15."MAVİ KADİFE"
- ozgemcakirci
- 25 Oca
- 39 dakikada okunur
KUYTU
15.Bölüm
"MAVİ KADİFE"
Sean Paul&Keyshia Cole - Give it up to me
Sungur'un bir anda ortaya çıkardığı örgütün artı ve eksi yanlarını düşünerek geçirmiştim bütün yolu. Kadınları kurtarmıştık, Pavel'i öldürmüştük. Sungur'un cesede bıraktığı notun İnferi'de sarsıcı bir etki bırakacağına emindim, özellikle de Dominus için fazla sancılı bir süreç olacaktı.
Notta:"Girdiğiniz bu yolun sonu daralıyor, kaçışınız yok." yazıyordu, kesinlikle İnferi'de bomba etkisi oluşturacaktı. Bir anda aklına hayali bir örgüt kurmak nereden gelmişti bilmiyordum. Sonra detaylı konuşacağız diye diye sessizliğiyle Türkiye'ye kadar gelmiştik.
Pars çoktan ameliyatını olmuştu, hastanede Lilia ile kardeşini ziyaret ettikten sonra Pars'ı almıştık. Ameliyat iyi geçmişti, hepsi gayet iyiydi, mutlu ve huzurluydu. Eve geçmeden önce bu gece için Balca'ya söz verdiğimi anımsadım fakat saat çok geçti. Evdeki çalışanlardan birini arayarak uyanık ise Balca ile görüşeceğimi söylemiştim. Tahmin ettiğim gibi uyanık, beni bekliyordu. Bu gece gelemeyeceğimi, yarın gece kesinlikle geleceğimi söyledim, üzülse de tamam demişti. Şu an şu Sarmal örgütünü detaylandırmamız gerekiyordu.
Eve geçince Pars'a olanı biteni anlatmıştık, olayları dinleyince keşke orada olsaydım diyerek başımızın etini yese de bir dahakine onun patron olacağını söyleyince susmuştu. Hayali örgütümüzün detaylarını konuşmak istiyordum ama Pars yorgundu, Sungur ise yarına ertelemek isteyince ısrar etmedim. Sabaha şurada dört saat vardı zaten.
Pars ve Sungur odalarındaydı şimdi, muhtemelen sekseninci rüyalarını bile görüyorlardı fakat beni uyku tutmamıştı. Su içmek için mutfağa giderken, salondaki büyük yemek masasının hemen arkasındaki enine uzun dolabın açık kapağı gözüme çarptı. Kapatmak için meylettiğimde gördüğüm şarap şişesi anında aklımı çelmişti.
Her günümüz öncekinden daha hareketliydi, bu hal böyle devam ederken kafamın içindeki gürültü de önceki günden kat kat artıyordu.
Acılarımı düşünmeden bir gece geçirmek istiyordum, sadece kendimi düşünerek ve hareket ederek. Kendim için bir şey yapmak istiyordum. Bencilceydi ama bu becilliğimin suçunu sarhoşluğuma atabilirdim.
Şişeyi ve yanındaki kadehi alıp masanın üstüne koydum. Açtığım kırmızı şarabı kadehime koydum, şarap şişesini de alıp ağır adımlarla koltuğa oturdum. Ağlamaktan ve acı çekmekten yorulmuştum, birazda unutmak istiyordum. Belki de sonsuza kadar.
Bir süre boş boş bakarak bir şişe şarabı bitirmiştim. Çok sık içmezdim ve beni anında çarpardı, öyle bir çarpsınki unutayım.
Koltuktan kalkıp şarabı aldığım dolaba ilerledim, sarsılarak attığım adımlarla dolaba en sonunda ulaşıp ikinci şarap şişesini görmenin sevinciyle gülerek aldım şişeyi, sarsak adımlarla dönerek geri yerime oturdum
Şişeyi zar zor açarken merdivenden gelen adım sesleriyle başımı kaldırıp gelene baktım, Sungur'un güzel çehresini görünce gülümsedim. İçtiğim şarabın her bir molekülü kalbime yol alıp bedenimi ateşe çevirmişti.
Şarap şişesini açmaya devam ettim "Hoş geldin." Bu iki kelimeyi söylerken bile zorlanmıştım. Tek şişeyle mi cidden?
"Ne yapıyorsun?" Yanıma oturdu, elimdeki şişeyi aldı ve tek hamleyle açtı, kadehime koydu. Şişeyi kenara koyup arkasına yaslandı "Kırmızı şarap ha?"
Kadehi alıp arkama yaslandım "Sever misin?"
"Hiç denemedim."
Kapanmak üzere olan gözlerimi açık tutmak için kaşlarımı kaldırıp indirdim, dudaklarımı büzdüm "Sebep? Tadı güzel."
Bu halime gülerek bana doğru döndü ve yan oturdu koltuğa. Dirseğini koltuğun başlığına koyup çenesini eline koydu "Denerim belki, bir ara."
"Dene dene, güzel gerçekten."
"İnanıyorum sana, güzeldir."
Başımı salladım usulca "Güzel...güzel unutturuyor."
"Neyi?"
"Acımı" başımı kaldırıp sağ omzuma eğdim "Eskiden sonsuza kadar unutmak isterdim ama şu an sonsuza kadar unutmak istemiyorum."
"Neden?"
"Çünkü bir sürü sebebim var. Abim..." Başımı sol omzuma eğdim "Pars...ve" gözlerimi gözlerine çıkardım "Sen." İnci dişlerini gözler önüne sererek güldü, önüme düşen saçımı tutup baş parmağıyla severek kulağımın arkasına sıkıştırdı. Sarhoş olmaya başlayınca hıçkırırdım, uzun sürmeden kesilirdi ve şu an tamda hıçkırdığım andı.
Hıçkırışımla Sungur'un güzel gülüşü büyüdü, çehresi aydınlandı ve ben hıçkırığımı da sevdim.
"Kremini sürmedik."
Kaşlarımı öyle çattım ki eminim tek çizgi alacak hale bürünmüşlerdi, alnım kurak topraklar gibi çizik çizikti. Çenemi kaldırıp başımı omzuma eğdim, anımsamaya çalıştım. Ne kreminden bahsediyordu? "Krem mi?"
"Hı hım." Dedi başını ağır ağır salladı "Krem. Çıplak ayakla adam peşinde koşmuştun, yuvarlanmıştın." Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı "Hatırlamıyor musun?"
Buna dair ufak tefek sahneler zihnimde canlandı "Hatırlıyor gibiyim." Cebinden krem çıkardı, kapağını açarken önemli bir iş üstündeymişte, ipucu kaçırmak istemiyormuş gibi dikkatle izliyordum.
Avucuna sıkıp elini yumruk yaptı, kremi yeniden ısıtarak sürecekti. İstemsizce yüzümde oluşan gülümsemeyle yeşilin en güzel tonu olan gözlerine baktım "Sen iyi bir adamsın." Bilsin istiyordum. Benim dertlerimle o kadar alakadardı ki sanki sadece benim intikamımdı, benim geçmişimdi, benim acılarımdı, onun hayatı yok gibi rahattı. Belki de alışmıştı. Ne kadar alışılırdı acıya?
Kaşlarını öyle mi dercesine kaldırıp yarım ağız güldü "Nasıl ikna oldun buna?"
Alt dudağımı dışarıya doğru büzdüm, omuzlarımı kaldırıp indirdim çocuk gibi "Yaralarıma gizlice krem süren biri ne kadar kötü olabilir?" Peltek, yarım yamalak konuşuyordum ama en azından iki kelimeyi zor da olsa bir araya getirebiliyordum.
Kaşlarını çattı hafifçe, nereden öğrendiğimi anlamak ister gibi gözlerime bakarken düşüncelere daldı "Bunu da nereden çıkardın?"
"Telefonunda kamera kayıtlarından gördüm." Elimi kalbine koyup atışlarını hissetmek istedim, tenimin altında kaynayan bir lav vardı. Elimin altındaki bedeninin kasıldığını hissetmek kalp atışlarından daha büyük bir etki verdi zihnime.
"En başta küstah, bencil, kendini beğenmiş hayvanın teki olduğunu düşündüm."
Erkeksi, derinden gelen bir gülüş işittim "Bak ya." Gülüşü büyüdü "Çok şaşırdım bu düşüncelerine, hiç de belli etmiyordun oysa."
Kaşlarımı çatabildiğim kadar çatarak atabildiğim en kızgın bakışı attım "Yapacağım güzel konuşmanın içine sıçtın." Elimi kalbinden çekeceğim sırada iri eliyle kavrayıp kalbine geri bastırdı "Tamam, tamam. Devam et, konuşmayacağım."
Düşündüm durdum, devamında ne diyeceğimi hatırlayamadım. Elim Sungur'un elinde kalbine yaslı şekilde durmaya devam ederken başımı koltuğa yasladım "Unuttum! Senin yüzünden."
Hareketlendi, elimi bırakıp kalkarak arkama geçti "Kremini sürerken hatırlarsın." Sanmıyorum.
Sırtımı açıp sürmesine izin verdim, parmakları narince tenimde gezinirken dokunduğu yerler karıncalanıyordu.
Kadehimi alıp tek dikişte hepsini içtim, şişeye uzanıp tekrar koydum, ikincisini de içtim. Bu unutkanlık yetmemişti, biraz daha sarhoş olmak istiyordum. Sungur yanımdaydı, kendimi kaybetmeme izin vermezdi.
Vermezdi.
Tenimde gezinen parmaklarını hissettikçe, amaçsızca konuşma isteğimi tetikliyordu "Penguenler neden paytak yürür biliyor musun?"
Burnundan nefes vererek keyifle güldü "Bilmiyorum neden?"
"Yana doğru adım atarak kaslarının daha az yorulmasını sağlıyorlarmış."
"Vay be, ilginç bilgi." dedi yalandan şaşırarak, umursamadım.
"Kediler niçin bıyıklıdır peki?"
"Yaradılışlarını sorgulamak bana düşmez." Dedi gülerek, bir de imanlıydı beyefendi.
Güldüm "Yaradılışını sorguladığım yok, bilgileniyorum."
"Engin bilgilerinden beni de mahrum bırakmıyorsun." Alaylı sesini işitince omuzlarımı silktim memnuniyetsizce, "Dinlemek istemiyorsan gidebilirsin." Ondan uzaklaşacağım sırada ellerini kollarıma koyup durdurdu "Öyle bir şey demedim, kedilerin neden bıyıklı olduğunu oldum olası merak etmişimdir."
Burnumu çektim, zihnim bulanmaya başlamıştı çoktan. "Yalancı." Yüzüne bakmak için başımı orantısız güçle geriye attım, kollarımdan tutmamış olsa kucağına düşebilirdim.
Yüzüne tersten bakarken gözlerimi kıstım, "Az önce sorgulamıyorum demiştin." Gözlerimdeki yeşilleri dudaklarıma çıktı, kurak toprakları andıran, dişlemekten yara olan dudaklarımı dilimle ıslattım.
Adem elmasının ağır ağır hareketine kaydı gözlerim, gözlerindeki arzuyu görmemek için kör olmak gerekirdi. Büyüttüğüm gülüşümle gözlerini sorgular anlamda gözlerime indirdi. Ne soracağını bildiğimden doğrudan cevapladım. "Şu an beni öpmek istiyorsun."
Kaşlarını 'öyle mi?' manasında kaldırıp keyifle güldü. Gözlerini dudaklarımdan ayrılmadan yüzüne yüzüme yaklaştırırken verdiği her nefes bir öncekinden daha yakın ve daha sıcaktı.
İradem anında uçup gitmişti. Dudaklarım dudaklarına izni çoktan vererek aralanmıştı, gözlerim dudaklarındaydı, her an birleştirip kavuracak kadar yakınlardı. "Her an seni öpmek istiyorum, tabi şu an daha fazla olduğu doğru."
Her kelimede dudaklarının arasından verdiği nefes beni günaha davet eder gibi tatlıydı. Burnundan verdiği ılık nefes ise çenemden boynuma, oradan gerdanıma ve göğüs oluğuma doğru çizdiği yolda hiç yardımcı olmuyordu.
Yüzüm boynundaydı şu an. Burnuma çalınan kendine has kokusunu hiç çekinmeden içime çekerek ciğerlerimi doldurdum. Başımı hafifçe kaldırıp burnumu boynuna sürttüm istemsizce.
Genzinden gelen gergin sesle kollarımı tutan elleri kasıldı. "İlay." Dedi homurdanarak "İlay." Sitem değil bir yakarış olarak çıkıyordu dudaklarından ismim. Dudaklarımızın buluşmasına milim kala bu hareketimle geri çekildi, başını sağa ve sola eğerek gerginliği atmaya çalışıyordu.
Genzini temizleyip beni doğrulttu, ne yani öpmeyecek miydi? Kremi sürmeye devam edince omuzlarımı düşürüp ileriye kaydım "Öpmeyecek misin?"
Çıplak belimin iki yanından elleriyle kavradı, nefesimi tuttum. Bedenimi çekerek kendisine yaklaştırdı "Rahat dur İlay."
Genizden gelen tok sesi daha çok homurtu gibi çıkmıştı.
Omuz silktim, tekrardan öne kaydım "Öpmeyecek misin?" Kollarımı göğsümde bağlayıp çocuk gibi mızmızlanıyordum. "Öpmeyecek misin Sungur?" Aklımda sadece onu öpmek vardı, nasıl bir his olduğunu merak ediyordum. Onu öpmek istiyordum, beni öpmesini istiyordum. Öpmek istiyordum sadece öpmek.
Sabır dilenircesine söylentilerini işittim "İlay, beni zorluyorsun güzelim."
"Benden etkilenmiyor musun?"
Aynı şekilde belimden tutarak eski yerime çekti "Etkileniyorum." Dedi düşünmeden.
"Bugün, Karan Soykan için istisna ben iken istisnanı sikeyim diyen de sendin." Başımı fütursuzca tekrardan geriye atıp çapkın bir gülüş attım, elleri düşmemem adına sırtımda, gözleri ise şaşkın ifadesiyle yüzümdeydi. "Sen benimle o işi yapmak mı istiyorsun?"
Histeriyle güldü "İlay." İnanamıyormuş gibi başını iki yana salladı hafifçe "Senin o güzel aklında neler dönüyor öyle?"
Tek gözümü kırptım cilveyle "Çok güzel şeyler."
Arzuyla baktığını görüyordum, derdi neydi? "Sarhoşsun İlay, sonradan pişman olacağın şeyler yapmak istemiyorum."
Tersten bakmaktan midem bulanmıştı, hala bana pişmanlık diyordu. Ne pişmanlığından bahsediyordu? Göz devirip doğruldum, heves bırakmamıştı insanda. Bir kere öpse ne olurdu?
Zihnim git gide daha da bulanmıştı, anımsadığım anıların içinde anlamsızca konuşmaya başladım. "Ya sen...sen ben...benim pişman olduğum ilk öptüğüm çocuk Efe'ydi."
"Hay da" burnundan sert bir nefes verdi "Efe kim?"
"İlkokuldaki aşkımdı, teneffüste çok yakışıklı olduğunu söyleyip öpüp kaçmıştım."
Krem sürmesi bitince tişörtümü indirdi, yarı açık gözlerimle, mayışmış ifadeyle başımı koltuğa yasladım. Önüme geçip oturdu "Kedilerin bıyığı diyordun, neden var? Yarım kaldı."
Ne söylüyorsa umursamadım, anlatmaya devam ettim " o başka bir kızı öptü."
Sinirle güldü "Çok üzüldüm."
İçli bir nefes çektim "İkinci aşkım Ayaz'dı."
Hoşnutsuz sesiyle "Tam pezevenk ismi." Dedi.
Kendince yorumlarda bulunuyordu fakat bulanan zihnimde anlatmak istediklerim döndüğü için söylediklerini anlamlandıramıyordum. "O zamanlar Kiraz Mevsimi dizisi bağımlısıydım. Adının Ayaz olduğunu duyunca hemen aşık oluverdim."
Sabırsızca homurdandı "Kedilerin bıyıkları diyordun, neden var mış?" Önüme düşen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı "Kediler diyorduk, onları anlat. Merak ettim." Sakin tutmaya çalıştığı sesinde ki gerginliği anlayabiliyordum ama durduk yere neye sinirlenmişti şimdi? Bir şey anlatıyorum burada.
"O da bana ilk görüşte aşık olmuş." Kıkırdadım "İlk öpen oydu."
Sabır dilenircesine yükseldi, Efe ile sallamaya başladığı bacağı Ayaz ile daha da şiddetlenmişti. "Neye gülüyorsun kızım? Soyadı ne bu herifin?"
Omuz siktim, sağ kolumu kaldırıp yumruğumu sıkarak kasımı şişirdim "Kocaman kasları vardı." Mest olmuş gibi başımı iki yana sallayarak gülerken kolumu indirdim "Tıpkı dizideki gibi."
Gülmekle gülmemek arası gidip gelen dudaklarına sinirden kasılan yüz hatları eşlik ediyordu. Başını hafifçe sağa çevirip sinirle bir 'hah' dercesine gülüşünü işittim.
Bana dönüp üzerime eğildi "Sana, benimle kimsenin aşık atamayacağının temessini verebilirim İlay. Yine de bu delirmemem için geçerli bir sebep değil." sinirlendiğini mi söylüyordu? Sinirlenmek istemiyorsa yapacağı şey belliydi. Beni öpmeliydi.
"Gediz var bir de." diyerek devam ettim.
"Hay da, devam mı?" Kaşları olabildiğine çatıldı, öyle gerilmişti ki demir adam diyebilirdim. "Şu ince olan mı?"
"Onunla birbirimizi hiç öpmedik, mesafeli bir ilişkimiz vardı. İyiydi hoştu ama çok cimriydi."
"Üçünü üst üste koyup si-" cümlesini yarıda bırakıp başını sağına çevirdi, gözlerini kapatıp soluklanırken bacağını sallamayı bırakmıştı.
O halden hale girerken başımı koltuktan kaldırıp ellerimi yanaklarına yerleştirerek yüzünü yüzüme çevirdim. Gözlerimi zorla açık tutmaya çalışarak kırpıştırıyordum. Kafam dumanlıydı, ağzımdan çıkan hiçbir şey kontrolümde değildi ama bir o kadar da gerçekti.
Gergin suratı, ellerimin altında gevşedi, merakla söyleyeceklerimi bekliyordu. "Hepsinden oldum..." Ne diyordum? "Hepsinden pişman oldum ama...senin beni pişman etmeyeceğine eminim." Dudaklarımı büzüp başımı omzuma eğdim "Söz verince tutuyorsun...vermediğin sözleri tutmuyorsun."
Genzinden gelen erkeksi sesiyle güldü "Tutamayacağın sözleri vermiyorsun mu demek istedin?"
Kaşlarımı çatarak kurduğu cümleyi düşündüm, karmaşıktı, sanırım doğruydu da. Başımı usulca salladım "Sanırım."
Gülüşü büyüdü, hayran hayran izlediğime emindim. Bir erkeğe göre fazla güzeldi gülümsemesi. Elinin tersiyle yanağımı belli belirsiz okşarken ne kadar yakışıklı göründüğünü bilmiyordu.
"Bu gece ağzıma sıçtın."
Güzel bir şeyler söylemesini beklerken işittiğim cümle karşısında alık alık baktım "Ne?"
Gözlerini gözlerime kenetleyerek yüzüme yaklaştı, hemde o muhteşem gülümsemesiyle "Şu an ne kadar güzel olduğunu biliyor musun?" Fısıltısıyla kalbim dört nala ona koşmak istedi. Onu istiyordu.
Gülümseyip yanağımı okşayan eline bastırdım elimi, ayıkken yapabilir miydim emin değilim ama daha çok dokunsun istiyordum.
Alt dudağımı ısırıp güldüm, elini tutup kalbimin üstüne koydum. Hızlı atıyordu "Kalbim sana koşuyor."
Gözlerinin parıldadığına şahit oldum, bana bakarken hep parlardı, içimi aydınlatırdı ama bu sefer başkaydı.
Başını usul usul salladı "Bana koşuyor." Dişlediğim dudağıma değdi yeşil gözleri, yaktı kavurdu bir nevi. "Başka ne istiyorum biliyor musun?"
Alık bir ifadeyle kaldırdım kaşlarımı "Ne?"
"Kırmızı şarabın tadına bakmak." Tamam bakabilirdi ama bunu sonrada yapabilirdi, romantik diziler ve filmlere göre tam şu an beni öpmesi gerekirdi. Bu adam hiç anlamıyordu, anlaşılan çok işim vardı.
Kadehi alacağını düşünürken elini çeneme yerleştirdi, dudaklarımın kenarlarına yerleştirdiği parmaklarını canımı acıtmayacak şekilde sıkınca büzüşen dudaklarıma baktı. Beklemeden üstüme eğilip dudaklarımızı birleştirmesi içimdeki kurak toprakları, harabe dünyayı yeniden canlandırdı. Kaybettiğim renkleri elime tutuşturup yeniden boyamayı vaadediyordu.
Kabul ediyorum, yeniden boyayalım.
Zihnim ellerimi yönlendirerek yapışmıştı yakasına, kendime çektiğim gibi eli başımın arkasına yerleşti.
İçtiğim kırmızı şarabın yakıcı tadı, Sungur'un dudaklarında, teninde ve nefesinde bambaşka bir şeye dönüştü. Önce nazik, keşfedici bir öpücüktü bu. Sanki ikimiz de bu anın gerçek olup olmadığını test ediyorduk. Dudaklarının yumuşaklığı, kendi dudaklarımın acıyan hassasiyetiyle birleşti.
Sungur'un eli, başımın arkasından nazikçe saçlarıma dolandı, parmakları saç diplerimde gezindi. Bu dokunuş, öpücüğümüzü daha da derinleştirdi. Dudakları, benimkilerde hafifçe geziniyor, her temasında içimdeki ateşi körüklüyordu. Şarabın verdiği sarhoşluk, onun varlığıyla katlanarak arttı. Gözlerim istemsizce kapandı.
Nefeslerimiz hızlandı, kalp atışlarımız aynı ritmi tutturmuştu sanki. Öpücüğümüz yoğunlaştıkça, Sungur'un diğer eli belimi kavradı ve beni kendine daha da çekti. Artık aramızda hiçbir boşluk kalmamıştı. Bedenlerimiz, koltuğun dar alanında birbirine yaslanmış, ısımız birbirine karışmıştı.
Dudakları, benim dudaklarımdan ayrılmadan, yavaşça boynuma doğru kaydı. Narin öpücükleri tenimi yakarken, ürperdim. Parmak uçlarım, onun yakasına daha sıkı tutundu. Dünya dönmeyi bırakmış, zaman durmuştu. Sadece onun dudaklarının tenimdeki hissi, nefesi, kokusu vardı.
Sungur, nefes almak için boynumdan ayrıldığında, alnını tekrar alnıma yasladı. Gözleri kapalıydı ama derin, sarsıcı nefesleri kulağıma doluyordu. Sarhoşluktan dönen başım ve kalbimin atışı, tüm benliğimi ele geçirmişti.
"İlay..." diye fısıldadı, sesi boğuk, şehvetle doluydu. "Sana aşığım."
Bu iki kelime... Sadece itiraf değil, bir teslimiyet yemini gibiydi. Artık sadece bu anın, onunla olmanın tutkusuna teslim olmak istiyordum. Her şey o kadar hızlı, o kadar yoğun gelişmişti ki, bir sonraki adımı düşünmek bile imkânsızdı. Tek istediğim, onun kollarında kaybolmaktı.
Sungur'un kollarını boynuna doladım, onu kendime daha da yaklaştırdım. Sadece biz vardık.
Ellerini yavaşça sırtımdan yukarı doğru kaydırdı. Öpücük, bu kez daha acil, daha talepkârdı. Sanki zamanımız kalmamış gibi, dudaklarımız tekrar birbirine yapıştı. Kırmızı şarabın lezzeti artık tamamen yerini bizim tadımıza bırakmıştı.
🌕🌕🌕
Günü ruhen her zaman zor aydırırdım fakat bu sefer farklıydı, Dünyayı kafamın üstünde taşıyormuşcasına ağırdı, kaldırmakta güçlük çekiyordum. Gözlerime ise öküz oturmuş gibiydi, açmak ölümdü. Bana ne olmuştu?
Gözlerimi açmaya zorlarken aynı zamanda dün geceyi anımsamaya çalıştım. En son uyuyamadığımı ve şarap içtiğimi hatırlıyordum.
Sağ avucumu gözüme bastırıp ovaladım, yine salondaki koltukta uyumuştum anlaşılan. Büyük cam kapıdan gözüme nüfuz eden Güneş ışığı gözlerimi acıtıyordu. Anlaşılan dur durak bilmeden içmiştim.
"Günaydın."
Elimi gözümden çekip pişkin ifadesiyle tepemde dikilen Pars'a çevirdim açık tutmakta zorlandığım gözlerimi. "Günaydın." Kollarımı yukarıya kaldırıp uzandığım yerde gerindim "Hayırdır, ne dikiliyorsun tepemde?"
"Sungur kahvaltıya kaldırdı, kapıyı kafama indiriyordu. Nasıl çalması gerektiğini söylemedin mi?"
Yan dönüp gözlerimi tekrardan kapattım, bu sabah uyanmak ciddi anlamda zordu. "Söyledim ama işine gelmemiştir. Biliyorsun ona zorla bir şey yaptırmak eziyet gibi."
"Bu bana birini hatırlattı." Derken sesi kinayeliydi.
"Bana da."
Bana da zorla bir şey yaptıramazlardı, ta ki Sungur gelene kadar. Beni bie şekilde ikna ederek kendi yoluna çekiyordu. Pars'ta bizden farklı değildi, üç inatçı keçi bir yolda yürümeye çalışıyorduk.
"Sizin kadar olsaydım burada işim olmazdı, çünkü beni deli ediyorsunuz. Sizinle uğraşılmaz."
Uyumak istiyordum, neden tepeme dikilip bana bütün sevgisini(!) kusuyordu şimdi?
Oflayarak doğrulup arkama yaslandım, gözlerimi aralayıp sorgularcasına baktım "Sabah sabah bu sevgi selinin sebebi nedir?"
Doğrularak açtığım boşluğa oturdu, sesini kısarak çattığı kaşlarıyla beni kurşunlamak istercesine konuştu "Sabah su içmeye kalktım, aşağıya indim, bir baktım o da ne?" Yalandan şaşırdı "İkiniz sarmaş dolaş bu koltukta uyuyorsunuz." Tek uyandığım koltuğa baktım hayretle, kalbim maraton koşmuş gibi atıyor, zihnimde buraya oturup şarap içtiğim andan başkası canlanmıyordu.
Şaşkın ifademden dolayı daha da çattı kaşlarını Pars, başını hayırdır manasında hırsla iki yana salladı "Haberin yok mu?"
"Hatırlamaya çalışıyorum." Ben istemeden bana dokunmayacağına emindim, şimdiye kadar bunu yapması için çok fırsat oldu.
Merdivenlerden indiğini anımsadım, krem sürmek için geldiğini söylemişti. Peki ya sonra?
"Kırmızı şarap ha?"
"Dene dene, güzel gerçekten."
"Sen iyi bir adamsın."
"En başta küstah, bencil, kendini beğenmiş hayvanın teki olduğunu düşündüm."
"İlay, beni zorluyorsun güzelim."
"Benden etkilenmiyor musun?"
"Öpmeyecek misin Sungur?"
"Kalbim sana koşuyor."
"Öpmeyecek misin Sungur?"
"Şu an ne istiyorum biliyor musun? Kırmızı şarabın tadına bakmak."
"Öpmeyecek misin Sungur?"
"Bugün, Karan Soykan için istisna ben iken istisnanı sikeyim diyen de sendin."
Sessiz kalışımla Pars'ın "Irz düşmanı." Diye homurdanması beni kendime getirmişti. Bir hışımla ayağa kalktığı an kolundan tutup durdurdum ama ne diyecektim? İnanamıyorum asıl ırz düşmanı bendim! Beni öpsün diye tavır almıştım, eski sevgililerimi anlatmıştım. Burnumu boynuna sürtüp onu tahrik etmiştim.
Tenim utançtan kavrılıyordu, yüzümün kıpkırmızı olduğuna eminim. Gözlerimi kapatıp utancımın dinmesini bekledim. Pars'ın kolunu bırakmadan başımı önüme düşürüp sızlanırcasına sesler çıkardım. "Asıl ırz düşmanı benim." Sungur'un yüzüne nasıl bakacağım şimdi?
Biz gece öpüşmüştük, ben zorlamıştım. Belki de zorladığım için öpmüştü, istediği için değil. Beni öpsün diye zorlamıştım!
Gerizekalı İlay, gerizekalı! Bir daha içmeyeceksin. İçmek bana yaramıyor.
Pars yerine geri oturup çenemi tutarak başımı kaldırdı, kendisine bakmamı sağladı "Asıl ırz düşmanı sensin demek?"
"Sarhoştum." Dedim sızlanarak, ondan hiçbir şey saklamadığım için bütün gerçekliğiyle anlattım. "Onu öpmeyi uzun zamandır istiyordum" kirpiklerimin altından, utançtan yaşarmış gözlerimle melül melül bakıyordum. "Ama o öpsün istedim, üstüne gitmişim biraz."
Kaşlarını öyle mi dercesine kaldırıp histeriyle güldü "-mişim? Haberin yokmuş galiba, başka birinin yönlendirmesi altına girmişsin."
"Duygularımın tesiri altındaydım tamam mı? Bende az önce öğrendim."
"Hadi uzak duramıyorsun, onu anladım da. Şu görev bitene kadar duygularına karşı bir set çekseydin be kızım. Olanları hatırlamıyor musun? Canının yanmasını istemiyorum."
"O, Ceyda'nın hayatı Pars. Bu benim hayatım. Görevde ifşa oldular, sevgilisi şehit düştü, belki sevgili olduğuna pişman oldu, kendisini suçladı ama ölen kişi için düşünsene, ölüyorsun ama hayatının gözünün önünden geçtiği o saniyelerde aşık olduğun adamla anıların var." Dudaklarımı bilmem manasında büzüp güldüm "Pişman olmazdım, keşke daha erken beraber olsaydık derdim."
Boşluğa bakarak gülümsedim "Bana iyi geldi, bunu inkar edemem asla. Sungur bana aşık olduğunu söylemişken ve kalbim onun için deli gibi atarken asla inkar edemem üstelik."
Homurdanarak arkasına yaslandı "Boku yedik desene. Daha ne kadardır tanışıyorsunuz? Ne bu hız?"
"Bak, hafızasını kaybetsede abim uyandı. Günlüğünü götüreceğim, bizi hatırlatacağım, yaşatacağım. Kuytu'yu devireceğiz ve sevdiğim adamı buldum. Her şeyin yoluna gireceğine inancım ilk defa tam, bunu mahvetmek istemiyorum. Hem..Pars, eski zamanlarda millet evlendiği gece tanışıyormuş. Biz tanışalı iki ayı geçti. "
"Sizi de bu akşam gerdeğe sokmalı o zaman." Oturduğum yerde yükselip elimi ağzına kapattım "Sus be sus terbiyesiz. Nasıl konuşuyorsun Pars? Sungur duyacak şimdi."
Elimi çekmeye çalışmadan dudaklarını aralayınca ne yapacağını anlayıp elimi çektim, dilinin ucunu dudaklarının arasında görünce tahminimde yanılmadığımı anladım. Pislik, elimi yalayacaktı. Rahat tavırla ayağa kalktı "Sen düşüncelerini söylüyorsun, ben de sana alternatif üretiyorum." yaka silkti " Umutlarını yıkmak gibi bir düşüncem tabi ki yok, her zaman yanındayım. Her şeyin yoluna gireceğine dair düşüncem her zaman tam ama siz konusunda ne bok yerseniz yiyin. Hatalarınızda götünüzü toplamayacağım."
Mutfağa ilerleyip beni arkasında bırakınca söylenerek kalkıp peşinden ilerledim, taklidini yaptım "Hotoloronozdo gotonozo toplomoyocoğom."
"Daha karizmatik olursan belki benzer."
Göz devirip masadaki yerime oturdum "Bu sabah ayrı bir sinir bozucusun."
"Yok canım." çayları doldururken güldü "O senin haylazlığın." Hep onlar haylazlık yapacak değildi ya, tamam kabul benimki biraz daha farklıydı ama ne yapabilirdim? Duygularımın tesiri altındayken ne yapmamı bekliyordu?
Sungur, üstünde siyah kargo pantolonu ve lacivert kazağıyla mutfağa girdi. Saçlarını taramıştı, onun ortama girişiyle burnuma dolan kokuyla anlamıştım ki parfüm de sıkmıştı. Her zamankinden daha baskın ve farklı olan kokusu ciğerlerimi bayram ettirmişti. Yüzünde her zamanki ciddiyet yoktu, hatları biraz yumuşamıştı.
Hatırladığım kadarıyla gece o içmemişti, her şeyi detayıyla hatırlıyor olmalıydı. Keşke bende hatırlasam, beni öptüğü anın her detayını hatırlamak isterdim. Bu haksızlık. En önemlisi de beni öpmeyi gerçekten istemiş miydi? Aşık olduğunu söylemişti ama bu yeterli miydi? İstemeden öptüyse de iade etme gibi bir şansım yoktu, şansını kaybedecekti, son öptüğü kişi bendim. Beni öpen dudakları başkasını öpemezdi!
Hayır hayır, hala şarabın etkisinde olmalıyım. Bu saçma kıskançlık hiç benlik değil. Genzimi temizleyip ne yapacağımı düşündüm, en doğal halimle davranmalıydım. Ellerimi birbirine çarpıp coşkuyla bağırdım "Bugün abimi görmeye gideceğim, hem de defteriyle beraber."
Sungur yerine oturmuştu, Pars ile ikisi bana garip bakışlar atınca anlayabilmiştim çokta benlik davranmadığımı. Kahvaltı sofrasına bu kadar enerjik oturan bir İlay görmemişlerdi hiç. Kahretsin.
Sungur, çatalına taktığı peyniri ağzına atmadan önce gözlerime bakarak "Ayılmışsın." dedi, aksini düşünür gibi. "Uyanmazsın diye düşünmüştüm."
Bana kalsa hiç kalkmaz istemezdim de, şartlar hiç ona yönelik değildi ve şu sarhoş konusunu kapatsak daha iyi olmaz mıydı? "Görevdeyiz, keyfime göre hareket edemem."
Başını ağır ağır sallarken yeşillikleri, mavilerime yeni bir dünya oluşturmak ister gibi bakıyordu. Talebini düşünecektim. "Abine gideceğiz ama ondan önce planı konuşmalıyız. Sanem gelecek, artık oyuna o da dahil olacak."
Sanem mi? O genelde saha görevine çıkmazdı, şaşırmıştım ama sevinmiştim de. Dostumla beraber görevde olmak sırtını yaslayabileceğin bir dağ daha ederdi.
"Süper." demekle yetindim, Pars'ın bu durumdan benden önce haberi olmalıydı ki şaşırmamıştı. "Lilia ve kardeşi nasıl? Bugün onları da ziyaret edelim."
Onunla irtibat halinde olan tek kişi Pars'tı "Az önce mesaj attı, iyiymiş. Bir gece daha hastane de kalacakmış. Siz işinize bakın bizi merak etmeyin dedi."
Merak etmeyin demekle olmuyordu, uzun zamandır bu illetle savaşıyorlardı. Elbette merak ediyorduk. Cıkladım "Biz yine de ziyarete gidelim."
İkisi de onayladı, Pars cevapladı. "Gideriz."
Devamında sessizlikle sürdürüp bitirdik kahvaltıyı, mutfağı topladıktan sonra salona geçtik, Sanem gelmek üzere olduğunu söylemişti, konuşmak için onu bekliyorduk.
Sungur ile sessiz bakışmalarımız dışında bir münasebetimiz olmadı saatlerdir fakat gözleri her daim bendeydi. Dün geceyi hatırlayıp hatırlamadığımı ölçüp tartıyor olabilir miydi?
Pars sürekli yanımızda, bizi izlediği için konuşamamıştık. Resmen Sungur'un kayınbabası rolüne bürünmüştü. Bu kıskanç hallerine sinir de olamıyordum üstelik, fazla tatlı duruyordu. Sanem gelince kısa bir karşılama faslından sonra yerlerimize geri oturduk. Sanem yanımdaydı.
"Saha görevine sizinle çıkacağım için o kadar heyecanlıyım ki anlatamam." Bana dönüp ellerimi tuttu "Özellikle seninle." Süper ikili olarak tarihe geçme ihtimalimiz yüzde kaçtı? "Bende." dedim gülümseyerek.
"Ee şahane." ellerini birbirine vurup çıkardığı gürültüyle dikkatleri üstüne çekti Sungur. "Asıl konuyu ve planı anlatıyorum o zaman."
"Geç bile kaldın, dökül." diyerek sözü Sungur'a verdi Pars.
Hızlı bir giriş yaptı "Sarmal: yeni hayali örgütümüzün adı." dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini ortada birleştirdi "Planımız, gerçekleştirdiğimiz girişimlerin üstünü kapatmak. İnferi'dekiler ve üstlerine, Sarmal Örgütününü Anti-Hiyerarşik ve İsyancı olarak göstereceğiz. Mevcut mafya düzenine, kadın ticaretine ve köklü ailelere savaş açmış, radikal ve son derece eğitimli bir grup olarak tanıyacaklar.
Bizim yaptığımız operasyonlarda Sarmal örgütüne ait izler ve notlar bırakarak bu operasyonları hayali bir örgütün üstüne atacağız. Onlar için hayalet operasyonlar olacak, girişimlerimiz peşine düştükleri koca bir boşlukken bizim için onların sonuna yaklaşan büyük adımlar olacak. Sarmal, merhametsiz adaleti simgeleyecek. Kötü adamları öldüren ama masumları, özellikle de kadınları serbest bırakan bir "vigilante" yani kanun dışı adalet savaşçısı imajı verecek."
Anlattıklarını sindirebilmemiz için durdu bir süre, gerçekten zekice kurgulanmış bir plandı. Sungur'un zekasından şüphe edebilmek imkansızdı. Her an daha da şaşırtıyordu. Ani kararlarına ve planlarına ne kadar sinirlensem de bizi kurtaran her zaman o planlarıydı. Anlık kriz yönetimi gelişmiş, üst düzey bir askerdi. Derin ve kapsamlı düşüncelere sahipti, bu düşünceleri anlık karar verip icraate geçirmesi ise gerçekten takdire şayandı.
İfadelerimizde gezinen bakışları anladığımızı anlayınca arkasına yaslanıp devam etti. "Gediz..." yeşilleri mavilerime takıldı, tek kaşını kaldırıp sinirle gülerek tekrarladı "Gediz." anlamamış gibi dudaklarımı birbirine bastırıp başımı sağıma çevirerek camdan dışarıya baktım. Dün gece Gediz hakkında da bir şeyler anlatmıştım sanırım. Eski sevgilim olduğundan başka ne dediğimi hatırlamıyordum bu nedenle bu tavrının tam olarak neye dayandığını da bilmiyordum. Sadece eski sevgilim oluşu yeterli miydi?
"Ee" dedi Pars 'devam et artık' der gibi "ne olmuş Gediz'e?" Onun yanından gelen Sanem'e baktı merakla "Bir şey mi oldu Gediz'e?"
Sanem bilmem manasında dudaklarını büzerek omuzlarını kaldırdı "Yok, gayet iyiydi. Şimdi olduysa bilmiyorum."
Bulunduğumuz ortamda Pars ve Sanem'in olduğunu unutarak böyle saçmalamamalıydı, gerçi unuttuğunu hiç sanmıyordum. Ona fark etmezdi. "Şimdilik iyi." cevabıyla çattığım kaşlarımın altında 'Saçmalama' diye bağıran, lodosa kurban gitmek üzere olan gözlerimin rotası onaydı.
Dudaklarındaki rahat, kinayeli gülümseme kendi bildiğini okuyacağını çoktan ifade etmişti. "Size ne oluyor?" Sanem'in gözleri ikimiz arasında merakla mekik dokuyordu.
Pars, sinirle sesli olarak güldü "Beni haklı çıkarıyorlar." Şu andan herkes kendine pay çıkarmayı bırakabilir miydi? Pars'a göz devirip Sanem'e döndüm "Bir şey olduğu yok, genelde çocuk gibi atışırlar. Hep de sırası değilken hem de."
"Evet." dedi Sungur beni onaylayarak "Kimseyi haklı çıkarmak için burada değilim ama İlay haklı sırası değil. Bunu sonra tartışırız." Sungur'un her an gereğinden fazla olan rahat tavrı bu sefer Pars'ı deli etmişti, bana bakıyordu ama homurtusu Sungur ve beni kapsıyordu.
Oluşan gergin sessizlikle devam etti Sungur. "Gediz, dijital dünyada 'Sarmal' ismine dair sahte forum yazışmaları, şifreli mesajlar ve karanlık ağ izleri oluşturarak bu örgütün yıllardır var olan ama yeni harekete geçen bir oluşum olduğu illüzyonunu yaratacak. Hatta Sarmal adına açılmış, sadece davetiyeyle girilen sahte bir platform açılabilir. Burada eski askeri operasyonlardan, yarım kalmış suikastlerden bahsedilen şifreli konuşmalar, örgütün sadece İstanbul'da değil; Berlin, Moskova ve Palermo'da da uyuyan hücreleri varmış gibi sahte IP adresleri ve banka transferleri oluşturulursa bu, Karan'ın Sarmal'ı çok daha büyük, uluslararası bir tehdit sanmasını sağlar."
Dirseğini koltuğun koluna koyup işaret ve orta parmağını şakağına dokundurdu, salonda ölüm sessizliği hakimdi. Hepimiz pür dikkat onu dinliyorduk. "Karan, karşısında kimin olduğunu bilmediği bir düşmanla savaşmanın stresini yaşayacak. Onlar hayali bir örgütün peşine düşerken bizde Kuytu'yu yıkacağız. Yaptıkları her hatayı Sarmal'ın çok güçlü olmasına yorarak bütün güçlerini, zekalarını ve fikirlerini Sarmal'a harcayacaklar."
"Vay be." dedi Pars mest olmuş gibi hayretle, "Sana ucundan bir sinirim var ama bende yalan olmaz. Kafanın içinde nasıl bir dünya var lan senin? Bir anda oradayken nasıl kurguladın bunların hepsini?" gerçekten de öyleydi, salonda hepimizin vermek istediği tepkiydi.
"Bir anda verdiğim bir karar değildi, günlerdir aklımdaydı ama nasıl yapacağımı düşündüm. Dün fırsat çıkınca da değerlendirdim."
"Bence de dahiyane." dedim onaylayarak "Daha rahat hareket etmemizi sağlar." Sanem'i işaret ettim. "Peki Sanem'in bu görevdeki konumu tam olarak nedir?"
Derin nefes alarak "Sanem'e gelecek olursak." dedi Sungur tane tane açıklamaya devam etti. "Dün ki görevde bulduğumuz belgelerde, sevk edilen mal listesinde, Rusça, Polonyaca, Ukraynaca isimler vardı. Ortadoğu'dan gelen ödeme dekontları, Dubai, Katar ve Suudi Arabistan'daki belirli iş adamlarının isimleriyle eşleştirilmişti. Uluslararası ağ, beklediğimizden daha büyüktü. Aldığımız belgelerin görüntülerini sana atacağım Sanem. Sen bu dekontları, bağlantıları bulmak için şirkette işe başlayacaksın. CV'ni kabarık tutacağız ki işe alsınlar, orada bütün bilgilerini kullanarak kendini ön plana çıkarmalısın ki seni işe almaktan başka şansları kalmasın. Karan'ın sekreteriyle yakın ilişki kurmalısın."
Baş parmağını tamam anlamında kaldırıp onayladı Sanem, keyifle güldü "Elbette, ilişki kurmak benim işim. Olmuş bilin."
Sungur ve benim telefonlarımıza aynı anda bildirim gelince telefonlarımıza yöneldik, bu sırada Pars alayvari gülümsemesiyle "Bak şu işe" demişti "Senlik ilişkileri görmesem inanacağım."
Sanem lafını esirgemedi "Benlik ilişkilerin senlik ilişkilerle hiç alakası yok Pars Tuğul. Frekanslarımız uyuşmuyor."
Ellerini dizlerine vurup kalktı "Uyuşmasın zaten, çok cızırtı yapıyor."
Histeriyle güldü Sanem, keyiften uzak halde birbirlerine laf yetiştirmeyeli hayli uzun zaman olmuştu. Pek denk düşmezlerdi. "Bizim uyuşan frekanslarımızdan anca bir İsmail YK- Allah belanı versin çıkar."
Okuduğum mesajın ciddiyetini kaybederek, kendimi de tutamayarak gülmeye başladım. Sanem, elini çakmam için uzatınca beklemeden beşliği yapıştırdım. Pars benim en yakınım, kardeşim olabilirdi ama Sanem'in de hakkını yiyemezdim. Homurdanarak mutfağa giden Pars'ın ardından Sungur'a döndüm, o da ciddiyetini kaybetmiş şekilde, dudaklarındaki tebessümüyle telefonuna bakıyordu.
"Karan Soykan toplantıya çağırıyor." başını kaldırıp sorgular anlamda baktı "Sen?"
Pars'ta bu sırada salona girip konuşmaları işitti. Onaylayarak salladım başımı "Aynısı, gidelim de derdi neymiş öğrenelim." Hazırlanmak adına ayağa kalktım, Sanem'de peşimden kalkarak "Ya ben ne yapacağım?" dedi.
"Sen Gediz'den CV'ni alıp şirkete git, haberleşiriz." diyerek göreve başlama komutunu verdi Sungur, bu hayali örgüt işi gerçekten işimizi kolaylaştıracaktı. "Tamamdır, görüşürüz." Sanem'i uğurlayıp kapıyı kapattıktan sonra merdivenlere koştum. İçimde bir coşku vardı ki engellemek istemiyordum. Evi inletecek kadar bağırdım "Hadi gidelim, abimi görmek istiyorum!"
Planlar mükemmeldi, biz öndeydik ve abim uyanmıştı. Günlük bendeydi. Beni de hatırlayacaktı ve dün gece... dün gece işte. Her şey düzelecek ve güzelce sonlanacak. Uzun zaman sonra ilk defa umutlarım yeşermişti. Koşarak çıktım merdivenleri, Sungur'un arkamdan "Yavaş ol düşeceksin İlay." diyen hafif panik sesi çocukluğuma götürdü beni. Çocuk olmak istedim tekrardan, korunup kollanmak, düşüp acıyan dizlerimi öptürerek acımı dindirmek istedim.
Odama girmek bile yakmıyordu artık canımı, Sungur'un bana krem sürdüğü önceki gece beraber yattığımız geliyordu aklıma, hemencecik geçiyordu kara bulutlar.
Üstümü hızlıca değiştirdim, lacivert kot pantolon, siyah kazak ve bordo deri ceket giyindim. çantam ve topuklu botlarım da bordoydu. Hızlı bir makyaj yapıp saçlarımı tarayıp kremledikten sonra hazırdım. Aynada kendime son kez baktım. Gayet iyi olmuştum.
Çantama, Pars'ın benim için Lilia'dan aldığı abimin defterini koyacaktım. Abimin yanında beraber bakmak istediğim için öncesinde açıp bakmadım.
Odamın kapısını açtığım sırada karşımda, eli havada asılı kalan Sungur ile göz göze geldim. Dün gecenin utancını hala atlatabilmiş değildim. Bunun için gelmemiş olsun.
Zaten yeterince baştan çıkarıcı gözüküyordu. Birde bunun stresiyle uğraşamazdım. Beyaz gömlek ve jilet gibi siyah takımıyla enfes gözüküyordu. Saçlarının öndeki tutamları her zamanki gibi düzene karşı gelerek alnına düşmüştü. Serseri hava katıyordu.
Tek kaşımı kaldırdım ilgiyle "Hayırdır, kapımda ne işin var?"
Yeşil gözleri saçlarımdan başlayarak aşağıya doğru oyalana oyalana indi "Çıkmamız gerektiğini söyleyecektim." Dudaklarında yer edinen gülümsemesiyle kenara çekildi "Buyrun İlay Hanım, çok şıksınız."
İşte bunu duymak isteyebilirdim "Teşekkürler Sungur Bey."
Merdivenlerden inerken bir adım arkamdan geliyordu "Başka ne olduğunu duymak ister misin?"
Kıkırdadım "İltifat edeceksen neden olmasın?"
"Hafızanında mükemmel olduğunu düşünüyorum." tenimin altı yanmaya başladı "Mesela sarhoş olduğun geceyi ayrıntısıyla hatırlayabilir misin?" hatırlayıp hatırlamadığımı bilmediğinden sabahtan beridir sadece hareketlerimi izliyor, ölçüp tartıyordu ama Gediz muhabbetinde anladığını düşünmüştüm.
Uzatmak istemedim, son basamağı inerken açık olan dış kapıdan, Pars'ın dışarıda Serhat ile konuştuğunu gördüm. Bizi bekliyordu. Biraz daha bekleyebilirdi. Son basamaktan inince Sungur'a döndüm, dosdoğru sordum "Dün geceyi mi soruyorsun?"
O da aynı şekilde uzatmadı, "Evet, dün geceyi hatırlıyor musun?"
Kinayeyle güldüm "Tam olarak hangi kısmını soruyorsun?"
Sen var ya sen dercesine salladı başını gülerek "Seni öptüğüm kısmı. "
Gözlerimi kısarak hatırlamaya çalışıyormuş imajı çizdim, ikimizde farkındaydık oysa hatırladığımın. "Ha şu, arasında nefes nefese bana aşkını ilan ettiğin öpüşme mi?"
Alayvari sarfettiğim sözlerime kaşlarını kaldırıp genizden gelen keyifli bir gülüşle karşılık verdi. "Evet evet. " dedi bir çırpıda "Öncesinde 'Beni öpmeyecek misin Sungur?' diye darlayıp kışkırtmak için eski münasip bir yerlerine sapladığım kişileri anlattığın öpüşmeden bahsediyorum."
İşte bu çok utanç vericiydi, ellerimi yüzüme kapatıp ofladım "Tamam pes, çok utanç verici sus. "
"İlay." gülerek elime dokununca çekeceğini anlayıp arkamı döndüm. Fazlasıyla keyif alıyordu. "Sus dedim, lütfen. Neden sordun ki sanki?"
Bileklerimden yakalayıp yüzümden çekerken gücüne engel olamadım. "Çok tatlıydın, hatırlamıyor olsaydın aynı geceyi ayıkken yaşatacaktım."
Çok tatlıydın, hatırlamıyor olsaydın aynı geceyi ayıkken yaşatacaktım.
Beni, ben zorladığım için değil. İstediği için öpmüştü! Bana aşıktı ve bunu tekrar edecekti. Dün gecenin her detayını hatırlamıyorum, yalan değildi. Tekrardan yaşatabilirdi. Hiçbir mahsuru olmazdı, fazla öpüşme, fazladan itiraf göz çıkarmazdı ya.
Düşünceyle çattım kaşlarımı, omuzlarımı düşürdüm. Şimdi oscarlık oyunculuğumun tam zamanıydı.
Deve boyuyla üzerime eğildi, meraklı yeşilleri yüzümde gezinirken kaşları çatıldı ciddiyetle "Ne oldu?" Bileğimi tutan ellerini bollaştırdı "Canını mı acıttım? "
Başımı mahzun ifadeyle düşürüp omuzlarımı silktim "Dün geceye puslu şeyler hatırladığımı fark ettim. Detay yok yani, her şey çok bulanık."
Derdimi anlayınca başını geriye yatırıp gür bir kahkaha attı "Gerçekten İlay." dedi kahkahasının arasında "Gerçekten inanılmazsın." Gözler önüne serdiği boynuna çıkardım gözlerimi, başını eğip gözlerime baktı en derinlemesinden. "Akla zararsın."
Dudağımın bir tarafıyla gülerek kendimi beğenmiş, üstten bir bakış attım "İnkar edemem, öyleyimdir. "
"Yaz dizisi atmosferiniz bittiyse sizi arabaya alalım aşk böcekleri, yoksa geç kalacaksınız başımın belaları." Dış kapıda dikilmiş ne zamandır bizi izlediğini bilmediğim Pars içindi şu an duyduğum utanç. Çok haklıydı, gitmeliydik. Kapının yanına dizilmiş adamlar bıyık altından gülüyorlardı. Benimkilere attığım ters bakış susmalarına yetmişti. Neco, Serhat ve Ömer tam benlik yol arkadaşlarıydı.
Sungur, bileklerimi bırakınca kapıya doğru önden yürüdüm. Pars kenara çekilip gözleriyle yolu işaret etti "Düş önüme kız." Hoş geldin ağır abi Pars.
Önden ben ve arkamdan Pars ile Sungur arabaya bindikten sonra İnferi'ye yola çıktık. Bakalım Karan Soykan bu sefer ne müjdeler verecekti?
🌕🌕🌕
İnferi'ye çoktan ulaşmıştık, herkes gibi toplantı odasındaki yerimizi alıp öfkeden köpüren Karan'ı dinlemekle meşguldük. Sarmal'ın notu eline ulaşmış olmalıydı, salona girdiği gibi notu masanın ortasına savurup gürledi. "Bu ne?" ellerini masaya şiddetle vurup odada tok bir sesin yankılanmasını sağladı "Bu sıralar hiçbir boku beceremiyor oluşunuzun nedeni sizi değiştirmem gerektiği mi? Hepinizin alnına sıktırırım. Saat geçmeden yerinize en iyi adamlarımı koyar yoluma devam ederim! Duydunuz mu beni? Öldürürüm sizi!"
Kuzey Alaca nota uzanacakken bana daha yakın olduğu için önce davranıp aldım. Eli havada kaldığı için sinirle çattığı kaşlarının altından bakarak arkasına yaslandı. Çokta umrumdaydı. Ezbere bildiğim yazıyı yalandan bir gerginlik ve sorgulayıcı bakışlarımla tekrar tekrar okudum.
'Girdiğiniz bu yolun sonu daralıyor, kaçışınız yok.' - SARMAL
Sungur kıstığı gözleriyle baktı elimdeki kağıda, ikimizde profesyonel bir ifadesizlik gösteriyorduk.
Kağıdı yanımda oturan Hasan Coşkun'a verdim, elden ele dolaşan kağıtla beraber herkes okuduğu satırların etkisiyle gerilerek Karan'a dikkat kesiliyordu. "Sarmal denen bu şey biri mi yoksa bir kuruluş mu?" diyerek ilk yorumda bulunan kişi Selman Keskin'di.
Sıktığı dişlerinin arasından cevapladı Karan "Ben Dominus'um. Siz Custos'sunuz ama nedense ben Custos gibi bu işlerin peşinden koşmak zorundayım! Oturduğum yerden yönetmem gerekirken sizin beceremediğiniz işlerin peşindeyim. Benim değil, sizin bilmeniz gerekiyor bunları!"
Çağrı Hekim, arkasına yanlış rahat duruşuyla "Karakan biliyordur belki." diyerek masaya yaklaştı. "İlay'ı da tenzih edemeyeceğim kusura bakmayın. O ikisi geldiğinden beri çomak sokulmayan işimiz kalmadı."
Ben cevap vermek istedim, masadaki tek kadının neden bu masada olduğunu anlamalılardı. "Aylardır halledemediğiniz yurt dışı bağlantılarınızı hallederek aranıza girdik, işinize yarayacak çok iş yapabiliriz ama İnferi'ye girdiğimizden beri bize tek bir bilgi verilmedi. Çalınan kapsülünüzün ne olduğuna dair en ufak fikrimiz yok. Mnesonim nedir?" alt dudağımı büzdüm "Bilmiyoruz ama sırf bizi istemediğiniz için kendi beceriksizliğinizle bulandırdığınız çamuru bizim üstümüze sıçratıyorsunuz." dirseğimi masaya koyup çenemi elime yasladım. Alayvari gülümseyerek göz kırptım "Geçen ki toplantıda Dominus'umuz sana kapsülü bulma görevi verdi, bulabildin mi?"
Dudakları bir kaç kere aralanıp kapandı, tek kelime edemeyip sinirden kıpkırmızı olan suratı cevabımı çoktan vermişti. Keyifle güldüm "Ben cevabımı aldım." arkama yaslanarak önüme döndüm.
Sungur'da bu durumdan üst düzey keyif alarak güldü "Bak bu çomağı Kraliçe soktu, bunun hesabını bana kesebilirsin."
Karan ellerini öncekinden daha sert masaya vurarak didişmemize ket vurdu "Kesin şunu! Karakan veya Kraliçe değil, bu başka bir örgüt." Bana ismimle değil de böyle hitap etmesi şaşırtmıştı, beni kabulleniyordu sanırım. "Sarmal adına açılmış, sadece davetiyeyle girilen sahte bir platform var. Şifreli konuşmalar vardı, çözmeye çalışıyorlar. Farklı bir kuruluş, bunu sizin gibi beceriksizlere emanet etmeyeceğim, bizzat kendim çözeceğim. Bu süreçte sizden başka aksaklıklar duyarsam direk kafanıza sıkarım. Şimdi dağılın."
Artık sabrım git gide azalıyordu, sıfıra çeyrek kaladaydım. "Hayır." yüksek sesimle hareketlenen herkes durdu, "Bunlar nasıl toplantı? Bu katıldığımız üçüncü toplantı. Kuytu büyük bir dünya, bağlantılarını araştırdım. Kaç bin insan kayıtlı buraya, Kuytu'ya ait kaç tane mülk var? Sayamayacağımız kadar çok ve burayı yöneten bir avuç insan bir araya gelip sadece Dominus'tan azar mı işitiyor yani?" sinirle güldüm "Hadi ama! Dalga mı geçiyorsunuz? Geldiğimizde herkes burada hazır ve yerleşmişti, oda yeterli sıcaklıktaydı ve havasızdı. Bizden önce gerekli her şeyi konuşup bizi sonradan dahil ediyorsunuz."
"Bir dahakine odayı havalandırın." diye fısıldayan Rıfat Tezcan'a döndüm hınçla " Bir dahakine olmayacak, çünkü şu an her şeyi anlatacaksınız. Bize hala ne bilgi verildi ne görev. Mnesonim ne, kapsül ne iş? Bu notu nereden buldunuz? Kuytu'nun kuruluş amacı tam olarak ne? Hepsinden bahsedeceksiniz."
"Tehditle aramızdasınız, size hiçbir şey anlatmak zorunda değiliz." Bir avuç gerizekalı ile aynı masadaydık. Hala bizi kendilerine yeterli görmüyorlardı, aptallar sürüsü. "Kuzey Alaca." şirince güldüm "Cenazen için özel fotoğraf çektirme sakın, portreni çizip çerçeveleyip özel olarak ben vereceğim bak, sözüm olsun." Tehdit sayılır mıydı? Hiç sanmıyorum, bence gayet güzel bir teklifti.
Sinirle soludu, yerinde dikleşip masaya yaklaştı. Çattığı kaşlarının altından attığı bakışların beni ne kadar korkuttuğunu bilemezdi. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. "Sen beni tehdit mi ediyorsun?" tehditvari sesi odada yankılandı.
"Ben ediyorum." Sungur'un gür ve tavizsiz sesi duvarları titretti "Ben ediyorum tehdit, ne olacak şimdi? Kraliçe'de portreni yapacak, gözün arkada kalmasın ama neysen onu yapar. Çok yakışıklı bir şey çıkmaz." başımı omzuma eğip güldüm, uğraşmazsa olmazdı.
"Senin belanı sikerim Karakan."
Karşısındaki adama nazaran rahat tavrını hiç bozmadı "Belamı bile tatmin edecek kadar büyük olduğunu sanmıyorum."
Bu biraz ağır oldu sanki. Kuzey hınçla yerinden kalkınca Sungur kalkmadan dönen koltuğuyla arkasına döndü. Kuzey'in göğsü öfkeden hızla aldığı nefeslerden dolayı hızla inip kalkıyordu. Gerilen yüzü taş kesilmiş gibiydi. Sungur ise karşısına dikilen adama geniş geniş güldü. "Belki beni öldürürsün diye müdahale etmiyorlar ama ya tam tersi olursa? Koltuğunu birine kaptırmak istiyorsan durma, şu an saldır bana."
Sungur'un yakalarından sıkıca tutup üstüne eğildi, birbirlerini tek kurşunda öldürebilecek kadar net bakıyorlardı. "Seni bir gün öldüreceğim."
Alaya alarak güldü Sungur "Mutlaka."
"O gün bana yalvaracaksın."
"Öldür diye mi öldürme diye mi?"
"Öldür diye."
"Öldürmeyi bile beceremeyeceksin yani?" Art arda cıkladı "Beceriksiz." omzunun üstünden Karan'a baktı "Nereden buluyorsunuz böyle beceriksiz adamları hiç anlamıyorum. Kendi ağzıyla itiraf etti."
Kuzey'in gözleri öfkeden yuvalarından çıkacak, dişleri sıkmaktan kırılacak gibiydi. "Sen dalganı geç, o gün geldiğinde sevgilin de sende bana yalvaracaksınız. Nasıl yalvarmak istediğine karar verecek tek kişi sevgilin olacak."
Ne ima etmişti o? İğrençti, hepsi mide bulandırıcı derecede iğrenç varlıklardı. Yerimden kalkıp yakasına yapışacağım sırada Sungur hangi sırada ellerinden kurtuldu anlamadım. Ayağa kalkıp Kuzey'e öyle bir yumruk geçirdi ki tek yumrukta kemik kırığını duydum. "Sungur dur!" engel olmak için ona doğru meyletsem de beri gerisinde bıraktı.
Yere devrilen Kuzey'in burnundan kanlar boşalıyordu. Sungur dur durak bilmeden adamın üstüne atıldı, art arda indirdiği yumruklar arasında nefes aldıracak boşluk dahi yoktu. Masadaki kimse müdahale dahi etmiyordu. Custos'larından biri ölmek üzereydi, Sungur'un dediği gibi birbirlerini öldürsünler diye bekliyorlardı. Sungur ölürse rahat ederlerdi, öldürürse de Kuytu'dan atmak için geçerli sebepleri olurdu. Kanıyla giren kanıyla çıkardı.
"Sungur dur artık!" önüne geçmeye çalıştım ama kolumdan tutularak engellendim, Karan Soykan'dı. Zevkle sırıtarak kulağıma yaklaştı "İnferi'de son dakikalarınız mı yoksa?" masadaki kimse tek bir hamlede bulunmadan film izler gibi izliyorlardı. Robot gibiydiler. "Mnesonim ne mi işe yarıyor?" sessizce güldü, bir iblisi andırıyordu gülüşü "Bak onlara, Mnesonim bir madde değil. Maddelere verilen isim kızım, her derdine derman olacak kadar var." Mnesonim bir grup maddeydi, peki ya biz hangisini almıştık? "Onlara bak, insani özelliklerini yitirmeden robotlaştılar. Çünkü ihtiyacım olan tam olarak bu. Senin ihtiyacın ne?"
Omzumun üstünden tereddütsüzce baktım gözlerine. Eskiden korkuyu bütün hücrelerimde hissettiren yüzü artık kendi gücümden başka bir şey hissettirmiyordu.
Baba kızma lütfen.
Tamam vur ama bu sefer fazla sert vurma lütfen, dün ki yaralarım daha iyileşmedi.
Babacığım ben seni hala seviyorum ki.
Babacığım birazcıkda mı sevmiyorsun?
Anneme vurma lütfen, yaralarım iyileşmedi. Canım daha çok acır, bana vur.
Merhamet etme!
Seni merhamet edesin diye yetiştirmiyorum.
Acımayacaksın.
Öldürmen gerekirse hangi yaşta olursan ol öldüreceksin.
Öldürmezsen ölürsün.
Zihnimde yankılanan sesleri susturacak baskınlıkta ve netlikte "Zafer." dedim gözlerinden bir an olsun çekmedim gözlerimi "Zafer istiyorum. Kuytu'nun ne olduğunu, amacınızın ne olduğu umrumda değil. Sen yenileceksin, yerine geçeceğim. Bana yenileceksin Karan Soykan, abimi umursamayışının, annemi kurban edişinin, geçmişimizin hesabını bana yenilerek ödeyeceksin."
Kolumu kavrayan elimi sinirden daha kasıldı, var gücüyle sıkmaya başladı. Gözleri kıpkırmızı olmuştu fakat hala gülebiliyordu. "Sana hala neden merhametli davrandığımı anlayamıyorum."
Yarım ağız güldüm " Beni seviyorsun." dedim ruhsuzca, kimse inanmazdı buna. "Hata ediyorsun ve etmeye devam edeceksin, şu an olanlar hatalarının meyvesi. Kabullen artık, yenileceksin." kolumu hızla çekerek elinden kurtuldum, bir adım öne çıkarak arkamda sinirden köpürmesine izin verdim.
Sungur, Kuzey'in kana bulanmış yüzüyle işi bitince hareketsiz kalan bedenini leş gibi kenara savurup kana bulanan ellerini birbiriyle ovuşturarak bize döndü. Elinin tersini çenesine sürüp iki adımla karşıma dikildi, öfkeden kararan gözleri Karan'daydı "Ölmedi ama bir süre işine yaramayacak."
Karan, Sungur'un kanlı ellerine baktı ruhsuzca "Sen işime yarayacaksın o zaman. Madem bu kadar heveslisiniz," sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuk ve alçaktı. "O zaman kendinizi ispatlayın."
"Kunduz! Çantayı getir." İçeriye giren iri yarı dövmeli adam, masaya ağır bir çanta koyup çıktı odadan. "Bunu Kuzey halledecekti ama madem bu kadar güveniyorsunuz kendinize. Alın bakalım. Gece yarısı saat üçte, limanın 4. bölgesinde bir sevkiyat var. Bu çanta Mnesonim'in stabil kalmasını sağlayan soğutucu kapsülleri içeriyor. Alıcılar, Ortadoğu ağının en önemli halkası. Onlara bu çantayı bizzat Karakan ve Kraliçe teslim edecek. Sonra toplantının her detayına katılabilirsiniz. Önce hak kazanın."
Sungur, hala kanlı olan ellerini gevşetip bana kısa bir bakış attı. Bu bir görev değildi, imtihandı. Saniyeler önce bir adamını dövmüş, onu da tehdit etmiştik. Bize fırsat vererek ödüllendiriyor muydu yani? Hiç normal değil.
Çantayı da alıp İnferi'den çıktık, Kuzey'i adamlarıyla götürtmüştü. Diğerleri de binanın önünde arabalarına binerken arabamıza yaslanmış çantaya bakıyordum. "İçeride ne oldu? Kuzey'i sen mi o hale getirdin ve bu çanta da ne?" Pars'ın art arda sıraladığı soruların cevaplarını vermek için arabaya binmeyi bekliyordum ama bundan önce yapılması gereken bir şey vardı.
İnferi'nin önünden geçen siyah minübüs durmadan içeriden ateş ederek geçerken Karan'a doğru bir taş fırlatıldı. Arabanın diğer tarafına geçerek kendimizi korumaya aldık. Etraftaki adamlar silahlarına davranıp mermi yağmuruna tutsalar da çoktan kaçmışlardı. "Takip edin! Sakın bırakmayın peşlerini!" Karan'ın emriyle dört araba yola çıktılar.
Arabasına binen İnferi üyeleri inerek Karan'a ilerledi, bizde dahil. Yere fırlatılan taşın etrafına kağıt sarıldığını gördüm. Çıkarıp yazıda gezdirdim gözlerimi. Anlamamazlıktan gelerek çattım kaşlarımı. Sungur bir tarafımda Karan diğer tarafımdaydı. Herkes etrafıma toplanmıştı. "Ne yazıyor?" diyen Karan için sesli okudum yazıyı "Sarmal dönmeye başladı Soykan. Budapeşte sadece bir ilmikti. Oldu sana toplam iki ilmik. Üçüncünün ne olduğunu yakında öğreneceksin.
-SARMAL"
Yine yeniden üstün oyunculuğumu kullanarak gerildim, kağıdı elimde sallayarak Karan'a döndüm. "Budapeşte'de ne oldu? Birinci ilmik kapsül mü? Eğer öyleyse üçüncü ilmik dediği ne? "
Kağıdı elimden hışımla çekip tekrar tekrar okudu yazılanları. Devasa bir paniğe kapıldığını net görebiliyordum, bu bana devasa bir zevk veriyordu.
"İsimlerinin neden Sarmal olduğunu anladım, boku yedin Karan Soykan. Özellikle de bu ekiple kolay gelsin. "
"Kes sesini. " kağıdı avucunun içinde buruşturup başını ağır çekimde Sungur'a kaldırdı, kesin dille ekledi "Bu işi kendim halledeceğim." Bizi ardında bırakarak sert adımlarıyla arabasına ilerledi. Diğerleri de komut almış gibi arabalarına bindiler. Şöyle düşününce masadaki diğerleri ciddi anlamda ruhsuz insanlardı. Mnesonimi kullanma amaçlarından ikincisini öğrenmiştik, bir çok çeşidi var ise bir çok da sebepleri vardı.
Birincisi abime verdikleriydi, kendileri için çalışan, bilgileri öğrenmesi riskli olan insanları bir süre sonra öldürmek için verdiklerini düşünüyordum. İkincisi de üst düzey insanları robotlaştırmak içindi. Daha bir çok sebepten farklı mnesonim çeşitleri vardı.
Kendisi söylemişti zaten 'Neye ihtiyacın varsa... ' ona göre bir madde bulunuyordu. Bunlardan biri onlara hizmet edenler için kullandıklarıydı. Onlara bu maddeyi nasıl enjekte etmişlerdi? Bize şimdiye kadar dokunamadılar ama bir şekilde başarırlarsa? Paranoyak olmak istemiyorum ama belki de başardılar?
Arabalar uzaklaşırken bizde arabamıza geçtik. Pars arabayı çalıştırırken keyifle gülüyordu "Sıçtı bıraktı, gördünüz mü?"
"Görmem mi? Vakit harcasın bakalım. Bizde akşam ki sevkiyatı araştıralım. Baybars bir şeyler öğrenebilir. "
Onlar sohbet ederken benim aklım hala mnesonimdeydi. Çeşit çeşit maddeleri var ise nefret ettiği bizler içinde bir tane olacaktı. "Mnesonim maddeler grubuymuş. " Konuya bodoslama girdim "Sen Kuzey'i döverken Karan anlattı. Masadakilerin insani özelliklerini kaybetmeden robotlaştıklarını söyledi. Neye ihtiyacı varsa ona göre çeşitleri varmış. Masadakilerin hepsi birer robot. Bize de enjekte ederse bir şekilde, o zaman ne olacak? " içimi devasa bir panik kapladı, bunun olmasını istemiyordum "O zaman abime yardım edemem, o herifin adamı oluruz. "
Yersiz bir telaş olabilirdi şimdilik ama ilerisi için... Karan bizden nefret ediyordu, bizim için özellikle gelecekti. Eminim.
"İlay, sakin ol. Evin etrafını geç on kilometre çevresinden koruyorlar. Yanımıza yabancıları yaklaştırmıyoruz. Bize bir şey yapamaz. Bizi geçtim sana yapamaz. Telaş etme. " Rahatlatmaya çalışsada bu sefer zor gibi gözüküyordu. Yine de dile getirmedim, işi yokuşa sürüp onları da telaşa sokmak istemiyordum.
"Ben de senin ortağınım, bana da güvence vermen lazım. Ama ne var ne yoksa İlay'da İlay." kınayarak art arda cıkladı "Ne adaletsiz bir adamsın."
Hoşnutsuzca burnunu kırıştırdı Sungur "Her konuda adaletten bahsedersen seni de sevmem gerekir." güldüm bu dediğine, belki de aşık olması.
İğrenerek ekşitti yüzünü "Beni de mi öpeceksin?"
"Ulan sen nereden öğrendin?" omzunun üstünden bana baktı, "Sen mi söyledin?"
Sessizlik joker hakkımı kullanmak istiyorum, mümkün mü acaba?
Alt dudağımı dişleyerek masumane bir bakış attım, Pars ya!
"Kıza vaftiz gibi yapışarak uyurken ne olmasını bekliyordun? Görünce tabi ki 'Hayırdır.' dedim."
"Kaynanam gibi." homurdanarak önüne döndü Sungur "Özelimiz kalmadı. Defol git lan evden. "
"İşi hızlı pişirin diye mi? Asla olmaz."
Bu noktada araya girmem gerekti, yoksa konu nerelere giderdi kim bilir. "Ya ne konuştuğunuzun farkında mısınız siz? Resmen duygularımı ortalık malı ettiniz."
"Hayır güzelim. " dedi Pars netlikle "Ortalık malı olmak üzere olan Sungur. Az önce beni öpmeyi teklif etti." Sinirlendiğimi anlayınca işi nasıl da şakaya vuruyordu.
"Beni öp diye yalvaracaklar listesine seni de aldım Pars. "
Beni öp diye yalvaracaklar listesi?
Seni- de aldım?
dudağımın iç tarafını dişleyerek sinirle güldüm "Böyle bir listen neden var?"
Sungur, ağzından çıkanın ehemmiyetini yeni anlamış olacak ki genzinin gergince temizleyip yutkundu. "Yok."
Pars bu durumla eğlendiği belli eden bie gülüşle doldurdu arabayı "Sıçtın, hayırlı olsun. "
Ters bakışları Pars'taydı. "Kurşun'un yanına bağlarım seni. "
"Tabi tabi. "
"Listeme seni de ekleyeceğim dedin, tek Pars yok yani. Demek ki böyle bir listen var. Yalan söyleme."
"Evet, böyle bir listem var derken yalan söyledim. Kimin böyle bir listesi olur ki? "
Kaşlarımı kaldırıp dudaklarımı bilmem manasında büzdüm "Bilemem artık. Bende seni 'İlişkiye başlamadan ayrıldıklarım listesi'ne eklerim. Ödeşiriz."
"İlay." dedi boğuk sesiyle, durumun hangi ara bu hale geldiğini sorguluyordu "yok öyle bir listem. Duruma göre uydurdum. Şaka. " Kendisini gergince açıklaması gülme isteğimi arttırıyordu ve hoşuma gidiyordu. Yanlış anlamamdan korkması memnun etmişti. Yine de uzatmadım, bu kadar yeterliydi.
"Pekala." dedim gülerek "Öyle diyorsan öyledir." Şirince sırıtarak telefonuma yöneldim. Çattığı kaşlarıyla gergince, ne olduğunu sorgulayarak omzunun üstünden baktı "Ne oldu şimdi?"
Omuzlarımı kaldırıp indirdim "Kendini açıklamaya çalışman hoşuma gittiği için üstüne gittim. Yanlış anlaşılacak bir konu değildi ama..." başımı kaldırıp kıkırdadım "Tatlı gözüküyordun." dudaklarında beliren silik gülümseme Pars'ın "Üstüme iyilik sağlık, az önce Kuzey'i kan içinde bırakan adama tatlı dedi. Ey aşk, nelere kadirsin!" demesiyle anında soldu. Önüne dönüp direksiyonu tuttu "İn lan arabadan, yürüyerek geleceksin."
"Çek be elini, romantizminizi başka yerde yaşayın." ciddi manada kaynana olabilirdi, bir anda yüklenen bu özelliği anında benimsemesi de cabasıydı. "Senin yanında bir daha ağzımı açmayacağım, bir şeyde anlatmayacağım. Görürsün."
He he dedi geçiştirerek, arkadan boğazına yapışsam ne yapabilirdi ki? "Gerçekten bugün ayrı bir gıcıksın." bundan memnuniyet duyar gibi güldü.
Teşkilat binasına gelince içimi kaplayan heyecanı tarif edemezdim. Abimi görecektim, günlüğünü beraber okuyacaktık. Beni hatırlayacağı umuduyla attı kalbim.
"Defter nerede Pars? " Torpidodan çıkardığı poşeti uzattı "Burada, al bakalım. "
Defteri poşetten çıkarıp dışına baktım, mavi kadife kaplıydı. Küçük bir kilidi vardı. Poşetin içine baktım tekrardan "Anahtarı nerede? "
İkisi de omzunun üstünden bana ve deftere baktı "Ne anahtarı? " dedi Pars kaşlarını çatarak hatırlamaya çalıştı "Anahtar falan vermedi. Kilitli olduğunu söylemedi de. " Nasıl ya? Bir anahtarı olmalıydı.
"Boran'ın eşyalarını karıştırırken bir anahtar çıkmıştı." demesiyle Sungur'a minnettar bakışlarımı attım, "Umarım odur. " Çantamdan cüzdanımı çıkarıp içinden anahtarı aldım. kilitle uyuşuyor gibi gözüküyordu.
Kilide yerleştirdim ve evet! O anahtar bu anahtardı. "Oldu! " dedim neşeyle şakıyarak "Hadi gidelim." kapıyı açtığım gibi kendimi dışarıya attım. İçim içime sığmıyordu, ilk görüşmemiz pek iç açıcı olmasa da bu sefer farklı olacaktı, inanıyorum. Binaya doğru attığım ikinci adımın ardından üçüncüsüne mani olan şey Sungur'un bileğimden yakalamış olmasıydı. "Bugün hızınıza yetişemiyoruz İlay Hanım." sesi her zamanki gibi içimi ısıtacak kadar sıcaktı, dudağındaki silik tebessümle kulağıma yaklaştı "Ortalıkta pıtı pıtı koşturuyorsunuz. Millete haddini bildirirken ele avuca sığmıyorsunuz. Enerjinizin bir sebebi var mı?"
Başımı ona çevirip kirpiklerimin altından melül melül bakıyordum, dudaklarımı birbirine bastırıp tebessüm ederken başımı usul usul aşağı yukarı salladım "Dün gece biri dudaklarıma umut fısıldadı. Ondan olsa gerek."
Pars kusar gibi sesler çıkarıp ters ters bakarak yürümeyi bırakmadan bizi arkasında bırakarak bağırdı "Ben içerideyim geç kalmayın başımın belaları." devamında söylediklerini duyamamıştım ama bu hali epey güldürmüştü.
Doğrulup ters bakan Sungur'du bu sefer. "Biz mi belayız bu mu acaba? Bütün anların içine ediyor." binaya doğru adımlarken güldüm "Aslında ben baş belası olarak ikinizi de düşünmüştüm. Sürekli birbirinizle uğraşıyorsunuz."
"Böyle yapmaya devam ederse gazabıma hak kazanır."
Göz devirdim "Al işte, çocuk gibisiniz derken bundan bahsediyorum."
"Ben çocukla çocuk da olurum."
"Iyy maço."
Birbirimizle uğraşarak, yer yer gülüp yer yer dirseğimi karnına geçirip gazabıma uğratarak asıl mekana gelmiştik. Abimin odasına. Elimdeki defteri sıkarak kapıya yaklaştım "Sonunda geldik."
"Her şey güzel olacak." Sungur'u onayladım "Her şey güzel olacak." dedim inanarak. Bugün umudumu kaybetmek yoktu. Derin bir nefes alarak gazladım kendimi, kapının kulbunu tek celsede indirip araladım. Duvara yaslı olan dolabın üstündeki çiçekleri, baygın bakışlarıyla izleyen abimi gördüm. Kapının açılma sesiyle yorgun ifadesini bize çevirdi, öyle boş bakıyordu ki Karan'ı öldürmek istedim. Ona bunu yapan babamızı öldürmek istedim.
"Siz kimsiniz?" başını yastıktan kaldırmaya çalışıyordu ama bunu bile yapamayacak kadar yorgundu. İçimdeki bütün umudu dudaklarımı kıvırmak için kullandım, tebessüm ederek içeriye girdim. "Ben İlay...İlay-"
"Kurtel, İlay Kurtel." Ne?
Arkamdan çıkıp önüme geçerek abime yaklaştı, elini uzattı "Bende Sungur Tuna Kurtel, memnun oldum Boran Bey." abim, durumu anlamaya çalışarak sorgulayıcı bakışlarıyla ikimizi süzüyordu, Sungur'un elini havada bırakmayarak sıktı fakat aklındaki soru işaretlerini görebiliyordum. "Bende memnun oldum demek isterim ama kimsiniz? Beni nereden tanıyorsunuz?"
Çenesiyle yanını işaret ederek gelmemi istedi, dediğini yaparak bir kaç adımla yanındaki yerimi aldım Sungur'un. Komutla çalışan bir robot gibi hissediyordum kendimi. Elimde sıktığım defteri kaldırıp iki elimle tutarak göz hizasına çıkarıp gösterdim. "Aradığın bütün cevaplar burada. Kendin yazdığın defterin, hafızanı kaybettiğin zaman hatırlayabilmek için yazmışsın."
Kahve gözleri defterde oyalandı kuşkuyla "Sık sık hafızamı kaybediyor muşum demek ki." cevap vermek istemedim, defteri uzattım sadece. Ne yazdığını merak ediyordum, ne kadarını hatırlamak istediğini merak ediyordum. Fazlasını söylemek bencilce olur muydu? Onu, hatırlamak istemediklerine maruz bırakarak yormak istemiyordum.
Elini zorlukla kaldırıp tuttu defteri, onu böyle gördükçe içim parçalanıyordu. Spor yapmayı severdi, doğayı, yemek yemeyi ama şu an hiçbirini yapamayacak haldeydi. Saçlarına bakmayı da hayli severdi, seyrek saçları kelleşmek üzereydi. Zayıflıktan bitap düşmüş şekilde bu odada ruhsuzca yatıyordu sadece.
Tamam, hayır. Her şey güzel olacak. En iyi doktorlara götüreceğiz, Sungur onlarla görüşme sağlıyor. Eminim en iyi doktoru bulacağız.
Defteri alıp anahtarını çevirdi, zorlukla yutkunup aldığı sesli nefesin ardından kapağını açtı. Bir şey hatırlamasa da travmaları bakiydi, onu zorluyorlardı ister istemez. İlk sayfada yazılanları sesli okumaya başladı. O özlediğim sesiyle ne okursa okusun günlerce dinleyebilirdim.
"Adın Boran, soyadının veya doğum tarihinin bir önemi yok. Adını hatırlasan yeter, diğerleri acıdan başka bir şey getirmedi. Bu fotoğrafa iyi bak ve kendini öyle hatırla, aynaya bakarsan kafayı yersin." genzimdeki yumru büyüdü, burnumun ardı sızladı. Fotoğrafta, en son hatırladığım haliyleydi. Kendisini sevdiği haliyle.
Fotoğrafa uzun uzun baktı, geçen her saniye ruhumdan bir parça kopardı. Ona kendisini geri vermek istiyordum. Her şeyden daha çok istiyordum bunu. Ne yapmam gerekiyorsa fazlasını yapacaktım.
İçli bir nefes alıp sayfayı çevirdi. "Hiç unutmak istemeyeceğin kişilerden biri de kardeşin İlay." kaşlarını hayretle kaldırıp bana baktı, bedenim heyecandan titriyordu. Yere yığılmak üzereydim, hatırlar mıydı beni? Hatırlasa sever miydi nefret mi ederdi?
Sungur içimdeki karmaşayı hissetmiş gibi, bacaklarımın beni taşımaya mecali kalmadığını anlamış gibi iri eliyle elimi sarmaladı. Güç vermek istercesine sıktı, geri çeviremezdim. Abimin bakışları bu sefer de birleşen ellerimize düştü, kaşları daha da havalandıktan sonra deftere döndü ve okumaya devam etti.
"Duştan çıktıktan sonra bornozla evde dolanır minik ayaklarıyla koşarak seni arardı. Saçlarını sana koklattırmadan üstünü giyinmeye gitmezdi. Sen de gece, İlay'ın lüle saçlarını sevmeden uykuya dalamazdın. Nefes aldığını bilmeden rahat edemezdin. O senin yaşamaya kaynağın Boran. Korumak için sürgün ettin, yıllarca mahrum kaldın ama ona olan sevgin bir an olsun azalmadı. Kıyafetlerinde, eşyalarında hep onun kokusunu aradın. Sen hafızanı kaybetsen de kalbin her zaman onu bulur."
Geri kalan bir kaç sayfayı sessizlikle okuduktan sonra çattığı kaşlarının altından ciddiyetle okudu satırları. "Bir kaç kere dertleştiğin bir adam vardı, Karakan. Asker olduğunu duydun, bu cehennemin içinde neden var olduğunu bilmesen de ona güvendin. Devletine sahip çıkan birinin bulunduğun cehennemde tek bir amacı olabilirdi, yine de sormadın. Onu kaçırmaktan korktun çünkü en değerlini emanet edecektin, İlay'ı."
İnanamıyorum, abim aslında Sungur'un asker olduğunu bilerek güvenmiş! Beni ona emanet edip yurt dışına yollamak istemiş. Sungur'da bu bilgiyle afallayarak hayretle araladığı gözlerini bana çevirdi. Nerede açık verdiğini düşünüyor olmalıydı.
"Karakan kim?" abim tarafından yöneltilen soruyla yanımdaki adamı işaret ettim. "Karakan benim." histeriyle gülerek defterde bir kısmı okudu abim "Balca'ya, İlay'ı o kadar çok anlattın ki hayran kaldı, İlay'a aşık denilebilir. Karakan'a da sürekli İlay'dan bahsettin, umarım böyle bir niyeti olmaz." tekrardan birleşen ellerimize bakınca kaşları çatıldı, elimi ister istemez Sungur'un elinden ayırdım "Öyle değil yani." gereksiz bir açıklama çabasına girmiştim, sanki okul çıkışı sevgilimle sokakta dolaşırken abime yakalanmıştım da yalanlar sıralıyordum.
"Az önce soy isimlerinizi aynı söylediğinizi hatırlıyorum." dirseğimle Sungur'un karın boşluğuna vurdum, iyi bok yedin Sungur! Adama hafızasını hatırlatalım dedik, bilmem kaç milyonuncu travma ekleyelim değil. Sungur ne var dercesine ters ters bakarken abim "En azından nikahı basmış, oyalamamış. Göz ardı edilebilir." demesiyle neye uğradığımı şaşırdım. Bizi evlendik sanmıştı!
Abimden gazı alan Sungur ise durmadı "Aynen öyle, aşığım dedim bastım nikahı."
Ters ters baktı abim "Rızasını almadın mı?"
"Anlamadım?"
"Sen bastın nikahı da kızın rızasını almadın mı?"
Afalladı Sungur, alık ifadesiyle abime baktı "Aldım tabi ki, neden almayayım?"
"Aferin." dedikten sonra deftere döndü abim, Sungur'un alık ifadesine gülerek başımı eğdim. Düştüğümüz duruma bak! Sungur'un ani planları bu sefer bizi tufaya düşürdü!
Kolundan tutup iki adım geri çektim, sorgular bakışlarıyla üzerime eğilince fısıldadım "Neden soyadımın Kurtel olduğunu söyledin? Manyak mısın sen?"
"Geçen ki görüşmemizde Soykan soyadını duyunca kriz geçirdiğini hatırlamıyor musun? Yine kriz geçirmesin diye yaptım."
"Ee." dedim uzatarak "Bizi evli sandı, şimdi ne olacak?"
"Evlilik cüzdanı isteyecek hali yok ya, bir süre öyle sansın. Bu işler bitince zaten evleneceğiz."
Histeriyle gülüp göz devirdim "Dün beni öptün diye hemen seninle evlenecek miyim?"
"Hayır güzelim," dedi bilmiş tavırla "Dün beni öptün diye benimle evleneceksin. Kendi kendime öpüşmedim."
"Sarhoştum, hatırlamıyorum. Bir nebze kendi kendine öpüşmüş olabilirsin."
Gözleri dudaklarıma düştü, gözlerini kısarak bölgesini işaretler gibi derin bakıyordu. "Şarabın tadını çok net hatırlıyordum oysa." küstah! Elimin tersiyle göğsüne vurup saçımı savurarak arkamı döndüm, yüzüne çarpan saçlarımla derin bir nefes aldığını işittim, erkeksi gülüşüde hemen arkasından gelmişti. Küstah herif!
Abim defteri kapatıp yanına koydu "Siz bu defteri okudunuz mu?"
"Hayır." dedim anında "Beraber bakarız diye hiç açmadım." Memnuniyetle gülümsedi "Başım ağrımaya başladı, şimdilik bu kadar yeterli. Sonra yine gelirsiniz." normal şartlarda kovuluyormuş gibi hisseder, alınırdım ama şimdi farklıydı. Üstelik az önce gerçek bir abi kardeş sahnesi yaşanmıştı!
"Tabi ki sen dinlen. Biz sonra yine geliriz. Bol bol dinlen. Görüşürüz." odadan çıkıp kapıyı kapattıktan sonra yerimde iki kere zıplayıp Sungur'un boynuna sarıldım sevinçle. "İnanamıyorum, az önce gerçek bir abi kardeş sahnesi yaşandı fark ettin mi? Hı? Fark ettin mi Sungur?"
Tek kolunu belime sararak ayaklarımı yerden kesti, "Fark ettim İlay, fark etmem mi? Her şey çok güzel olacak demiştim. Alanın çok iyi bir doktorda buldum üstelik. Abin çok iyi olacak." İçimdeki heyecan kanatlarımı çıkarıp beni gökyüzüne uçurabilirdi. İçim içime sığmıyordu. Daha sıkı sardım kollarımı "Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim Sungur."
"Hiç önemli değil, dudağına biraz daha umut fısıldamamı istersen söylemen yeter." gülüşüme engel olamadım "Ne kadar küstah bir adamsın."
"Belki biraz." Kollarımı boynundan çekip uzaklaştım, aynen canım biraz dercesine bakarak güldüm. Koridorun sonunda bize doğru gelen Pars ve Sanem'i görünce onlara döndüm. Sanem kıvırcık saçlarını savura savura yürürken Pars, kendisine doğru savrulan saçlara ters bakışlar atıyordu.
"Ne yaptınız canım?" diyerek söze girdi Sanem "Abinde ilerleme var mı?"
Kocaman gülerek onayladım "Var, defteri okudu, kardeşi olduğumu öğrendi ve beni Sungur'dan kıskanır gibi oldu. Yani kalbi gerçekten beni tanıyor, hatırlamasa da tanıyor."
"Çok sevindim, o zaman işimiz çok zor değil. En kısa zamanda hatırlayacağına eminim. "Umarım Sanem, evli olduğumuzu öğrenince de rızam olup olmadığını sorguladı. Sungur'un üstüne gitti falan." Normal şartlarda bu durum kızların hoşuna gitmezdi ama ben Sungur'a ter döktürmesine seviniyordum.
Pars ve Sanem'in inme inmiş gibi donuk ifadeyle bana bakmalarıyla ne olduğunu sorguladım. "Ne?" Sungur'a baktım göz ucuyla, o ne olduğunu anlamış kocaman gülerek ellerini cebine koymuştu. "Evlendiğimizi söyledin."
Sanem sessiz bir çığlıkla ayaklarını yere vurdu "Ne zaman evlendiniz?"
Sanem'in neşesine Sarp'ın homurdanması eklendi "Dağa taşa konuşsam daha iyi anlaşılırdım. Ulan size yavaş gidin dedikçe sizin bu Türk hava yollarından hızlı halinize söveyim."
"Ya bir susun yok öyle bir şey, Sungur soy ismimi duyup geçen ki gibi kriz geçirmesin diye ismimi kendi soy ismiyle söyledi. Sonrada abim böyle bir çıkarımda bulundu. Bende reddedemedim."
"Yaa ne güzel." dedi Sanem sevecenlikle "Evlilik provası işte."
"Polyanna mısın Sanem?"
Düşünür gibi mırıldandı Sanem "Hım olabilir. En azından duygusuz bir ayı değilim."
"Ben miyim ayı? Asıl ayı, Kunduz denilen o herif be." Sungur ve bana baktı sinirle, bu sefer ne yapmıştık acaba? "Karan'ın sekreteri Kunduz muş, ben sadece sağ kolu sanıyordum. Neden erkek sekreter için kadın birini sokuyoruz şirkete?"
"Çünkü canım." Sanem'in çenesinden tutup Pars'a çevirdim yüzünü, kıvırcık saçlarından bir tutam alıp savurdum. "Şu güzelliğe bak. Bu güzelliği görüp aklı başından gitmeyecek, kendini kaybedip sırrını vermeyecek adam tanımam. Üstelik işinde de oldukça iyi." Tek gözümü kırptım imayla "Hayırdır sen? "
Huysuzlukla göz devirdi "Yok bir şey işimize bakalım. " Buradan bakınca çok şey varmış gibiydi oysa. Ben onun gibi ulu orta üstüne gitmeyecektim. "Pekala." Dedim geçiştirerek "Nasıl geçti görüşme Sanem?"
"Dosyamı verdikten iki saat sonra Kunduz aradı, sadece onunla görüştüm. Detaylı bir araştırma yaptı, dosyada yazan dört dille ayrı ayrı konuşarak kendimi anlatmamı istedi. Okuduğum üniversitelerde o zamanki bir kaç hocanın ismini vermemi istedi. Yalan söylemediğimi anlamak için baya sorguladı yani. " Kendini beğenmiş ifadesiyle yan yan Pars'a baktı. "Tabi her soruyu en iyi şekilde cevapladım. Hemde en ince ayrıntısına kadar. "
Korumacı tavrıyla ciddiyete bürünerek araya girdi Sungur "Ayılık vasfını alacak bir şey mi yaptı? " Yaptıysa hemen gidip Kuzey gibi mundar edecekti sanki.
"İlgili tavırlarından ve beğenili bakışlarından bahsettim. Bir de ne kadar iri yarı olduğundan falan. Hatta kolundaki bir dövmenin anlamı hakkında bile sohbet ettik. "
"Vay ayı vay. " Diyerek Pars'a arka çıktı Sungur "İşimizi baya kolaylaştıracak. "
Fazla memnuniyetsizdi Pars "Ya ne demezsin." Telefonunu çıkarıp ekranını kontrol etti "Neyse ben hastaneye gidiyorum. Lilia'yı aradım, mesaj attım ama hala dönüş sağlamadı. Kapıya diktiğimiz adamlarda odadan hiç çıkmadıklarını söyledi. Gidip bakayım. " Başlarına bir şey mi gelmişti yoksa? Onlarla uğraşan tek kişi Kurşun'du, o da hala evimizin bodrum katında bağlı şekilde duruyordu. Umarım kardeşine de bir şey olmamıştır. Her şey gayet iyiydi, lütfen bir şey olmasın.
Onayladı Sungur "Bizde gece için hazırlık yapalım, haber edersin."
Ayrıldıktan sonra gece sevkiyat için planımızın üstünden geçerek hazırlığa koyulduk.
🌕🌕🌕
Limanın paslı demir kokusu ve denizin tuzuyla harmanlanmış o ağır hava, daha kapıdaki barikatı geçerken ciğerlerimize dolmaya başlamıştı. Şehir arkamızda kalmış, yerini devasa bir metal mezarlığını andıran 4. Bölge'ye bırakmıştı.
Giriş, sarı loş ışıkların altında devleşen vinçlerin gölgesinde, adeta cehennemin ağzı gibi açılıyordu önümüzde. Pars, vitesin yanındaki silahına son kez bakıp arabayı konteynerlerin yarattığı o dar koridorlardan birine sürdüğünde, tekerleklerin altındaki çakılların ezilme sesi sessizliği yırtıyordu. Her bir köşede, karanlığın içinden bizi izleyen bir çift göz olduğunu hissetmek mümkündü; liman sadece yük gemilerini değil, şehrin tüm günahlarını da saklıyordu.
Yol kenarına dizilmiş devasa paslı konteynerler, üzerimize devrilecekmiş gibi duran soğuk çelikten duvarlar oluşturuyordu. Gökyüzü burada daha karanlıktı, yıldızlar bile limanın isli dumanının arkasına saklanmıştı. Sungur, yan koltukta dikleşmiş, parmaklarını siyah kazağının kol ağızlarında gezdirirken gözlerini bir saniye bile dışarıdaki gölgelerden ayırmıyordu.
Sevkiyatın yapılacağı boş alana doğru yaklaştığımızda, denizin hırçın dalgalarının iskeleye çarpma sesi, yaklaşan fırtınanın habercisi gibi ritmik bir uğultuya dönüştü. Arabanın farları, terk edilmiş bir hangarın önünde duran siyah takımlı adamların üzerinde parladığında, artık geri dönüşü olmayan o çizginin tam üzerindeydik. Neco, arabayı 4. bölgenin karanlık izbe bir köşesine park ettiğinde, motorun susmasıyla beraber limanın ürkütücü sessizliği üstümüze çöktü.
"Hava çok ağır." dedi Sungur, gözleri dikiz aynasında, silahının emniyetini kontrol ederken. "Bu gece başımıza neler gelecek? " siyah kazağının kollarını dirseklerine kadar sıyırdı. Gözleri karanlığı bir kurt gibi tarıyordu. "Bakalım kimin aslanı daha dişli çıkacak?"
Pars'ta olsaydı belki aslanlar olarak daha çok şansımız olurdu. Lilia'nın yanına gittikten sonra iyi olmadıklarını, Lilia'nın yanında kalmasını istediğini ve ısrar ettiğini söylemişti. Sevkiyatı halledebileceğimizi düşündüğümden, kabul etmekten başka çarem kalmamıştı. Çünkü Lilia'da bunun için bir mesaj atıp kalması adına ricada bulunmuştu. Yarın kesinlikle gidip görmem gerekiyordu.
Arabadan indiğimizde rüzgar, bordo ceketimi savurdu. Çantayı elime aldım; metal sapı buz gibiydi. Sungur yanıma gelip bir adım önüme geçti. "Benim işaretimi beklemeden çantayı kimseye uzatma İlay. Karan bu malı bize teslim ettiyse, ucunda kesin kan vardır."
Sessizce onayladım, bende buna inanıyordum. Konteynerlerin arasından ilerlerken, sevkiyatın yapılacağı boş alana ulaştık. Ancak orada beklediğimiz Ortadoğulu alıcılar yoktu. Onun yerine, tepemizdeki dev vinçlerin ışıkları aniden patlayarak yandı ve bizi sahnede birer av gibi ortaya çıkardı.
"Ostanovites! (Durun!)"
Bu ses... Kanım dondu. Bu ses bir mafya tetikçisine ait değildi. Sert, disiplinli ve tanıdıktı.
Karanlığın içinden tam teçhizatlı, ağır silahlı bir tim çıktı. Başlarındaki adamı gördüğümde nefesim kesildi, Volkov. Kuytu'ya sızmamız için anlaşma sağladığımız adamlardan Rusya'dakiydi. Rus istihbaratındaki en büyük müttefiğimiz diyemezdim, bizden başından beri nefret ediyordu ama buraya girmemiz için olan direklerden biriydi. Şu an bize bakarken gözlerinde tek bir merhamet kırıntısı yoktu.
"Volkov?" diye fısıldadım, şaşkınlıkla bir adım öne çıkarak. "Burada ne işiniz var?"
Volkov silahını indirmeden, yüzünde derin bir iğrençlikle konuştu. "Bize ihanet edeceğinizi biliyordum Karakan. Ama Rusya'ya ait Mnesonim kapsüllerini çalıp 'Sarmal'a satacak kadar aptal olduğunuzu düşünmemiştim."
"Ne diyorsun sen?" Sungur'un sesi bir gök gürültüsü gibi limanda yankılandı. "Biz hala görevdeyiz! Malı teslim etmeye geldik!"
"Yalan söylüyorsun!" Volkov telsizini havaya kaldırdı. Telsizden, benim sesime benzer kurgulanmış bir kayıt yankılandı: "Teslimat bölgesindeyiz. Rusları oyalıyoruz, Karakan çantayı çıkarır çıkarmaz Sarmal timi baskın yapacak. Herkesi infaz edin."
İşte o an Karan'ın dehası bir tokat gibi yüzüme çarptı. Karan, Ruslara müttefik olduğumuzu bildiği için onlara "ihanet ettiler" yalanını sızdırmıştı. Bizi kendi ellerimizle kazdığımız "Sarmal" çukuruna itmişti.
"Karan Soykan..." dedim dişlerimin arasından. "Kendi müttefiklerini birbirine kırdırıyor. Volkov, dinle beni! O kayıt sahte!"
"Çantayı yere bırakın!" Volkov bağırdı. Timi, tüfeklerinin emniyetini aynı anda açtı. O metalik ses, ölümün tıkırtısıydı.
Sungur önüme bir kalkan gibi gerildi. "Eğer ateş edersen her şey biter. Yaşayacağını mı sanıyorsun? Karan bizi tuzağa düşürdü, sizi de yaşatmayacak! Geri bas! " Etrafımızı adamları sarmıştı, her an bizi delik deşik edebilirlerdi. Bizim adamlarımızda etrafımızı çevreleyip saklanmıştı, bu en azından güven veriyordu.
Kulaklığımızdan Serhat'ın sesi yükseldi "Biz hazırız abi, emrettiğin an indireceğiz." rahat bir nefes almamı sağladı, kurtulacaktık. Karan...senin gerçekten sonunu getireceğim.
Gergin havayı soluyarak geçirdiğimiz saniyelerin asır gibi gelmesinin ardından Sungur'un 'Şimdi' demesiyle etrafımızdaki adamlar anında acı feryatlarla, kanlar içinde yere düştü fakat bu acı feryat sadece onlardan değil, bizimkilerden de gelmişti. Etraf kan gölüne dönmüştü, çevremde göz gezdirdim "Ne oldu? " Panikle Sungur'a döndüm "Bizimkilere bir şey oldu. "
"Bilmiyorum İlay, bilmiyorum. " Patlayan silah sesleri yerini anında ölüm sessizliğine bıraktı. Rüzgardan başka ses yoktu. Kulaklığa doğru "Serhat, Ömer, Atıf, biriniz ses verin." dedim fakat aldığım karşılık sessizlikten başka bir şey değildi.
Telaşla etrafımıza bakınarak saklandıkları yerleri aramaya koyulduk ama saat gece ikiydi. Her yer kapkaranlık ve ıssızdı. Sungur, önden giderek etrafa bakınırken bende aşağılara bakarak arıyordum bizimkileri. Tam olarak nerede pusu kurduklarını bile bilmiyorduk. Kan gölünden fazla uzaklaşmadan dikkatle ve aldığım nefesin ciğerimi doldurmamasının verdiği acıyla arıyordum onları. "İlay, uzaklaşma benden! Buraya gel." Şu an tek derdim bizimkileri bulmaktı. "Ben aşağılara bakacağım."
"İlay." dedi tavizsiz sesiyle "Yanıma gel, ayrılma!"
"Of tamam!" Ona doğru bir kaç adım atmıştım ta ki enseme şiddetli bir darbe yiyene kadar.
Elimi enseme atıp bilincimi kaybetmemeye çalıştım, yüzünü görmek için buna ihtiyacım vardı. Gücüm çekilmişti, dizlerimin üstüne düştüm ama bilincim hala açıktı. "Ulan Nedim, sen darbe daha ensene inmeden bayılıyorsun, kadına bak." yüzünü görmek için başımı arkama çevirecekken inen ikinci darbeye daha fazla direnemedim, saniyeler içinde karanlığa bırakmıştım kendimi.
🌕🌕🌕🌕🌕
Sonraki bölümde görüşmek üzere
🫰
Yorumlar