14.BÖLÜM
- ozgemcakirci
- 2 Eki 2025
- 14 dakikada okunur
Bu aralar hayatımda farklı deneyimle yaşıyordum, eğlenceli olduğu kadar yorucu olduğunu da inkar edemem. Mesela fındık, benim burada ne işim var dedittiriyordu ama bir yandan da heyecanlandırıyordu. Yinede sabahın altısında kalkmaya gerek var mıydı? Hiç sanmıyorum.
Yataktan ilk kalkan Dicle olmuştu, merakla etrafa bakındığını görünce bende başımı kaldırıp etrafa baktım, ne arıyordu? “Kızlar Ayça nerede?” Deyince farkındalıkla baktım etrafa.
Gece herkesin yatağını yapmıştık, onun örtüsü bıraktığım gibi duruyordu. Yatakta oturur pozisyona gelip gerinerek vücudumu esnettim. “Gece hiç gelmemiş gibi duruyor.”
“Gerçekten.” Dedi Leyla panikle “Kendine bir şey yapmış olmasın.” Hala yatmaya devam eden Eda bizden tarafa dönerek rahatça esnedikten sonra cıkladı “Onun derdi kendiyle değil, Efil’le. Kendine bir şey yapacağını sanmıyorum.”
Yine de emin olamazdık “Ben bir çıkıp bakacağım.” Dediğim gibi kapıyı açıp odadan çıkmıştım. Dün gece onları dinlediğimizi görmüşse eğer gururu incinmiş olmalıydı. İçeriye girmemişti ama belki de camdan görmüştü. Ofladım, salonu aşıp çardağa gitmek için mutfağın kapısını açtığım gibi içeriye bir adım atmıştım fakat sonrası gelmemişti.
Herkes mutfakta bir işin ucundan tutuyordu, tam anlamıyla herkes buradaydı. İçeriye adım attığım an herkes bana dönmüş uğultu kesilmişti. Şöyle bir sorun vardı ki bu gürültüyü mutfağa adım atana kadar nasıl duymamıştım?
“Aniy!” babaannemin nidasıyla irkilerek ona döndüm “Bu ne hal kızım?” başımı indirip şöyle bir üstüme baktım, ne vardı halimde? Üstümde askılı tişört, altımda da dizimden bir karış yukarıda şort pijama. “Böyle mi yatıyorsun sen geceleri?”
Babaanneme çevirdim bakışlarımı, ne var der gibi bir tonda “Evet, pijama işte.” Dedim. Selin yengemde beni destekledi “Şalvarla mı yatsın kız anne?”
Sağ ol be yenge, helal olsun. Karşımda, elinde çaydanlığı tutan Oflaz’a döndüm. Gözleri sorgularcasına bacaklarımdaydı, ne düşündüğünü merak ediyordum. Ardından gözleri diğerlerine kaydı, özellikle Cenk’e baktığını gördüm. Cenk ise babaanneme bakıp gülüyordu. Kimse ilk defa bacak görmüyordu ya, Cenk’te Oflaz’ın kuruntusuydu demek ki.
“Bak iyi dedin onu,” diyen babaannem bana doğru gelince geri çıkarak ona yol açtım “Benimle gel Efil.”
“Tamam da nereye?”
“Belli ki böyle eksik paçalı donlar getirdin sen, sana kıyafet vereceğim.” Kıyafet mi verecekti? “Babaanne bütün valizim şortla dolu değil. Uzun da getirdim ben.”
“Hah.” Diye bir nida döküldü dudaklarından, beni alaya alıyordu “Fındık için vereceklerimi giyersin.” Aksini kabul etmeyecekti değil mi? Tamam bu sefer kimseyle inatlaşmayacağım, versin kıyafet. Ne kadar kötü olabilir ki?
“Oflaz oğlum sende gel, boyum yetişmez.”
“Tabi nene.” Hemen de peşimize takılmış, yanımdaki yerini almıştı. Halime gülerek çapkınca göz kırpınca uyarmak maksadıyla gözlerimi açıp babaannemi işaret ettim. Baş parmağını kaldırıp onaylasa da çapkın bakışları sürdü. Bu halleri aşırı keyif veriyordu.
Babaannemin odasına girdik, büyük gardrobunun kapağını açıp en üst rafı gösterdi “Oradaki mavi hurç.”
“Emredersiniz!” Oflaz’ın boyu bu kadar uzun muydu ya? Tek hamlede hurcu tuttuğu gibi çekmişti. Küçük sanmıştım ama kocamandı. İndirip yatağa koydu. Babaannem fermuarını açacaktı ki Enis abi “Babaanne bakar mısın?” deyince homurdanarak “İki saniye bensiz yapamıyor bunlar da.” Demişti. Canım babaannem ne de çok sever bizi. “Efil, bunun içinden beğendiklerini al. Oflaz, sende geri yukarıya koy oğlum.”
“Tamamdır nene, işine bak sen.” Babaannem minik ama hızlı adımlarıyla odadan çıkarken bende hurcun fermuarını açmakla meşguldüm. “Neden böyle çıktın ki odadan?” ters ters baktım “İç çamaşırlarıyla çıkmışım gibi tepki vermeyin, pijamam bunlar. Ayrıca..” fermuarı bırakıp bedenimi ona çevirdim “Ayça akşam odaya gelmemiş, ona bakmak için aceleyle çıkmıştım. Gece sizi dinlediğimizi görmüşse eminim gururu incinmiştir.”
“Ben içeriye girmeden hemen önce çardaktan bahçeye inmişti, görmüş olamaz.” İçim rahatlamıştı resmen. Beklemediğim bir hamlede bulunarak ellerini yanaklarıma koyup kaldırdı başımı, yüzündeki çocuk sever şapşal ifadesiyle “Çok tatlısın.” Ellerimi ellerinin üstüne koyup yanaklarımı kurtardım, arkama dönüp odanın dışında biri var mı diye kontrol ettim. Ortalık yerde böyle hareketler yapmamalıydı.
“Oflaz, hareketlerimize dikkat edelim. Kimse bilmesin.”
“Neyi?” dedi pişkin sırıtışıyla “Sevgili olduğumuzu mu?” Kollarımı göğsümde bağlayarak en ifadesiz yüzümle başımı iki yana salladım “Hayır, sevgili değiliz.”
“Eee.” Dedi sitemle “Aramızdaki kirvelik durumunu mu öğrenmesinler?” elimin tersiyle koluna vurdum gülerek “Saçmalama, şu an flört ediyoruz. Biraz daha tanımamız gerekmez mi birbirimizi?”
“Sevgiliyken tanışılmıyor mu?” göz devirip hurcun fermuarını açtım “Neyse ne, kimse bilmesin. Annelerimiz kavgalı, öğrenirlerse iyi şeyler olmaz diye korkuyorum."
Elini alnına koyarak asker selamı verdi “Emredersiniz, hem ne demişler? Uzun ilişkinin sırrı ne olursa olsun eşine evet demektir.” İşte şimdi tam not almıştı. “Aferin,” dedim onaylayan gülümsemeyle “Hızlı öğreniyorsun.”
“Havada karada suda kaparım.” Dedi saniyelerde ben hurcun içindeki kıyafetlerle yüzleşiyordum. İçinden bir tanesini parmaklarımın ucuyla kaldırıp tam anlamıyla yüzleştim “Bu ne?”
Yatağa oturup tam odak yüzüme, şaşkın ifademe bakarak “Şalvar.” Demişti. Ben bilmiyordum çünkü değil mi? Hurca geri fırlattım “Ben bunu giyemem.”
“Sebep?”
“Hayatımda hiç giyinmedim.”
“Herşeyin ilki vardır, şalvar giymekten mahrum kaldım demezsin.”
“İnan bana.” Dedim en net sesimle “Hiç dert etmem. Fırlattığım şalvarı kaldırıp bana doğru tuttu “Nesini beğenmedin? Burada herkes bunu giyiyor.”
“Çok çiçekli, bol yani ayağa dolanan cinsten, hiçbir anlamı yok. Neden bu kadar büyük mesela, fındıkları toplayıp bunun içine mi dolduracağım?”Şen kahkahası doldurdu odayı, başını geriye atıp gülerken memnuniyetsiz bakışlarımı ona çevirdim. Komik hiçbir şey yoktu.
Başımı hayır anlamında kaldırdım “Yok, ben eşofmanlarımdan giyerim.” Gidecekken bileğimden yakaladı “Defileye gelmedik ya, hem diğerleri de bundan giyecek. Rahat da, niye diretiyorsun anlamadım.”
Bileğimi elinden kurtarıp ona döndüm, ellerimi belime koyup gözlerimi kısarak sorgular bakışlarımı ona çevirdim. “Sen niye bu kadar ısrarcısın? Çok beğeniyorsan kendin giyinebilirsin.”
“Sadece sende nasıl duracağını merak ettim, yakışacağına eminim ama buraya ne kadar uyum sağlayabileceğini de merak etmiyor değilim.”
“Sana şunu net söyleyeyim. Sağlayamam, yeşilliği severim, ağaç çimen, iki nefes çek ciğerlerin oksijen görsün bitti. Gerisi pek benlik değil.”
İnatlaşmamı bekliyordu sanırım, açık açık söylememe şaşırmış gözüküyordu. “Tamam o zaman, ısrar etmeyeceğim.” Bence de ısrara hiç gerek yoktu.
Yataktan kalkıp hurcun fermuarını çekecekken odanın dışından gelen Ayça’nın sesiyle sessiz birkaç adımla kapıya ulaşıp kendimi göstermeden dinledim. Yaptığım ayıptı ama dün gece zaten ipin ucu kopmuştu.
“Evet nene, geçen yıl baya fındık toplamıştım.”
“Hatırlamaz mıyım kızım? Şimşek gibiydin. Maşallah elinden de her iş geliyor.”
“Sağ ol nene, ben geç kalmadan üstümü değiştireyim.”
“Tamam değiştir gel. Oflaz indirmişti hurcu, oradan seç bir şeyler.”
“Tamam nene.”
Hemen arkamı dönüp sessiz ama hızlı birkaç adımın ardından hurcu yukarıya koymaya çalışan Oflaz’ın kolunu tuttum. “Hemen indir onu, hemen.”
“Ne oluyor Efil?” haklı olarak şaşırmıştı çocuk. “Yatağa koy hemen.” Anlamasa da dediğimi yaparak yatağa koydu, Ayça odaya girmeden fermuarını açabilmiştim neyseki. Az önce fırlattığım şalvarı ve uzun kollu, tam olarak yaşlı işi olan bluzlardan da bir tane aldım. Ayça’da sessizliğini koruyarak bir şalvar ve bir bluz alıp odadan çıktı.
Oflaz, giden Ayça’nın arkasından bakıp ardından bana çevirmişti meraklı gözlerini, kollarını göğsünde bağlayıp yukarıdan bakışlarıyla mesken altına aldı beni “Ne oldu bir anda? Neden giyinmeye karar verdin? Şalvarı şortun üstüne geçirirken Oflaz kolumu tuttu “Ne yapıyorsun? Yanımda giyindin sanacaklar, odanda giyin.” Haklıydı, bir hırsla ne yaptığımı bilememiştim.
“Haklısın.” Çıkarıp omzuma astım, hurcun fermuarını kapattım, bu süre zarfında Oflaz bir an olsun çekmemişti gözlerini üzerimden “Kapıda ne duydun da fikrin değişti?”
“Bu seni hiç alakadar etmez canım, hadi bunu çıkar da kahvaltıya gel.” Başka bir şey demesine fırsat vermeden odadan çıkıp kaldığım odaya girdim. Babaannem Ayça’yı övmüştü ‘Elinden her iş gelirmiş’ hadi canım, benimde elimden her iş gelir! Bunları da giyerim ayrıca, ne vardı ki şalvar giyinmekte?
Farkındaydım bu saçma bir kıskançlıktı ama kendime mani olamıyordum, Oflaz beni seviyordu, gerisinin önemi olmamalıydı. Oflayarak şalvarı giyindim, gerçekten kendime inanamıyorum.
Hazırlandıktan sonra kahvaltı için salona girdim, Emre yine hiçbir anı es geçmeden bütün köyü ayağa kaldıracak sesiyle “Oo abla!” demişti. Herkesin ilgisi bana dönünce gülümseyip sofrada bırakılan boşluğa oturdum. Emre’nin yanında olması iyi olmuştu.
“Ne güzel olmuşsun Efil.” Dedi babaannem “Çok yakışmış.”
“Yaa.” Dedim samimi olmasına özen göstererek gülümsedim “Ben de çok beğendim babaanne.”
Oflaz ile aramızda iki kişi vardı ‘Öyle mi’ dercesine gülünce işaret parmağımı dudaklarıma bastırıp fark etmesinler diye dudağımın üstünü kaşıyormuş gibi yaptım.
“Bu kadar çok beğendiysen alalım birkaç tane abla, sürekli giyersin.”
“Yaa tabi tabi Emreciğim.” Ensesinden tutup kendime çektim, artık susması gerekiyordu “Biraz daha konuşursan o güzel kafanı ısırır koparırım Emre.”
Mesajı aldığını belli ederek başını salladı, bu konu çok uzamadan kahvaltıya döndüğümüz için mutluydum.
Hızlıca yaptığımız kahvaltının ardından dedem, amcam ve yengemleri tarlaya götürdüğü için mutfağı toparlama işi biz kızlara kalmıştı. Onları bırakıp geri dönene kadar vaktimiz vardı. Kızlar iş yaparken ben kenarda durmuş diğerlerini izliyordum, böyle durmak rahatsız hissettirdiği için “Ben ne yapayım?” dedim. Dicle makineyi boşaltıyordu, Leyla’da boşaldıktan sonra makineye bulaşıkları yerleştirecekti. Eda, salonu ve mutfağı süpürecekti. Ayça ise çardaktaki kurumuş kıyafetleri toplayıp süpürecekti.
Leyla, elinde deterjan ve süngeri bana uzattı “Ocağı silsen yeter.” Onaylayan mırıltılarla uzattıklarını aldım. Deterjanın üstünde yağ çözücü yazıyordu, baya kimyasal bir şeye benziyordu. “Eldiven var mı?” Leyla ve Dicle bana bakıp güldüler, yanlış bir şey mi söylemiştim? Dicle “Sanmıyorum, babaannemin eldiven kullanmadığını biliyorum ama anneme sorayım istersen.”
“Boşver ya hallederim ben.” Peki dercesine omzunu silkip işine devam etti. Ocaktaki demirleri kaldırıp kenara koydum, deterjanın başlığı spreyli olduğundan bir adım geri çıkıp kollarımı uzattım, böyle sıkarsam bana sıçramazdı. Tam sıkmaya hazırlanmıştım ki Oflaz’ın “Efil.” Diyen telaşlı sesini işitince istifimi bozmadan, elimde silah gibi tuttuğum deterjanla beraber ona doğru dönüp ateş edecekmiş gibi bir izlenim vermiştim. Dikkat çekiyorum, deterjan ile.
Halime uzun diyebileceğim kadar bakıp ellerini teslim olur gibi kaldırdı “Lütfen bağışla.” Hemen role girmesi güldürmüştü, Dicle ve Leyla’da gülerek bizi izliyorlardı. Deterjanı tezgahın üstüne koydum. “Bağışladım hadi.” Dedim alayla fakat o ciddiyetle bana yaklaştı “Ben gerçekten diyorum, özür dilerim.” Anlayamadığım için anlamsız bakışlarım kısa süreliğine Leyla ve Dicle’deydi. Onlar da bilmediğini belirtmek amacıyla dudak büzdüler.
Oflaz’a döndüm, bana yaklaştığı için bir adım geri çıktım, kalbim korkuyla öyle atıyordu ki neredeyse ağlayacaktım. Ne yapmış olabilirdi ki? “Ne için özür diliyorsun?” Onun kötü bir şey yapmayacağın öyle inanmıştım ki kendimi asla affetmezdim.
“Annem gelmiş.”
Bir süre algılayamadım, annem gelmiş mi demişti o? Beklediğim gibi cevap vermediği için sevinsem mi yoksa beni böyle gerip aklıma kötü şeyler getirdiği için sövsem mi bilemedim. Gözlerimi kapatıp rahat bir nefes verdim. “Kızdın mı?” diyordu nazikçe, evet kızmıştım.
Gözlerimi aralarken “Gerizekalı.” Dedim dişlerimin arasından, tezgahın üstünden süngeri ve deterjanı aldım. Süngeri sıkıp sinirimi atmak için almıştım, işe yaramazsa deterjanla onu nakavt edebilirdim. “Aklıma kötü şeyler getirmeden söyleyemez miydin?”
“Ne sandın ki?” dedi safça, bu noktada Leyla ve Dicle’den de “Gerçekten salak bu çocuk.” Yorumları gelince daha da sinirlenmiştim, çünkü bir nokta da haklılardı. Ne düşündüğümü anlamış olmalı ki kaşları çatıldı ciddiyetle “Saçmala Efil, sana duygularım net dedikten sonra nasıl o güzel aklından böyle saçma düşünceler geçebilir.”
“Sen böyle gelene kadar geçmiyordu zaten aptal.” Daha annesinin burada ne işinin olduğu konusuna gelememiştik bile. Sadece bir gün huzurlu hissetmek istiyordum.
Mutfak kapısından “Kızlar işiniz bitmedi mi hala, gideceğiz.” Diyen Oflaz’ın annesi girmişti, gözlerimiz buluştuğu an beklemeden çekip gelerek ocağa baktı “Şu ocağın haline bak.” Elimdeki süngeri ve deterjanı alıp kendisi temizlemeye başlamıştı. Bu gerçekten yaşanmış mıydı? Beni görmezden gelerek yapacağım işi elimden almış, laf söylemeyi de eksik etmemişti.
Kimseye bakmadan hızlı adımlarla mutfaktan çıkmak için yürüdüm. Açılan mutfak camının sesinden sonra annesinin “Ayça kızım.” Diyen sesini, ardından da saniyesinde “Ayşe ablam!” diyen Ayça’nın sesini işittim. Mutfaktan çıkınca adımlarım durdu, geriye bakmak istemedim, bana inat yapıyordu değil mi?
“Efil, iyi misin?” başımı kaldırıp kimin seslendiğine baktım, Doruk’tu. Cenk ile koltukta oturmuş sohbet ediyorlardı, ikisinin de şüpheli bakışları üzerimdeydi.
Salonun girişinde durduğumu yeni fark ediyordum. “Sıkıntı yok, hava çok sıcak. Ondan dolayı biraz-“
“Efil.” Oflaz arkamdan gelmiş karşıma geçmişti “Dinler misin?” şu an ne dinlemek ne de konuşmak istemiyordum “Bana biraz düşünmem için müsaade eder misin? Şu an sinirliyim, pişman olacağım şeyler söylemek istemiyorum.” İkilemde kalmıştı, bir süre düşündükten sonra başını onaylar anlamda sallayınca buruk bir tebessümle karşılık verdim, yanından geçip kaldığım odaya girdim.
….
Yaklaşık yarım saat sonra tarlaya gitmek için evden çıkmıştık, pat pat denilen bir arabaya binmiştik. Üç tarafı çevrili sadece arka tarafa bakan yeri açıktı. O kadar değişik ve gürültülü bir arabaydı ki bununla gitmenin çok da güvenli olduğunu düşünmüyordum. Yine de insanlar yıllardır bunlarla gidip geliyorlardı, güvenli olmasa tercih etmezlerdi diye düşünüyorum.
İçinde de kenarlardaki tahtalardan başka oturacak yer yoktu, yere örtü serip oraya da oturulmuştu. Kızlar yukarıdaki tahtalara oturdu, kalan yerlere erkekler oturacaktı. Oflaz direk yanımdaki boşluğa oturmuştu bile. Aramızda geçen bakışmalarla sessizliğimizi korumaya devam ediyorduk. Araba çok sarsarak gittiğinden bana doğru kayıyor sonra kendini geri çekiyordu.
“Doruk,” dedi Cenk gayet nazik sesiyle, onlar örtünün üstünde yan yana oturuyorlardı “senin gayet güzel bir işin varken kafede oturmak yerine neden fındık?”
“Yevmiyesi güzel.” Kafe gayet güzel işliyordu, paraya mı ihtiyacı vardı ki? “Hem yevmiyesi güzel olup hem de böyle bir ortamı bir daha nerede bulabilirdim?” şimdi anlaşılmıştı.
“Tamam da.” Dedi bu sefer Cenk sitemle “Neden beni de peşinden sürükledin? Bu sıcağın altında asfalt bile erimişken nasıl fındık toplayabiliriz?”
Cenk’in sırtına elini koydu Doruk “Abartma Cenk.” Hayretle gözlerini açtı Cenk, ciddi olamazsın der gibi bakıyordu “Abartmak mı? Arabaya binmeden önce ayakkabımı zor söktüm asfalttan.” Ayakkabısını çıkarıp altını önce Doruk’a sonra hepimize gösterdi. Gerçekten de ayakkabının altı zift gibi siyahtı, asfalta mı yapışmıştı?
Mert, elini burnuna kapattı hemen “Hemen giyin onu yoksa sıcaktan değil kokudan bayılacağız.”
Cenk, ayakkabıyı Mert’e doğru fırlattı “Al bakalım kokuyor mu? Ben her gün yıkıyorum ayaklarımı.
Bir eliyle burnunu kapatıp diğer eliyle kucağına düşen ayakkabıyı parmak uçlarıyla tuttu Mert “Bunu daha hevesli birine test ettir. Benim burnum fazla hassastır.” Ayakkabıyı geri fırlatınca bu sefer Cenk’in başına çarpıp arkasında bağdaş kurmuş oturan Ömer’in kucağına düştü. “Rahat durun artık. Fazla sarsarsanız patpat yan yatar ve şanslı değilsek yol kenarından uçarız.”
Emre, dehşete düşmüş bakışlarını önce bana çevirdi ardından Ömer’e döndü.. “Şanslı olduğumuz kısmı söylesen daha iyi olmaz mıydı?"
Bu noktada Oflaz sessizliğini bozdu "Kendisi felaket tellalı olduğu için iyiden çok kötüyle ilgilenir."
Ömer'in omzuna okkalı bir tokat geçirdi Eda, Ömer'in feleğinin şaştığına eminim "Lan Eda, omzum çıktı."
"Ağla bir de Feriha. Sen avukat değil misin? Herşeye iyi tarafından bakıp paraları ceplemen gerekmiyor mu?"
Gözlerini kısarak yargılayıcı bakışlarıyla ezdi geçti Eda'yı, Ömer. "Dolandırıcı mıyım kızım ben?"
Omuzlarını kaldırıp bilmiyorum dercesine dudaklarını büzdü Eda "Ben bilemem canım, sadece bir çıkarım."
"Yanlış çıkarım, canım. Sen uslu uslu otur, büyüklerin işine karışma."
Eda yüzünü ekşitip dil çıkardı "Haspam."
Onların aralarındaki çekişme devam ederken fısıldaşarak konuşan Emre ve Mert'e çevirdim gözlerimi, Emre'nin elinde telefon vardı, hararetli hararetli ne konuştuklarını merak etmiştim doğrusu. "Sizde iyi ikili oldunuz." İkisi de başını kaldırıp bana avel bakışlarıyla bakınca güldüm "Olmadınız mı, ne bakıyorsunuz?"
"Ciddi bir planlamanın içindeyiz abla."
"Neymiş?" Dedim merakla, bakalım nasıl saçma bir planlamaydı?
"Özel." Hemen nasıl özelleri olabilirdi ki?
Leyla, Emre'nin yanında oturduğu için elindeki telefona rahatlıkla bakmış, göz devirip bana dönmüştü "Akşam tabu oynamayı düşünüyorlardı, kartlarımız olmadığı için uygulamayı indirip kelimelerle ilgili ipucu geliştiriyorlar. Kazanabilmek için." Ciddi anlamda birbirlerine benziyor olmaları şaka gibiydi. Mert ile Emre kardeş olsa anca bu kadar iyi anlaşabilirlerdi.
Emre hayal kırıklığı barındıran gözlerini Leyla'ya çevşrdi "Leyla abla niye ele verdin? Sana güvenmiştim, yanımda olmanı sorun etmemiştim."
"Hile hurdayla kazanacaktınız, sizinle aynı takımda olmasam bunu bilerek yenilgiyi kabul edemezdim."
"Beni köşeye çekip söyleseydin hemen bunun sözünü verebilirdim."
Gökay araya girdi "Boşversene, akşam oyun oynayacak halin bile kalmayacak, ezberlediğin kelimeleri unutacaksın."
Mert alay edercesine küçümser bakışlarla güldü "Abartma, o kadar da yorucu değil."
"Değil mi?" Dedi Ömer inanamayarak, bu tepkiden sonra bir Mert anısı patlardı bence. Tahmin ettiğim gibi devam etti. "Geçen yıl fındığa gittiğimiz ilk gün yorgunluktan fındık ağacının gövdesinde uyuya kalmıştın, seni uyandırmaya çalışınca da ne kendini ne de bizi hatırlamadın bir süre."
"Sus lan, güneş çarpmıştı o zaman. Fındıkla alakası yoktu."
Bu sefer Ayça araya girdi "Anam ağladı, bu fındıkları dikenin de bulanında diye başlayarak kurduğun cümleleri be çabul unuttun?"
En sonunda pes etti Mert "Unutmadım be unutmadım, tamam yorucu. Siz niye hep beni ortaya meze ediyorsunuz?"
Gökay, Mert'in dizine dostane şekilde vurdu "İnsan sevdiğiyle uğraşır kardeşim."
Bu yanıttan hiç memnun olmamıştı Mert "E o zaman gelin ağzıma sıçın."
.......
Yoğun sohbetli, orta seviye tartışmalı ve bol kahkahalı yolculuğumuzdan sonra sonunda tarlaya gelmiştik. Düz değil, hafif eğimi olan bir tarlaydı. Önce kolay seviyeden başlasak olmaz mıydı?
Kızlarla beraber kovalarımızı ve çuvallarımızı aldık. Erkeklere gelmelerini işaret edince hepsi harekete geçmiş, Oflaz yine yanımdaki yerini almıştı. Yanımda olması güven veriyor, iyi hissettiriyordu.
Dicle neden çağırmıştı anlamadım, merakla beklerken söze girdi "Fındık toplamanın tadı yarışma yaparak çıkar. Her sene yaptığımız gibi en az toplayan ile en çok toplayan yemeğe çıkar, hesabı da en az toplayab öder."
Mantıklı gelmemişti "Herkesin yemeğe çıkması, en az toplayanın ödemesi gerekmez mi?"
Cevap Leyla'dan geldi "Bu bir gelenek, her yıl böyle yaptık. Hem herkesin hesabı fazla gelebilir, iki kişi daha iyidir." Hala mantıklı değildi ama üstelemedim, sonuçta gelenekmiş. Bana mantıklı gelmeyebilirdi.
Dicle'nin "O zaman başlıyoruz!" Demesiyle herkes bir yere dağılmıştı. Uzaktan gelen Ayça'yı görünce nereden geldiğini merak etmiştim, yarışmadan haberi yoktu yani.
"Efil." Oflaz'ın sesini işitmemle ona döndüm, ne var dercesine kaldırdım kaşlarımı "Efendim?"
"Hadi gel, şurada daha çok fındık var." Onaylayarak peşinden gittim, ondan uzak durmak istemiyordum. İçimde kırgınlık vardı ama bu konuda onun bir suçu yoktu. O hep yanımda durmayı tercih ediyordu, annesini gördüğü gibi özür dilemek için yanıma gelmesi bunu işaret ediyordu.
Önünde durduğumuz ağaçtaki fındıkları toplayıp kovasına koymaya başlayınca aynı şekilde kovamı doldurmaya başladım. Beş dakika süren sessizliğin ardından ilk bozan Oflaz olmuştu, "Seni etkilemek istemem ama sormadan duramayacağım, düşünmen bitti mi? Ne düşündüğünü, söyleyeceklerini merak ediyorum."
Öyle tatlı, çocuk gibi konuşuyordu ki öpesin geliyordu. Hafif bir tebessümle salladım başımı "Evet düşündüm. Şöyle ki" hala fındık toplamaya devam ediyorduk "Olan biten hiçbir şeyde senin kabahatin yok sadece annenin, babaannemin, aile büyüklerinin Ayça'ya böyle kızları gibi davranması moralimi bozdu. Ayça seni seviyor, ailende onu seviyor."
Bu noktada onun bir şey demesini istedim, iyi kötü, içimi rahatlatacak bir şey.
İstediğim gibi de oldu "Bunların hiçbir önemi yok Efil, ben seni seviyorum. Sen gizleyelim dediğin için anneme Ayça ile aramızda bir şey yok demekten ilerisine gidemiyorum. O da benim gönlüm boş diye uzattıkça uzatıyor. Sen müsaade ettiğinde herşeyi konuşacağız."
Beni sevdiğini sürekli rahatça dile getiriyordu, bu çok iyi hissettiriyordu fakat bir de onun tarafından düşününce ben daha cevap bile vermemiştim. Saçma kıskançlıklar peşindeydim.
"Sana hala cevap verememiş olmama takılmadan hala beni sevdiğini söyleyebiliyorsun."
Fındık toplamayı çoktan bırakmıştık, içten bir tebessümle yaklaştı. Gözleri, gözlerimi sevgiyle sarmalarken ağzından çıkacak her kelimeyi deli gibi merak ediyordum. "Duygularım senin vereceğin cevaba göre şekillenmeyecek, netim. Seni seviyorum, bu kadar."
Artık emindim, bu ne yarabandı ne de haksızlıktı ben onu seviyordum. Sessizliğimden dolayı devam etti "Senden de hemen cevap beklemiyorum, köyde olduğumuz sürece senin güvenini kazanacağımı söylemiştim. Ha şimdi ha dört yıl sonra hiç fark etmiyor, eninde sonunda beni isteyeceğini biliyorum."
"Hadi ya." Dedim yükselerek "Nereden biliyor muşsun? Benim bilmeyip senin bildiğin ne var?" Yanağımdan makas alıp güldü "Seninle ilk karşılaştığımız zamanlar olmalıydı, binadan girerken 'Allah'ını seven üstüme polis atsın.' demiştin. Ben üstüne atlamaya gönüllüyük yavrum olmaz mı?"
Kahretmesin, utançtan başımı kuma gömebilirdim. O söyleyene kadar böyle bir cümle kurduğum aklıma gelmemişti ama söylediği an gözümün önünde canlandı. Polisin önünde kurduğum cümleye bak!
"Ama bakalım." Dedim pişkin gülüşümle "O polis" elimle onu işaret ettim "Bu polis mi?"
Anında kaşları çatıldı, yüzü gerildi. "Tabi ki o polis" kendisini işaret ederken takdim eder gibi ellerini yukarıdan aşağı indirmeyi de eksik etmedi "Bu polis." İşaret parmağıyla yüzünü çevreledi " Hayatında böyle yakışıklı bir surat görmemişken kurduğun cümlelere dikkat et, çarpılabilirsin."
"Asıl sen" onun gibi işaret parmağımla yüzümü çevreleyerek işaret ettim "Böyle güzel, nadide bir parça görmemişken kendini övmeyi kesmelisin." Mest olmuş gibi gözleri parıldayınca neredeyse uçacaktım.
"Haklısın." Hemen kabullenmişti! "Bundan sonra tek kendimi değil ikimizi de öveceğim, çünkü insanlar bizim kadar nadide parça olan bir çift görmemişlerdir." Bir sn sadece bana odaklanacak sanmıştım, yanılmışım. Gülüşüme engel olmadım, gerçekten bizim kadar zır deli nadide bir çift bulamazlardı.
Yakınımızdan gelen alkış sesiyle, sesin geldiği yöne döndük, fındık ağaçlarının arkasından Mert ve Emre çıktı, ikisi de yüzünğ ekşitmiş alkışlayarak gelmişti.
"Kusacağım." Dedi Mert "Bu ne iğrenç bir muhabbettir, siz buna flört etmek mi diyorsunuz yoksa baştan aşağı ilişkiniz bu mu?" Bir elini benim bir elini de Oflaz'ın omzuna koydu "Benden size tavsiye bu iğrençlikle fazla yürümez, başlamadan bitirin."
Oflaz anında elini Mert'in ensesine ses gelecek kadar sertçe koyup kendisine çekti. Düzlük bir alanda olmadığımız için her an yuvarlanabilirlerdi.
Alınlarının arasında az mesafe kalmış, birbirlerine bakıyorlardı. Oflaz'ın ciddiyetinin yanında Mert'in avel bakışları sönük kalıyordu.
Oflaz "İyi dileklerini duyamadım kardeşim." Deyince Mert hızını alamamış "Allah bir yastıkta kocatsın." Diyerek fazlasıyla geleceğe dönük dileklerde bulunmuştu.
"Bana konuşma fırsatı vermeden cevabı yapıştırdı ya bu yüzden seviyorum eniştemi."
"Emre, kimsenin hiçbir şeyden haberi olmayacak. Bu tabiri kullanıp durma lütfen." Onaylayınca Oflaz'a döndüm
"Bırak çocuğu da toplamaya devam edelim lütfen, yeterince oyalandık."
Dediğimi yaparak bırakmıştı ama Mert sanki inadına yapıyormuş gibi son kozunu kullanmıştı "Şu hale bak, Lütfen prensesi ile mağara hobiti gibiler."
"Lan Mert!"
Sonrası kovalamacaydı.
....Bir saat sonra
Hava o kadar sıcaktı ki içimde terin vücudum boyunca aktığını hissediyordum. Bluzumun koluyla alnımı silip hala beraber toplamaya devam ettiğimiz Emre, Mert ve Oflaz'a döndüm "Of hem çok sıcak hem de bu fındık dallarından toz düşüyor hep."
Mert bir anda nereden çıkardığını anlamadığım mangal yelpazesini uzatınca sorgular bakışlar attım. Oflaz benden önce davrandı "O ne lan, ne işi var onun yanında?"
"Sabah evden çıkarken merdiven altında gördüm, hemen aldım. Rüzgar yapmak için kendisine doğru salladı "Kendimi yelleyecektim ama yengemize feda olsun."
"İyi ver bakalım, ben benim hanımı bir yelleyeyim." Benim hanımı yellemek mi? Oflaz uçma ya, bir yavaş ol. Hiç freni yoktu.
Mert'in elinden alacakken Emre almaya yeltendi fakat Mert hemen dört kolla sarılıp engel oldu. "Ver biraz ya." Dedi canım kardeşim beni hiç düşünmeden. "Nefes alamıyorum."
Mert bu fikre hiç olumlu bakmadı "Bırak lan, bununla nefes aldırmadan tokatlarım seni."
"Abla." Dedi Emre ' bak görüyor musun?' dercesine Mert'i işaret ederek "Sana Mert abi beni hortumla boğmaya çalıştı derken gülmüştün. Şimdi ne yapacaksın?"
"Merak etme." Dedim kendimden emin en net sesimle fakat hafif alaycıl tebessümle "Ciddi olduğunu düşündüğüm an nefesi kesilen Mert olur zaten."
Bahşeder gibi iki elinin üstü de yelpazeyi uzatıp başını eğdi Mert "Saygılar yenge."
Yelpazeyi verdikten sonra Emre'nin koluna vurdu. "Seninle de sonra görüşeceğiz." İkisinin atışması, çocukca tavırları o kadar komikti ki akşama kadar oturup onları izleyebilirdim. Aslında şu an fındık toplamak dışındaki herşey beni cezbedebilirdi.
...Saatler sonra
Hava kararmak üzere olduğundan toparlanmıştık, çuvalları buradaki kulübeye koyacağımızı söylemişlerdi ama öncelikle kimin ne kadar topladığına bakacaktık. Doldurduğumuz her çuvala isimlerimizi yazmıştık, sıra saymaya gelmişti. Bu işte grubumuzun adil abisi Enis abiye kalmıştı. Dedem yine bizden önce amcam ve yengemleri götürdüğü için o gelene kadar vaktimiz vardı. Nedendir bilmem Ayça'da onlarla gitmişti. Düşünmek istemiyordum.
Çuvalların hepsini ayırdıktan sonra herkes kendi çuvallarının yanına geçmişti ama sıkıntı vardı, ben bu kadar fındık toplamış olamazdım, tam olarak on çuval vardı. Sormak için Oflaz'ı aradım ama ortalıklarda yoktu, halbu ki buraya beraber gelmiştik, ne ara gözden kaybolmuştu?
"Herkesin 4-5 çuval arası, Efil'in on çuval! Alkışlayalım kendisini!" Alkış sesleri yükselince söylemek için kesilmesini bekledim.
Sesler kesilince "Ama ben-" diyecek olmuştum ki Dicle tarafından susturulmuştum "Bekle şimdi en az toplayan açıklanacak."
Enis abi "Sırada en az toplayan tembeli açıklamakta. Kendisi bugünün yüz karasıdır!"
O sırada Oflaz kulübeden elinde kovasıyla çıkmıştı, Enis abi de onu görünce "Oflaz Şahinoğlu." Demişti. Ama bu da mantıksızdı, ben on çuval topladıysam onun yirmisi olmalıydı.
"Kovasında bir adet fındıkla gelerek günün tembeli oldu! Efil'e yemek ısmarlamaya hak kazandı."
Benim jeton ciddi anlamda köşeliydi, hemde sayamadığım kadar çok köşeli olmalıydı. Bunların sabahtan beri planı bizi yemeğe çıkartmak mıydı?
Oflaz'a baktığımda onaylar nitelikte çapkın gülümsemesiyle tek gözünü kırpmıştı.
Bu kadar plana programa gerek var mıydı? Yemeğe çıkalım dese zaten çıkardım ama yine de böyle düşünüp planlar yapması uğraşması içimde değişik hislere yol açıyordu. Daha önce hissetmediğim şeyler.
Herkes kendi çuvallarını kulübeye taşımak için uğraşırken Oflaz yanıma gelmiş benim çuvallardan birini kaldırıp sırtına atarken, bir yandan da gözlerini benden ayırmadan şarkı mırıldanıyordu.
"Nereye gideyisun kız sallana sallana
Giresun güzelisun öyle dediler bana."
Yorumlar