14."İSTİSNA"
- ozgemcakirci
- 13 Ara 2025
- 32 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 14 Ara 2025
Merhamet, istemediğin kişiye karşı nüksedince zehirden de beterdi. Vicdanının sesi kendi hayatına karşı olunca hiçbir şeye değmezdi. Vicdanım, aklım, kalbim, hislerim bile bana karşıyken, bedenimi bir et yığını gibi kenara atıp parmaklarında oynatıyorlardı.
Bir değerim var mıydı? İçimde barındırdığım İlay, bisikletten düşmüş, dizleri kanarken bekliyordu, 9 yaşındaydı ve bir değeri vardı. Annesi tarafından, abisi tarafından gördüğü değerin farkındaydı ve nazlanarak içli içli ağlıyordu. Hemen koşardı annesiyle abisi, gözünden akan yaşa dayanamadıklarını her halükarda belli ederlerdi ama sonra büyüdükçe renkler kayboldu.
Babam tarafından sunulmayan renklerin hasretini çekerken üstüne, babamın bizden çaldığı annemin renkleri de eklendi. Ardından aldığı abimin renkleri...artık 9 yaşındaki o kızın nazlı ağlayışı içli nefes çekişlere ve haykırışlara dönüşmüştü.
O ağlayışların kazandırdığı vicdanım, kucağımdaki bedene kayıtsız kalamıyordu. Bu bedeninde renklerini kaybetmesine müsaade etmek istemiyordu.
'Ondan sevgini esirgeme İlay.'
Abimin sesi zihnimin içinde yankılanıyordu fakat benden korktuğu sesiyle değil, en son izlediğimiz bir film üzerine uzun uzun sohbet etmiştik. Oradaki ses tonuyla yankılandı kafamın içinde. O neşeli zamanlarımızı hatırlamak istiyordum. Videoda veda eder gibi konuşmasını değil de laf arasında verdiği bir öğüt gibi hatırlamak istiyordum.
"İlay Hanım, Balca Hanım'ı böyle götüremezsiniz. Haber vermemiz gerekiyor."
Düşüncelerimden sıyrılarak arabaya giden adımlarımı yere mıhlayarak durdum. Gözlerimi kapatıp sinirle güldüm, haber vermeseler sittin sene haberi olmazdı oysa.
"Yaklaşma." Sungur'un otoriter sesiyle gözlerimi aralayıp dişlerimi alt dudağıma geçirip omzumun üstünden baktım. Üç tane takım elbiseli, Karan'ın iblisleri bana doğru geliyordu, Sungur ise geniş sırtını sırtıma dönüp adamlara yüzünü dönerek elleri cebinde dağ gibi dikilmişti önlerine. Yine belayla arama dağ koyuyordu.
Üç adamda birbirine bakıp ne yapacaklarını sorgularken "Zorluk çıkarmayın Karakan Bey." Demişti en sonunda ortadaki esmer olan.
Pars'ta kollarını göğsünde bağlayarak ağır adımlarla yanımdan geçip karşılarına ilerlerken tek gözünü hayırdır dercesine kırptı, alayla güldü "Zorluk biziz aslanım, sen ne yapacaksın ondan haber ver."
Olay çıkarmalarına karşı çıkmayacaktım, nedense bu sıralar dünyayı ateşe verseler tepki veresim yoktu. Plan yok muydu? Olmasındı, biz bir şekilde olayı çevirir, halledecek yol bulurduk. Burada kimsenin görevi tehlikeye atma gibi bir derdi yoktu, bunu biliyordum.
Balca, başını omzumdan kaldırıp doğrudan Sungur ve Pars'a baktı. Yaşlı gözlerini elinin tersiyle silip hayretle güldü, yaşlarını sildiği kolunu havaya kaldırdı "Çok büyükler!"
Sungur ve Pars'ın yapılı bedenleri bazen bende de hayret uyandırıyordu tabi, ister istemez güldüm. Sungur omzunun üstünden Balca'ya baktı, bir bana sunduğunu sanardım dingin ormanlarını. Şu an görüyorum ki Balca'ya da sunuyordu, dudağının bir tarafı hafifçe kıvrılırken sol gözünü kırpıp önüne döndü. Balca, onun bu hareketiyle ellerini ağzına kapatıp kıkırdarken gözlerini gözlerime çevirmişti. Verdiğim nefesle "Öyleler." diyebildim en az Balca kadar etkilenerek.
Yere indirip elinden tuttum sıkıca, bedeninden bedenime nükseden sıcaklık doğru eli tuttuğumu ve hiç bırakmamam gerektiğini söylüyordu.
O benim kardeşimdi.
Şu an tam olarak ondan neden kaçtığımı anlamıştım, bir kere tutunca bırakamayacağımı daha ilk görüşümde hissetmiştim.
Elinden tuttuğum bedeni nazikçe kendimle beraber çekerek Sungur'un solundaki yerimi aldım, Balca ikimiz arasında kalmıştı. "Haber verin öyleyse, söylemezseniz eminim ki merak bile etmeyecektir." Balca elimi bırakıp bacağıma sarılınca ister istemez evde neler yaşadığını sorgulamıştım. Neden annesinden ayrılmak istesin? Oğlunu zehirleyen, kızı için tetikçi tutan adam ona zarar vermez miydi? Soykan için yaş önemli miydi? Ya da kaç yaşından sonra başlardı işkencelerine? Azra Soykan'ın ne kadarından haberi vardı? Balca'yı ne kadar koruyabilirdi?
Her bir soru çıkmaz sokağa sürüklenmemi sağlıyordu, üstüne çelikten dev bir kapıyı kapatarak karanlığa hapsediyordu. Delirmem, birincil gayeleriydi. Elimi başının üstüne koyarken tek istediğim varlığımı hissedip rahatlamasıydı.
Ortadaki esmer adam telefonunu çıkarıp tuşlarken evin kapısı açıldı. Önden çıkarak kadrajımıza giren Karan Soykan'dı, sesleri duymuş olmalıydı. Her zamanki tavizsiz, şeytani duruşuyla bize doğru büyük adımlarla ilerledi "Ne oluyor burada?" Gözleri ben ve bacağıma sarılmış Balca'nın başını okşayan elimdeydi. "Her şey bitti, intikamını onu ağlatarak mı alıyorsun?"
Onu.
Kızımı, Balca'yı veya herhangibir şey değil. Onu.
Tek bildiğim Kuytu'ya liderlik ettiğin değil Karan Soykan, makamının da senin de cehennemin dibine kadar yolunuz var. Oğlunu zehirleyen birinin yüzüme karşı beni sorgulaması mide bulandırıcıydı. "Ben işime çocukları karıştırmam. Aksine, pek sevgili karın, kızın ağlarken kapıyı yüzüne kapattı. Tam kendine layık birini bulmuşsun."
Tam karşımızda durdu, bıkkınca göz devirip ne var bunda dercesine soludu "Anne kız onlar, sende annen-" içime körüklediği ateşe rağmen buz gibi bakışlarımla boşta olan elimi kaldırıp işaret parmağımı tehditvari şekilde salladım. "Annem hakkında tek kelime edersen seni buraya-" sesim öylesine gür ve kontrolsüz çıkmıştı ki bacağıma sarılan bedenin korkuyla daha sıkı sarmalamasıyla varlığını hissederek duraksadım. Çok yanlıştı, korkuyordu.
Yarım kalan cümleme rağmen tehdidimi havada kapıp Balca'nın varlığını da umursamadan etraftaki bütün korumalar silahlarını bize doğrulttu. Onun için normaldi, yapmaz demezdim, şaşırmamamda gerekirdi ama iflah olmaz yüreğim yine şaşırmıştı. Küçük bir çocuğun olduğu yerde, özellikle de bana sarılmış kendi çocuğunun varlığını bilerek bana silah doğrultulmasına müsaade etti.
Anında Sungur ve Pars önümüze geçerek siper olmuşlardı, Pars hınçla öne atılarak bağırdı "Çocuk var lan, kansız herif!" Sesi bütün malikaneyi inletti "Kendi kızlarına silah mı çekiyorsun?"
Ellerini cebine koyup dik duruşuyla yüzünü ekşitip küçümseyici bakışlarını Pars'a çevirdi "Benim bir tane kızım var." Sungur ve Pars'ın omuzları üstünden benimle göz göze geldi "Bunu tanımıyorum, yanındaki herif yüzünden bana silah çeken, karşımda duran kimseyi tanımam." elbette tanımıyordu, tanıyamayacaktı da. Buna fırsat vermeye niyetim yoktu.
Balca vardı, şu an bu anı körüklemeye gerek yoktu. Tehlikeli. "İndirin silahlarınızı, gidelim. Balca varken olmaz." yüzüme ifadesizlikle baktı bir süre, o da uzatmak istememişti anlaşılan.
Omzunun üstünden bakıp arkasında kalan diğer üyelere başıyla dağılmalarını işaret etti. Hepsi arabalarına ilerlerken bize geri döndü "Balca'yı kendinle beraber götüremezsin, başına bir şey gelebilir. Burada onunla kalabilirsin."
"Burada, cici karınla yuvanda kalmayacağım. Toplantı dedin geldik, fazlası yok."
"Asıl toplantıya gelmemen gerekirdi. Davette herkesin önünde köşeye sıkıştırdın, iyi hamleydi ama yakın zamanda her şeyi batıracağına eminim İlay." Hırsla parlayan gözleriyle Sungur'u işaret etti "Karakan'ın gazına gelerek çıkacağın bir yol değildi, hata ettin." Alayla güldü "İnferi'de neden kadın Custos olmadığını göstereceksin ve bende keyifle izleyeceğim."
Histeriyle güldüm, kabulleniş değildi. Yapabileceklerimin ağırlığıyla yaşayacaklarının izini taşıyan bir gülüştü, üstten, küçümseyici ve gayet açık. Balca'nın elini sıktım "Madem Balca benimle gelemiyor, bende odasına bırakır giderim."
Balca'nın üzgünce "Ama-" demesiyle başımı ona eğdim, iki yanıma dökülen saçlarım Karan'ın yüzümü görmesine mani oluyordu bu nedenle rahatlıkla gülerek tek gözümü kırparak o işin aslında öyle olmadığını, planımın olduğunu ifade etmiştim. Merakla büyüyen gözleriyle, bir çanta dolusu renkli boya kalemleri hediye etmişim gibi hevesle baktı yüzüme, dudaklarındaki minik tebessümüyle birbirine bastırıp önüne eğdi başını. Anlamıştı.
Dışarıdan bakan biri sinirli bir bakış atarak susturduğumu düşünebilirdi ama işin aslı hiç öyle değildi.
Karan bir adım kenara çıktı "Tabi." Balca ile beraber ilerlerken arkamdan gelen adım seslerine Karan'ın tavizsiz sesi eklendi "Siz burada bekleyin, Toplantılar dışında içeriye kimseyi almıyorum." Beni işaret etti, "O istisna." Maalesef ki kızıydım.
Sungur'un sinirle soluyarak "Ulan,-" demesiyle omzumun üstünden baktım, gözlerimel Balca'yı işaret ettim, zarar görmesini istemiyordum. "Tamam Sungur, hemen geleceğim. Siz arabaya geçin."
Balca'ya baktı önce, ardından kabullenişle salladı başını. Gözlerini Karan'a çevirdi, karşı çıkarsa onu buraya gömeceğinin vaadini baştan veriyordu. "Burada bekleyeceğim, en ufak terslikte istisnanı si-" gözleri, ona hayranlıkla bakan Balca'ya düştü yeniden, genzini temizleyip nefesini verdi "siler atarım Soykan." Diyerek düzeltmişti.
İster istemez kurduğu cümleyle kaşlarımı çattım. Buradaki istisna bendim?
Karan dişlerini sıkarak Sungur'a bakarken Balca, babasını tehdit eden Sungur değilmiş gibi minik elini kaldırıp Sungur ve Pars'a el salladı "Bay bay koca adamlar!" onlarda az önce parkta oyun oynamışız da ben evine götürüyormuşum tavrıyla el salladılar. "Bay bay."
Vedalaştıktan sonra önümüze dönüp lanetli eve adım attık. Karan'ın buz gibi bakışları altında merdivenleri tırmanırken aklımdaki planları gözden geçiriyordum. Bir şekilde yolunu bulacaktım.
İkinci katta Balca'nın odasına ulaşınca elimi bırakmadan hevesle kapısını açtı "Bak buyası benim odam!" derken neşeyle şakıyordu. Yatağını gösterdi, pembe örtülü, tavandan tül asılmış, prenseslere layık bir yataktı. "Bu da piyemses yatakım."elimi bırakıp üstüne çıktı. Karan kapının önünde beklediği için gülümseyerek yaklaştım. Yatağın üstünde zıplarken bir süre izleyip ellerinden tuttum ve durdurdum, büyüttüğü gözleri merakla yüzümde gezindi.
Yaklaşıp fısıldadım "Şimdi seninle bir oyun oynayacağız ama sır tamam mı?"
Dudaklarını hayretle aralayıp ellerini elimin arasından çekip ağzına kapattı, benim gibi fısıldadı "Boyan abimin veydiği sır gibi mi?" ellerimi yanaklarına yerleştirip salladım başımı "Evet öyle. Geceleri uyumak için odana gelince kapını aralık bırakacaksın. Bende seni almaya geleceğim, alacağım ve evimde beraber uyuyacağız tamam mı?" ağzına kapattığı ellerini daha da bastırarak gülüşünü gizlemeye çalıştı, gözlerindeki parıltı içime kutup yıldızı oldu "Olur. Yaşaşın. Aytık kabuş görmicem mi?"
Başımı iki yana salladım anında, buna inandırmak istiyordum "Görmeyeceksin." Kabus tam olarak burası Balca.
Ellerini ağzından çekip uslu bir çocuk olarak başını hızla aşağı yukarı salladı "Tamam, oluy."
Gülümsedim "Aferim sana, ben şimdi gidiyorum. Söylediklerimi unutma."
Başını tekrardan hızla salladı "asla." kollarını aniden boynuma sarınca boğazımdaki yumru büyüyerek genzimi sızlattı. titreyen sağ elimi sırtına koyup saçlarından derin bir nefes çektim. O eli hiç tutmamalıydım, hem de hiç.
"Tamam şimdi gitmeliyim." ayrılıp kapıya ilerlerken son kez omzumun üstünden baktım, ayaklarını senkronize olmuş şekilde bir sağa bir sola sallarken başını omzuna eğmiş parıldayan gözleriyle bana bakıyordu. Azra Soykan...bundan sonra seninle Balca için şahsi meselem var.
Odadan çıkıp ardımdan kapıyı kapattım. Aşağıya inen merdivenlere yönelecekken Karan'ın çalışma odasından çıkan beden ile duraksadım, Baybars'tı. Beni görünce gözlerinden saniyelik 'ne işin var burada' bakışı geçti. Arkasından Karan'da odadan çıkınca arkasında kalarak merakla bakmaya devam etti.
Gözlerimi Baybars'tan çekip Karan'a bakmadan merdivenlere döndüm fakat o daha fazla canımı sıkmak için yemin etmiş gibiydi. Daha gün yeni yeni ayıyordu, gidip uyusa insanlığa faydası olurdu. "Dur bakalım İlay Soykan." Soy ismimin üstüne basarak söylerken amacının ona göre 'safını fark et' demekti. Yeterince farkındaydım.
Durmadan ikinci adımı attım, kolumdan sıkıca kavrayıp çekince bedenim bedenine çarptı "Sana dur dedim." öfkeli sesiyle beraber kolumu kavrayan elinin gücü de artıyordu. Dişlerimi sıkarak bitmek tükenmeyen nefretimi yüzüne kusarak diktim gözlerimi gözlerine "Ne var?"
Sorumun saçmalığına güler gibi "Ne var mı?" dedi "Masada beni tehdit ettin."
"Hadi ya" çenemi meydan okuyarak kaldırdım "Seni tehdit mi etmişim? Bence sen kafanda kuruyorsun. Bunadın artık."
Sıktığı dişlerinin arasından tükürür gibi konuştu "Kes safsatayı." kolumu sıkarak hava kaldırdı bedenimi. Parmak uçlarımdaydım, canımı yakabileceği kadar yakmaya çalışıyordu. İstediğini yapabilirdi, sonunda zafer benim olacaktı.
Baybars'ta Karan'ın arkasında, bir adım uzağında olanları izliyordu. Her ihtimale karşı eli silahındaydı, bana zarar verirse sıkmak için hazırlıklıydı.
"Davette herkesin önünde köşeye sıkıştırdın, iyi hamleydi ama yakın zamanda her şeyi batıracağına eminim İlay." Hırsla parlayan gözleriyle başını iki yana salladı, histeriyle güldü "Karakan'ın gazına gelerek çıkacağın bir yol değildi, hata ettin. İnferi'de neden kadın Custos olmadığını göstereceksin ve bende keyifle izleyeceğim."
Başımı daha kaldırarak meydan okudum, gözlerimi bir an olsun gözlerinden ayırmıyordum ki ondan korktuğumu sanmasın "Sana neler yapabileceğimi söylemeyeceğim, ikna etmeye çalışmayacağım, seni tehdit bile etmeyeceğim." Dişlerimi göstere göstere alay ederek güldüm "Yaşatacağım, tıpkı bana yaşattıkların gibi."
Bu onun için son damlaydı, kolumu bırakıp çenemi kavradı sıkıca. öyle sıkıyordu ki her an kemiklerim kırılabilirdi. Kırılabilirdi de, sonunda zafer benim olacaktı, hiç fark etmezdi. Dudaklarım büzüşmüştü, çeneme ve yanaklarıma giden kan akışını kestiğine eminim.
Baybars, gözlerini benden çekmeden silahını çıkarırken kaşlarımı hayır anlamında kaldırıp indirdim. Buna gerek yoktu. Bir yandan deli gibi gülmeye devam ettim, yaşadığım her şeyin sinir boşalmasıydı. Kahkaha atmaya başladım "Korktun, bana yaşattıklarının normal olmadığını biliyorsun. Karşılığının büyük olduğunu biliyorsun."
Çenemdekini elini bu sefer boynuma sarıp sıkıca kavradı, soluğumu anında kesti "Ben kimseden korkmam." bu yüzden mi bağırmadan konuşuyorsun demek istedim fakat konuşacak nefesim kalmamıştı. İlk kolumu tuttuğu an belimden çıkarıp arkama sakladığım silahın namlusunu karnına yasladım, namlunun demir soğuğunu hissettiği an başı aşağı düştü, emniyeti gözünün önünde indirdim. Eli gevşedi ama tamamiyle bırakmadı. En ufak oksijen girişiyle ciğerlerim bayram etti.
Elimdeki silahı Baybars'ta fark edince silahını kaldırıp namlusunu başıma doğrulttu. Göz ucuyla bakıp önümdeki adama döndüm. Başını kaldırmış hayretle bakıyordu "Bana ikinci silah çekişin."
"Senin bana zarar verişinde ikiyle kalsaydı daha kolay olurdu." boştaki elimle, boynumu saran elinin bileğini tutup uzaklaştırdım. "Sen bana zarar verdiğini sanacaksın ama "mavi gözlerimle doğrulttuğum silahı işaret ettim "Son kurşunu sıkan hep ben olacağım."
Alayvari gülümsemesiyle beraber ellerini cebine koydu "Beni açık açık seni öldürmem için teşvik ediyorsun."
Aynen öyle yapıyordum. Sadece güldüm, cevap verme gereğinde bulunmadım "Önüme düş, defolup gitmek istiyorum şuradan." emir almaktan hoşlanmazdı ama canı da kıymetliydi. Artık beni hafife de almıyordu üstelik. Dediğimi yaparak önden indi merdivenler, Baybars'ta onunla benim aramda inerken omzunun üstünden bana baktı mest olmuş gibi. 'Vay be' dedi dudaklarını oynatarak, gülerek göz devirdim.
Silahımı indirmeden beraberce evden çıktığımızda bir sağa bir sola volta atan Pars ile kalçasını arabaya yaslamış kollarını bağlayarak gergince bekleyen Sungur evden çıkmamızla bize döndü. Karan ve Baybars'a silah çekerek çıkmamı beklemiyorlardı elbette.
Bahçedeki bütün adamlar silahlarını bana döndürdü, umursamadım. Başları bendeydi sonuçta. Sungur hızlı ve büyük adımlarla bana doğru gelirken Pars "Ne oldu yukarıda?" diyerek sorgularken silahını çıkarmış, Karan'a doğrultmuştu bile. "Bir şey yaptı mı sana?"
"Hayır Pars, ne yapabilir bana?"
Sungur ikna olmamış gibi üstüme geldi, nazikçe çenemi kavrayıp başımı bir sağa bir sola çevirdi. Yeşil gözleri dikkatle yüzümde gezindi, baktığı her santimde ormanlarında bir ağaç alev alıyordu sanki. Çenemi kaldırıp boynuma baktı bu sefer.
Ne düşünüyorsa başını hafifçe aşağı yukarı salladı, genzini temizleyip başını bir sağa bir sola yatırdı. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslatırken "Sun-" dememe kalmadan Karan'ın yüzüne, 27 yıllık ömrümde şahit olmadığım güçlükte bir yumruk indirdi.
"Karakan!" benimle beraber Pars'ta bağırdı "Hasiktir ama!" onunki daha çok bir serzenişti.
Karan'ın yere savrulan bedeniyle beraber adamlar etrafımıza toplandı, bu sefer silahımı adamlara yönelttim, Pars'ta aynı şekilde çevremizde oluşan çemberin dışından adamlara doğrultuyordu.
Karan'dan bizzat emir alamadıkları için sıkamıyorlardı, "Karan Bey, sıkalım mı?" dedi içlerinden biri. Lanetli evin bahçesi mahşer meydanına dönmüştü anında.
Sungur, yere savrulan bedeni yakalarından tutup kaldırdı, Karan elini çenesine koyup ovalarken kendisine gelmeye çalışıyordu. Eline bulaşan kanı görünce patlayan dudağına tekrardan dokunup ifadesizce eline baktı. "Sıkmayın, bunların hepsi benim yararıma."tek kaşını kaldırdı sorgular manada, dudaklarının arasından sesli bir nefes çekti "Dominus'a yumruk attın, bu ne demek sence Karakan?"
Sungur'un frekansları Karan ile eşleşmemişti. Aklından ne geçiyorsa yeşil gözleri koyulaşmıştı, burnundan sık nefesler alarak soluyordu. "Yalçın Erkmen'i hatırlar mısın?" Dedi hınçla.
Ani sorusu karşısında Karan'ın gülen yüzü yavaşça soldu, bedeni taş kesildi, rengi attı.
Sungur'un gerçek ismi Tuna Erkmen olduğuna göre Yalçın Erkmen babası mıydı? Anında dikkat kesildim. Şu an kendisini ifşa ediyordu.
Ellerinin altında taş kesilmiş bedene baktı ifadesizce "Hatırlarsın." dedi histeriyle gülerek "Hatırlarsın tabi." üstten bakışlarıyla baskı altına aldı "Zarar gelmesin diye nüfustan sildirdiği oğlu Karakan intikam için geldi." genizden gelen erkeksi tınıyla güldü, kendini beğenmişlik kokuyordu gülüşü "Geldi, Kuytu'ya girdi. İnferi'ye oturdu, şimdide koltuğunu alacak."
Karan duyduğu her cümlede dehşete düşerek yumruğunu ve dişlerini öyle sıkıyordu ki kırılmadık ne diş, ne kemik kalmayacaktı. Gözlerinin beyazı kendisini kasmaktan kıpkırmızı olmuştu, boynundaki damarlar şişmişti. Nasıl fark etmediğini düşünerek deliriyor olmalıydı, nasıl çözecekti?
Karan'ın sessizliğini fırsat bilerek daha da üstüne gitti Sungur "Üstlerin içeriye hain soktuğunu, bir masaya bile sahip çıkamadığını öğrendiklerinde eminim ki burada yerin kalmayacak. Kaybolan kapsül hakkında en ufak bilgi vermedin, ne işe yarar bilmiyorum ama bulacağım, başaramadığınız sevkiyatta ekmeğime yağ sürecek."
Kapsülü de sevkiyatı da biz almıştık ama o, öyle profesyoneldi ki operasyonlarda bulunmama rağmen beni bile inandıracaktı. "Çünkü onlara ulaşmama az kaldı, üstlerine bir şekilde bu haber gidecek ve senin suyun ısınacak Karan Soykan."
Yakasını kavrayan elleri iterek sıyrılmaya çalışınca Sungur bıraktı, sıyrılmasına izin verdi. "Demek Yalçın ha? Ona hiç benzemiyorsun." Uzun uzun baktı yüzüne "Babanın intikamı ha?" Bana döndü bu sefer "Kendine tam adamını bulmuşsun İlay, tebrikler." Alkışlamaya başladı "Aferim size ama şunu söyleyeyim ben buraya yıllarımı verdim, iki sümüklü çocuk acemi şansıyla iş başardı diye bırakacak değilim. Sizin benim seviyeme gelmeniz için kırk fırın ekmek yemeniz lazım."
Kollarını bilmiş tavırla göğsünde bağlayıp güldü Sungur "Depolarınıza bomba yerleştirdim."
Üstüne ekledim "Farklı bir kimlikle Kuytu'ya girdim."
"Bir türlü anlaşamadığın yurt dışı bağlantılarınla anlaştık." Diyerek ekledi Sungur, devam ettim. "Ve şu an İnferi'de oturuyoruz. Sence de iki sümüklü çocuk için fazla iyi hamleler değil mi Soykan?"
"Soykan." Dedi mırıldanarak, kaşlarını kaldırıp alayla güldü. Gözleri ikimiz arasında mekik dokudu "Bunlar için size teşekkürler, bana hizmet ettiniz ve karşılığında da sizi ödüllendirerek İnferi'ye aldım, Custos yaptım. Daha fazlası yok." Kendinden fazlasıyla emindi, daha fazlası olmayacağına emindi ama yanılıyordu. Sungur'a doğru sert bir adım attı "Babanın intikamı ha? Büyük bir savaş başlatıyorsun Karakan. Sizin imzaladığınız sözleşmeyi Yalçın Erkmen'de imzaladı ve maddeleri hatırlıyorsundur. Kanınla mühürlersin ve kan dökerek çıkarsın." Tek kaşı kinayeyle havalandı "Bunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi?" Dudaklarını düşünür gibi büzdü "Herkesin başına kesinlikle gelecek olan şey, "ruhsuz gözleri ikimizin üzerindeydi "Büyük ihtimalle sizin başınıza gelecek son." Son olarak Pars'a bakıp kinayeyle güldü "Ve sen de, unuttum sanma."
Histeriyle güldü Pars "Gücenecektim neredeyse."
"İnan vicdanımın sesinden uyuyamazdım." hala dalga geçebilecek psikolojisi vardı neyse ki.
"Senin vicdanını-" homurdanarak insandan oluşan duvarı yararak yanımıza geldi, tam karşısına geçip gözlerine bakarak demir gibi ifadesiyle tamamladı cümlesini "Sikeyim."
Başını eğip güldü Karan, psikopat gibi gözüküyordu. Dişlerini alt dudağına sertçe bastırıp kaldırdı başını "Bu yaptıklarınızı üste bildirdiğimde sizi yaşatacaklarına inanıyor musunuz gerçekten?"
"Şöyle ki" diyerek kinayeli, kendinden emin ve gür sesiyle araya girdi Sungur "Bizim amacımız Kuytu'yu ifşa etmek mi?" başını anlık kaldırıp indirirken cıkladı "Hayır."
Aslında evet.
Devam etti "Çökertmek mi?" yine cıkladı "Hayır."
Evet!
"Ee, Kuytu'ya bir zararımız var mı?" hayır anlamında salladı başını "Hayır."
Evet.
Öyle profesyonel yalan söylüyordu ki ben bile Kuytu'nun yararına çalıştığımızı düşünecektim.
Duvar gibi ifadesiyle başını 'ee' dercesine salladı "Bizi öldürmeleri için bir sebep yok çünkü bizim tek zararımız sana, üstünde oturup bu taht kavgasını izleyecek. Hak edene koltuğu verecek. Sen sağ, biz selamet."
Sungur'un sakinlikle, profesyonelce sarfettiği her kelime kurşun niteliğinde Karan'a saplanıyordu. Onu öfkeden delirecek raddeye getirmişti bile. Öyle ki eline hiç silah almayan, adamlarına emreden adam yanındaki adamın doğrulttuğu silahı aldığı gibi Sungur ile arasındaki iki adımlık mesafeyi kapattı. Silahı Sungur'un göğsüne yasladığında baş parmağı silahın emniyetinin üstündeydi.
Panik bütün damarlarımda kol geziyordu, buradan çıkabilecek miydik? En önemlisi canlı çıkabilecek miydik? Sadece bir toplantıya gelmiştik ve iş kan gölüne doğru gidiyordu.
Sungur'un adamları peşimize takıldı mı, şu an çevremizde bir yerdeler mi bilmiyordum. Toplantıya girip çıkacağımız için çok umursamamıştım sorma gereği de duymamıştım fakat Sungur ve Pars'ın bu kendine güvenen hareketleri güven veriyordu. Geri adım atacak değildim ama bizden birine zarar gelme ihtimali kanıma sızan, usul usul zarar veren bir zehir gibiydi.
Sungur'un sağına ben, soluna Pars geçti, Karan ile beraber eş zamanlı silahlarımızı iki yandan da onun başına doğrulttuk. Bizi çevreleyip etten duvar yapan adamların her birinin silahları ise Pars ve bana doğrultuldu.
"Seni öldüreceğim." sıktığı dişlerinin arasından tükürür gibi söylediği cümle Sungur'a değmemişti bile, kendini beğenmiş gülüşü büyüdü. Karan'ın bütün öfkesini harlayıp kendine güvenini sekteye uğratıyordu bu rahatlığı. "Ne gülüyorsun lan! Ruh hastası." kudurmuş gibi ağzından tükürükler saçarak konuşuyordu. Gözü dönmüştü.
Ben ve Sungur arasında gidip gelen gözleri bende durdu, anlık verdiği kararla silahı Sungur'un göğsünden çekip benim göğsüme yaslayacaktı ki Sungur olayın farkına varıp izin vermeden namluyu kavrayıp ikimiz arasında ki boşlukta sıkıca tuttu. Namluyu sıkıca tutan eline baktım, ardından Sungur'a çıkardım gözlerimi. Bana hiçbir silahın doğrultulmasına izin vermiyordu, yaptığı her hareketle ona kapılıyormuş gibi hissetmem normaldi. O beni ne durumda olursak olalım koruyordu, bana engel olmuyordu ama bana dönen her tehlikenin önünde duvar oluyordu. Bu, kalbimin ona koşarak, onun bedeninde atmak istemesini sağlıyordu.
Silahı tutarken aynı zamanda diğer elinin baş ve orta parmağının uçlarını birleştirip dudaklarının arasına yerleştirdi, yüksek sesli bir ıslık çaldı.
Islıkla beraber büyük bir gürültüyle bahçe kapısını kırarak içeriye giren kasalı, arazi arabasının içinde ve kasasında silahlı adamlar vardı. İlk gelen arabanın kasasında Neco, Serhat, Ömer, ve Atıf vardı. Ön kısmında arabayı kullanan kişi Şefik, yanında ise Ufuk vardı. Arkadan gelen arabanın içindeki adamları tanımıyordum fakat onlarda tam silahlı, kuşanmış şekilde girmişlerdi bahçeye. Arabaları bahçeye, yan yana park edip indiler. Etrafımızı saran adamların etrafını sararak abluka altına almışlardı.
Kaşlarıyla kırılan kapıyı işaret etti Sungur "Kırdığınız kapımızın karşılığı." aramızda tuttuğu silahın namlusunu zafer kazanmış edasıyla göğsüne yasladı tekrardan, art arda cıkladı alayla "Kraliçe'ye silah çekmemeniz gerektiğini bir türlü anlayamadınız."
Silahını indirip kendinden emin duruşuyla Sungur'un gözlerinin içine baktı Karan "Onu zaafın öldürecek."
Anında kaşlarım çatıldı, bu da bir tehdit miydi?
Kendini beğenmiş tavrıyla tek kaşını kaldırdı Sungur "Ezberleri bozan bir yanım olduğunu söylerler."
"Dalga geçmiyorum Karakan, ona olan zaafın anında anlaşılıyor. Emin ol, bütün namluların ona dönmesini sağlıyorsun."
Başını öne doğru uzattı, gözlerini kısarak sorgularcasına baktı "Babası bile silah çevirdiyse herkes yapar mı demek istiyorsun?" göz devirdi Karan, cevabımızı almıştık. Artık bu tavırları hiçbir şey hissettirmiyordu. Ondan en ufak beklentim yoktu ve bu artık canımı yakmıyordu.
"Ezberleri bozarım dedim ya Soykan, yaparım." dedi ruhsuz sesiyle, çevresine baktı "Şimdilik gidiyoruz. Bir dahaki toplantı da görüşmek üzere." Karan'ın demir bakışlarının altında bir adım geriye çıktı Sungur, elimdeki silahı tek celsede alıp Karan'a doğrulttu, diğer eliyle geçmem için başıyla işaret etti "Buyrun."
Son kez Karan'a baktım, bana yanlış yaptığımı söyler gibi bakıyordu. Yanlış safta durduğumu haykırıyordu ama ben tam da olmam gereken yerdeydim. Geçmem için açılan yoldan ilerledim. Pars ve Sungur'da peşimden geldiler.
Bizim adamların yanından geçerken Ömer'in sitemli sesini işittim "Ne yani kimseyi vurmayacak mıyız?"
"Al benden de o kadar" dedi Ufuk ona katılarak "Şu fiyakalı girişe bir çatışma yakışırdı."
Serhat, beni görünce ikisine uyarı dolu bir bakış attı "Sessiz olun mankafalar, İlay Hanım'ın babası o herif."
Maalesef.
"Az önce o herife silah çeken kişi İlay Hanım'dı." diyerek hatırlatmada bulundu Şefik "Siz yine de saygısızlık etmeyin." İnsanın babasına karşı işittiği saygısız cümlelere bile sessiz kalmak istemesi, bu duruma gelinmesi üzüyordu işte. Şu an başkasına karşı babamla iş birliği yapmak, arkamda babam olduğunu hissetmek için her şeyimi feda edebilirdim.
Yanlarından geçip bahçeden çıktım, geldiğimiz arabanın arka kapısını açıp bindim, hemen arkamdan Pars ve Sungur'da gelince adamlarda arabalar binmişti. Arkama yaslanıp soluklandım. Daha gün ayarken yaşamıştık bunları, belli ki bugünde fazlasıyla uzun olacaktı.
"Ne sabahtı lan, bir an hiç bitmeyecek sandım."
Başımı salladım ağır ağır "Bende bir an her şey bitecek sandım." Silahlı adam sürüsünün içinden çıkmıştık resmen, kurşun yağmurlarında can verebilirdik.
"O herif sana içeride ne yaptı?"
Pars'ın sorusu üzerine Sungur burnundan sert bir nefes verdi "Belli değil mi? Boğazını sıkmış, sana dokunan parmaklarını teker teker koparacağım." Kendi kendine söylenmeye devam etti.
Kollarımı bağladım "Senden önce benim yapmak istediklerim var, sıranı bekle."
"Kim önce alırsa."
"Ee" dedi Pars dikiz aynasından bakarak "İşkence komplolarınız bittiyse eğer İlay anlat, ne oldu içeride?"
"Onu masada tehdit ettiğim için üstüme geldi, İnferi'de neden kadın Custos olmadığını kanıtlayacak mışım." güldüm sinirle " Karakan'ın gazına geldiğimi söyledi. Onu kışkırttım, o da boğazıma yapıştı. Bu kadar."
"Varoluşsal sancılarına soktuğumun hırs pezevengi." Tek nefesle sarfettiği cümle karşısında histeriyle güldüm "Boyut atladın artık."
Pars'ta gülerek beğeniyle döndü yanındaki adama "Beğendim, yazdım bunu bir kenara. Kullanırım."
Telefonumun yükselen bildirimiyle cebimden çıkarıp gelen mesaja baktım. Gediz'den gelmişti.
Kumarhanede bulduğumuz adreslerle alakalı detaylı bilgi içeren bir mesajdı. Biz İnferi için yurt dışındaki bağlantıları hallederken onlar bu adresleri incelemekle ilgileniyorlardı. Mesajları detaylıca okuduktan sonra kafamda bir plan oluşturmaya çalıştım. Başımı telefondan kaldırıp Pars'a yöneldim "Senin ameliyat bugündü değil mi?"
"Evet, neden?"
"Yeni göreve gidiyoruz canım, işimiz bittiği gibi yanına geliriz."
Acı çeker gibi ofladı "Lan, operasyonlara yeni girmeye başladım zaten. Ameliyattan çıkınca dahil olurum, biraz bekleyin!"
"Saçmalama Pars, işimiz bittiği gibi geleceğiz yanına. Sen bir çocuğa umut olacaksın, daha önemlisi var mı?"
Göz devirdi huysuzca "Vicdanıma oynama."
"Oynarım, hadi sağa çek. Sen adamlarla git."
"Of off!" Dediğimi yaparak çekti sağa, görev aşkıyla yanıp tutuşan biriydi. Kuytu operasyonuna başladığımızdan beri saf dışı kalmaktan hiç hoşlanmasa da olması gereken şekilde ilerliyorduk, yapacak bir şey yoktu.
Sungur merakla arkasını döndü "Nereye gideceğiz?"
"Anlatırım yolda."
Pars arabayı sağa çekince üçümüz de indik, Sungur sürücü koltuğuna geçerken ben Pars ile beraber arkadaki arabalara ilerledim.
Kasada ne olduğunu anlamaya çalışan adamlara döndüm, ellerimi belime koyup başımı kaldırdım.
"Sorun mu var İlay Hanım?" Diyen Neco'ydu, kendisinin aktifliğini ve her şeye cevabı olmasını seviyordum, her konuda öne atılıyordu. "Sen." Dedim, belimdeki elimi kaldırıp işaret parmağımla onu işaret ederek. "Benimle geliyorsun."
Ömer gözlerini büyüterek döndü Neco'ya "Aha şimdi parmaklatacak seni. Ne bok yedin lan?"
"Ne bok yiyeceğim lan?" Diyerek tersledi Ömer'i, o aşağıya atlarken Ömer'i, Serhat'ı ve Atıf'ı da işaret ettim "Siz de geliyorsunuz, takılın peşime."
Gözlerini büyütüo birbirlerine bakarken Atıf durumlardan habersiz olduğu için anlamsızca bakıyordu tepkilerine.
Konuşmalarına dudaklarımı birbirine bastırıp güldüm, Pars anlamadığı için bana yanaşıp fısıldadı "Kimi parmaklattın İlay? Bizden habersiz neler yapıyorsun?" Ciddi ciddi sorması daha da güldürdü, elimin tersiyle koluna vurdum "Saçmalama Pars, öyle bir şey yok."
Tek kaşını kaldırıp umutsuzca baktı, inanmadığı belliydi "Umarım." Arabanın kapısını açtı "Kendinize dikkat edin."
"Sende öyle, dikkat et."
Pars arabaya bindikten sonra seçtiğim arkadaşlarla öndeki arabaya ilerledim, Sungur çoktan sürücü koltuğuna oturmuştu. Bende öne geçmiştim, diğerleri iri yarıydı, muhtemelen sıkışacaklardı ama başka şans yoktu.
Ömer, Serhat'ın kucağına oturmuş, öyle sığabilmişlerdi.
Şimdide sıradaki durağımıza gidiyorduk.
*****
Pars'ın Lilia'yı son anda kurtardığı seyahat acentesiyle ilgili bir istihbarat vermişti Gediz, yolda giderken bilgileri ve planımı detaylıca anlatıyordum Sungur'a ve diğerlerine.
"Kimsesiz, ağlarına düşmüş, çelimsiz kadınları toplayıp o acenteden Macaristan'a kaçırıyorlarmış, kadın ticareti yapıyorlar. Genelevlere, kumarhanelere veya bilmiyorum işte. Kötü emellerinde kullanıyorlarmış. Plan anlattığım gibi olacak."
Huysuzca söylendi Sungur, planımın hoşuna gitmediği belliydi fakat yapacak bir şey yoktu. "Daha iyi bir fikrin varsa hemen değerlendirmeye alalım Sungur."
"Yok, o yüzden sinirliyim ya." ofladı "Tehlikeli bir plan. Sana güvenmediğimden değil ama hoşuma gitmedi işte."
"Ben bunun için eğitildim Sungur, en az senin kadar eğitimliyim. Nerelere girip nerelerden çıktığımı bilsen aklın durur."
"Eminim ki öyle." sesinde kuşkuya yer yoktu, içtenlikle inanıyordu "Yine de durduk yere canını tehlikeye atmaya gerek yok. Sadece biz olaya dahil olsak da yeterli. Senin kadınların arasına girmene gerek olduğunu düşünmüyorum."
Göz devirip sesli bir nefes verdim "Kaç tane kadın var bilmiyoruz, eminim ki hepsi korkmuştur. Onları taşıyan angutların erkek olduğunu varsayarsak" ters tavırlarla devam ettim "Size inanıp güvenirler mi sanıyorsun? O heriflerden arabayı alırken yüksek ihtimalle çatışma çıkacak ve daha da korkacaklar." anlayıp anlamadığını anlamak adına yüzüne bakıyordum, o ise yola bakarken saniyelik kaçamak bakışlarla atıyordu gözlerime "Bir kadın görmeleri ufakta olsa güven aşılar, aralarına girmem ise onlardan yana olduğumu gösterir ve bize güvenerek içleri rahat edebilir." Gözlerimi kıstım "Anlıyor musun beni?"
Arabayı sağa çekti, planladığımız yere gelmiştik. Yeşil gözlerini gözlerime dikerek ifadesizce baktı, tek kaşımı 'ne' manasında kaldırdım. Aynı şekilde kaldırdı bu 'ne, ne?' demekti.
Sabrım tükeniyordu "Cevap versene Sungur!" sitemli sesim arabanın içinde yankılandı ve bu onun dudaklarında tebessüm oluşturdu "Anladım." arkasına yaslanıp derin bir soluk verdi "Bugün patron sensin, ne dersen o olsun."
"Elbette öyle olacak."
"Yelkenler fora abi." Ömer'in alaylı sesiyle Sungur'un ciddiyetle dikiz aynasına diktiği gözleri Ömer'deydi. Atıf, ensesine bir tane çakınca başımı siz iflah olmazsınız dercesine iki yana sallayıp şakağımı cama yasladım.
"Kontrolleri yapın kontrolleri, en ufak sıkıntı da topunuzun topuğuna sıkarım."
Çıt çıkmadan açıldı arka kapı, indikleri anda Ömer'e saydırmaya başlamışlardı bile, gülerek bende indim arabadan, eksik olup olmadığını kontrol etmeliydim.
10 DAKİKA SONRA
Arka koltuktaki ekibin nefes alış verişleri bile kontrollüydü. "Neco, telsizlerin frekansları temiz mi? Sürücülerin frekansına girebiliyor muyuz?" Sungur, dikiz aynasından Neco'ya baktı. Yeşil gözleri, aynadaki yansımada bile keskin bir fokusla parlıyordu.
"Gediz'in verdiği frekans açık. Adamlar on dakikaya burada olur, abi," Neco'nun sesi, teçhizatın hafif metalik sesiyle karıştı. Herkes, nefesini tutmuş, operasyonun sıfır noktasını bekliyordu.
Birkaç dakika, saatler gibi geçti. Ardından, Gediz'in bildirdiği güzergâh üzerindeki tenha bir virajda, her şey başladı.
Kamyonumuz, Neco ve Serhat'ın kontrolünde, hantal bir dev gibi yola fırladı ve dar virajı tamamen bloke etti. Çok geçmeden, kadınları taşıyan gri nakliye aracı, panikle yavaşlayıp fren sesleriyle durmak zorunda kaldı.
Nakliye aracının şoför koltuğunda oturan Karan'ın adamı, sinirle kornaya abandı. "Ne oluyor lan! Çekin şunu yoldan!" Öfkesi, sesiyle beraber asfaltta yankılandı.
Sungur, yol kenarındaki sık yapraklı ağacın gölgesinden, bir avcı gibi aniden fırladı. Şoför kapısına ulaştığında, adamın silahına davranmasına fırsat vermeden, yakasından demir bir mengeneyle kavradığı gibi onu koltuğundan dışarı çekti. Adamın şaşkınlığı yüzüne donup kalmıştı. "Ne oluyor lan, kimsiniz?"
Sungur, bu soruyu cevapsız bıraktı. Başı, buz gibi bir hızla, ani bir hareketle yana kaydı ve adamın boynu, kuru bir dalın kırılması gibi küt diye ses çıkararak büküldü. Öyle sert ve acımasızdı ki, bir askerin ölümcül verimliliği vücut bulmuştu sanki. Bu soğukkanlı infaz, onun sıradan bir tetikçi değil, eğitimli bir komutan olduğunu gösteriyordu. Üstelik bu acımasızlık, tehlikeli bir şekilde çekiciydi.
O şoförü hallederken, Atıf da yanında oturan diğer adamı aynı disiplinle arabadan indirip boynunu kırmıştı. Aracın arka kasasından, kadınların bulunduğu bölümden, metalik bir yumruklama sesi ve öfkeli bağırmalar gelmeye başlamıştı bile. Tahmin ettiğimiz gibi, içeride de gardiyanlar vardı.
Gözlerim, Sungur'un, kamyonun üstüne çıkışını takip etti. Merakla ne yapacağını izledim. Benim güvendiğim komutan, şimdi tehlikenin en üst noktasındaydı. Arabanın içinde film izler gibi izlemek, bir yandan orada olmalıyım isteği uyandırsa da, uzaktan izlemenin ve operasyonun kusursuzluğunu görmenin zevki başkaydı.
Kamyonun kasasının kapısına kadar ilerleyip tek dizinin üstüne çöktü. Atıf ve Neco kasanın kapılarını açmak için beklerken, Ömer ve Serhat da kasanın iki yanında, atılmaya hazır çakallar gibi duruyorlardı. Sungur'dan gelen anlık bir talimatla Atıf ve Neco kapıları açıp kenara çekildi.
Kasadan dışarı fırlayan üç silahlı adam, daha ne olduğunu anlayamadan, Sungur tarafından hedef gözetilerek silah tutan ellerinden vuruldu. Yere değil, doğrudan tehdidin kaynağına, yani işlevsiz hale getirmek için atılan üç kurşun. Üçü de acıyla inleyip öfkeyle bağırırken, Sungur kasanın üstünden aşağı atladı. Adamlardan birinin yakasından tutup sarstı "Kadınları nereye götürüyorsunuz?"
Adam acıyla inlemeye devam ediyordu "Kimsiniz lan siz?" silahıyla diğer eline sıktı Sungur, fazla sabırsızdı. Adamın yakarışı bütün yolda yankılanırken adamı daha da sert sarstı "Nereye götürüyorsunuz lan? Tam adres ver?"
Adam cevap vermiş olmalı ki boynunu kırıp et yığını gibi köşeye fırlatmıştı. Diğer iki adamı da Serhat ile Atıf halletmişti. Üstümü çoktan değiştirdiğim için Ben de arabadan inip karşıya geçerek yanlarına ilerledim.
"Üstünüzü değiştirin, sizin için kan bulaştırmamaya çalıştım," diyordu Sungur, gözlerini cesetlerden kaçırarak. Çok düşünceliydi gerçekten; ölümlerinde bile kıyafetlerimizi düşünüyordu. Öldürdükleri adamların üniformalarını hızla alacaklardı.
Onlar bu işleri hallederken, ben nakliye aracının arkasındaki kasanın kapısına ulaştım. Kapının ardındaki manzara, kalbimi burktu. Kadınlar, kasanın bir tarafına birbirlerine yapışarak büzüşmüşlerdi. Hepsi sessiz, hepsi dehşete düşmüştü. Korku, gözlerinden damlayan, kurumuş bir gözyaşı gibiydi. Kim bilir nasıl korkutmuşlardı onları. Bu manzara, planımın ne kadar doğru olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Yaşları farklıydı, dilleri farklıydı, ama gözlerindeki korku aynıydı. Sessizliğin içinde sadece inlemeler ve arabanın dışındaki telaşlı hareketler duyuluyordu. Sungur çoktan rolüne bürünerek kolumdan tutmuştu, çaktırmadan "Macaristan Budapeşte" dedikten sonra beni sert sayılmayacak şekilde kasaya itmişti. Kendi kendimi yere atmak zorunda kalmıştım.
Macaristan'a gidiyorduk.
"Rahat durun!" Nakliye aracının arka kapısı üzerime kapanırken, zifiri karanlık ve benzin kokusu ciğerlerimi doldurdu. Sungur ve diğerleri üstünü değiştirmekle meşgul olduğundan kamyon hareketsizce duruyordu. Üzerimdeki dağılmış elbise ve dağınık saçlarımla ben de onlar gibiydim; kimsesiz, sessiz, kaderine teslim olmuş.
"Sakin olun," diye fısıldadım, sesimin titremesini engelleyerek. Bu görüntü fazlasıyla canımı yakmaya yetmişti "Her şey düzelecek."
Kadınlar, gözlerini bana diktiler. Birçoğunun gözlerinde umut kırıntısı yerine, sadece başka bir tehlike mi? sorusu vardı. Dışarıdaki o ani, şiddetli çatışma, onları yeni gelenlerin daha da acımasız olduğuna inandırmıştı.
Rusça aksanıyla konuşan, yirmili yaşlarda genç bir kadın, dehşetle fısıldadı: "Siz... siz kimsiniz? Onlar bize zarar verdi. Şimdi siz mi zarar vereceksiniz?"
"Kimse size zarar vermeyecek, ben her şeyi halledeceğim."Kucağımda duran küçük bir cep telefonunu gösterdim. "Bu, sinyal veriyor. Benim de bir ekibim var. Size zarar gelmesin diye, ben esir rolü yapıyorum."
Bu itiraf, üzerlerindeki etkiyi gösterdi. Şaşkınlık ve inançsızlık, yüzlerinde yer değiştirdi. Onların dünyasında böyle bir umut, hayal ürünüydü.
Genç kadın, bu sefer umutla ama kuşkuyla sordu: "Kurtarmaya mı? Ama neden? Siz kimsiniz?"
"Adım Nilüfer," dedim, kendi ismimin tehlike oluşturmasını istemeyerek. Görmemiş olabilirlerdi fakat haberler hızlı yayılırdı. "Dahasına gerek yok. Kurtulacağınızı bilseniz yeter." Gülümsedim, yüzümdeki tebessüm, bu zorlu koşullarda bile onlara bir sığınak oldu. "Şu andan itibaren ben esirim ve sizin hiçbir şeyden haberiniz yok."
Başlarını sallayıp onayladılar, yüzlerindeki tebessüm yavaşça silindi ve yerini gizli bir ittifakın ciddiyeti aldı. Artık aramızda, Sungur'un bile bilmediği, sadece kadınlara ait bir sır vardı.
Araba, motor sesi yükselerek hareket etmeye başlamıştı. Budapeşte'ye doğru, yeni ve tehlikeli yolculuğumuz başlıyordu.
****
13 saat süren gergin ve sarsıntılı bir sessizlik içinde geçti yolculuk. İlay, kasanın içinde, yanındaki kadınlara arada bir güven verici bakışlar atıyor, fakat çoğunlukla sessiz kalıp Sungur'un aracın önünden ilettiği telsiz sinyallerini dinlemeye odaklanıyordu. Hiç durmadan devam eden bu yolculuğun bitmesini iple çekiyordu. İyice bunalmıştı, bir de korkuyla olacakları bekleyen kadınları düşünüyordu. Artık varmalı, olmalı ve bitmeliydi her şey.
Arabanın hızı yavaşladığında, içeriye sızan ışık ve sesler aniden değişti. Lastiklerin pürüzsüz asfalta teması, Budapeşte'nin merkezine ulaştıklarını gösteriyordu.
Dışarıdaki sesler, kuytu bir yoldan çıkan uğultulu bir melodiye dönüştü. Korna sesleri, hızlı konuşan Macarca, İngilizce ve diğer dillerdeki turist gürültüleri, tramvayların çınlaması. Antiseptik benzin kokusu, yerini lüks kafelerden yayılan kahve ve taze fırın ürünlerinin kokusuna bıraktı.
İlay, içerideki karanlıkta bile gerginliği hissedebiliyordu. Karanlık ve iğrenç bir ticaret, Budapeşte'nin en hareketli caddelerinden birinde, turistik bir vitrinin arkasına gizlenmişti. Karanlık, gerçekten de ışığın en parlak olduğu yerde saklanıyordu.
Nakliye aracı nihayet, yüksek, paslı metal kapılarla çevrili, dışarıdan sıradan bir depo veya atölye gibi görünen bir yapının arka kapısında durdu. Burası, kadınların teslim alındığı Macaristan'daki genelevin teslimat girişi olmalıydı.
Aracın kapıları açılmadan önce, içeriden bir ses geldi. Macarca aksanlı, boğuk bir İngilizce "Kim var orada? Mal mı geldi?"
Sungur'un kalın, otoriter sesi cevap verdi "Evet. İstanbul sevkiyatı. Açın kapıyı!"
"Tamam. Malı içeri alıyoruz, hızlı olun!" Sungur'un kalın, otoriter sesi, lojistik lideri rolünü sürdürüyordu.
"İlay Hanım," diye fısıldadı genç kadın, Rusça aksanıyla. "Gitme."
İlay, hızla ona döndü. "Merak etme. Hepimizi kurtaracağım. Siz içeride güvende olacaksınız."
Kapının metal menteşeleri gıcırdayarak açıldı. İçeriye, şehrin parlak, sabah güneşi vurdu. Işık, içerideki kadınların gözlerini kamaştırdı.
Sungur'un yüzü göründü. Karan'ın adamının hantal üniforması içindeydi, yüzündeki ifade sert ve acımasızdı. Gözleri, içerideki kadınlara kısa bir an değdi, ama hemen İlay'a odaklandı. O anlık bakışta, rol ve gerçeklik arasındaki ince çizgi kayboluyordu. O anlık yeşil bakış, 'Yanındayım' diye bağırıyordu.
"Hadi, kalkın!" diye tısladı Sungur, elini uzatıp İlay'ın kolunu kaba bir hareketle yakaladı. Rolünü oynuyordu. Sert tutuşu, canını yakmıyordu ama bir esire davranması gerektiği gibiydi.
Diğer kadınlar korkuyla kıpırdamazken, İlay, kurban rolünü sürdürerek, Sungur'a zorluk çıkarıyormuş gibi davrandı ve sürüklenmeye başladı. Sungur'un sert tutuşu altından kurtulur kurtulmaz, İlay kendini hemen toparladı. Koridor, arka kapıdan çok daha temizdi; duvarlar koyu kırmızı ve zemin cilalıydı, ancak hava ağır, bayat parfüm ve ter kokusuyla doluydu. Burası lüksü taklit eden bir cehennemdi.
**
Bizi içeride, yaklaşık ellili yaşlarında, şişman ve takım elbiseli, kirli sarı saçlı bir adam karşıladı. Vücudunda, ucuz mücevherler parlıyordu. Yüzündeki ifade, soğuk bir muhasebecininkinden farksızdı.
"İstanbul sevkiyatı," dedi adam, Macarca aksanla ve tiksinti verici bir sırıtışla. Elinde bir tablet tutuyordu. "Gecikme var. Patronun bundan hoşlanacağını sanmıyorum, Boris."
Sungur, lojistik lideri 'Boris' rolüne hemen girdi. Sesi, öfkeyi taşıyordu. "Yol kesildi. Yeni güzergâh bulmak zorunda kaldık," tehditkâr bir tonda ekledi "Şikâyetin varsa, ilgili yerlere ilet. Benim kafamı şişirme burada. Şimdi, teslimatı yap."
Macar yönetici, Sungur'un bu üslubu karşısında kaşlarını çatarak bir adım öne çıktı "İleteceğim, muhtemelen işsiz kalacaksın." korkup yalvarmasını bekliyordu fakat Sungur ifadesiz kaldı. Adam ters ters, elindeki tablete dokunurken önce bana, ardından arkada gitmek için yalvaran kadınlara baktı. Benim sessizliğim dikkatini çekmiş olmalı ki tekrardan dikkatini bana verdiğinde yüzünde ilgili bir hayret vardı.
Sungur'un boynu anında kasıldı. Aramızdaki bir adımlık mesafede, onun öfkesi somut bir duvar gibi yükselmişti. Burnundan öfkeli bir nefes verdiği an, bedeni öne meyledecekken, Macar yöneticiye müdahale eden ben oldum. Sungur'un 'Boris' rolünden çıkıp, bir koruma içgüdüsüyle saldırması, tüm planı tehlikeye atabilirdi.
"Sorun mu var?" diyerek ondan önce, bizzat ben müdahale ettim. Sesim, bir esire göre fazla keskin, fazla cesurdu.
Yönetici, bu beklenmedik meydan okuma karşısında kaşlarını kaldırdı, ama yüzündeki pis sırıtış daha da genişledi. "İsteyerek gelmiş gibisin." Gözleri, üzerimdeki dağılmış elbisenin göğüs kısmında açılan düğmesindeydi.
Elimi oraya koyup düğmeyi hızla ilikledim. Tek gözümü arsızca kırparak, "Diyelim öyle, ne olmuş?" dedim ters tavırla.
Pişkin ifadeyle gülerek aynı şekilde tek gözünü kırptı. Vücudumu baştan aşağı tekrar süzdü. "Şanslısın, isteyerek gelenler ilk gecesini benimle geçiriyor."
Sungur'un vücudundan yayılan baskı o kadar yoğundu ki, odadaki ağır parfüm kokusu bile bastırılmıştı. Yönetici, Sungur'un göğsündeki büyük 'Boris' yamasını görmezden gelmeye çalışarak, tamamen bana odaklanmıştı. O an, Sungur'un sabrının sınırında olduğunu hissettim.
"Bu kadar yeter," diye kükredi Sungur. Sesi, demir bir kırbaç gibi şakladı. Bir an için 'Boris' değil, emrine karşı gelinmiş bir komutan gibi konuştu. "Teslimatın ne zaman yapılacağı umrumda değil, ama bu malın sahipsiz olduğunu sanma."
Yönetici, nihayet başını kaldırdı. Sungur'un yüzündeki ölümcül ciddiyet karşısında, pis sırıtışı yavaşça eridi. Sungur, Macar yöneticinin göğsüne işaret parmağını bastırdı. "Al şu teslimatı da işimize bakalım."
"Elbette, Boris. Sadece biraz... heyecanlandım."
Sungur, beni kolumdan yakaladığı gibi bir adım geriye çekti ve kadınların bulunduğu odaya doğru itmeye başladı. Yönetici, elindeki tablete bir şeyler yazarken, Sungur, Macarca yöneticinin kulağına eğildi.
"Atıf ve ben, içeride evrak işlerini halledeceğiz. Bir sonraki sevkiyat tarihi ve alıcı listeleri hemen hazırlanmalı. Patronun sabrı yok." Sungur, bilinçli olarak, o kritik bilgilerin nerede konuşulacağını yönetiyordu.
Beni odaya itti ve kapıyı hızla kapattı. Karanlık, üzerimize bir örtü gibi düştü. Kilit sesi duyuldu. Artık içerideydim. Sungur'un sesi, kapının hemen dışından, Macar yöneticiye son talimatları verirken boğukça duyuluyordu. Çok geçmeden kilit sesi tekrardan duyuldu ve kapı gıcırdayarak yeniden açıldı.
Sungur'un yüzü, loş ışıkta bir gölge gibi belirdi. Bu sefer yanında Atıf da vardı. İkisi de Karan'ın adamlarının üniformaları içinde, kapının önünde duruyorlardı.
Sungur, hiç kimseye bakmadan, sesi metal bir soğuklukla odayı kesti "Sen. Kalk."
Parmakları doğrudan beni işaret ediyordu. Rol gereği, bu ani seçilme karşısında korkuyla titremeliydim. Oysa içimde, nihayet hareket etme şansı bulduğum için büyük bir heyecan vardı.
"Ne oluyor?" diye sordu genç rus kadın, korkuyla fısıldayarak.
Sungur'un gözleri, gözlerime kısa bir anlığına kenetlendi. Bu bakışta, az önceki öfkenin yerini net bir talimat almıştı "Gel ve işini yap."
Kurban rolünden sıyrılıp ayağa kalktım. Yerdeki kadınların şaşkın ve korku dolu bakışları arasında, hızla kapıya yürüdüm. Kapının hemen dışında Pavel, kollarını kavuşturmuş, huysuzca bizi izliyordu.
"Boris," dedi Pavel, memnuniyetsiz bir tonda. "Yeni mal ile ne yapıyorsun? Onun şimdi hazırlık aşamasına geçmesi gerekiyor."
Sungur, elindeki sahte sevkiyat evraklarını salladı. "Bu kız, bir çok dil biliyor ve bütün kadınlarla iletişimi olan tek kişi. Evrakları ve alıcıların listesini de ezberlemiş. Patronun bu işlerindeki dağınıklığını biliyorsun. Bu işi hızlandırmak için onu kullanacağım." Sungur, iğneleyici bir ifadeyle devam etti "Yoksa bir teslimat gecikmesi daha mı yaşamak istiyorsun?"
Pavel'in yüzü bembeyaz oldu. Gecikme, Karan'ın gazabını çekmek demekti. "Pekâlâ, pekâlâ. Ofisimi kullanın. Ama gözüm üzerinizde haberiniz olsun."
Sungur, beni kolumdan tutarak, Pavel'in ofisine doğru sertçe sürükledi. Atıf, koridorda nöbet tutarak arkamızdan geliyordu.
Pavel'in ofisi, koridorun karanlığından daha parlak, ancak aynı derecede pis kokan bir yerdi. Masanın üzeri, Macarca ve Rusça yazılmış kağıtlar, kirli kahve fincanları ve küçük bir kasayla doluydu.
Sungur, beni masanın önüne itti. "Otur. Ve çeneni kapalı tut."
Sungur, 'Boris' olarak masanın arkasına yerleşti, sahte evrakları önündeki dağınık kağıt yığınının üstüne fırlattı. Atıf, kapıda durdu, dışarıdaki koridoru gözetliyordu.
"Üç dakikan var, İlay. Kameralar devre dışı." diye fısıldadı Sungur, yüzünü evraklara gömerken. Hemen harekete geçtim. Gözlerim anında masanın üzerindeki her detayı taradı. Pavel'in elindeki tablet masanın sağ köşesinde, bir klasörün altına sıkışmıştı. Tableti aldım. Ekranı kilitliydi.
"Bana bak," dedim, sesimi normal bir kurbanın panik sesinden biraz daha alçak tutarak. "Bunun şifresini bulmalıyız. Bu, sevkiyat listesi olabilir."
Sungur, başını evraklardan kaldırmadı. Sadece, cebinden çıkardığı küçük bir kağıt parçasını, elinin tersiyle masanın üzerinde bana doğru itti. "Gediz şifreyi kırdı bile, bu şifreyi gir." Hızla şifreyi girdim. Tablet açıldı!
Ekran, beklediğim gibi bir veritabanıydı:
Aylık Sevkiyat Sıklığı: Her ayın 1. ve 15. günü.
İsimler: 'Sevk Edilen Mal' listesinde, Rusça, Polonyaca, Ukraynaca isimler vardı.
Bağlantılar: En önemlisi, 'Alıcılar' sekmesi. Ortadoğu'dan gelen ödeme dekontları, Dubai, Katar ve Suudi Arabistan'daki belirli iş adamlarının isimleriyle eşleştirilmişti. Uluslararası ağ, beklediğimizden daha büyüktü.
Acente İletişimi: Sevkiyatın koordinasyonu, İstanbul'daki acente ile doğrudan Karan Soykan'a bağlı bir sekreter aracılığıyla yapılıyordu. Bu sekreter, düğümün kilit noktasıydı.
Hızla ekranın fotoğrafını çektim ve Gediz'e göndermek için hazırladım.
O sırada kapıda duran Atıf'ın sesi gerginlikle yükseldi "Pavel geliyor!"
Zaman dolmuştu. Tableti yerine bıraktım. Sungur, evrakları gürültüyle topladı. Masanın önündeki koltuğa, karşıma geçerek bahsettiğimiz evrakları inceliyormuş gibi gözükmeye çalıştık. Pavel kapıyı açıp içeriye girdi "Bitmedi mi hala?"
"Belgeler bitti ama kadınla işim bitmedi." aklında ne vardı? Bu da ne demekti şimdi?
Pavel'de benimle aynı soru havuzunun içindeydi "Ne demek istiyorsun?"
Pişkin ifadesiyle güldü Sungur "Duyduğuma göre bu mallardan bizde nasiplenebiliyormuşuz. Rahatlamam lazım. Anlarsın ya." Ne?
Pavel'in yüzündeki şüphe, yerini tiksindirici bir anlayışa bıraktı. Gözleri, Sungur'dan bana, benden de tekrar Sungur'a kaydı. Sungur, kendisini az önce tehdit eden o tehlikeli lojistik lideri değil, sadece hormonal bir hayvan gibi görünüyordu.
"Ah, anladım," dedi Pavel, iğrenç bir sırıtışla. "Demek onu beğendin ve o yüzden ben ona ilgi duyunca sinirlendin." Anladığını sanarak keyifle güldü "Elbette, Boris. Sen ve ekibin uzun yoldan geldiniz. Sizin için... hizmetten bir iyilik yapılabilir. Sana hemen bir oda ayarlayacağım."
Sungur'un aklındaki neydi anlayamıyordum, planda böyle bir şey yoktu. Ayağa kalktı. Yüzündeki ifade, hala roldeydi ama gözlerinin içi, 'sakin ol' diye bağırıyordu. Kafasının içinde dönenleri görememek yeterince stresliydi.
Pavel, telefonunda bir şeyler yazdıktan sonra Sungur'a anahtar uzattı "Sol koridorun sonundaki oda boş. Anahtarı al. Ama bir saatten fazla kalmayın."
Anahtarı aldı Sungur, ardından kolumu yakaladığı gibi "Gidelim" dedi. Bu tutuş, az öncekilerden daha sert, daha acı vericiydi. Rolü ne kadar sert oynarsa, Pavel o kadar az şüphelenirdi.
Pavel'in ofisinden çıktık. Sungur, beni sol koridorun sonundaki boş, loş bir odaya doğru sürüklerken, diğer kadınların olduğu odayı geçtik. Bahsedilen odanın önünde durduk. Kapıyı açtı, boş, tozlu bir odaydı. Beni içeri itti ve hızla kapıyı kilitledi. O anda, Sungur'un gözlerinde ne şehvet ne de pişkinlik vardı. Sadece bitirici bir kararlılık parlıyordu.
Kollarımı göğsümde bağlayarak ayağımla ritim tuttum, yüzüne ters ters bakarken alayla güldüm "Hayırdır? Operasyonun ortasında beni yatağa mı atacaksın?"
Çapkınca kıvrıldı dudakları, o da kollarını bağlayarak tam karşıma dikildi "Bunu kısıtlı zamana sıkıştırmak istemem. Başka zamana artık." başka zamana? Ben alayla söylemiştim ama o ciddi gibiydi. Ciddi olup olmadığını sorarsam saçma olurdu...istekli gibi
"Şimdi" telefonunu çıkardı, anında konuyu değiştirmişti "Elimizde şu an için yeterli bilgi var. Buraya birilerini yerleştireceğiz ki kontrolümüz altında olsun. Kadınları kurtarmak içinde başka bir planım var. Anlatacağım." şimdi anlatmasını istiyordum, ben o kadınlara bir söz vermiştim ve bilmek istiyordum.
Israr edeceğim sırada odanın kapısı çaldı, Sungur seri hareketlerle kapıya ulaşıp sorgulamadan açtı. Kimin geldiğini biliyordu. Atıf'tı gelen, uzattığı poşeti poşeti alırken, beklenmedik bir ses duyuldu "Ne oluyor orada?" Bu, Pavel'di. Sungur'un elindeki poşete dikkat kesilerek yanımıza kadar geldi. "Ne oluyor burada dedim?"
Sungur, poşeti kenara atıp adamı yakalarından tuttuğu gibi odanın içine savurdu. "Şu oluyor."
Atıf da içeriye girip kapıyı kapattı, silahını çıkarıp tek hamlede adamı vurmuştu. Silah sesi, küçük odada sağır edici bir gürültü çıkardı.
"Bunu neden yaptınız şimdi?!" dememe kalmadan, mekanda tiz siren sesleri yükselmeye başladı. Sungur eğilip, Pavel'in elinde sıkı sıkıya tuttuğu cihaza baktı. Cihaz, bir butondu.
"Kahretsin, alarmları devreye sokmuş!" diye tısladı Sungur. "Çıkalım hemen." Anlamsız bir karmaşaya sokmuştu beni. Yapılan eylemlerin amacı neydi şimdi? Her şey kontrol altında mıydı yoksa iyice kontrolden çıkıyor muydu anlayamıyorum.
Sungur, odanın camını hızla açtı. "Neco aşağıda bekliyor, in çabuk." Her şey fazlasıyla hızlı gelişiyordu. Söylediğini sorgulamadan yaptım. Pencereden dışarı sarkıp, çatıdan salınan halata tutunarak ikinci kattan aşağıya dikkatlice kaydım. Neco karşılamıştı beni, üstündeki ceketi uzattı giyinmem için. Alıp giyindim, boldu ve en azından üstümü kamufle ediyordu.
İçeriden bağırış sesleri yükselmeye başlamıştı. Koridorlarda panik vardı. Sirenler kulakları sağır ediyordu. Sungur ve Atıf da saniyeler sonra halattan indiğinde, gitmek için hazırdık.
"Hadi, arabaya!" diye emir verdi Sungur. Peşinden gidiyordum ama dehşet ifademi silemiyor, sorgulamadan duramıyordum. "Ne oluyor Sungur burada? Neden yaptın bunu?"
"Sorgulama İlay, bin arabaya. Anlatacağım."
"Bana emir verme!"
Ters ters baktı "Şu an mı gerçekten? Tartışalım mı? Sen adamı delirtirsin!"
Kendisinden haberi yoktu sanırım, "Sen zır delisin zaten!"
"Hadi oradan."
Kaçtığımızı fark eden adamlar arkamızdan sıkmaya başladığı sırada çoktan arabaya binmiştik. Sungur gaza basarak hızla gözden kayboldu. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki nefesimi tuttuğumun farkında bile değildim.
Ellerimle yüzümü kapatıp sertçe sıvazladım, kafam karmakarışıktı "Ne oluyor burada ne?" Beni delirtiyordu bu gizemli halleri "Hani bugün patron bendim, benden habersiz neden hareket ediyorsun?" Arkamı döndüm "Ayrıca Serhat ve Ömer nerede?"
"Alarm çaldığı an kadınları aldılar. Kamyonla geliyorlar." hala sakindi, sakin kalmaya devam ediyordu ve ben daha fazla deliriyordum. "Anlat artık."
"Sarmal." dedi direk, "Yeni örgütümüz hayırlı olsun."
"Ne saçmalıyorsun Sungur?" Yine nasıl planlar yapmıştı da bizi içine katmıştı acaba?
"Yaptığımız bu eylemleri kamufle ediyorum, yeni kurulmuş bir örgütmüş gibi hareket edeceğiz. Bu yapılanların şüphesini üzerimizden kaldıracağız ve yeni kurulmuş bir örgütün eylemleri gibi göstereceğiz. Pavel yüzümüzü gördü, bu yüzden onu öldürmeliydim ve not için. Cesedine bir not bıraktım. Orada örgütün ismi var ve yakında görüşeceğiz yazıyor. Kadınları onlar serbest bıraktı, Pavel'i onlar öldürdü." demesiyle bütün taşlar yerine oturdu, Sungur kafadan yeni bir örgüt kurarak bizi kamufle ediyordu.
Gerçekten zekice bir plandı ve bizi uzun süre kamufle ederdi. Sakinlikle arkama yaslandım, Sungur beni daha ne kadar şaşırtabilirdi? Tamam bitti, karmakarışık oldu dedikçe altından hep daha iyisi çıkıyordu ve şaşırtıyordu.
"İkna oldun mu patron?" Demesiyle alayvari ifadesine bir yumruk geçirmek istedim "Olmak istemezdim ama oldum." Sıkıntılı bir nefes verdim "Gerçekten beni deli ediyorsun! Deli!" Gülmekle yetindi, cevap vermedi ve keyifle gülmeye devam etti.
🌕🌕🌕
Türkiye'ye gelmiştik, Pars çoktan ameliyatını olup eve gelmişti bile. Gayet iyiydi, olayları dinleyince keşke orada olsaydım diyerek başımızın etini yese de bir dahakine onun patron olacağını söyleyince susmuştu.
Lilia kardeşiyle beraber kendi evine geçmişti. Abimin hafızası hala yerinde değildi. Lilia'dan defteri alıp yarın gidecektim yanına. Kadınları bırakmıştık, artık özgürlerdi ve ben yine hapsolmuştum zihnimin içine.
Yarın, genelevden aldığımız bilgilerle hareket edecektik, yeni bir gündü ve ben bu geceyi kendim için ayırmak istemiştim.
Pars ve Sungur odasındaydı, beni ise uyku tutmamıştı. Salona inip açtığım kırmızı şarabı kadehime koydum, şarap şişesini de alıp ağır adımlarla koltuğa oturdum. Ağlamaktan ve acı çekmekten yorulmuştum, birazda unutmak istiyordum. Belki de sonsuza kadar.
Acılarımı düşünmeden bir gece geçirmek istiyordum, sadece kendimi düşünerek ve hareket ederek. Kendim için bir şey yapmak istiyordum. Bencilceydi ama bu becilliğimin suçunu sarhoşluğuma atabilirdim.
Bir süre boş boş bakarak bir şişe şarabı bitirmiştim. Çok sık içmezdim ve beni anında çarpardı. İkinci şişeyi açarken merdivenden gelen adım sesleriyle başımı kaldırıp gelene baktım, Sungur'un güzel çehresini görünce gülümsedim. Şarap şişesini açmaya çalıştım yine "Hoş geldin." Bu iki kelimeyi söylerken bile zorlanmıştım. Tek şişeyle mi cidden?
"Ne yapıyorsun?" Yanıma oturdu, elimdeki şişeyi aldı ve tek hamleyle açtı, kadehime koydu. Şişeyi kenara koyup arkasına yaslandı "Kırmızı şarap ha?"
Kadehi alıp arkama yaslandım "Sever misin?"
"Hiç denemedim."
Kapanmak üzere olan gözlerimi açık tutmak için kaşlarımı kaldırıp indirdim, dudaklarımı büzdüm "Sebep? Tadı güzel."
Bu halime gülerek bana doğru döndü ve yan oturdu koltuğa. Dirseğin koltuğun başlığına koyup çenesini eline koydu "Denerim belki bir ara."
"Dene dene, güzel gerçekten."
"İnanıyorum sana, güzeldir."
Başımı salladım usulca "Güzel...güzel unutturuyor."
"Neyi?"
"Acımı" başımı kaldırıp sağ omzuma eğdim "Eskiden sonsuza kadar unutmak isterdim ama şu an sonsuza kadar unutmak istemiyorum."
"Neden?"
"Çünkü bir sürü sebebim var. Abim..." Başımı sol omzuma eğdim "Pars...ve" gözlerimi gözlerine çıkardım "Sen." İnci dişlerini gözler önüne sererek güldü, önüme düşen saçımı tutup baş parmağıyla severek kulağımın arkasına sıkıştırdı. Hıçkırmaya başladım. Ah bir de bu vardı, sarhoş olunca sürekli hıçkırırdım ve hiç hoşlanmazdım.
Hıçkırışımla Sungur'un güzel gülüşü büyüdü, çehresi aydınlandı ve ben hıçkırığımı da sevdim.
Aklıma düşen mantıksız bir soru yiyip bitirdimeye başladı beynimi, sormam gerekiyordu. Eminim ki ayıkken çok utanacaktım ama merak ediyordum. Çok merak ediyordum ve onu öpmek istiyordum şu an.
Elinin tersiyle yanağımı belli belirsiz okşarken ne kadar yakışıklı göründüğünü bilmiyordu.
"Şu an ne kadar güzel olduğunu biliyor musun?" Demesiyle kalbim dört nala ona koşmak istedi. Onu istiyordu.
Gülümseyip yanağımı okşayan eline bastırdım elimi, ayıkken yapabilir miydim emin değilim ama daha çok dokunsun istiyordum.
"Teşekkür ederim."
Avucunu çevirip koydu yanağıma "Etme, gerçekleri söylediğim için teşekkür etmene gerek yok."
Ne diyeceğimi bilemedim, zihnim allak bullaktı ama tek soru netti. Nasıl soracağımı bilemedim, neden sormak istediğimi de bilemedim. Ben sadece onu istiyordum şu an.
"Dün, Karan Soykan benim için istisna dediğinde sinirlenip bir şey demiştin hatırlıyor musun?"
Sessizlikle düşündü bir süre, anımsamış olmalı ki kaşları çatıldı "Evet de? Babama nasıl sinirlenirsin diye kızacak mısın? Ya da küfür ettim diye?" Demesiyle güldüm, yanlış anımsamıştı.
"İstisnanı sileyim demiştin ama ondan önce başka bir şey diyecektin ve burada istisna benim." Dediğimde düşmüştü jeton, gözler büyüdü, bu beni güldürdü. "Yani sen beni silmek mi istiyorsun yoksa-"
Yüzünü bir anda yüzüme yaklaştırınca burunlarımız çarpıştı, eli hala yanağımdaydı ve dudağının bir tarafı çapkınca kıvrıldı, ılık nefeslerimiz karışıyordu, burnuma çalınan kokusu bütün bedenimi alarma geçiriyordu.
"Sarhoş İlay fazla edepsizmiş."
Ne demiştim sanki? Kaşlarımı olabildiğine çattım "Soru sordum ne dedim sanki?"
Öyle mi dercesine güldü "Beni soyuyor gibi bakıyorsun İlay."
Yanağımı eline bastırdım, sıcaklığı iyi gelmişti "Asıl edepsiz sensin, sevmek mi istiyorsun diyecektim ve ben hiç öyle bakmam."
"Hıı" dedi inanmayarak "Öyledir."
Omzularımı silktim "Sen soruma cevap ver."
Burnumun ucunu öptü "Seni içimde var edip sevmek istiyorum İlay." Duyduğum cümleyi idrak etmem zordu, olmamalıydı ama zordu. Kalbim ise anında almıştı mesajı, ona koşuyordu. Onun olmak istiyordu.
Alt dudağımu ısırıp güldüm, elini tutup kalbimin üstüne koydum. Hızlı atıyordu "Kalbim sana koşuyor."
Gözlerinin parıldadığına şahit oldum, bana bakarken hep parlardı, içimi aydınlatırdı ama bu sefer başkaydı.
Başını usul usul salladı "Bana koşuyor." Dişlediğim dudağıma değdi yeşil gözleri, yaktı kavurdu bir nevi. "Başka ne istiyorum biliyor musun?"
Alık bir ifadeyle kaldırdım kaşlarımı "Ne?"
"Kırmızı şarabın tadına bakmak." Gözlerime izin alır gibi baktı, vermemek ne mümkündü. Zihnim ellerimi yönlendirerek yapışmıştı yakasına, kendime çektiğim gibi eli başımın arkasına yerleşti. Dudaklarımızı birleştirdik.
İçtiğim kırmızı şarabın yakıcı tadı, Sungur'un dudaklarında, teninde ve nefesinde bambaşka bir şeye dönüştü. Önce nazik, keşfedici bir öpücüktü bu. Sanki ikimiz de bu anın gerçek olup olmadığını test ediyorduk. Dudaklarının yumuşaklığı, kendi dudaklarımın acıyan hassasiyetiyle birleşti.
Sungur'un eli, başımın arkasından nazikçe saçlarıma dolandı, parmakları saç diplerimde gezindi. Bu dokunuş, öpücüğümüzü daha da derinleştirdi. Dudakları, benimkilerde hafifçe geziniyor, her temasında içimdeki ateşi körüklüyordu. Şarabın verdiği sarhoşluk, onun varlığıyla katlanarak arttı. Gözlerim istemsizce kapandı.
Nefeslerimiz hızlandı, kalp atışlarımız aynı ritmi tutturmuştu sanki. Öpücüğümüz yoğunlaştıkça, Sungur'un diğer eli belimi kavradı ve beni kendine daha da çekti. Artık aramızda hiçbir boşluk kalmamıştı. Bedenlerimiz, koltuğun dar alanında birbirine yaslanmış, ısımız birbirine karışmıştı.
Dudakları, benim dudaklarımdan ayrılmadan, yavaşça boynuma doğru kaydı. Narin öpücükleri tenimi yakarken, ürperdim. Parmak uçlarım, onun yakasına daha sıkı tutundu. Dünya dönmeyi bırakmış, zaman durmuştu. Sadece onun dudaklarının tenimdeki hissi, nefesi, kokusu vardı.
Sungur, nefes almak için boynumdan ayrıldığında, alnını tekrar alnıma yasladı. Gözleri kapalıydı ama derin, sarsıcı nefesleri kulağıma doluyordu. Sarhoşluktan dönen başım ve kalbimin atışı, tüm benliğimi ele geçirmişti.
"İlay..." diye fısıldadı, sesi boğuk, şehvetle doluydu. "Sana aşığım."
Bu iki kelime... Sadece itiraf değil, bir teslimiyet yemini gibiydi. Artık sadece bu anın, onunla olmanın tutkusuna teslim olmak istiyordum. Her şey o kadar hızlı, o kadar yoğun gelişmişti ki, bir sonraki adımı düşünmek bile imkânsızdı. Tek istediğim, onun kollarında kaybolmaktı.
Sungur'un kollarını boynuna doladım, onu kendime daha da yaklaştırdım. Sadece biz vardık.
Ellerini yavaşça sırtımdan yukarı doğru kaydırdı. Öpücük, bu kez daha acil, daha talepkârdı. Sanki zamanları kalmamış gibi, dudaklarımız tekrar birbirine yapıştı. Kırmızı şarabın lezzeti artık tamamen yerini bizim tadımıza bırakmıştı.
🌕🌕🌕🌕🌕
Sonraki bölümde görüşmek üzeree
🎀
Yorumlar