. Toprağın soğukluğu, uyuşmuş sinir uçlarını sarsarak onu gerçekliğe davet ediyordu. Avuçlarını yere bastırıp doğrulmaya yeltendiğinde, ensesindeki o "sinek ısırığı" kadar küçük ama bir dünya kadar ağır olan yaranın sızısıyla dişlerini sıktı. Vücudu ona ihanet ediyor, kasları hala o lanetli uykunun tortularını taşıyordu. Elini zorlukla ensesine attı, minik kapsüllü bir iğneydi teninden çıkardığı.
Aklında buna dair tek bir sonuç vardı. Mnesonim. Bir çok mnesonim olduğunu söylemişti, bu hangisiydi bilmiyordu. Belki mnesonim bile değildi, gerçi şu an bu umrunda bile değildi. Umrunda olan, gözünü açtığından beri zihninde dönen tek bir isim vardı.
"İlay..."
Bu isim, dudaklarının arasından bir fısıltıdan ziyade, parçalanmış bir ruhun son nefesi gibi çıktı.
Zihni, parçalanmış bir ayna gibiydi; her bir parçada İlay'ın o son görüntüsü yankılanıyordu. Kucaklanışı, çamurlu zeminde acımasızca sürüklenişi, arabaya bindirilişi... kahretsin, hiçbir şey yapamamıştı!
Zorlukla dizlerinin üzerine doğruldu. Başının dönmesiyle bir an için olduğu yere tekrar yıkılacak gibi olsa da, içindeki o vahşi öfke onu ayakta tutan tek kolondu. Ayağa kalkıp etrafa bakındı; liman şimdi bir hayalet şehri andırıyordu. Ne müttefik sandıkları Ruslar, ne de kendi canından saydığı adamları vardı, sadece iskeleye vuran hırçın dalgaların sesi kalmıştı. Sungur, tek başına bırakılmıştı. Gözleri, İlay'ın sürüklendiği o toprak yola odaklandı.
Sungur Tuna, o sabah limandaki çimenlikte sadece uyanmadı; merhametin, kuralların ve devlet terbiyesinin küllerinden, sadece intikamla beslenen bir canavar olarak doğdu. Eli gayriihtiyari silahının olması gereken boş kılıfına gitti. Silahı yoktu, ekibi yoktu, İlay'ı yoktu. Ama hala nefes alıyordu, hepsini bulacaktı. Ya öyle ya böyle alacaktı. Ailesini almışlardı, aldığı nefesin yarısını zaten haram etmişlerdi, diğer yarısını da vermeye niyeti yoktu.
Limandan bulduğu eski bir pikabı düz kontak yaparak çalıştırdı. Üstü başı çamur içinde, ensesindeki yara hala zonkluyor ama gözlerinde sadece İlay'ın hayali ve Karan'ın sonu vardı. Yol boyunca tek bir kelime bile etmedi; sadece direksiyonu sıkan parmak boğumlarının beyazlığı, içindeki volkanın habercisiydi.
Karan Soykan'ın şehirden uzak, ormanlık alanın derinliklerine gizlenmiş o devasa malikanesinin kapısına vardığında güneş henüz doğmamıştı. Girişteki iki güvenlik görevlisi, üzerlerine hızla gelen bu hurda yığınına dur demeye fırsat bile bulamadı. Sungur, pikabı doğrudan demir kapıya sürdü. Büyük bir gürültüyle parçalanan kapıdan içeri daldığında, araçtan inerken elinde ne bir silah ne de bir kalkan vardı; sadece limandan kaptığı ağır bir yangın baltası ve sarsılmaz bir nefret.
Güvenlikler silahlarına sarıldığında Sungur çoktan ilkine ulaşmıştı. Eğitimli bir askerin hızıyla baltanın sapını adamın boğazına gömdü, ardından silahını kapıp diğerine doğrulttu. Artık silahsız değildi. Bahçedeki projektörler yanmaya, alarm sesleri geceyi yırtmaya başladı ama Sungur durmadı. Her adımında, limandaki o çaresizliğinin öcünü alırcasına ilerliyordu.
"Karan!" diye kükredi Sungur. Sesi, malikanenin taş duvarlarında yankılanırken içeriye mermileri yağdırmak istedi ama Balca vardı, yapamazdı. Önüne dizilen yirmiden fazla adamın silah çekmesiyle durdu fakat bağırmaya devam etti "İlay'ı nereye götürdün Karan?! Kızını kaçırtacak kadar aşağılık bir herifsin! Çık lan kıytırık kalenden!"
"Çıkın buradan Karakan Bey! Buraya böyle giremezsiniz!" İçlerinden kıdemli olanın otoriter bağırışıyla Sungur sinirle bir kahkaha attı, adımlarını sağlam atmaya çalışsa da hala bir sersemlik mevcuttu. "Sikerim lan burayı, istediğim gibi girerim! Bana başınızı çağırın!"
Yirmi namlu göğsüne doğrulmuştu ama o, elindeki kanlı yangın baltasını bir zafer asası gibi sıkıyordu. Az önce bir adamın boğazına gömdüğü o baltanın sapından süzülen taze kan, Sungur'un parmak boğumlarına bulaşmıştı.
"Başınızı çağırın!" diye kükredi tekrar. Gözleri, malikanenin üst katındaki karanlık pencerelerde Karan'ın siluetini arıyordu. "Yoksa bu kaleyi içindeki tüm o sahte krallarla beraber ateşe vereceğim! Karan Soykan! Verdiğin zehire mi güveniyorsun? Onu da siktim attım lan, İlay'ı ve adamlarımı ver!"
O sırada malikanenin devasa giriş kapısı ağır ağır aralandı. İçeriden sızan sarı ışık, bahçedeki gergin havayı bir bıçak gibi kesti. Namlular hala Sungur'daydı ama kapının eşiğinde görünen figür, tüm korumaların bir adım geri çekilmesine neden oldu.
Gelen, sabahın bu saatinde bile kusursuz jilet gibi takımıyla, ama yüzünde daha önce hiç görülmemiş bir ifadeyle Karan Soykan'dı. Ancak bu ifade bir zafer gülüşü değil, derin bir kafa karışıklığı ve bastırılmış bir öfkeydi. Sungur'un elindeki kanlı yangın baltasına, çamur içindeki haline ve bahçedeki cesetlere bakarken kaşları çatıldı.
"Bu ne cüret Sungur?" dedi Karan, sesi her zamankinden daha kısık ve tehlikeliydi. "Benim evime, benim kapıma bu şekilde dayanmanın bedelini biliyor musun?"
"Bedelini sikeyim senin!" Sungur bir adım daha attı, doğrulan yirmi namluya rağmen durmadı. Baltayı beton zemine sürterek sinir bozucu bir ses çıkarttı. "İlay nerede? Onu limanda elimden aldınız, adamlarımı aldınız! Çıkar lan kızı ortaya, yoksa bu evi mezarın yaparım senin!"
Karan'ın gözlerinde bir anlık bir boşluk oluştu. Bir saniyelik, neredeyse fark edilmeyecek bir şaşkınlık. "Limanda mı?" diye sordu Karan, sesi bu sefer gerçekten buz kesti. "İlay seninle değil miydi? Sevkiyatı tamamlayıp dönmeyecek miydiniz?"
Sungur duraksadı. Karan'ın yüzündeki o ifade... iyi bir oyuncu olduğunu biliyordu.
"Bana oyun oynama!" diye kükredi Sungur, ama içindeki o canavar bile bir anlığına tereddüt etti. "Ruslarla birlik olup bize pusu kurdunuz. Bu sevkiyatı yapmamızı söyleyen sendin. Senin adamların enseme iğneyi saplayıp İlay'ı sürükleyerek götürdü!"
Karan, yanındaki Kunduz'a döndü. Kunduz'un da yüzü kireç gibiydi. Karan tekrar Sungur'a baktığında, gözlerindeki o narsist parıltı yerini saf bir karanlığa bırakmıştı. "Benim böyle bir emrim olmadı," dedi Karan dişlerinin arasından. "Ben kızımı tehlikeye atacak bir oyun oynamam Sungur. Eğer birileri onu benim adıma aldıysa..." Karan durdu, ellerini yumruk yaptı. "O zaman savaş sadece senin için değil, benim için de başladı demektir."
Sungur, elindeki baltayı daha sıkı kavradı. "Ulan yalandan ses kaydı oluşturmuşsunuz" dedi, sesi hırıltılıydı. "Rusları kandırıp üstümüze saldın. Senden başka kim yapacak bunu? Bizi öldürsünler diye basmadığın tuş kalmadı Karan Soykan!" Gerilen boynunu gevşetmek adına sağa ve sola yatırıp düzeltti "Serhat, Neco... Onlar nerede o zaman? İlay nerede Karan Soykan?! Bana kızını düşünüyormuş kolpası sıkma. İlay'ı tehdit eden de sendin, Carnaval'dan kızını öldürmesi için tetikçi tutanda sendin." Bir adım daha yaklaştı Sungur, sinesi öfkeden bir dağ gibi yükselip iniyordu. "Son kez soruyorum, İlay nerede?"
Sungur'un her bir kelimesi, Karan Soykan'ın kusursuz bir zırh gibi taşıdığı o kibirli sükuneti çatlatıyordu. Aralarındaki mesafe azaldıkça, yirmi namlunun yarattığı o ölümcül çember de daraldı. Sungur, sadece bir adamın karşısında değil, kendi yarattığı bir cehennemin kapısında duruyordu.
"Bilmiyorum ulan! Doğrusu çokta umrumda değil." daha fazla direnmek istemedi Karan, ne kadar direnirse dirensin Sungur onun içini biliyordu, boşa zaman kaybına gerek yoktu. "Başkalarının benim yerime halletmesi işime bile geliyor."
Karan Soykan'ın dudaklarından dökülen bu itiraf, malikanenin bahçesindeki o gergin havayı bir anda buz kütlesine çevirdi. Artık maskeler düşmüş, nezaket bitmiş, o sahte baba şefkati yerini Karan'ın zihnindeki o saf, zehirli pragmatizme bırakmıştı.
Sungur'un kulaklarında uğuldayan o kanlı sessizlik, yerini kulaklarını sağır eden bir öfkeye bıraktı. Kendi kanından olan kadının, İlay'ın hayatta olup olmaması onun umurunda bile değildi.
"Sonunda..." dedi Sungur, sesi bir mezar derinliğinden geliyordu. "Sonunda o leş ruhunu sana yakışan şekilde kustun." elindeki yangın baltasını öyle bir hırsla sıktı ki, baltanın ahşap sapından çatırtı sesi duyuldu. Gözleri kan bürümüş bir yırtıcı gibi kısıldı. "Kızın lan, kızın."
Karan alaycı bir gülüşle merdivenlerden bir basamak daha indi, namlular Sungur'un göğsüne iyice yaklaştı. "Duygusallık seni zayıflatıyor Sungur. İlay bir piyondu, bazen piyonları feda etmek gerekir ki oyun devam etsin. Şimdi o elindeki oduncu aletiyle daha fazla palyaçoluk yapma da defol git buradan."
Sungur'un yüzünde, o ana kadar görülmemiş, insanın kanını donduran bir gülümseme belirdi. Bu, her şeyini kaybetmiş ama beraberinde dünyayı da yakmaya yemin etmiş bir adamın gülümsemesiydi.
"Bu işin altından sen çıkarsan kahrolası kalenden canlı çıkacak tek kişi Balca olacak." dedi Sungur, sesindeki sakinlik fırtınadan önceki o korkunç sessizlikti.
Sungur aniden baltayı havaya kaldırdı, yirmi adam aynı anda tetiklere asılmak üzereyken Karan eliyle durun işareti yaptı. Sungur, baltanın ucunu Karan'a doğrulttu. "Bu işin altından çıkma Karan Soykan." baltanın ucunu Karan'ın göz hizasından bir saniye bile indirmeden, geri geri adım atarak bahçe çıkışına ilerledi. Sırtını dönmüyordu; bir yırtıcıya asla sırt dönülmeyeceğini bilecek kadar çok savaş görmüştü. Bahçeden çıktıktan sonra ise yapacağı tek bir şey vardı..
.............
Uzun zamandır böyle bir baş ağrısı çekmemiştim, beynim çatlıyordu, ensem de bir sızı vardı. Gözlerimin üstüne tonlarca ağırlık koyulmuş gibiydi. Sarhoş uyandığım sabaha geri mi dönmüştüm? Yoksa o gün bir rüya mıydı ve ben sarhoş uyuduğum gecenin sabahına yeni mi uyanıyordum? Sungur ile öpüşmemizde mi rüyaydı yoksa?
Başımdan aşağı dökülen bir kova soğuk su ile titreyerek açtım gözlerimi, karşılaştığım ilk şey, ruhsuz bir beyazlıktı. Tavandaki spot ışıkları, doğrudan göz bebeklerime saplanan zehirli oklar gibiydi. Ciğerlerime dolan o keskin rutubet kokusu midemi bulandırmıştı.
Ensemdeki sızı, sanki biri oraya kızgın bir çivi çakmış da çevirmeye devam ediyormuş gibi zonkluyordu. Ellerimi hareket ettirmek istedim; parmak uçlarım karıncalanıyor, sanki vücudum bana ait değilmiş gibi bir boşlukta süzülüyordu.
"Sungur..."
Adı dudaklarımdan dökülürken kalbimin sıkıştığını hissettim. Limandaki o sahneler, zihnimde parçalanmış bir filmin kareleri gibi dönüyordu. Silah sesleri, barut kokusu ve Sungur'un seslenişi.
"Sonunda uyandın, İlay."
Sesin geldiği yöne başımı zorlukla çevirdim. İki tane gümüşten yapılma aslan maskeli adam ve üç tane kaplan maskeli adam vardı. Sesleri derin bir kuyudan geliyormuş gibiydi. Bunlar başka bir şeyin, başka bir gücün cellatlarıydı.
"Neredeyim ben? Sungur nerede?" Sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, kendi hıçkırığımda boğulacak gibi oldum.
Sağdaki aslan maskeli adam, masanın üzerindeki bir tablete birkaç komut girerken yüzünde o iğrenç, zafer kazanmış gülümsemesiyle yaklaştı. "Sungur hayatta kalmaya çalışıyor küçük hanım. Ama asıl soru onun nerede olduğu değil, sensin. "
Yanımdaki ekranda dönen karmaşık nöral ağları gördüğümde dehşete düştüm. "Ne yapıyorsunuz siz?" diye fısıldadım. Tenim buz kesmişti, bağlıydım bir şey yapamıyordum.
Adam yaklaşıp yüzüme eğildi. İstifimi bozmadan korkusuzca maskenin ardında ki gözlerine baktım. Acımasızca bakan gözleri korkusuz benliğimle buluştu "Çok cesursun, korkusuzsun. Gözü kara ve güzel bir kadınsın ama ne kadar değerli olduğuna kendin karar vereceksin."
Oturduğum sandalyeden kurtulabilmek için çırpındım ama çok zordu, halatla bağlanmamın dışında birde kablolar vardı. "Ne değeri, neyden bahsediyorsun?! " Sesim odanın ruhsuz duvarlarına çarparak yankılandı, ben ne kadar bağırırsam karşımdaki adamlar o kadar keyifleniyordu.
"Geçmişini araştırdık, beş yıllık yokluğunda Vandal'ın yanındaymışsın? "
Vandal, son altı yıldır namını duyurmuş, her türlü profesyonel dövüşle uğraşan bir kadındı. Profesyonel dövüşçü olmasında sorun yoktu ama kadın olduğu için namı duyulmuştu. Ataerkil düzene göre bu çok şaşırılacak bir şeydi.
"Ee yani? Ne anlatmaya çalışıyorsun açık konuş." Buradan acilen çıkmam gerekiyordu. Bu maskeler, hal ve tavırlar hiç hakim olmadığım bir ruh hastası türüydü.
Ellerini arkada birleştirip doğruldu "Senin için harika planlarımız var, artık bizim kobay faremizsin."
Öyle bir kahkaha attım ki neredeyse boğazım yırtılacaktı, kobay faresiymişim, ben? Beni kendi amellerine kullanacaklarmış. Uyandığım mutlu günün sabahına sıçayım, sonu esir düşülen mutlu gün mü olur?!
"Karan'ın işi mi bu?"
Yüzündeki gerizekalı maskeden hiçbir halt gözükmüyor!
"Baban mı demek istedin?" Başını omzuna eğip alay ederek güldü, "Ahh İlay ahh.." çırpınmayı bırakarak söyleyeceği en ufak bilgiyi bekliyordum. Yüz hizama eğilip çenemden sertçe tutarak maskeli yüzüne çevirdi. "Babacığınla bir anlaşma yaptık, bu doğru ama anlaşmanın sonuçlarını değiştirmek sizin elinizde. Aldığımız sonuçlara göre seninle yeni bir anlaşma yapabiliriz."
Karan Soykan, ciddi anlamda bir iblisti. Şeytanlar önünde eğilir, saygı duruşuna geçerlerdi. Beni ne için satmıştı? Hangi suçunun bedeline kurban gitmiştim? Hiç mi tereddüt etmemişti? Midemi bulandırıyordu, kalbim sıkışıyordu ama o bir kere bile tereddüt etmiyordu.
Çenemi sıkan parmakları tenimi delmek istercesine sert tutuyorlardı, başımı geri çekmek istesem de izin vermedi, daha sıkı tuttu. Kimdi, neydi bilmiyorum ama dişlerimle onu parçalamak istiyordum. Bütün nefretimle gözlerine bakarak sıktığım dişlerimin arasından konuştum "Prensip olarak maskenin ardına saklanarak ahkam kesen andavallarla anlaşma yapmıyorum."
Erkeksi bir tınıyla gülerek maskesinin ardından verdiği sıcak nefesinin yüzüme vuracağı kadar yaklaştı "Elimdesin Kraliçe, istediğim gibi elimdesin. Ve ben bunu isteyeli daha yirmi dört saat bile olmadı. Neler yapabileceğimi anlıyorsun değil mi?"
İstediğim cevabı vermezse benim yapabileceklerimin de bir sınırı yoktu. "Canın cehenneme." başımı sertçe çekerek çenemi elinden kurtardım ve avazım çıktığı kadar bağırdım "Sungur nerede?!"
Art arda cıklayarak doğruldu, kollarını göğsünde bağlayarak üstten bakışlarıyla abluka altına almaya çalıştı "Akıllı davranırsa ve bize istediğimizi verirse yaşar. Umarım hızlı olur yoksa onu sevdiğin gibi bulamayabilirsin." elini dudağının yanına sır verir gibi koyarak güldü "Biraz zehirlendi diyorlar."
Hayır, hayır ne zehirlenmesi? Zehir vermişler!
Zaman durdu; ne ensemdeki o sızıyı, ne üzerimdeki ıslaklığın verdiği ürpertiyi, ne de bileklerimi sıkan halatları hissediyordum artık. Zihnimde tek bir görüntü vardı, Sungur. Sarsılmaz duruşu bana hep umut veren şeydi ama o zehirlenmişti.
"Zehir mi?"
Sesim kendi kulaklarıma bir yabancının feryadı gibi geldi. Gözlerimin önüne Sungur'un o her zaman dik duran, güven veren omuzları geldi. O omuzların çöküşünü, o keskin bakışların bulanışını hayal etmek, kalbime binlerce iğnenin aynı anda batmasından daha acı vericiydi.
"Bana bak!" diye bağırdım, çırpınışlarım artık kurtulmak için değil, saf bir dehşetin dışavurumu içindi. "Ona ne verdiniz? Eğer ona bir şey olursa, yemin ederim bu dünyayı başınıza yıkarım! Mnesonim mi, zehir mi, ne zıkkımsa... Onu öldürmenize izin vermem!"
Karşımdaki aslan maskeli adamın alaycı kıkırtısı kulaklarımda yankılanırken, içimde Vandal'dan öğrendiğim o soğukkanlı disiplin yerle bir oluyordu. Dövüşmeyi öğrenmiştim, acıya dayanmayı, strateji kurmayı... Ama birini bu kadar çok sevip de onun için hiçbir şey yapamamanın verdiği o çaresizliği sürekli deneyimlemiştim. Yeni bir deneyim istemiyordum, artık öğrenmemiş miydim acıyı? Daha ne olmam gerekiyordu bu eziyetin bitmesi için?
Sungur'un o limanda bana "Yanıma gel!" diye seslenişi... O seste sadece bir emir değil, bir veda gizliymiş gibi hissettim şimdi. Göğüs kafesim daralıyor, nefes alamıyordum. Gözlerimin önü kararmaya başlarken tek bir dua geçiyordu içimden: Lütfen Sungur, yaşa. Ben buradayım, seni bulacağım...
Gözlerimden süzülmek üzere bekleyen yaşlara izin vermedim. Başından beri zafer diyordum. Ahkam kesiyordum, bu zafer ne olursa olsun bizim olacaktı. Sungur zehirlenmişti ve ben burada, bir sandalyeye bağlıyken onun adını sayıklamaktan başka hiçbir şey yapamıyordum. Bu çaresizlik, ensemdeki sızıdan çok daha fazla canımı yakıyordu. Bir çözüm yolu olmalıydı.
"O kendi fırsatını kendisi doğuracak, istediğimizi yaparsa yaşayacak ama onlar için tek fırsat sensin." neyden bahsettiğini anlamadım, eline aldığı kumandanın düğmesine bastı. Karşımızdaki duvarda asılı olan geniş televizyon önce karıncalandı, ardından ikiye bölünmüş ekran açıldı. Sağ tarafta, kurbanlık koyun gibi ayaklarından zincirli bir şekilde yerde yatan adamlarımız vardı. Sol tarafta ise dün gece Lilia'nın yanında kalacağını söyleyen Pars, ağlayan Lilia ve yeni ameliyat olmuş kardeşi vardı.
Bunlara verebilecek en büyük tepkim, tepkisiz kalmaktı. Bu dehşete ne söyleyebileceğim bir söz ne de bir bir çıkmaz yolum vardı şu an. Hepimizi tek gecede köşeye sıkıştırmışlardı. Kalbime giren ağrıyla yüzümü ekşittim. Bedenim uyuşmaya başladı.
"Şimdi ikna oldun sanıyorum.
Gözlerimi ekrandan çekmedim, içimde kaynayan öfke benim kurtuluşum olacaktı. Mantığını kaybetme İlay. Mantık. "Ne istiyorsunuz?"
"Burası Carnaval güzelim. Hak eden herkes bize çalışır."
"Sungur'u zehirlerken beni niye ikna etmeye uğraşıyorsunuz? Bas zehri gitsin!"
Ağır adımlarla etrafımda dolaşmaya başladı, elinin tersini yanağıma sürtünce başımı hızla geri çektim "Dokunma!"
"Bir efsane duyduk, baş rolünün sen olduğunu düşünüyoruz. Eğer öyleyse yaşayan bir silah olursun, bu da işimize gelir. Amacımız seni öldürmek değil, bizim olman. Seni gerçek bir Kraliçe yapacağım."
.....
Odanın dışındaki koridorlardan ağır bot sesleri gelmeye başladı. Kapı gürültüyle açıldı ve içeriye aslan maskeli adam girdi. Elindeki tableti yere fırlatır gibi bıraktı. Ekranda, Pars'ın ameliyata girdiği an vardı. İlik nakli yapıldıktan sonra doktor şah damarının hemen yanından şırıngayla madde enjekte etmişti.
Ameliyattan sonra göz ardı ettiği yorguluğunu ameliyata bağlamıştı, umursamamıştı fakat durum çok farklıydı. "Kendini savunulmaz bırakmamalısın Pus." savunulmaz değildi, Sungur kapıya sürüyle adam dikmişti fakat doktor kimsenin aklına gelmemişti.
"Doktor..." dedi Pars, dişlerinin arasından kan sızarken. "O şerefsizi kendi ellerimle..."
"Doktor sadece görevini yaptı," dedi maskeli adam alaycı bir tavırla. "Şimdi durum şu: Sungur'da bir zehir var, sende bir zehir var. İkiniz de aynı saatin tik taklarını dinliyorsunuz. Bakalım testi başarılı geçebilecek misiniz?"
"Ne testinden bahsediyorsun lan piç kurusu? İlk fırsatta seni buraya gömeceğim, üstüne de beton dökeceğim! Palyaço gibi maskeyle gezince adam mı oluyorsunuz lan?!"
Gür bir kahkaha attı maskeli adam, tableti kapatıp kolunun altına koyarken gülmeye devam etti "Ben sizden kaç adım öndeyim, bilemezsin. Konuşmadan önce düşün. Karakan'ı da zehirledim, İlay ise kobay farem. Sende öyle." dedi neşeyle, "Çok yol katedeceğiz beraber! Bu huysuzluk hiç hoş değil."
Aslan maskeli adamın neşesi, odadaki ölüm sessizliğiyle tam bir zıtlık içindeydi. Pars, dişlerini sıktığı için çenesinin zonkladığını hissediyordu; ama asıl acı, doktorun o hain dokunuşunun damarlarında bıraktığı o sinsi soğukluktu.
"Beraber yol falan katetmeyeceğiz," dedi Pars, sesi bir bıçağın biley taşına sürtünmesi gibi pürüzlüydü. "Seninle katedeceğimiz tek yol, senin cenaze alayın olur."
Maskeli adam, Pars'ın bu çıkışına karşılık vermedi; sadece elindeki tableti bir oyuncağı sever gibi okşadı. "Duyuyor musun?" dedi, başını hafifçe yukarı kaldırarak. "Fırtına dindi." başka da bir şey demeden odadan çıkıp kapıyı gürültüyle kapattı.
Lilia, yan taraftan dehşet içinde Pars'a bakıyordu. Pars'ın boynundaki damarların morarmaya başladığını, görebiliyordu. Düşman, Pars'ın en zayıf anında içeri girmişti.
Pars'ın Lilia'yı kontrol etmek için gittiği gece kaçırılmışlardı, Pars ne kadar direnmeye çalışsa da hastaneye tek gelmenin bedelini böyle ödemişti. Kapıdaki adamları da etkisiz hale getirerek üçünü de almışlardı hastaneden, onlar yerine mesaj atan kişi adamlardı. Sabaha kadar depodan çıkmanın yollarını aramıştı fakat öyle bir yere getirmişlerdi ki tek bir açık yoktu.
Başını soğuk beton duvara vurdu Pars. kendine olan öfkesiyle hırsla "Nasıl yapabildim?" diye inledi. "Nasıl bu kadar kör olabildim?"
Lilia, zincirlerinin izin verdiği kadar ona yaklaştı. "Pars, bak bana! Kendini suçlamayı bırak. Kimse bir doktorun katil olacağını düşünemezdi. Kendini suçlamayı bırak."
"Hepimizi köşeye sıkıştırdılar" dedi Pars, sesi bir mezar derinliğinde yankılanarak. "İlay nerede, ne yaptılar bilmiyorum! Sungur hangi delikte bilmiyoruz. Buradan çıkmanın bir yolunu bulamıyoruz!"
"Pars, zihnini diri tut! Sungur'u tanıyorsun, o bir yolunu bulur." kenarda, huzursuzca kaşlarını çatmış uyuyan biricik kardeşine baktı tereddütle "Bizde bir yolunu buluruz. Bir şekilde buluruz."
"Geberip gideceğiz." ondan hiç beklenmeyecek bir umutsuzlukla mırıldandı Pars, sabaha kadar düşünüp durmuştu, zincirlilerdi. Kurtulabileceklerini hiç sanmıyordu.
......
Sungur gibi uzaktan silahla, sakinleştiriciyle vurulan Neco, Ömer, Serhat ve Atıf etkisini kaybeden ilacın ardından kendilerine nihayet gelebilmişlerdi.
Zifiri karanlığa kapattıkları gözlerini rutubet kokulu bir depoda açmışlardı. Etrafına bakınıp nerede olduklarını idrak etmek hayli zordu. Fili devirebilecek bir sakinleştiriciydi kanlarına karışan, bir süre zihinleri bulanıktı. Aralık gözlerinden baygınca birbirlerine baktılar bir süre, bayılmadan önce aynı alanda değillerdi. Ağaçların arasında saklanmışlardı fakat şimdi bir depodalardı, üstelik aynı yerde. Yan yana, betona yatırılmış haldeydiler.
Zihni puslardan aydınlanmaya başlayan ilk kişi Serhat'tı, şakaklarını ovalayıp ağrıyan başını zorlukla kaldırdı, etrafına bakındı "Neredeyiz lan? Ne oldu bize?"
Avuç içini bir gözüne bastırıp ayılmaya çalışan Neco yorgunlukla mırıldandı "Dün gece ne kadar içtik lan? Kafamın üstüne katır oturmuş gibi."
Serhat anlamlandırmaya çalışıyordu, başını daha fazla havada tutamayıp gözlerini kapatarak yere koydu. En son limandaydılar, kurulan pusuyu bozmak için bekliyorlardı ama onlar pusuya düşmüştü. "Pusuya düştük amına koyayım."
"Ne?" dirseklerini yere koyup başını kaldırdı Neco "Ne pususu lan? Kulüpte Banu ve Ceyda ile içmiyor muyduk biz?"
Sinirle soludu Serhat "Ulan bir hafta önceydi o gerizekalı!"
"Ne?" Neco'nun zihni hala pusluydu, kendine gelmek adına ayağa kalkmak istedi. Küflü bir depoda olduğunu idrak edebilmişti ama hala nasıl geldiklerini anlayamamıştı. Ayaklarını kendine çekti, bir ağırlık hissetti. Üstüne zincirin zemine çarpma gürültüsü eklenince ayaklarına baktı. Yanında uzanan Serhat, Ömer ve Atıf'a baktı. "Lan bizi kurbanlık koyun gibi ayağımızdan zincirlemişler." Serhat'ın yanında yatan Ömer'i ayağıyla itti "Kalkın lan! Kaçırıldık."
Betonun soğuğu kemiklerine işlerken, Serhat dişlerini sıkarak doğrulmaya çalıştı. "Bağırma lan!" dedi Serhat, sesi çatallı ve pürüzlü çıksa da otoritesinden bir şey kaybetmemişti. "Bağırıp da iştahlarını kabartma heriflerin. Ömer, uyan koçum... Atıf, kendine gel!"
Neco, ayak bileğindeki soğuk metali eliyle yokladı. Gerçeklik, suratına yediği bir tokat gibi çarpmıştı. "Sungur abi nerede?" diye sordu sesi titreyerek. "İlay Hanım nerede? Onları da mı buraya..."
Sözlerini tamamlayamadı. Deponun ağır, paslı demir kapısı, kulak tırmalayan bir gıcırtıyla aralandı. İçeri sızan ışık, kapının önünde duran iri yarı bir silueti gölge gibi öne çıkardı. Elindeki el fenerini tek tek adamların yüzünde gezdiren bu figürün yüzünde, gümüşten yapılma bir kaplan maskesi vardı.
"Uyandınız demek." dedi adam, sesi derin bir kuyudan geliyormuş gibi ruhsuzdu. "Fazla gürültü yapmayın, sıktırmayın kafanıza."
Serhat, gözlerini fenerin kör edici ışığına dikti. Başındaki o zonklayan ağrıya rağmen gülümsedi; bu, ölümü göze almış bir adamın o vahşi gülüşüydü. "Sıkmak istersen durma, Sungur Bey ve İlay Hanım nerede? " dedi gür sesle. "Neredeler söyle!"
Adam ruhsuz gülüşüyle birlikte silahını çıkardı "Sizinle bir işimiz yok," Gözünü bile kırpmadan Serhat'ın kelepçeli bacağına ateş etti. Silah sesi deponun çıplak duvarlarında yankılanıp yerini kulakları sağır eden bir çınlamaya bıraktı. Serhat'ın bacağından sızan sıcaklık, altındaki buz gibi betona yayılarak koyu bir leke oluştururken, acı sinir uçlarında elektrik çarpmışçasına dolanıyordu. Fakat o, acıyı bir düşman gibi karşıladı; gözlerini fenerin kör edici ışığından ayırmadı, yüzündeki o vahşi, meydan okuyan gülümsemeyi bir maske gibi takınmaya devam etti.
"Ulan kaplan suratlı! Kardeşimi vurmaya nasıl cüret edersin?"
Neco'nun feryadı deponun tavanına çarpıp geri dönerken, gümüş maskeli adamın soğuk duruşunda en ufak bir sarsılma bile yaşanmadı. Maskenin üzerindeki oyuklardan görünen gözler, insani her türlü duygudan arındırılmış, sadece verilmiş bir emri yerine getiren bir makinenin mercekleri gibi ruhsuzdu. "Sizinle bir işimiz yok dedim, uslu durun. Bir süre misafirimiz olacaksınız."
Bu buz gibi cümle, deponun karanlığında asılı kaldı. Maskeli figür, Neco'nun öfke dolu küfürleri ve "Sungur Bey ve İlay Hanım nerede?!" diye yırtınan sesi eşliğinde, geldiği o ağır demir kapıya doğru adımladı. Serhat bacağını tutarken, Neco'nun zincirleri sarsan öfkeli hareketleri deponun sessizliğinde çaresiz bir ritim oluşturuyordu. Oyunun bu perdesi kapanmış, ama kan kırmızısı dekor bir sonrakine hazırlanmıştı.
"Serhat..." diye mırıldandı Ömer, sesi bir fısıltıdan öteye geçemedi. Boğazı kurumuş bir kuyu gibiydi. Gördüğü manzara, uyuşmuş beyninde bir alarm sirenine dönüştü. Bilinci, darmadağın olmuş bir yapbozu birleştirmeye çalışıyordu: Liman, pusu, sessizlik ve şimdi bu zincirler...
Atıf ise bir askerin hayatta kalma içgüdüsüyle, gözlerini açtığı an vücudunu kasmaya çalıştı. Ancak bacaklarındaki o devasa ağırlık ve bileklerine dolanan metalin soğukluğu, ona nerede olduğunu saniyeler içinde hatırlattı.
"Kalkın lan! Kaçırıldık!"
Neco'nun bu sarsıcı uyarısı, Atıf'ın kulağında bir savaş borusu gibi yankılandı. Atıf, dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalışırken Serhat'ın yüzündeki o korkunç ama mağrur ifadeyle karşılaştı. Serhat bacağını tutmuyor, aksine yarasına bakmıyordu bile; tek odağı kapıdan çıkan o cellattı.
Atıf, yanındaki Ömer'in titreyen elini tutmak için uzandı ama ayaklarındaki zincir buna izin vermedi. "Ömer, kendine gel!" dedi Atıf, sesi uyuşturucunun etkisinden kurtulmaya çalışan bir hırıltı gibi çıksa da netti. "Nefes al. Buradayız. Hepimiz buradayız."
Ömer, Serhat'ın bacağındaki yarayı ve Neco'nun çaresiz öfkesini gördükçe zihnindeki puslar dağılmaya başladı. Ayak bileğindeki zinciri fark ettiğinde yaşadığı o ilk dehşet, yerini ekip olmanın verdiği o kemikleşmiş öfkeye bıraktı. Dördü de şimdi ayaktaydı; kimisi fiziksel, kimisi kimyasal bir acıyla kıvranıyor olsa da, o rutubetli depoda artık sadece dört esir değil, dört yaralı kurt vardı.
Sungur'un ve İlay'ın yokluğu, her birinin zihninde kanayan bir yara gibi dururken; Atıf'ın gözleri deponun köşelerinde, Serhat'ın dişleri acısında, Neco'nun feryadında ve Ömer'in uyanan bilincinde tek bir soru yankılanıyordu, 'bundan sonra ne olacaktı?'
Kapı tekrardan gürültüyle açıldı, içeriyi aydınlatan fenerli adam girdi önce. Ardından iki maskeli adam daha girdi, birinin kucağında kadın vardı. Önce kim olduğunu seçemediler, feneri tutan adamın ışığı kadının yüzüne tutmasıyla anladılar kim olduğunu.
"İlay Hanım!" dedi dördü de dehşetle. Üstü sırılsıklamdı, yüzünde kanlar vardı. Kollarında kesikler ve baygındı. Neco ve Serhat diğerlerine göre daha ayık olduğundan hemen idrak etmişlerdi olayı. Ayağa kalktılar hırsla "Lan, ne yaptınız ona? Ulan sikerim belanızı, İlay Hanım'a bir şey olduysa sikerim belanızı!" Neco'nun gözü kararmış, hırsa bürünmüş, kurşun kelimeleri boşluğa saplanıp kalıyordu.
İlay baygındı, bileklerinden yüksek bir demire bağlanarak bırakılmıştı. Neco ve Serhat'ın bağırışına karşılık gelmemişti ve İlay'ı başı öne düşmüş, baygın ve kollarından havaya asılı şekilde bırakıp gitimişlerdi.
Burası bir cehennemdi, yollarını bulmaları için tek bir ışık huzmesi olmayan bir cehennem.
.........
Sungur, malikanenin bahçesinden ayrılıp evine vardığında karşılaştığı manzara kalbindeki yangına benzin döktü. Salonun devasa camı, binlerce kristal parçası gibi yere serilmişti. Rüzgar, kırık camların arasından içeri sızarken perdeleri birer kefen gibi uçuşturuyordu.
Adımlarını cam kırıklarının üzerinde çatırtıyla atan Sungur, doğrudan yemek masasının üzerinde duran o siyah, kadife kutuya odaklandı. Elindeki yangın baltasını masanın kenarına yasladı. Kutuyu açtığında içinden çıkan tek şey metalik, soğuk bir flaş bellekti.
Elini saçlarına daldırırken öfkeyle, deli gibi mırıldandığı tek şey "Kimsin lan sen?" olmuştu. "Birine bir şey olsun, yakarım lan. Yakarım." Titreyen parmaklarıyla bilgisayarı açtı ve flaşı taktı. Ekran karardı, ardından o donuk, dijital cızırtı sesiyle birlikte görüntü geldi.
Ekranda üçe bölünmüş bir görüntü vardı. Birinde İlay'ın kollarından tavana asılmış, baygın ve savunmasız bedeni bir sarkaç gibi hafifçe sallanıyordu. Sungur'un boğazından hırıltılı bir nefes kaçtı; yumruğunu masaya öyle bir vurdu ki, ekran titredi. Diğer ekranda adamları vardı, bileklerinden zincirli şekilde oturmuş karanlık bir ortamda konuşuyorlardı. Üçüncü ekranda ise Pars, Lilia ve kardeşi vardı. Yine depo gibi bir yerdeydiler.
Yumruk yaptığı elini ağzına götürüp hırsla ısırdı Sungur, zihninde dönüp duran işkencelerin hepsini uygulamak istiyordu. Artık onlar için cehennem vardı.
Ekrana aslan maskeli bir adam girdi, kameraya doğru eğildi. Sesi, sanki doğrudan Sungur'un zihninin içine fısıldıyormuş gibi pürüzsüz ve alaycıydı:
"Selam Karakan. Ya da artık sadece Sungur mu demeliyim? Elinden her şeyini aldığımızda geriye neyin kaldığını görmek istedik. Bakıyorum da, elinde sadece bir balta ve dinmek bilmeyen bir öfke kalmış."
Adam elini kameraya doğru uzattı, arkadaki İlay'ı işaret etti.
"Kraliçen şu an bizim misafirimiz. Onu bize kimin feda ettiğini öğrenmek ister misin? Şimdi değil, istediklerimizi yaparsan çok yakında öğrenirsin. Kraliçe'ne de kavuşursun, panzehrinede."
Adam kısa bir sessizlikten sonra maskesinin altından o ürpertici kahkahayı attı.
"Zehrin yan etkileri ne durumda bu arada? Üç günün var haberin olsun, hızlı ol yoksa tahtalı köyü boylarsın. Artık Carnaval için çalışıyorsun, bir saate görevini bildireceğiz. Sakın bir yamuk yapma, bütün sevdiklerin elimde."
Ekran aniden karardı. Odada sadece Sungur'un ağır, düzensiz nefesi ve rüzgarın uğultusu kaldı. Sungur, ekrana bakarken gözlerindeki o son merhamet kırıntısının da söndüğünü hissetti.
Carnaval onu bir oyuna davet ediyordu. İlay ise o karanlık laboratuvarların birinde acı çekiyordu.
Ensesindeki yara zonkluyor, damarlarındaki zehir her saniye onu biraz daha yavaşlatmaya çalışıyordu. Ama artık bir hedefi vardı. Koordinatlar yoktu, bir adres yoktu; ama Sungur, bu şehrin her bir taşını söküp o maskeli herifi bulmadan ölmeyecekti.
Bir saat sonra telefonuna düşen son mesaj, o ana kadar duyduğu en ağır infaz emriydi
"Hedef: Zeus. Saat 05:00. Lokasyon: Eski Radar İstasyonu. Onu öldür, cesediyle beraber, sakladığı Carnaval isimli dosyayı getir.
Sungur, titreyen elleriyle yüzünü sıvazladı. Zeus... Carnaval'ın gölgesi, en ölümcül silahı. Zeus'a İlay ve Sungur'u öldürtme emri verilecekti fakat işler şimdi tersine dönmüştü. Sungur'dan Zeus'u öldürmelerini istiyorlardı.
Hızla kriptolu telefonuna uzandı. Rehberdeki tek ismi; sadece kıyamet koptuğunda arayacağı o numarayı tuşladı. Başkan.
Hat üç kez çaldı. Açıldığında karşı taraftan gelen ses, gecenin karanlığı kadar derindi. "Konuş, Karakan."
"Sayın Başkan," dedi Sungur, sesi bir bıçak sırtı kadar keskindi. "Carnaval diye bir örgüt, ben dışındaki herkesi aldılar. İlay, Pars, Lilia ile kardeşi ve adamlarımı aldılar. Bana da bir zehir verdiler, üç günüm var. Benden Zeus'u öldürmemi istiyorlar."
Hattın diğer ucunda ağır bir sessizlik oldu. Başkan'ın nefes alışı bile değişmişti. "Zeus mu? Kendi cellatlarını feda mı ediyorlar? Bu bir tasfiye değil Sungur, bu bir sistem değişikliği. Zeus'u aradan çıkarıp senin ellerini o kanla yıkayarak seni yeni Zeus yapmak istiyor olabilirler."
"İlay ellerinde Başkanım," dedi Sungur, dişlerini sıkarak. "Adamlarım, Pars, hepsi... Zehir damarlarımda geziyor, vaktim daralıyor. Eğer bu tetiği çekmezsem, yaşayacak bir dünyam kalmayacak."
Başkan'ın sesi bu sefer bir emir kipiyle yankılandı: "Dinle beni Sungur. Zeus sıradan bir tetikçi değil. O, Carnaval'ın tüm kirli arşiviyle birlikte yaşayan tek adam. Onu canlı istiyoruz."
"Nasıl olacak o?" diye sordu Sungur hırsla. "Onları kurtarmam için cesedi istediler."
"Zeus sende" dedi Başkan. Sesi şimdi bir sırrı ifşa eder gibi alçaldı. "İlay ve diğerleri için yapabileceğimiz bir yol daha var. İçeride adamlarımız var, halledeceğiz."
"Başkanım, hepsini esir almışlar. Cesedi götürmezsem-" dedi Sungur, gözlerini karartarak. "Sungur! Zeus'u al, hepsini kurtarağız. Bu bir emirdir."
Üstüne laf söyleyemezdi "Anlaşıldı başkanım. Zeus'u alacağım." telefonu kapatıp kenara fırlattı hırsla "Zeus'u alacağım, İlay'ı alacağım. Herkesi kurtacağım." Sungur'un odasında yankılanan son kelimeler, bir yemin gibi duvarda asılı duran cam kırıklarına çarptı. Artık sadece bir asker değil, köşeye sıkıştırılmış bir avcıydı. Ama bu avcı, pençelerini kime geçireceğini iyi biliyordu.
Banyodaki aynanın karşısında durdu. Ensesindeki yara, sanki deri altında canlı bir akrep varmış gibi zonkluyor, Mnesonim zehri her nabız atışında "vaktin doluyor" diye fısıldıyordu.
Önce mutfak masasına geçti. Titreyen parmaklarıyla, Başkan'ın özel kuryeyle ulaştırdığı o metalik çantayı açtı. İçinde tek bir enjektör vardı: Adrenalin-Blokaj kokteyli. Bu bir tedavi değildi; aldıkları çekirdek kapsülden yola çıkarak verilen zehri yavaşlatmak adına geliştirilen yar bir panzehirdi. Tam anlamıyla işe yaradığı söylenemezdi, geliştirilme aşamasındaydı. Sadece sinir sistemini kırbaçlayarak ona fazladan yarar sağlayacaktı.
Şırıngayı boynuna, tam zehrin giriş noktasına sapladı. Dişlerini birbirine vuran bir hırsla sıktı. Saniyeler içinde göz bebekleri büyüdü, damarlarındaki çekilme hissi yerini yakıcı bir enerjiye bıraktı. Dünyanın sesi kısıldı, sadece kendi kalp atışını duymaya başladı.
Yatak odasındaki gizli bölmeden operasyon teçhizatını çıkardı. Bu kez bir hayalet gibi giyindi. Kurşun geçirmez kevlar yeleğinin üzerine, hareket kabiliyetini kısıtlamayan siyah, mat bir taktik ceket geçirdi. HK VP9 tabancasını kontrol etti, sürgüyü çekti; metalik ses odada buz gibi yankılandı. Yedek şarjörleri kemerine, susturucuyu ise montunun iç cebine yerleştirdi.
Cebine iki adet yüksek yoğunluklu sis bombası ve Zeus'un "ölümü" için kullanacağı o özel basınçlı kan mekanizmasını koydu.
Evden çıkmadan önce masanın üzerinde duran, ekranı kararmış bilgisayara baktı. İlay'ın o asılı duran görüntüsü hala zihnindeydi. Dışarı çıktığında hava, şafak öncesinin o en karanlık ve soğuk vaktindeydi. Pikabın motorunu çalıştırdı. Motorun homurtusu, sessiz mahallede bir canavarın uyanışı gibi yankılandı. Gözlerindeki o son merhamet kırıntısı, dikiz aynasından yansıyan donuk bakışlarında kayboldu.
Pikabı geri vitese taktı, lastikler asfaltta çığlık atarak döndü. Radar İstasyonu'na giden o dik yokuş, artık Karakan'ın av sahasıydı.
Sungur, radar istasyonunun bir kilometre uzağında pikabın motorunu ve ışıklarını kapattı. Gecenin dondurucu sessizliği üzerine bir pelerin gibi çökerken, adrenalin iğnesinin yarattığı o yapay dinçlik damarlarında elektrik gibi dolaşıyordu.
İstasyon, bir uçurumun kenarında, devasa bir iskelet gibi yükseliyordu. Sungur, gece görüş gözlüğünü indirdi. Dünya, yeşilin ve siyahın o keskin tonlarına büründü.
İstasyonun dış çevresi, Carnaval'ın en seçkin birimleri tarafından korunuyordu. İlk nöbetçi, batı kulesinin altındaki gölgedeydi. Sungur, bir kurt sessizliğiyle adamın arkasında belirdi, elindeki silahın sapıyla ense köküne tek bir darbe indirdi. Adam, tek bir hırıltı bile çıkaramadan yere yığıldı.
Sungur, ana binaya giden havalandırma tünellerine sızmak yerine, binanın dış cephesindeki paslı yangın merdivenlerini kullanmayı seçti. En tehlikeli ama en beklenmedik yol buydu. Ensesindeki yara zonklarken, her basamakta kaslarının kasıldığını hissediyordu.
İçeriye, ikinci kattaki server odasından girdi. Odada iki koruma vardı; biri sırtı dönük kahve içiyor, diğeri ekrana bakıyordu. Sungur, HK VP9'un susturucusunu sıktı. İki mermi, iki kafa vuruşu. Koruma vücutları yere çarpmadan Sungur onları yakalayıp sessizce zemine bıraktı. Artık hedefine sadece bir koridor uzaklıktaydı.
Geniş, dairesel ana salonun kapısında iki devasa koruma bekliyordu. Sungur, cebindeki son ses bombasını değil, bir metal parçasını koridorun öbür ucuna fırlattı. Korunmalar sesin geldiği yöne döndüğü an, Sungur gölgelerin içinden fırladı. Baltanın sapını birinin boğazına bastırıp diğerinin diz kapağına tekme attı. Saniyeler içinde ikisini de bayıltıp ana kapıyı milimetrik bir yavaşlıkla araladı.
İçerisi karanlıktı. Sadece devasa radar ekranlarının ritmik ışığı odayı aydınlatıyordu. Zeus, odanın ortasında, arkası dönük bir şekilde masasında oturuyordu. Önündeki monitörlerde Sungur'un az önce geçtiği koridorların boş görüntüleri vardı. Gediz, muhtemelen görüntüleri bir döngüye sokmuştu ama Sungur bunu bilmiyordu, o sadece kendi yeteneğine güveniyordu.
Sungur, Zeus'un tam arkasında, bir hayalet gibi belirdi. Silahın soğuk namlusunu Zeus'un ensesine, tam omurilik soğanının birleştiği noktaya dayadı.
"Kıpırdarsan," dedi Sungur, sesi bir mezar kazıcısının küreği kadar pürüzlüydü. "Dünyanın en iyi tetikçisi, dünyanın en sessiz ölüsü olur."
Zeus, yavaşça ellerini havaya kaldırdı ama hiç şaşırmış gibi görünmüyordu. Hafifçe gülümsediği, ekrandaki yansımasından seçilebiliyordu. "Karakan... Seni o kapıdan girmeden üç dakika önce hissettim. Kokun... Ölüm ve intikam kokuyorsun."
"Konuşma," dedi Sungur namluyu biraz daha bastırarak. "Vaktimiz yok. Şimdi, sana söyleyeceklerimi harfiyen yapacaksın yoksa bu oda ikimize de mezar olur."
Zeus başını hafifçe yana eğdi. "E olsun o zaman." çevik bir hareketle geriye attığı kolunu Sungur'un koluna çarpıp arkasına döndüğü gibi Sungur'un karnına sert bir tekme indirdi.
Zeus'un tekmesi, tam karaciğer boşluğuna isabet ederek Sungur'u iki büklüm etti ve geriye doğru savurdu. Ancak Sungur, düştüğü yerde takla atarak dengesini topladı ve bir dizinin üstünde durdu.
Zeus, oturduğu koltuğu bir kenara fırlatıp ayağa kalktığında, karanlığın içinde bir dev gibi görünüyordu. Yüzündeki o hafif gülümseme hala yerindeydi ama gözleri bir avcınınki kadar keskindi.
"Hızlısın Karakan," dedi Zeus, ellerini gardını alarak yavaşça iki yana açarken. "Ama benim kadar değil. Bana anlattıkları adamla alakan yok, yoksa paslandın mı?"
Sungur, ağzındaki kanlı tükürüğü yere bıraktı. HK VP9'u kılıfına soktu. Bu dar alanda elleri daha işe yarardı. "Pasımı senin kemiklerinle sileceğim Zeus," diye gürledi Sungur. Yayından fırlayan bir ok gibi atıldı. İlk saldırısı Zeus'un gardını düşürmeye yönelik sahte bir sol kroşeydi. Zeus başını milimetrik bir hesapla yana çektiğinde, Sungur asıl darbeyi, sağ dirseğini Zeus'un çene hattına doğru savurdu.
Zeus darbeyi avucuyla karşıladı, ses, boş odada kemik kemiğe çarpışan bir balyoz gibi yankılandı. Zeus durmadı; yakaladığı kolu bir kaldıraç gibi kullanarak Sungur'u kendi ekseninde çevirdi ve sırtına sert bir dirsek darbesi indirdi.
Sungur, çarpmanın etkisiyle radar konsollarından birine savruldu. Cam panellerden biri büyük bir gürültüyle patladı, odaya yayılan mavi kıvılcımlar ikilinin yüzlerini anlık olarak aydınlatıyordu.
"Zehirlenmiş bir adam için fena değil," dedi Zeus, saldırısını sürdürerek. "Ben ahlaklı bir tetikçiyim, hakkını yiyemem."
Parçalanmış konsoldan destek alarak ayağa kalktı Sungur. Sırtındaki acı, ensesindeki zonklamayla birleşince gözleri kan çanağına döndü. "Ahlakına sokayım lan senin" dedi hırıltıyla, "Bu iş fazla uzadı."
Bu sefer daha stratejik yaklaştı. Zeus'un her hamlesi bir sonraki adımı hesaplayan bir makine gibiydi. Sungur, bir dizi hızlı yumruk kombinasyonuyla Zeus'u odanın daha karanlık olan köşesine, kablo yığınlarının olduğu bölgeye doğru itti.
Tam o sırada Sungur, en başta gözüne kestirdiği demir sopayı kullanarak Zeus'un bacaklarına bir süpürme darbesi vurdu. Zeus dengesini kaybettiği an, Sungur üzerine çullandı. İkili yerde, kırık camların ve kıvılcım saçan kabloların arasında boğuşmaya başladı.
Sungur, Zeus'un boğazına sarılırken, diğer eliyle cebindeki o özel sahte kan mekanizmasını hazırlamaya çalışıyordu. Zeus, Sungur'un bileğini kıracakmış gibi sıktı.
"Duyuyor musun?" diye fısıldadı Zeus, yüzü Sungur'unkine santimetreler kadar yakınken. "Helikopterler yolda. Ben şimdi buradan gideceğim," geniş geniş güldü "Sende ne bok yersen ye." Sungur ile konuşurken belinden çıkardığı çakıyı gözünü bile kırpmadan Sungur'un omzuna sapladı Zeus.
Omzuna saplanan çeliğin yakıcı soğukluğuyla dişlerini olabildiğine sıkarak sessizliğin can havliyle korudu Sungur. Zeus, bıçağı içeride bir kez çevirip Sungur'un yaralı omzundan güç alarak kendini geri fırlattı. Çevik bir hareketle ayağa kalktı, üzerindeki tozu silkerken dışarıdaki helikopterlerin ışıkları odayı taramaya başlamıştı bile.
"Zamanın bitti Karakan," dedi Zeus, dudaklarında o küstah gülümsemeyle. "Bu istasyon senin mezarın olacak. Carnaval seni de, beni de bir piyon olarak harcadı ama ben kendi oyunumu kurdum."
Omzundaki bıçağı tek hamlede söküp attı Sungur. Kan, mat siyah ceketinin üzerinden zemine damlarken bakışları tamamen değişmişti. O artık bir asker değil, yaralı bir kurttu. Sol eliyle omzuna baskı yaparken, sağ eliyle yerdeki sopayı kavradı. "Hiçbir yere gitmiyorsun," Sesi artık hırıltılı değil, ölümcül bir durgunluktaydı. "Ölü ya da diri... benimle geleceksin." Elindeki demir sopayı sıkarken parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Omzundaki açık yaradan sızan kan, parmaklarının arasından süzülüp yerdeki tozlu betona karışıyordu.
Zeus, çıkış kapısına doğru bir adım attı, hala o sinir bozucu, kendine güvenen tavrıyla omuz silkti. "Beni durduramazsın Karakan. Bu halde değil."
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o saniyede, Sungur elindeki demir sopayı Zeus'un kaçış yolundaki elektrik panosuna fırlattı. Patlayan sigortalar ve etrafa saçılan yüksek voltajlı kıvılcımlar Zeus'u bir an duraksattı. Sungur, bu boşluğu bir kurt açlığıyla kullandı. Yaralı omzuna rağmen, sağlam koluyla Zeus'un boğazına arkadan sarıldı ve onu yere, kırık camların tam ortasına çekti.
İkili yerde, birbirini parçalamak isteyen iki vahşi hayvan gibi boğuşuyordu. Zeus, Sungur'un yaralı omzuna dirseğiyle bastırarak kurtulmaya çalıştı; Sungur'un ağzından boğuk, metalik bir inleme döküldü ama kilitlerini gevşetmedi. Tam aksine, sağlam elindeki o özel sahte kan mekanizmasını Zeus'un göğsüne sertçe bastırdı.
"Bana bak!" diye kükredi Sungur, yüzünü Zeus'unkine yaklaştırarak. "Seni infaz etmeye geliyorlar! Senin kellenle yeni bir düzen kuracaklar. Ya benimle bu tiyatroyu oynarsın ya da şu an, burada, bu bıçakla kalbini ben söküp çıkarırım!" hiç vakit kaybetmeden cebindeki o küçük, şeffaf iğneyi—kalp ritmini minimuma indiren geçici felç ediciyi—Zeus'un boynuna sapladı.
"Hadi," dedi Sungur, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. "Ölme vakti."
Zeus'un göz bebekleri saniyeler içinde büyüdü, vücudu önce kaskatı kesildi, ardından tamamen gevşeyerek bir ceset gibi yere serildi. Sungur, Zeus'un göğsündeki kan mekanizmasını tetikledi. Kırmızı sıvı, Zeus'un beyaz gömleğine ve zemine yayılarak kusursuz bir "infaz" görüntüsü yarattı.
Sendeleyerek ayağa kalktı Sungur. Duvara tutunarak göğsünü tuttu. Zeus'un "cansız" bedenini sırtına almak için eğildiğinde, dışarıdaki projektörler odayı bembeyaz bir ışıkla doldurdu.
Kapı büyük bir gürültüyle patladı. Carnaval'ın siyahlar içindeki infaz timi, silahlarının ucundaki lazerlerle odayı tarayarak içeri daldı.
Timin lideri, aslan maskeli adamın sesi kulaklıkta yankılandı: "Sungur... Başardın mı?"
Sungur, sırtında Zeus'un ağır bedeniyle, kanlar içinde projektöre doğru döndü. Elindeki HK VP9'u namlusundan tutup yere bıraktı.
"Kellesini istediniz," dedi Sungur, her kelimesi birer kurşun gibi ağır dökülüyordu ağzından. "İşte burada. Şimdi aldığınız herkesi geri verin."
Timin içinden iki kişi öne çıktı. Zeus'un nabzını kontrol etmek için eğildiklerinde Sungur nefesini tuttu. Eğer iğne işe yaramadıysa veya Zeus en ufak bir tepki verirse, her şey orada bitecekti.
Tim lideri, Zeus'un boynuna parmaklarını bastırdı. On saniye geçti... Yirmi saniye... Sonunda ayağa kalkıp başıyla onay verdi. "Nabız yok. Hedef ölü."
Yorumlar