top of page

13."VİCDAN SANCISI"

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 6 Ara 2025
  • 33 dakikada okunur

KUYTU

 

"VİCDAN SANCISI"

 

 

 

Lana Del Rey-Cinnelamon Girl

 

 

 

Nefes almak..

İnsan yaşamını nefes almadan devam ettiremezdi fakat çok nadir, gerçekten nefes aldığını hissederdi. Huzurla aldığı nefesler sayılıydı ve ben 27 yıllık hayatımda ilk kez nefes aldığımı hissediyordum.

 

Günlerden 25 Kasım 2020, saat 13.45 ve ben 27 yaşımda ilk kez nefes aldığımı hissediyordum.

 

Boran uyandı.

 

Aldığım her nefese bedel bir haberdi, uyuyamadığım her gece, uyandığım her sabaha, attığım her adıma, düşündüğüm her ana bedeldi.

 

Boran uyandı.

 

Peki sen söyle abi, değdi mi? Beni serbest bırakırken bu cehennemde kalmana değdi mi?

 

Sen söyle İlay Soykan, sen orada hayatına bakarken abini burada bırakmana değdi mi? Çabasızlığına değdi mi? Abin kanlar içinde kapına gelirken senin o gün iç bunaltına isyan etmene değdi mi?

 

Hissettiğim bütün nefesler boğazıma takıldı, vicdanımın yükü yeniden dile gelmişti. Her an konuşurdu da mutlu olduğum anlarda nefesimi tıkamaya yemin etmiş gibi hiç susmazdı.

 

Ah o vicdanımı söküp atabilsem...

Atar mıydım ki? Bir o vardı bana unutturmayan, bencil aklım egosuna yenik düşer de yaptıklarını zihnimin en ücra köşesine atarsa vicdanım vardı bana hak ettiklerimi söyleyen.

 

Atamazdım, konuşmasına ihtiyacım vardı. Hak ettiklerimi söylemesine, yaşatmasına ihtiyacım vardı.

Ama şu an değil, lütfen şu an değil.

 

Pars, arabayı Lilia'nın olduğu hastaneye çekti "Ben şu ilik nakliyle ilgili görüşeceğim, siz Boran'ın yanına gidin."

 

"Tamam, sen işine bak." Sungur arabadan inip ön taraftan dolanırken Pars bir şeyler arar gibi yüzüme bakıyordu. "İyi misin?"

 

Genzimi hafifçe temizleyip başımu usulca salladım "Elbette iyiyim, abim uyandı."

 

"Ee.." dedi anlayışla tebessüm ederek "Sorun ne o zaman?"

 

Alt dudağımı büzdüm bilmem der gibi "Korkuyorum." Sesimin titremesine mani olamadım, uğraşmadım da aslında. Pars'ın yanında ihtiyacım yoktu.

 

Dudaklarını birbirine bastırıp burnundan sıkıntılı bir nefes verdi. Sürücü koltuğundan inip arka kapıyı açtı, beklemeden beni kendisine çekip kollarını sarınca başımı omzuna koyup bende kollarımı sardım. Eli saçıma gitti hemen. "Bir ömrü kendini suçlayarak geçirdin İlay, hayatına bakmanı isteyen oydu. Sende doğru yoldan ilerleyip geri dönmek istiyordun zaten. İntikam almak istiyordun. Öyle de oldu, yanlış olan bir şey yok."

 

Gözümden akan damla yaşı engellemeden burnumu çektim "Geç kaldım."

 

"Kalmadın, son görevimizden sonra zaten gidecektik. Olana çare bulamazsın. Canın yanar ama keşke demektende öteye gidemezsin. Bu da seni yıpratır." Saçımı okşamayı bırakıp omuzlarıma koydu ellerini, kendisinden uzaklaştırıp yüzüme baktı abi edasıyla "Kendin için, işin için, geleceğin için ve şu an dan itibaren abin için kendini yıpratamazsın. En başta buna hakkın yok."

 

"O nedenmiş? Neden hakkım yokmuş?"

 

Gözleri ön koltukta oturan, dikiz aynasından dikkatle bizi izleyen Sungur'a kaydı. Dudakları ağır ağır kıvrılırken imalıydı "Şu herife bak, dağ gibi adam. Ne yapsın yıpranmış kadını? Dışarıda ki hatunlara kayacak gözleri sonra."

 

Böyle bir şey konuşmuşlar mıydı ki? Yoksa Pars kafasından mı uyduruyordu? Ne yani bu kadar çabuk kalabilecek bir göze mi sahipti? Oyardım.

 

"Konu nasıl bana geldi?" Hayret doluydu sesi Sungur'un, inkar etmemişti.

 

Kaşlarımı kaldırıp gözlerimi kısarak Sungur'a döndüm, Pars'ta delici gözleri benimle buluştu. Artık delici değil vereceğim tepkiyi merak ederek bakıyorlardı.

 

Dudağımın bir tarafını imayla kıvırdım, "Bende yıpranmamış kadın seven adam bulurum. Nesli tükenmedi ya."

 

Kaşları, bu ne demek şimdi dercesine çatıldı. Çenesini avuçlayıp ovalarken ağzının içinde bir şeyler homurdanıyordu, anlamıyordum.

 

"Neyse ben gideyim, Boran'a selam söyleyin."

 

Ağzı kulaklarına varmak üzere kapattı kapımı, ortalığı karıştırmayı çok seviyordu değil mi? Ortamın havasını dağıtmak, beni güldürmek için yapmakla beraber yokluyordu resmen. Bir taşla iki kuş. Kurnaz herif.

 

Camını açtı Sungur, keyifle gülerek el sallayan Pars'a ters ters "Söylemiyoruz gel kendin söyle, uşağın mı var?" Demişti.

 

Omuzlarını silkti Pars "Pekala, söyleme. Geleceğim zaten."

 

Elini gelme dercesine salladı Sungur "Ya da gelme lan, bir süre gelme sen."

 

"O dediğin olmuyor maalesef, İlay'ı alana promosyon Pars bedava."

 

Sinir bozukluğuyla güldü Sungur, "Görüşürüz o zaman promosyon Pars."

 

"Görüşürüz 2. Adam."

 

"Bu ne demek şimdi?"

 

"Ben daima birinciyimdir." Bana göz kırpıp Sungur'a kocaman gülünce, Sungur camını kapatıp homurdanmasına devam etti.

 

Gülerek, gözden kaybolana kadar ardımızda bıraktığımız Pars'a baktım. Ardından dikiz aynasından Sungur'a çevirdim gözlerimi. Onlarda böyle cilveleşiyordu anlaşılan. Bütün kasvetli havam dağılmıştı ister istemez.

 

Sık sık bana bakarak gözlerimizi birleştiriyordu, konuşacak gibiydi fakat ne diyeceğini de bilemiyor gibiydi. "İlay." Dedi en sonunda, ciddi fakat sakin ses tonuyla. Dinlendiriciydi ses tonu, günlerce konuşsa dinlerdim. Kafamdaki sesleri susturuyordu. Bunu şu an fark etmiştim.

 

"Efendim?"

 

"Kendini yıpratmana gerek yok," Pars'ın dediğine atıfta bulunarak sorguya çekeceğim sırada cümlesine devam ederek beni afallattı "beni yıpratabilirsin."

 

Aptallaştım bir anda, söylediğini algılayamadım. Ne demek istiyordu? Şaşkınlıkla kaldırdım kaşlarımı "Anlamadım?"

 

"Kendine zarar verme," tane tane konuşuyordu "yıpratma, yorma. Beni istediğin gibi kullan." Gülümsedi içtenlike, yeşil gözleri kısıldı "Kimse böyle bir hizmet sunmaz, değerimi bil."

 

"Neden böyle bir şey yapayım ya da yapıyorsun?"

 

Yolun izin verdiği kadar uzunca bir süre baktı yüzüme, aklından geçenleri tam anlamıyla söylemiyordu. Kafasında dönenler başkaydı ve söyleyip söylememek arasındaydı. Derince nefes verdi "Bir şeyi de sorgulamadan kabul edemez misin?"

 

Kollarımı bağlayıp arkama yaslandım "Edebilirim ama tercihim değil," tek kaşımı kaldırıp başımı iki yana belli belirsiz salladım "Peki sen daha açık konuşamaz mısın?"

 

"Ne duymak istiyorsun?"

 

"Aklından geçenleri."

 

"Kafamın içini görsen hiç merak etmezdin."

 

"Çok mu karışık?" Oflayarak düşürdüm omuzlarımı "Benimki de öyle, görsen kendini unutursun. Seninki de kendimi unutacağım kadarsa kalsın. Merak etmiyorum." Benim karışıklığım bana yeterde artar bile.

 

"Aksine," deyişiyle arabayı sağa çekti, gözlerimiz dikiz aynasında buluştu. "Kendinden sıkılacağın kadar sen varsın içimde." İşittiklerimi algılamam saniyeler aldı, bedenim karıncalanmıştı. Her kelimesinde hissettiklerinin duygu yoğunluğu tenime nüfuz etmiş ve karıncalandırmıştı. Kalbim onun kalbiyle bütünleşmek ister gibi göğsümü dövüyor, ona koşmak istiyordu.

"Merak etmezsin dememin sebebi buydu."

 

Gözlerimi hep deniz mavisi olarak düşünürdüm, çevremdekiler de denizle bağdaştırırdı ama ben Sungur'un yeşillerini gördükten sonra onun ormanına gökyüzü olmak istemiştim. O da benim altımda hayat veren bir orman olsun istemiştim.

 

Gözlerimiz birbirinden kopmadı, çekmek istemiyordum ama verecek bir cevabım da yoktu. Birbirimizden etkilendiğimiz aşikardı, artık inkar etmiyordum ama bu nereye kadar gidecekti böyle?

 

"Bu yüzden." Dedi sessizliği bölerek "Beni istediğin gibi kullan, yıprat, küfret, vur ama kendine bir gram zararın olmasın." Benim kendimden başka kimseye zararım yoktu ki, o dediği imkansızdı. Benim zararım kendimeydi ve hep böyle kalacaktı.

 

"Ben..." Yutkundum, dilim damağım hep kurumuştu. Dilimin ucuyla dudaklarımı ıslattım "Benim zararım kendime Sungur, sen beni boşver. Gerçekten."

 

"Boşveremem, abinin uyandığına sevinemeden korkuya büründün." Gözlerim doldu, yüreğim ezildi. Daha fazla devam etmemeliydi.

"Böyle yaşanmaz." Demesiyle ilk firariyi verdi gözlerim, başımı eğip ellerimi yüzüme kapattım ve ağlamaya başladım. Daha fazla tutamadım kendimi. Halbu ki dün gece de çok ağlamıştım, yine Sungur'un yanında. Ve yine hareketsizce bekleyecek sandık fakat kapının açılma kapanma sesi geldi.

 

Saniyeler içinde solumdaki kapı açıldı, ağırlıkla hareketlendi koltuk ve kapı kapandı. Kendine has kokusu burnuma doldu, ciğerlerime doldurdum hemen. Dün gece ağlarken yaptığım gibi.

 

Bileklerimi tuttu usulca, istemesem de kolaylıkla yüzümden ayırdı, yüz hizama eğilerek gözlerime baktı acı çeker gibi kırıştırmıştı yüzünü "Gizlemene gerek yok, ağlaman gerekiyor ve ağlıyorsun. Bunun için de cezalandırma kendini."

 

Bunun için de cezalandırma kendini.

 

Yüzümü tekrar eğeceğim sırada parmakları çenemi tuttu nazikçe, başımı eğmeme izin vermedi. Gözlerimden akan yaşları takip etti bir süre, ben gözlerimi gözlerinden çekemeden ağlamaya devam ediyordum.

 

Ağlayışıma daha fazla dayanamayarak verdiği solukla kapattı gözlerini. Çenemdeki parmakları gevşedi, geri çekileceğini anlayınca bir anlık gafletle kollarımı boynuna sardım. Hangi düşünceyle neden yaptım bilmiyorum, iki saniye fazla düşünsem yapmazdım belki ama ihtiyacım olan tek şey buymuş gibi hissetmiştim. Sarılınca anladım ki öyleymiş. Burnuma çalınan kokusunu çekip ciğerlerimi doldurdum, ağlamıyordum ama gözlerim dolu doluydu. Biraz olsun iyi gelmişti.

 

Kolları beklemeden bedenimi sardı, kollarının arasından küçücük kalan bedenim, her anlamda zarar görmeme engel olan bir zırh giyinmiş gibiydi.

 

Burnunu saçlarıma gömüp çektiği derin nefesle benden bir şey kalmayacak sandım, içine hapsolacağım sandım ve bu beni biraz olsun korkutmadı. Kısıtlanmaktan nefret eden beni bir an olsun korkutmadı bu fikir. En azından huzurlu olurdum.

 

Ne kadar süre böyle kaldık bilmiyorum, bıraksalar günlerce kalabilirdik belki de. Sessizlik içinde ona sarılmak... Her anlamda iyi hissettirmişti.

 

İlk ayrılan bendim, kollarımı boynundan çekerken o da gevşeterek geri çekildi. "Daha iyi misin?"

 

"Hıhım, teşekkür ederim. Ağlamadan çıksaydım muhtemelen abimin yanında ağlardım ve onu üzerdim."

 

Önüme düşen tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı gülümseyerek, elini geri çekerken parmaklarının tersini yanağıma sürttü "Kimseyi üzmüyorsun, üzmeyeceksin de." Şu an ne derse evet diyecek kadar duygu sarhoşuydum.

 

İşaret parmağını burnumun ucuna dokundurdu, göz devirip gülümsedim. Gözleri dudaklarıma kaydı, şükredercesine gülüşümü izleyip o da güldü. "Sonunda."

 

Gülüşüm istemsizce büyüdü, asıl olmak istediğim kişi buyken ne kadar farklıydım. Hayat insanı döve döve ne hale getiriyordu.

 

Kapıyı açıp indi "Abini daha fazla bekletmeyelim." Deli gibi görmek isterken çıkamamak daha da harap ediyordu, görmek istiyordum. Sarılmak, gözlerine bakmak, abim demek istiyordum. Her şeyden ve herkesten saklamak istiyordum onu.

 

"Gidelim." Arabadan indim, beraberce binaya girdik. Abimin olduğu kata çıktık, ona doğru attığım her adımda gözlerine bakabilmenin, konuşabilmenin heyecanını taşıyordum yüreğimde. Beni nefessiz bırakacak bir heyecandı ve buna da değerdi.

 

Revirin kapısına gelince durup soluklandım, ellerimi birleştirip dudaklarıma bastırdım. Abim uyandı.

 

ABİM UYANDI.

 

Bu süreçte ellerini cebine koymuş yatışmamı bekliyordu sessizce Sungur. Daha fazla beklemeden kapı kulbunu kavradım, aşağı indirip araladım.

 

Abim uyandı!

 

Göz göze geldiğim kişi yılların hasretiyle yanıp tutuştuğum, özlemden kavrulduğum, haftalardır uyanmasını beklediğim abimdi.

 

İnanamıyorum abim sonunda uyandı!

 

Her şeyi geride bırakmak istercesine hızlı adımlarla koştum yanına, ağrıları olabilirdi dikkat etmeliydim ama dayanamadım, sarıldım. Kollarıma sığabilecek kadar zayıf olması burnumu sızlattı. Vücuduna çok dikkat ederdi, spor yapar, sağlıklı beslenirdi. Eski halinden eser yoktu, hemde hiç yoktu.

 

"Abi uyandın, şükürler olsun."göğsüm balon gibi şişiyor hızla iniyordu, aldığım nefesler yetmiyor, burnumun direği sızlayarak gözlerimi zorluyordu. Göz yaşlarım tükenmek bilmiyordu. "Şükürler olsun uyandın." Kollarını bana sarmamasıyla içim burkulsa da belli etmemeye çalıştım. Burkulmak değildi aslında, yerle yeksan olmuştu içimdeki dünya ama sen bilme abi, hak ediyorum ben bunları.

 

Uzaklaştım, bacaklarının yanındaki boşluğa oturdum "Nasıl hissediyorsun kendini? Ağrın var mı, canın yanıyor mu?"

 

Gözlerime anlamsızca bakan kahve gözler abime aitti, yabancılıkla bakıyordu. Yabancı gözlerle bakıyordu... Hayır hayır, olamaz hayır.

 

Sungur'da gezindi gözleri, tekrardan bana indi. Konuşmadan önce boğazını temizleme gereğinde bulundu. Yıllar sonra ilk defa duyacaktım sesini, o gün hariç.

 

"Kimsiniz?"

 

Hayır, hayır bu olamaz. Hayır beni unutmuş olamaz. Saçmalık, saçmalık beni unutamaz. Bunu da hak etmedim lütfen, her şeyi hak ettim sayarım ama bunu hak edemem lütfen. Lütfen olmasın.

 

"Ka-" konuşamayacağımı anlayınca yutkunup derin nefes aldım, sakin olmam lazım. Sakin olmam lazım, sakin... "Kardeşinim." Yatağın üstündeki eline elimi uzattım, dokunmadan elini çekti ürkekce. Bu hareketiyle afalladım, ona zarar vereceğimi sanmıştı.

 

Boğazımdaki yumru büyüdü, göğsümde kor alevler öyle yakıyordu ki canımı, sönecek gibi değildi, söndürebilecek gibi de değildim. "Korkma, ben... kardeşinim abi. İlay Soykan'ım. Minik kardeşim derdin hani, ben sana asla zarar-"

 

"Soykan?" Gözleri korkuyla büyüdü, iki elini de hızla göğsüne çekti, ayaklarını da öyle yapmıştı ve canı acımıştı. Yüzünü acıyla buruşturdu, benim canım yandı ifadesiyle. Dudaklarının arasından kısık bir inilti döküldü. "Soykan." Dedi ardından tükürür gibi "Soykan hayır, hayır. Soykan olmaz! Soykan olmaz!" Başını delirmiş gibi iki yana sallamaya başlayınca kalbim korkuyla çarptı.

 

Ne yapacağımı bilemiyordum, ne yaklaşabiliyordum ne uzaklaşabiliyordum. Ellerimi havaya kaldırdım "Abi hayır, Soykan yok. Lütfen Soykan yok. Tamam.

 

"Doktor, doktor gelsin acil." Sungur'un sesiyle panik saran bedenimi Sungur'a çevirdim "Sungur..." Abimi gösterdim "Sungur abim, yardım et."

 

"Tamam doktor gelecek şimdi, sakin ol."

 

O bana doğru gelirken ellerimi şakaklarıma bastırıp abime döndüm, başını iki yana sallayarak sayılıyordu. Yaklaşamıyordum, kahretsin yaklaşamıyorum. Beni hatırlamıyor, kahretsin!

 

"Soykan yok, Soykan yok...hayır, hayır."

 

Ellerim iki yanıma düştü, gözlerim acı çeken abimdeydi. Acı çekiyor... O, acı çekiyor.. ne yaptılar? Neler yaptılar ona?

 

Bileğimi kavrayan el ile bozmadım istifimi, sıcaklığından kim olduğunu anlamıştım. Yanımdaki heybetini yok saymak mümkün değildi. "O..." Yutkundum zorlukla, boğazımdaki yumru dikenli tellerle mesken edinmişti orayı, ne konuşturuyor, ne yutkunduruyor ne nefes aldırıyordu. Olduğum yerde küçülüyordum. "O acı çekiyor."

 

Odaya doktor girdi, "Hemen sakinleştirici verelim." Hemşire, sakinleştiriciyi doktora verdi, serum torbasına sakinleştiriciyi eklerken hemşire de abimi tutmaya çalışıyordu.

 

Ayaklarım yere mıhlanmıştı, bedenim işlevini kaybediyordu ve beni tutan tek şey Sungur'un bileğimi kavrayan eliydi. Bu görüntüyü beklemiyordum, beni unutmasını kendi içimde kabullenebilirdim, hatırlatmak için ne gerekiyorsa yapardım ama o acı da çekiyordu. Acılarını dindirmek için ne yapmam gerekiyordu? Karan Soykan'ı ateşe vermek? Direk Kuytu'yu? Ya da Dünya'yı?

 

Acısını nasıl dindirebilirdim? Bilmem gerekiyordu, ona ne yapmışlardı? Abime ne yapmışlardı da benden bile korkuyordu?

 

Soykan laneti...

Bir soyisim tetiklemişti onu.

Soykan laneti...

Onların en büyük laneti ben olacağım. En büyük lanetleri benim.

"Benim." Dedim mırıldanarak.

 

Yavaş yavaş sakinleştiriciye mahkum düşen abimin kendinden geçişini izliyordum.

 

"Benim." Dedim tekrardan, ağlamak üzereydim. Kendimi sıkmaktan kaslarım gerilmişti, başım kasılmıştı. Gözlerim ağrımaya başlamıştı.

 

Bileğimdeki el sıkılaştı, baş parmağı bütün gerginliğimi almak ister gibi bulunduğu alana sürtündü "Biziz."

 

Dolu gözlerimi umursamadan başımı kaldırıp ifadesizliğimle baktım ormanlarına "Neyden bahsettiğimi bile bilmiyorsun Sungur."

 

"Neyden bahsedersen bahset İlay." Cümlesini her zamankinden daha emin kurmuştu ve ismimi dua gibi, şiir gibi, altında binlerce anlam barındırarak söylemesi burnumun direğini sızlattı. "Ben, sen yok. Bundan sonra biz var. Başında, sonunda, ortasında ne olursa olsun."

 

Küçülüyordum, çaresizce bekliyordum, acı çekiyordum ve ne yapacağımı bilemeyerek olduğum yerde debeleniyordum. Kafamda dönen intikam planlarından bi'haberdi fakat o beni bırakmadan daha sıkı tutuyordu. Mani olmuyordu, kendi intikamı için buradaydı, eminim onunda içi yanıyordu ama o, benim acımla kendine daha da yük bindiriyordu.

 

Biz olmak mı istiyordu? Biz için Soykan'ın laneti olurdum bende.

 

"En az iki saat uyur." Doktorun sesiyle düşüncelerimden ve Sungur'un gözlerinden sıyrılarak doktora döndüm. "Ne olacak bundan sonra? Böyle korkacak mı? Beni hatırlamıyor doktor bey, benden korkuyor. Hiç mi hatırlamayacak?"

 

Doktor, saniyelik Sungur ile bakışıp anlamadığım şekilde bir muhasebe yaptılar. "Ne?" Dedim kaşlarımı çatarak, yeterince gergindim. Benden bir şey saklanmasını kaldıramazdım, yeterince çaresizdim, bilmediğim bir konuyu aniden öğrenince daha da çaresiz kalırdım. Her şeyi şimdi öğrenmek istiyorum.

 

"Aslında." Diyerek konuya girdi Sungur "Senden saklanmayı düşündüm ama bu kadar bencil olamam. Senin iyiliğini düşünmek istiyorum, saklamak daha mantıklı geliyordu ama senin iyiliğin için bile olsa bunu saklamak haddim değil, bilmen gerekiyor."

 

Başım dönmeye başlamıştı, her kelimesinin ardından daha da hızlanmıştı. "Ağz-" gözlerimi kapatıp başımı sağıma çevirdim. Soluklanıp yutkundum, gözlerime hücum eden yaşları umursamadan onlara dönüp araladım gözlerimi. Hoş şeyler söylemeyeceklerdi. Canım acıyacak, hep acıdı ama bu çok farklı.

 

"Ağzınızda gevelemeyin, sorun ne?"

 

İkilemde kalarak sıkıntıyla soluklandı doktor "Şöyle ki İlay Hanım, Boran Bey çokca kez bu maddeye maruz kalmış, panzehir de verilmiş fakat bir çok kez aynı şekilde verilince bünye haliyle yoruluyor. Organları tükeniyor ve bir süre sonra panzehirin de belli bir seviyeye kadar faydası oluyor."

 

Zihnim fazlasıyla bulanmıştı, duyduklarım uğultudan ibaretti ve gözlerim buğulanıyordu. Normal miydi? Algılayamıyorum, algılamak istemiyorum belki de.

 

İfadesizlikle bakıyordum doktora, "Yani, ne demek istiyorsunuz? Açık konuşun."

 

"Abinizin fazla vakti yok İlay Hanım, organları ne kadar dayanır bilmiyoruz. Böyle ataklar geçirirse, stres yaşarsa ömrü daha da kısalabilir. Şu an normal bir insanın yaşayabileceği en basit korkuyu, telaşı kaldıracak bünyeye sahip değil. Organları-" kesilen nefesimle elimi kaldırdım susması için "Daha fazla dinleyemeyeceğim."

 

Uzaklaşmak istiyordum, kabusta olmayı yeğlerdim. Uyansam, her şey eskisi gibi olsa. O düğün gününe dönsem bile olurdu. En azından abime yapacaklarını bana yapmalarını sağlardım. Hiç de gocunmazdım, onlar yeterince acı çekti.

 

Abimin az ömrünün kaldığını değil de hafif bir grip olduğunu söylemiş gibi "Geçmiş olsun." Diyerek çıkmıştı doktor odadan.

 

Sinirle güldüm, gülüşüm öyle büyüdü ki kahkahaya döndü. "Geçmiş olsun."

 

"İlay."

 

"Geçmiş olsun ya!"

 

Çıkışa doğru bir adım atmıştım ki bacaklarım daha fazla taşıyamadı, ikinci adımı atamadan yeri boylamıştım. Sungur, yere sert bir düşüş yapmama izin vermemişti ama kaldırmamıştı da. Kollarımdan tutarak dizlerimin üstüne düşmeme izin verdi, benimle beraber o da oturdu yere. Benimle beraber acıma gömüldü. Kollarını bedenime sardığı an her şey kopmuştu.

 

"Abi!" İçimi kasıp kavuran yangın bütün odayı alev alırcasına bağırmıştım, yetmiyordu. Kahretsin yetmiyordu. Abimi benden koparıyorlar, yetmez!

 

"Abim yaşasın lütfen, ne olacaksa bana olsun." Başımı göğsüne yaslayıp çenesini başımın üstüne koydu. O beni sarıp sarmalıyordu fakat ben bir et yığını gibi öylece duruyordum, ağlamaktan ve bağırmaktan başka bir şey yapamıyordum.

 

"Sungur, abim yaşasın. Abim yaşasın lütfen ben.. ben onunla yaşamak istiyorum... Ben onu istiyorum lütfen." Bedenime sarılan kollarına tırnaklarımı geçirerek tutundum, yalvarırcasına çırpınıyordum kollarının arasında "Lütfen. Dayanamam, dayanamam lütfen."

 

"Elimizden geleni yapacağız." Sesi titriyordu, bir eli başımı sinesine basıtırırken saçlarımı okşuyor, diğer eli bedenime sarılmış bedenine çekiyordu. Üstüne devrilmiştim resmen, kollarının arasında ufacık kalmıştım. Dağ gibiydi, beni koruyordu. Beni başından beri hep korumaya çalıştı, sözler verdi. Tuttu da, tutamayacağı sözleri vermezdi.

 

"Söz...veremez misin?"

 

"Benden nefret etmeni istemiyorum." Körü körüne inanacağımın farkındaydı. Olsun.. söz vermeliydi. Söz verirse ne yapar eder bir çözüm bulurdu, değil mi? Güvenseydi ya kendisine, yapardı her şeyi. Yapamaz mıydı? Yapardı."Ne yapabilirim bilmiyorum ama ne gerekirse, elimden gelenin fazlasını yapacağım." Başımın üstünden öpüp tekrar çenesini koydu "Şimdi sakinleş lütfen."

 

Başımı hayır anlamında sallamak istedim ama sinesine bastıran iri elleri izin vermedi.

 

"Sakinleşmeyeceğim." Dedim içimde büyüyen hırsla, "Sakinleşmeyeceğim, iyi de olmayacağım. Ellerim, var gücüyle sıkarak tutunmuştu kollarına. Bedenim kasılmış gibi karıncalanıyordu.

 

Ağlamaktan yüzüm sırılsıklam olmuştu, terlemiştim. Saçlarım yüzüme ve enseme yapışmıştı hep. Kollarına dağılıp karışmıştı. Bedenimi saran kolunu kaldırıp yüzüme yapışan saçlarımı geriye attı "İyi olacaksın." Hırsıma, eminlikle karşılık veriyordu.

 

Dişlerimi sıktım "Olmayacağım." Onun suçu yoktu ama şu an bütün öfkemi ona kusmak istiyordum nedensizce.

 

"Olacaksın." Sakinliği beni daha da deli ediyordu.

 

"Olmayacağım dedim." Ona sinirleniyordum, karşı çıkıyor, hırslanıyordum ama hala onun koluna tutunuyordum, ondan medet umuyordum. Dengesizdim, çaresiz, çözümsüz, çelimsiz ve beceriksizdim. Abimi bile koruyamamıştım. Ellerimden kayıp gidiyordu.

 

Enseme gitti eli, saçları ensemden kaldırıp serinlemem için toparladı. Biraz bekledikten sonra enseme koydu elini, baş parmağıyla hafifçe okşayarak kulağıma eğildi "Olacaksın, söz veriyorum." Sıcak nefesi tenimi yalayıp geçti. Titredi bedenim, bununla beraber gevşiyordu da, yorgunluktan uyuşuyordu da. Kalan son gücümle ters ters baktım "Sözünü geri al."

 

"Almayacağım." Dedi inatla.

 

"Al sözünü, bu konuda söz vermeni istemiyorum."

 

"Söz veriyorum İlay, iyi olacaksın."

 

"Sus...iyi olmak... istemiyorum." Kedi mırıltısından hallice çıkmıştı sesim, ben bile zor duymuştum. Ensemi okşadıkça bedenime haylice gevşemişti. Kafam bulanıyordu, kelimeleri zor toparlıyordum ve bedenim yorgun düşüyordu.

 

"Ne istiyorsun?"

 

Ağır ağır kapanan gözlerimi açtım yavaşça, aklıma gelen ilk şeyi söyleyiverdim "Lanet."

 

"Ne?" Afalladığını algıladım.

 

"Soykan'ın laneti olmak istiyorum." Sessiz kaldı, ne kadar süre sessizlik sürdü bilmiyordum fakat boş gözlerle yatakta hareketsizce uzanan abimi izlerken neredeyse uykuya dalacaktım.

 

"Biz olacağız." Baş parmağı durmadan ensemde kaymaya devam ediyordu "En büyük lanetleri olacağız."

 

"Kraliçe olacağım." Halimin izin verdiğince üstüne basarak söyledim. İlay değil Kraliçe olmak istiyordum.

 

"Hım...Bana da, sana layık bir Karakan olmak düşer."

 

Biz... lanet olacağız..

 

🌕🌕🌕

 

Lanet.

 

Lanetleri olacağım.

 

Sonları olacağım.

 

Son

 

"Abi?" Aldığım sık nefeslerle ter içinde kalarak araladım gözlerimi. Hiçbir şey görmemiştim oysa, zifiri karanlıktı ama hissettiklerim bununla sınırlı değildi. Koca bir boşluk.

 

Gözlerimi açtığımda karşılaştığım şey de bir karanlıktı, zifiri değildi. Ayrıca yalnızda değildim. Alık ifademle kendime gelmeye çalışırken aralık olan kapıya baktım, omzunu prvaza yaslamış kollarını bağlamış şekilde gözlerini kırpmadan beni izleyen adamla göz göze geldim.

 

Omzunu pervazdan ayırdı "Abin gayet iyi, uyanmış. Yemeğini yemiş ve şimdide, film izliyormuş." Rahat bir nefes verdim, teşekkür ederim. O iyi, iyi olmaya devam edecek. Tek temennim bu.

 

"Günaydın." Dedi tebessümle, camdan dışarıya baktım. "Bunun için fazla karanlık değil mi?"

 

"Uyanan insana ne denir?" Bacaklarımın yanındaki boşluğa oturdu, kalkıp bağdaş kurdum. Histeriyle gülüp kirpiklerimin altından baktım yüzüne "Haklısın." Etrafıma bakındım, odamdaydım. Odamda.

 

Nerede olduğumu anlayınca açıklama yapma zorunluluğu hissetmişti "Yalnız kalmak istemeyeceğini bildiğimden kapıda bekliyordum."

 

"Uyumadan önce hava aydınlıktı, saatlerce kapıda mı bekledin?"

 

Sorun yok dercesine büzdü dudaklarını"Değdi, dert etme."

 

Şunu yapmayı kesmeliydi, her fırsatta bana iltifat edip kalbimin ritmini bozmayı kesmeliydi. "Her boşlukta iltifat ediyorsun?"

 

Ne var bunda der gibi çattı kaşlarını "Evet, hak ettiklerinin bunlar olduğunu gör istiyorun. Sandığının aksine, elinde olmadan gelişen olayların doğurduğu sonuçlardansa bunları hak ettiğini anla istiyorum."

 

Bana doğru yaklaşıp eğildi, yüzlerimiz arasında benim karışım kadar mesafe vardı, bu bile odanın sıcaklığını arttırmıştı. Geri çekilmedim, onunla bu yakınlıktan konuşmaya alışmıştım.

 

Gözlerini gözlerime kenetledi, koridordan yansıyan ışığın el verdiğince görebiliyordum yüzünü ve gözleri yine ışıl ışıldı. Dudağının bir kenarı kıvrılırken dudaklarıma kayan gözleri, nefesiyle beraber ortamdaki havayı da ağırlaştırdı. Yutkundum, kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatmamaya çalıştım fakat alt dudağıma dişlerimi geçirmekten geri duramadım. Fark edince hemen serbest bırakıp birbirine bastırdım.

 

Bu onu keyifle güldürdü, gözleri gözlerime tırmandı "Benden etkileniyorsun?" Soru tınısıyla sorsada kesinlikle bir soru değildi. Ona arabada yaptığımı şimdi bana yapıyordu. Ben onun gibi cevapsız bırakmayacaktım, verdiğim titrek nefesle beraber "Evet." Döküldü dudaklarımın arasından.

 

Cevap vermemi beklemiyor olmalı ki afallayarak kaldırdı kaşlarını, gülüşü tebessüme dönüşerek asılı kaldı dudaklarında.

 

"Ama yanlış geliyor." Diye ekledim, düşüncelerimi söylemek istiyordum. "Operasyondayız ve Pars'ın dediği gibi görevi riske atacak bir şey yaparsak geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilir." Derin nefes alıp ağzımdan sesli bir nefes verirken omuzlarımı düşürdüm, ellerimi kucağımda birleştirip parmaklarımı izledim, uyku mahmurluğunu ve uykudan önce ağlamanın verdiği sersemliği atamamıştım. "Keşke sadece etkilendiğim biriyle yapmak istediklerimi düşünecek bir hayatım olsaydı."

 

Parmaklarını çenemin altına koyup başımı kaldırdı, yüzüne bakmamı sağladı "Lanetler birbirinden ayrı kalamaz yalnız, öyle bir düşüncen varsa baştan iptal diyelim." Kaşlarını kaldırıp güldü "Hem ne demişler, bir lanetin nesi var? İki lanetin sesi var."

 

"Ne istiyorsun?"

 

Ağır ağır kapanan gözlerimi açtım yavaşça, aklıma gelen ilk şeyi söyleyiverdim "Lanet."

 

"Ne?" Afalladığını algıladım.

 

"Soykan'ın laneti olmak istiyorum." Sessiz kaldı, ne kadar süre sessizlik sürdü bilmiyordum fakat boş gözlerle yatakta hareketsizce uzanan abimi izlerken neredeyse uykuya dalacaktım.

 

"Biz olacağız." Baş parmağı durmadan ensemde kaymaya devam ediyordu "En büyük lanetleri olacağız."

 

"Kraliçe olacağım." Halimin izin verdiğince üstüne basarak söyledim. İlay değil Kraliçe olmak istiyordum.

 

"Hım...Bana da, sana layık bir Karakan olmak düşer."

 

Biz... lanet olacağız..

 

Zihnime bir bir düşen konuşmalar uykuya dalmadan önce sarfettiğimiz sözlerdi. Biz Kraliçe ve Karakan olmanın, onlara lanet olmanın sözünü vermiştik. Kalbim bu gerçekle hızlanarak beni korkuyla heyecan arasında bir arafta bıraktı.

 

Gülümsedim "Yanlış oldu sanki?"

 

"Bizim doğrumuz olduğu sürece kimin yanlışı olduğuyla ilgilenmiyorum."

 

Bizim doğrumuz.

 

Sungur böyle yapmaya devam ederse...ben...kesinlikle aşık...olurdum.

 

"İlay uyanmış!" Lilia'nın evi inleten sesiyle geri çekilerek uzaklaştım. Sungur, gözlerini benden çekmeden alt dudağını ısırıp tebessüm ederek geri çekildi. "Evet, evet uyandı!" Başını kapıya çevirip bağırdı.

 

Önce Lilia, arkasından Pars girdi içeriye. Söven ifadesiyle yatakta oturmaya devam eden Sungur'a bakarak yanıma geldi "Uyanınca hani haber verecektin lan?"

 

"Önce ben günaydın demek istedim."

 

Pars yanımdaki boşluğa oturup başımı göğsüne çekince gülerek kollarımı beline sardım. "Amacın birinci sıraya yükselmekse bir dardak soğuk suyunu iç, sittin sene uğraşsan yükselemezsin."

 

"Hadi lan oradan." Dedi Sungur gülerek "Ben zaten birdeyim." Fazlasıyla emindi, benden kesinliğini duymuş gibi emindi hemde.

 

"Bunun doğruluğunu sormam bile, yalan olduğu her halinden belli."

 

"Nereden belliymiş?"

 

"Bir sana bak" dedi Pars küçümseyici bakışları Sungur'daydı "Bir de bana, konu anında tartışmaya kapandı." Keyifle güldü, Sungur'u sinir etmekten olağan üstü bir zevk alıyordu şapşal.

 

"Ben doğruluğundan emin olduğum konu da tartışmam, konu zaten tartışmaya kapandı."

 

Pars hırsla karşılık verecekken Lilia homurdanarak araya girdi, kollarını bağlamış ayakta duruyordu "Bunlarla işimiz var, başımızı şişirdiniz. Kız yeni uyandı zaten, az bir açılın da hava alsın."

 

Lilia, ne kadarını biliyordu?

 

Pars daha da sıkı sardı kollarını bedenime, başımın üzerinden öptü "Bırakmam, iyi misin İlay?"

 

"İyiyim" açıklama yapmak istemedim, Lilia ne kadarını biliyordu emin değildim.

 

"Yoruldun tabi, Karakan bayıldığını söyleyince Pars yerinde duramadı." Yorgunluktan bayıldığımı sanıyordu yani, buna göre dikkat etmeliyim.

 

"Yorulmuşumdur tabi. Beni boşverin siz ne yaptınız? Kardeşin iyi mi?"

 

Neşeyle ellerini çırptı Lilia, "Evet, Pars'ın iliği uyumlu çıktı. Yarın hemen ameliyata alacaklar." Ellerini aşağıds birleştirip minnettar gözlerini hepimizde gezdirdi "Teşekkür ederim hepinize, hem beni kurtardınız hem de kardeşimi." Kardeşinin mutluluğuyla yüzü bile ışıl ışıl olmuştu hemen.

 

Gülümsedim "Lafı bile olmaz, iyi olsun yeter."

 

Odayı dolduran zil sesiyle hepimiz Sungur'a döndük. Ayağa kalkıp çalan telefonunu cebinden çıkarıp odadan çıktı.

 

Lilia ayakta durduğu için görebileceğine kanaat getirerek sordum "Kim aradı gördün mü?" Anında imayla kıvrıldı dudakları"erkek merak etme." Yüzümğ kırıştırdım, o yüzden sormamıştım aslında. "Baybars diye biri." Demesiyle Pars'ın kollarından sıyrıldım "Bir şey mi oldu acaba?"

 

Kolumdan tutup tekrardan sinesine çekti Pars "Gelince anlarız, boşver." Göz devirip gülümseyerek kollarımı geri sardım.

 

Abimin uyandığı haberini alınca ona böyle sarılma hayaliyle gitmiştim yanına. Eline bile dokunamamıştım, benden korkmuştu.

 

"Kimsiniz?"

 

"Ka- kardeşinim." Yatağın üstündeki eline elimi uzattım, dokunmadan elini çekti ürkekce. Bu hareketiyle afalladım, ona zarar vereceğimi sanmıştı.

 

"Korkma, ben... kardeşinim abi. İlay Soykan'ım. Minik kardeşim derdin hani, ben sana asla zarar-"

 

"Soykan?" Gözleri korkuyla büyüdü, iki elini de hızla göğsüne çekti, ayaklarını da öyle yapmıştı ve canı acımıştı. Yüzünü acıyla buruşturdu, benim canım yandı ifadesiyle. Dudaklarının arasından kısık bir inilti döküldü. "Soykan." Dedi ardından tükürür gibi "Soykan hayır, hayır. Soykan olmaz! Soykan olmaz!" Başını delirmiş gibi iki yana salladı.

 

"Abi hayır, Soykan yok. Lütfen Soykan yok. Tamam.

 

"Sungur..." Abimi gösterdim "Sungur abim, yardım et."

 

Pars'ı saran kollarımı sıkılaştırdım gerginlikle, her seferinde yaşamak istediğimin beterini yaşıyordum.

 

"Gerçekten iyisin değil mi İlay?"

 

Başımı salladım "İyiyim Pars, merak etme."

 

Lilia ayak ucuma oturdu hevesle "İyi tabi, Sungur ayıltıyordu." Gözlerimi büyütüp Pars'ın kollarına daha da gömüldüm.

 

Pars'ın bedeni anında gerildi, bir abi edasıyla "Ne demek istiyorsun?" Diyerek çıkıştı Lilia'ya beni kendisinden ayırmaya çalıştı, kollarımı tutup uzaklaştırmaya çalıştı ama kıyafetini avuçlamıştım bile.

 

"Kusura bakma İlay, Pars kardeşime ilik vereceği için iyi davranmaya karar verdim. O da beni muhbiri ilan etti."

 

Avuçladığım kıyafetini bırakıp geri çekildim, hayretle ikisine bakıyordum "Ne, ne? Ne ilan etti?"

 

İspiyonlamanın verdiği keyfi tadarak Pars'ın gözlerine baka baka gülerek heceledi "Muh-bir."

 

Homurdanarak çenesini ovaladı Pars "Lan muhbir dediğin patronunu ispiyonlar mı? İşini iyi yapacağına söz vermiştin." Yüzünü kırıştırdı "Hainmişsin."

 

Başını omzuna eğip alay edercesine güldü Lilia, "Bilmediğin bir şey vardı tabi" göz ucuyla bana baktı "Daha ilk günden kadın dayanışması sözü vermiştik, kadın olursan belki bir gün senin için gizli işler yapabilirim."

 

Gülmek istedim ama Pars'ın delici bakışları buna mani oluyordu, gözleri ikimiz arasında mekik dokurken dudaklarımı birbirine bastırarak gülüşümü gizlemekle meşguldüm.

 

"Şunlara bak." Dedi homurdanarak "Birdiler iki oldular." Ayağa kalktı "Bir tane yetiyordu halbu ki." Arkasını dönüp söylene söylene kapıya ilerlerken Lilia ile bakışıp gülmeye başladık.

 

Bu sırada Pars kapıdan çıkmadan Sungur girmişti "Baybars aradı." Pars'ın alev atan suratını, bizim arkasından gülüşümüzü görünce haliyle anlamadı ve duraksadı "Ne kaçırdım?"

 

Baş parmağıyla omzunun üstünden bizi işaret etti Pars "Kadın dayanışması." Kollarını bağlayıp bıkkınca nefes verdi "Boşver, ne dedi kendinden ünvanlı arkadaş?" Gerçekten mi Pars? Sanırım sinir boşalması yaşamak üzereydim, her şeye gülmek istiyordum. Kafayı mı yiyordum.

 

"İnferi'ye gittiğimizde bu akşam yapılacak bir görev olduğunu gördüm, ne olduğu yazmıyordu sadece saat ve günü yazıyordu. Üç saat sonra yüklü bir sevkiyat varmış." Şeytani bir tebessümle kıvrıldı dudakları"Hemde Çağrı Hekim'in sevkiyatı." Bu sabah toplantıdan sonra ona kafa tutan adamdı, bu haberden neden zevk aldığını açıklıyordu.

 

Pars hepimizin sesi oldu "Ee ne yapacağız? Çöküyor muyuz?"

 

Düşünmedi, şüpheye düşmedi, eminlikle cevap verdi "Çöküyoruz, planım var." Arkasını dönerken "Önce yemek yiyelim, planı yerken anlatırım."

 

"Tamam, siz inin." Yatağa yaklaştı Pars "Biz geleceğiz." Ben ve kendisinden bahsediyordu. İkisi onaylayarak odadan çıktı, Lilia arkasından kapıyı kapatınca karanlık odada baş başa kalmıştık. Camdan sokak lambasının yansıyan ışığıyla loş bir aydınlık vardı sadece.

 

Hemen önüme oturdu Pars, elimi ellerinin arasına aldı. "İyi misin?" Deyişiyle anında burnumun direği sızladı, gözlerim doldu. Onun yanında ne kendimi tutabilirdim ne de yalan söyleyebilirdim. Başımı hemen iki yana salladım "Değilim." Sesim titremişti, rahatsız olmadım.

 

Ellerimle yetinmedi, tuttuğu elimi çekerek bedenimi bedenine çekip sardı kollarını. Özgürlüğünü ila eden göz yaşlarım tişörtünü ıslatırken ardı arkası kesilmiyordu. Usulca süzülüyorlardı.

 

"Daha yeni uyandı, kendisine gelmesi zaman alacaktır elbette. Yaşadıkları kolay değilmiş İlay. Kendini suçla diye demiyorum, biraz zaman ver. Ne gerekiyorsa yapacağız." İnanıyorum

 

Derin bir soluk verdi dudaklarının arasından, konuşmak onun içinde zordu. "Lilia bir defterden bahsetmişti, seni unutmamak için tuttuğu, Lilia'nın hatırlatmasını istediği..." O defter, almaya cesaret edememiştim. "Okumaya cesarer edemediğin için istemediğini ama aklının bir köşesinde olduğunu biliyorum." Öyleydi, beni iyi tanıyordu. Alıp okumak istiyordum ama karşılaşacaklarımdan korkuyordum. Bir silahın önüne atlayıp vurulabilecek kadar cesurdum ama bir defteri okuyamayacak kadar da korkaktım.

 

"O defteri alıp Boran abinin yanına gidelim. Hatılayacağını düşünüyorum ve şu az" yutkundu zorlukla, gözlerimi sıkıca kapattım daha da bastırdım başımı göğsüne "Az ömrünün kalması konusunda... Sungur yurt dışındaki doktorlara mail yollamış." Kalbimde filizlenen umut ışığıyla uzaklaştım sinesinden. Ellerimle göz yaşlarımı silip burnumu çektim, "Ciddi misin?" Dedim gözlerine bakarken. Bunu gerçekten yapmış mıydı? Gülümsedim.

 

"Evet, iyi doktorları araştırmış. Mail atmış hepsine."

 

"Hangi ara yapmış?"

 

Yatağın karşısındaki çalışma masamı işaret etti "Sen uyurken şurada oturup bekledi." Koltuğa baktım önce, ardından masanın üstündeki bilgisayarını gördüm. "Olumlu bir geri dönüş olacağına inanıyorum," elini omzuma koydu "Sende inan."

 

Gülümseyip eğdim başımı, "inanıyorum, umudum tükenmesine izin vermeyeceğim."

 

Omzumdaki elini yanağıma koydu, bir anda sıkıp başımı sağa sola sallayınca acıyla ekşittim yüzümü fakat gülmeye de devam ettim "Pars!"

 

Elini çekip ayağa kalktı "Sana bir soru soracağım." Elimi yanağıma koyup ovalayarak kaldırdım başımı, acıtmıştı hayvan. "Ne sorusu?"

 

"Sungur bire yükselmek üzere değil mi?" Onları sıralamaya koymuyorum! Gülerek başımı iki yana salladım 'sen iflah olmazsın' demekti bu, cevap vermeden yataktan kalktım.

 

"Cevap versene, birinci sıraya yükseldi mi?"

 

"Sıralama yapmıyorum Pars ama yapsaydım birinciliği paylaşabileceğinizi düşünürdüm."

 

Homurdandı, ellerini iki yana açarak sitemle "Yani yükseldi!" Demişti.

 

Güldüm bu haline "Sıralama yapmıyorum dedim."

 

"Ama yapsaydım birinciliği paylaşırdınız dedin, yani yükselmiş." Cıkladı "Onu ikinci sırada tuttuğun sürece bu ilişkiye izin veririm." Ciddi miydi şu an? Kıskanıyordu, şaka gibi ama çocuk gibi kıskanıyordu.

 

"Aramızda bir ilişki yok."

 

"Yeme beni İlay, gerizekalı olmayan herkes anlar."

 

Odadan çıktım, kolunu omzuma attı. Merdivenlerden iniyorduk. "Birbirimizden etkilenmemiz bir ilişki gerektirmez." Dememle alay edercesine güldü "İlişkiler nasıl başlıyor sanıyorsun? Sen ondan etkilenirsin, o senden etkilenir ve bum! Vakit geçirince aşık olursu-"

 

"Kim kimden etkileniyor?" İkinci katın merdivenlerinden giriş kata inerken arkamızdan Sungur'un sesi geldi. Ben duracaktım fakat Pars izin vermedi, kulağıma doğru "İzle şimdi." Dedikten sonra anlamsız ve meraklı bakışlarım onun üzerindeydi.

 

Giriş kata inmemize bir kaç merdiven kalmışken çıkış kapısının yanında bekleyen takım elbiseli adamı gösterdi "Bu kişi, İlay'dan etkilendiğini duydum."

 

Hayretle çevirdim başımı Pars'a "Pars, ne yapıyorsun?" Dedim fısıldayarak. O ise fazlasıyla sakin, eğlenen ifadesiyle gülüyordu.

 

"Anlamadım?" Sungur'un gergin ve bir o kadar demir sesi arkamızdan yükseldi, merdivenlerden bitince arkamızdan çıkıp adama ilerledi "Selim!" Aynı ses tonuyla gürlerken adama ilerlemesi hayra alamet değildi.

 

Dirseğimi Pars'ın karın boşluğuna geçirdim "Pars!" Dedim sitemle. Gülerek geri çekildi "Şakadan ne anlarsınız düz insanlar." Söylenerek silkti omuzlarını, ardından Selim'i köşeye çekmiş korkudan titreten Sungur'a döndü "Şaka yaptım deli oğlan gel, gel." Duymadı Sungur "Sungur! Delirme, şaka yaptım. Yemek yiyelim, işimiz gücümüz var."

 

Homurdanarak bize döndü, gözleri ters ters Pars'taydı "Ulan Pars, bir gün elimde kalacaksın."

 

Alay ederek "Belki bir gün." Dedikten sonra mutfağa yöneldi Pars. Amacı bir ilişki içinde olduğumuzu göstermek istemesi miydi yoksa Sungur'un bana olan tutunu anlamak istemesi miydi anlamadım. Belki de gerçekten sadece şaka yapmak istemişti. Onu anlamakta zordu.

 

🌕 3 SAAT SONRA(00.00) 🌕

 

Şehrin dışına çıkan, az kullanılan, loş ışıklı bir sanayi yolundaydık. Yolu çevreleyen yüksek beton duvarlar ve depo girişleri, görüşü engelliyordu. Sevkiyat, antrepodan ayrılıp yola çıkmıştı ve saniyeler içinde menzilimize girecekti.

 

Sungur, yüksek beton duvarların tepesine gizlenmiş bir rampanın kenarında diz çökmüş, elinde lazerli bir işaretleyici tutuyordu. Bir kartal edasıyla konvoyu gözlemliyordu. Altında, Pars, Neco, Ufuk ve Şefik ile ben, zırhlı iki çekicili tır ve üç adet yüksek performanslı araçla bekliyorduk. Nefesimi tutmuştum.

 

"Sevkiyat yolda. Çağrı Hekim, güvende hissetmek için öncü ve artçı araç kullanıyor. Ödlek herif..." Bu durumdan zevk alan sesini işitince gülerek göz devirdim. Çağrı'nın ona kafa tutmasıyla çoktan şahsi meseleleri oluşmuştu bile. "Sevkiyat tırı tam ortada. Hızları stabil, 90 km/s!" diye fısıldadı Sungur, sesi çelik gibi sertti. "Kraliçe, senin sıran."

 

Talimatı hemen aldım. Üzerimde mat siyah, rüzgarı kesen yarış kıyafetiyle, modifiye edilmiş motosikletimin gaz kolunu kökledim. Motorun uğultusu alçak beton duvarlardan yansıyordu. Ana yolun kenarına bir gölge gibi fırladım ve sevkiyat konvoyunun görüş açısına girdim. Sokak lambalarını öncesinden hallettiğimiz için yol karanlıktı; arabaların kısa farlarından başka aydınlatıcı yoktu.

 

Ardından zaman kaybetmeden, motosikletin egzoz çıkışına gizlenmiş özel bir sisleme sistemini devreye soktum. Egzozdan fışkıran yoğun, yapay sis, saniyeler içinde yolu yutmaya başladı. Görüş mesafesi sıfırın altına inmişti. Her şey planlandığı gibi başlamıştı bile: Kaos yaratılmıştı.

 

Sungur, duvardan aşağı atladığını anladığım gürültüsüyle nefes nefese konuştu: "Şimdi acele etmeliyiz! Artçılar yavaşlamadan takas bitmeli!"

 

"Sıra bende." dedi Pars, konvoydaki araçları kör eden sisin ortasında, Çağrı Hekim'in öncü aracının birebir aynısı olan kendi aracıyla bir mermi gibi fırladı. Pars, öncü aracın hemen önünde, 90 km/s hızla ustaca 360 derecelik kontrollü bir kayma hareketi yaparak yolu tamamen kesti.

 

Öncü araç, Pars'a çarpmamak için direksiyonun kontrolünü kaybederken, ben motosikletimle arabanın yanından bir rüzgar gibi geçtim. Susturuculu silahımla öncü aracın lastiklerine üç hızlı atış yaparak aracı tamamen saf dışı bıraktım. Çekicinin sürücüsü, panikle direksiyonu bırakıp kafasını siper ederken Sungur'un adamları hemen devreye girdi.

 

"Selim ve Atıf, adamlar sizde."

 

"Tamamdır Kraliçe,"

 

Pars, öncü arabanın yerine geçerek diğer arabaları yavaşlatmak adına kasıtlı olarak yavaş sürüyordu. "Pus tarafı tamam! Kargaşa başladı!" Pars'ın sesi zaferle boğuktu.

 

Tam bu kargaşa ve sıfır görüş mesafesi anında, aksiyonun kalbine daldık. Sungur ve Neco, boş ve hurda dolu yedek tır dorselerini taşıyan çekicileriyle, konvoyun merkezindeki sevkiyat tırının sağına ve soluna birer zırh gibi sıkıştı. Tırlar birbirine çarpmaya bir milim kala ilerliyordu.

 

Sungur'un yüzünde net bir odaklanma vardı. "Gediz, sensörleri devre dışı bırak!"

 

Gediz, saniyeler içinde sevkiyat tırının manyetik kaplin sistemlerinin sensörlerini uzaktan etkisiz hale getirdi. Sungur'un talimatıyla, Ufuk ve Şefik'in kullandığı zırhlı çekicilerin tepesinden fırlayan otomatik hidrolik kıskaçlar, Çağrı'nın değerli yükünü taşıyan tırın dorsesinin kilit noktalarına anında kenetlendi.

 

Sungur'un sesi kulaklıkta gürledi "Ayır!"

 

Kocaman bir metal sesiyle, Çağrı'nın sevkiyat tırının çekicisi, yükünden ayrıldı, boş çekici sarsılarak konvoyun içinde savrulmaya başladı. Asıl dorse artık Ufuk ile Şefik'in kontrolündeki çekicilere bağlıydı! Eş zamanlı olarak, Sungur kendi çekicisiyle sevkiyat tırının boşta kalan çekicisine hızla hurda dorsesini takıyordu. Her şey, bir nefes alış verişi kadar hızlıydı.

 

Sungur, telsizden bağırdı "Ufuk, Şefik, kaçış yolu açık! Kraliçe, yolu kapat!"

 

Biz, asıl sevkiyatı taşıyan çekicilerimizle, sisin koruması altında sanayi yolunun engebeli kaçış rampasına doğru bir gölge gibi hızla yoldan çıktık ve önceden planlanmış bir depoya yöneldik. Depo yolundan çıkarak konvoyun en önüne boş tırlarla Ömer ve Serhat dahil olmuştu.

 

Arkamızda, konvoyun sisli ortasında kalan Çağrı Hekim'in adamları, öndeki Pars'ın kullandığından bi'haber oldukları aracının ilerlediğini görünce, Ömer ve Serhat'ın kullandığı boş tırın peşine takılıp yola devam ettiler. İllüzyon tutmuştu.

 

Motosikletimi yavaşlattım, sis dağılmaya başlamıştı. Telsizden Sungur'un zafer dolu, lanetleyici sesi geldi "Hedef alındı. Kraliçe." zafer yine bizimdi. Depoya ulaşınca motordan indim, Sungur'da tırdan inmiş adamlarıyla konuşuyordu. Anahtarları verip bana döndü, ağır adımlarla yürürken bende ona doğru yürüyordum. Kaskımı çıkarıp başımı sağa sola çevirip saçlarımı savururken kaskımı kolumun altına aldım.

 

'Vay be' dercesine büzdü dudaklarını, ortada buluşunca kaşlarını kaldırıp gülümsedi. "Baya iyiydin." başımı omzuma eğip gülümsedim "Şüphen mi vardı?"

 

Yarım bir gülüşle kaşlarını kaldırıp cıkladı "Hayır ama" eğilip gözlerini gözlerimle kenetledi, gözlerimi kısıp gülümsedim "Ama?"

 

"Etkilendim."

 

Alt dudağıma dişlerimi geçirip gülüşümü büyüttüm, başımı hafifçe aşağı yukarı sallarken "Biliyorum." dedim eminlikle "Bildiğim bir şey daha var."

 

"Neymiş?"

 

İşaret parmağımla aramızdaki mesafeyi gösterdim "Benimle bu mesafeden konuşmayı seviyorsun."

 

"Yanılıyorsun." dedi anında "Seninle her mesafeden konuşmayı seviyorum ama" biraz daha yaklaşınca soğuk havayla karışınca somut bir duman oluşturan ılık nefeslerimiz birbirine karıştı "Tercihim hiç mesafe bırakmamak."

 

Sözleri, soğuk havayı delip geçen bir sözleşme gibiydi. Gözlerimi kısıp gülümsedim. Dudaklarımın üzerinde hissettiğim tatlı acıyı umursamadan, alt dudağımı serbest bıraktım.

 

"Bu bir vaat mi?" diye sordum, sesim alçak ve meydan okuyucuydu.

 

Sungur'un yüzündeki yarım gülüş aniden derinleşti. Bakışları, parmak izi gibi yüzümde gezindi, ardından doğrudan gözlerime kilitlendi. Başını hafifçe bana doğru eğdi. Aramızda kalan o son milim de eridi.

 

"Evet, Kraliçe," dedi, sesi fısıltıdan halliceydi ama titreşimini tüm vücudumda hissettim. "Bu bir vaat."

 

O an, sanki yolun üzerindeki tüm sis, tüm kargaşa ve tüm tehlike bir anda dağılmış, sadece biz kalmıştık. Birbirine kaçınılmaz bir hızla çekilen iki kuvvet.

 

Sungur, elini kaldırdı. Siyah eldiveni, soğuk havayla temas eden yanağımı nazikçe sardı. Yüzümü usulca kendine doğru çekti. Gözleri, ne yapacağını biliyordu. Tam o kritik anda, Sungur'un gözlerindeki saf, yadsınamaz sahiplenme parıltısı aramızdaki havayı ateşe verdi. Sözleri mühürleyen, bedenin değil, iradenin temasıydı bu.

 

Öpeceğini sansam da başını geri çekti. Gözlerini benden ayırmadan, elini usulca boynumdan enseme kaydırdı ve baş parmağıyla hızla atan nabzıma dokundu. Bedenimin her hücresi bu temasıyla titredi. Bu küçük, ani fiziksel temas, her şeyden daha güçlü bir imza gibiydi. Öpmesini istesem de şu an sırası olmadığını biliyordum. Bilsem de bu isteği de bastıramıyordum. Sanırım deliriyorum.

 

Diğer elinin baş parmağını dudağının kenarına siler gibi dokundurup kaşlarını kaldırdı ve indirdi, başını sağa çevirip genzini temizledikten sonra nabzımın üstündeki elini omzuma, diğer elini de diğer omzuma koydu. Kasılan bedenini ve kaybolan iradesini hissedip görmek onunda benimle aynı şeyi istemesini anlamamı sağlıyordu fakat yeri değildi. "Şimdi.." yutkundu "İşimize bakalım."

 

Silik tebessümle başımı sallayarak onayladım. Bu halinden zevk almam ve etkilenmem normal miydi? Benden fazlasıyla etkileniyor oluşu zevk veriyordu. Benimle aynı duyguları besliyor olması iyi hissettiriyordu. Başımı sallayıp ciddiyetle elimi koluna koydum, salağa yatacaktım "Ne oldu? Sen bir gerildin sanki ha?" Elimin altındaki kolu daha da kasıldı, yüzüme uzun uzun bakıp gözlerini saniyelik kapatıp soluklanarak geri açtı. Kolunu geriye çekerek genzini temizledi. "Ne olduğun gayet iyi biliyorsun." sesi derinden geliyordu, fazlasıyla boğuk ve gergindi. Önden, depoya doğru ilerlerken elimin tersini dudaklarıma kapatıp gülerek peşinden ilerledim. Başını bir sağa bir sola eğerek boynunu gevşetmeye çalışıyordu.

 

Bu sabah abimin yanında geçirdiğim krizden sonra baş parmağıyla ensemi okşamıştı, sık sık bileğimi okşardı ve az öncede şah damarıma dokunmuştu. Vücudumda kendisine özel noktalar belirliyor gibiydi. Kendi noktasını baş parmağıyla okşayarak belirliyordu, bir itirazımda yoktu.

 

Bulunduğumuz alana yaklaşan arabanın taşları ezen lastik sesiyle omzumuzun üzerinden geriye baktık. Sungur büyük adımlarıyla yanıma gelip önüme geçmişti bile, adamlar etrafımıza toplandı. Sağa çıkıp kimin geldiğine baktım, sürücü koltuğuna Pars'ı görünce tamamiyle sağa çıktım.

 

Arabadan inip bağırdı "Bir koyduk, bir koyduk ki sorma! Kudurdu." Zevkle bağırıyordu. Gülerek izledim bu halini. Arkadan Ömer ve Serhat'ta indi. Ellerini birbirine vurdu Ömer "Bir kudurdu ki sormayın, görseniz baya seyir zevki verdi."

 

"Aynen öyle." dedi Pars, yavaşça ciddiyete bürünerek Sungur'a yöneldi "Adamlarına seni araştırmasını söyledi. Aranızda bir şey mi geçti? Direk senden şüphelendi."

 

Histeriyle güldü Sungur "Toplantı bitince karşıma geçip kendime çok güvendiğimden bahsetti. Bende güvendiğimi söyledim. Bu kadar."

 

"Yeni bir düşman desene."

 

"Bizde düşmandan bol ne var." umursamazdı " Onu boşverelim. İyi iş çıkardık, şimdi de kasaları kontrol etmeliyiz." Çağrı, başımıza bela olacak gibi gözüküyordu. Bizim de onun başına bela olacağımız gibi.

 

Sungur depoya ilerlerken peşinden içeriye girdik. Depo, yüksek tavanlı ve loştu. Ufuk ve Şefik, tırı depoya yanaştırmış, Ufuk ve Neco kasaların indirilmesine yardım ediyordu. Deponun ortasına dizilmiş ahşap kasalar, sıradan görünüşlerinin aksine, yüz milyonlarca dolar değerinde yasa dışı silah ve bileşen içeriyordu. Sungur, elindeki feneri kasaların üzerine tutuyordu. "Kasalar sağlam, mühürler kırılmamış," dedi Sungur. "Hemen açıyoruz."

 

Pars, levye ile ilk kasanın kapağını zorladı. Gıcırdayan bir sesle kapak açıldığında, içeriden gelen barut ve yağlı metalin ağır kokusu burnunuza doldu. İlk kasadan çıkanlar, dudaklarımızı hafifçe aralamanıza neden oldu.

 

"Bunlar..." diye fısıldadım.

 

Kendileri için normal bir tabanca olacağını düşünmüştüm fakat kasanın içinde, tam bir düzine, askeri standartlarda üretilmiş, yarı otomatik keskin nişancı tüfekleri yatıyordu. Silahların gövdeleri mat siyahtı ve üzerlerindeki seri numaraları özenle silinmişti. Bunlar, şehir savaşında yıkıcı güç sağlayabilecek, piyasada bulunması imkânsız silahlardı. Bu kadar yüksek kalibreli patlayıcı ve keskin nişancı tüfeği, sadece terör yaratmak için kullanılır.

 

"Çağrı Hekim, cephe kuruyor," dedi Sungur, sesi derinleşerek. "Bunlar, sadece paralı askerler için." Serhat, elindeki tabletle tüfeklerden birine yaklaştı. "Ticari değeri 100 milyonun üzerinde,"

 

Sungur, ikinci kasanın kapağını bir hamlede açtı. Bu kasa, tamamen plastik patlayıcı kalıpları, zaman ayarlı fünyeler ve bunların yanında küçük, şifreli uydu telefonları ile doluydu.

 

"İşte aradığımız şey," dedi Sungur, bir uydu telefonunu havaya kaldırarak. "Bu telefonlar, sevkiyatın alıcılarıyla doğrudan bağlantı kurmak için. Çağrı'nın tüm iletişim ağı bu kasalarda." telefonu yerine koydu "Bakalım bize nasıl kapılar açacaklar." Pars ve bana döndü. "Bu uydu telefonlarının son üç günlük tüm iletişim kayıtlarını indirmeliyiz. Nereden arandıklarını ve kiminle konuştuklarını öğrenmemiz gerek. Tüm patlayıcıların GPS koordinatörlerini kontrol edelim.

 

Yüzümdeki ciddiyet arttı. "Bu silahların basit bir cephe kurmak için taşındığını sanmıyorum, Sungur. Bu kadar yüksek kalibreli patlayıcı ve keskin nişancı tüfeği, sadece terör yaratmak için kullanılır."

 

Sıkıntıyla çenesini ovaladı "Evet, Kuytu'nun basit bir yer olduğunu elbette düşünmüyordum ama terör işi daha farklı bir boyut İlay." Basit bir mafya değildi, sadece ailesine değil topraklarına da haindi Karan Soykan. Hepsi birer terör yanlısı mıydı? Abimi de bu işlerine mi alet etmişti? Elimi boynuma koyup nefeslendim. Bu düşünce midemi alt üst etti.

 

"Mnesonim de kendi için çalıştırdığı adamları terbiye etmek için oluşturduğu bir formül olabilir." dedi Pars teorilerimize teori ekleyerek.

 

Sungur'un gözleri, Pars'ın teorisine kilitlendi. Bu, abimin yaşadıklarını daha da iğrenç bir boyuta taşıyordu.

 

"Haklısın," dedi Sungur, sesi buz gibiydi. Devam edecek oldu gözleri bana değince duraksadı, "Bunu sonra konuşuruz. Belki de düşündüğümüz gibi değil. Kuytu'yu git gide genişletmeye çalışıyor, halkını köleleştirmek için de yapabilir."

 

"Halkını öldürmek isteyeceğini sanmıyorum, ölü bir halkı ne yapsın?" zar zor düşünmeye, yorum yapmaya çalışıyordum. Konu ne olursa olsun artık bir konuda sonuca varabilmek istiyordum, bilinmezlik fazlasıyla delirticiydi.

 

Sungur'un yüzünde, çaresizliğime karşı duyduğu bir anlık şefkat parladı, ama anında sertleşti. Yüzünü kasalara çevirdi.

 

"Haklısın Kraliçe." Kraliçe olmamı vurgularcasına, bu ruh halinden çıkmamı istercesine bastırarak söylemişti. "Bilmediklerimizden değil, bildiklerimizden devam edelim. Sonraki adıma geçiyoruz."

 

🌕🌕🌕

 

Saat sabahın dördüydü. Normalde Karan Soykan, Inferi adı verilen alt konsey üyelerini bu kadar erken bir saatte toplamazdı. Ancak Çağrı Hekim'in sevkiyatının kaybolduğu haberinin ardından, malikânenin zemin katındaki devasa, yuvarlak, penceresiz toplantı odasında gerilim elle tutulacak kadar yoğundu.

 

Masada, Karan Soykan'ın en güvendiği beş Inferi üyesi oturuyordu. Hepsi pahalı takım elbiseler içinde, yüzleri öfke ve korku arasında gidip geliyordu. Masanın başında, sırtı odaya dönük, yanan şömineye bakan bir silüet vardı Karan Soykan.

 

Tüm dikkatler, oturduğu yerde sürekli dizini sallayan ve yüzü morarmış olan Çağrı Hekim'in üzerindeydi. Sevkiyatın boş bir tırla değiştirildiğini öğrendiğinden beri kontrolünü kaybetmişti.

 

Çağrı Hekim, zorlukla konuşabildi "Efendim, tam bir aldatmacaydı. Sis, öncü aracın devre dışı bırakılması, tırların değiştirilmesi... Sıradan hırsızlar değillerdi. Bize karşı birileri cephe açtı."

 

Karan Soykan, şömineye bakmayı sürdürerek, soğuk ve mekanik bir sesle konuştu "Bana masal anlatma Çağrı, önünde tırları değiştirmişler. Ayakta uyuduğun açık. İyi halt ettin."

 

Sesindeki sükûnet, odadaki havayı daha da dondurdu. Çağrı'nın alnından soğuk terler akıyordu.

 

"Şüphelendiğim tek kişi var... Karakan, efendim. O toplantıdan sonraki küstahlığı..."

 

Karan Soykan yavaşça arkasını döndü. Yüzü gölgeler içindeydi, sadece keskin, buz mavisi gözleri parlıyordu.

 

"Karakan," dedi, ismi bile dudaklarından bir zehir gibi çıktı. "Bir kaç ay önce Kuytu'ya girmiş, işini kaba kuvvetle halleden bir herifi yıllardır Kuytu'nun İnferi'sinde bulunan senin yenemediğini mi söylüyorsun?" Sinirle güldü "Seni öldürmem için büyük bir neden veriyorsun elime. Yaşamak istiyorsan sus!" İlay'ın onunla beraber olduğunu düşündükçe deliriyordu Karan Soykan.

 

Inferi üyelerinden en yaşlısı Hasan Coşkun araya girdi "Ben öyle olduğunu düşünmüyorum Bay Dominus, Karakan'ı bir çok kez maçlarda izledim. Hamleleri kaba kuvvetten fazlasıydı."

 

"Aynen öyle." Diyerek katıldı Hamdi Kaya "Depolarımıza bomba yerleştirdi, masaya dahil oldu, Damian ve Emris ile anlaşma sağladılar. Bunlarda kaba kuvvetten fazlasıydı."

 

Karan Soykan, masaya doğru yürüdü. Elleri, cilalı yüzeye ağır bir ritimle vurdu.

 

"Fazla elbette, kızımla birlikte. Bana yanaşmak için kızımı bile kullanıyor. Bu uğurda ne gerekirse yapmaya hazır." Şakağını ovaladı " İcabına bakacağım. Her ne olursa olsun o herifin bu masada işi yok. İşlerimizden haberi olmayacak, saf dışı bırakacağım."

 

Hakan Maraz "Peki ya kızın?" Deyince herkes dikkat kesildi "İlay'da o herifle. İkisinin de icabına bakacağınu söylemiştin, oğlumu ölmekten beter etmiş. Kızında oğlumu ölmekten beter herifle beraber!"

 

Dişlerini öfkeyle sıkarak Hakan'a baktı kurşun atan gözleriyle "O senin oğlunun beceriksizliği Hakan! Başından beri neden görev vermek istemediğimi anladın mı? Beceriksiz bir oğlun var! İlk görevinde düşmana yakalanmış!"

 

Sesler yükseldi, daha hırslandı Hakan Maraz "Düşman dediğin adamları masaya sen oturttun!"

 

Elini son gücüyle masaya geçirip ayağa kalktı Karan Soykan, burnundan soluyordu "Benim kararlarıma karşı çıkabilecek düzeyde değilsin! Öyle gerekiyordu yaptım!"

 

Hakan'da bu gürültünün altında kalmayarak ayağa kalktı "Kararları İnferi olarak hepimizin vermesi söylendi, ortak! Ama sen köşeye sıkıştın Soykan, kabul et. Yaşlanıyor musun? Yerine başkası mı geçmeli?"

 

İçindeki öfkeyle Hakan'ı yakmak istercesine öfkeyle soluklanıyordu Karan Soykan, ellerini masaya koyup Hakan'a yaklaştı. Gözleriyle boğuyordu "Seni öldüremeyeceğimi mi sanıyorsun? Kuralları siker atarım Hakan, ölmek istemiyorsan otur ve sessiz kal."

 

Hakan için bu sonduz Karan dediğini yapardı, bunu biliyordu. Söylediğini yapmaktan, sessiz kalmaktan başka şansı yoktu. En azından şimdilik.

 

Hakan oturunca Karan'da yerine oturdu, masada ölüm sessizliği hakimdi.

 

Karakan'ın zekası hakkında söylenilenlerden sonra büyük bir öfkeye büründü Çağrı Hekim, onu öldürmek istiyordu. Kendine olan güvenini yerle bir etmek istiyordu.

 

"Bu sevkiyatın alıcısı kimdi, Çağrı?" Karan Soykan'dan yöneltilen soruyla düşüncelerini bir kenara bıraktı. Başını iki yana salladı. "Uydu telefonları şifreliydi. İletişim kopuktu. Ama en çok önem verdikleri şey-"

 

O an, toplantı odasının zırhlı kapıları hızla açıldı ve Karan Soykan'ın yeni adamı olan Baybars girdi. "Afedersiniz, misafirleriniz geldi Bay Dominus." Geri kalan masa üyelerini asıl konuşmadan bir saat sonrası için çağırmıştı. "Al içeriye."

 

Başını saygıyla eğip çıktı odadan, ardından kapı tamamiyle açıldı, içeriye ilk giren kişi, Kuytu'yu korumak uğruna öldürmeye teşebbüs ettiği kızı İlay Soykan'dı. İçeriye girdiği an mavi gözlerini gözlerine dikmiş meydan okuyan ifadesiyle bakıyordu, dimdik duruşuyla önceki toplantıda yaptığı gibi karşısındaki koltuğa ilerledi.

 

Karakan ondan önce davranıp koltuğunu çekince tereddüt etmeden oturdu. Gözlerini bir an olsun çekmiyordu Karan'dan. Ondan korktuğunu, çekindiğini düşünmesini istemiyordu. Bakışlarından rahatsız olsun istiyordu.

 

Sungur'da İlay'ın solundaki koltuğa oturdu dik duruşuyla, İlay'ın yanından bir an olsun ayrılıyor muydu acaba diye düşündü Karan. Onları çok kez takip ettirmek istese de sonu hep hüsrandı. Adamlarından ya haber alamıyordu ya da yaralı dönüyorlardı. Her defasında nasış yapıyordu bilmiyordu fakat Karakan anlıyordu. Yaralı adamlardan her seferinde ona selam yolluyordu "Karakan'ın selamı var." Bu cümleden nefret ediyordu.

 

Onlardan nefret ediyordu, onları...yok etmek istiyordu...

 

🌕🌕🌕

 

Sevkiyata çöktükten sonra gece yarısı dönmüştük eve, bir saat sonra Karan Soykan'dan gelen mesaj ile evine çağırılmıştık. Konunun ne olduğunu elbette tahmin ediyorduk. Haber hemen verilmişti.

 

Sungur ve Pars ile hazırlanıp çıkmıştık. Peşimizden Atıf ile Neco'da gelmişti. Lilia sevkiyat operasyonunda olduğu gibi yine evdeydi, tecrübesizdi ve bize şu anlık verebileceği bir şey yoktu. Bu nedenle evde kalması daha iyiydi.

 

Şu an Karan Soykan'ın evinin zemin katında, büyük yuvarlak masasında oturuyorduk. Bu eve girmek midemi bulandırıyordu. Azra Soykan ile mutlu yuvası, bize veremediği mutlu yuva. Bu konulara girmeyecektim. Duygusal olmamam gereken bir konumdaydım.

 

"Evet." Dedi Sungur herkes masaya yerleşince, arkasına yaslanarak rahat bir tavırla oturuyordu "Bu saatte neden sizi görmek zorundayım?"

 

Öfkeyle tükürerek bağırdı Çağrı, elini masaya vurdu hınçla "Sevkiyatıma çöktüğün için!"

 

Büyük bir ciddiyetle çattı kaşlarını, ağır ağır başını ona çevirdi. Tek kaşını kaldırıp başını belli belirsiz iki yana salladı "Sebebim ne bunun için?"

 

Herkes dikkatle aralarında geçen konuşmayı dinliyordu.

 

"Önceki toplantıdan sonra sana pes edeceksin dedim, bana kinlendin."

 

"Bunun için kanıt sunabilir misin? Kafanda döndürdüğün ihtimallere inandığın için mi bu saatte buradayım?"

 

Çağrı cevap verecekken Karan Soykan Çağrı'ya ters bakışlar attıktan sonra Sungur'a yöneldi "Dün gece neredeydin?"

 

"Bu hesap verme işi Custos olmanın bir parçası ise kabulüm değil."

 

Alayla güldü Karan "Hayırdır İnferi'den mi çıkıyorsun?"

 

"Hayır, kuralı reddediyorum."

 

"Bu bir kural değil, olayı açıklığa kavuşturmak için soruyorum ama bir kural olsaydı da reddetmen olası değildi."

 

"Hım" dedi alay edercesine Sungur "Yanılıyorsunuz. Kuralı reddetmem, benim çıkmamdan daha olası." Öyle profesyonel ve kendinden emin konuşuyordu ki hayranlıkla dinliyordum.

 

Masadakilerden hayretli mırıltılar dökülürken Karan Soykan dişlerini sıkıyordu öfkeyle.

 

"Dün gece evdeydim." Diyerek cevap verdi sorularına, beni işaret etti "Kraliçe'm ile resim yapıyorduk. Sonuçta işleyen bir galerisi var."

 

Histeriyle güldü Kuzey Alaca "Kraliçe?"

 

"Evet, Kraliçe."

 

"Biz isim kullanırken sizin ayrıcalığınız ne?" Dedi alay ederek Selman Keskin.

 

Yan bir bakış attım, dudaklarımı bilmem manasında büzdüm "Hak etmemendir belki."

 

Çağrı ellerini masaya vurup hınçla ayağa kalktı "Siz neyinize güveniyorsunuz bu kadar? Ha! Masaya çökün, sevkiyatıma çökün! Sonra?"

 

Sol kolumu masaya koyup koltuğumla hafifçe sağıma dönerek Çağrı'ya baktım inanamaz gözlerle "Seni bu kafayla buraya alarak en büyük hatayı yapmışlar. Elinde kanı yok, bizi boş safsataların yüzünden yatağımızdan kaldırdın." Art arda cıkladım "Kabul edilemez."

 

"Yeter bu kadar! Yeter, otur yerine Çağrı." Çağrı yerine oturunca bize döndü Karan "Siz yapmadınız, anladık. Madem geldiniz, size görevlerinizi söyleyeyim. Karakan sen boks maçlarına çıkmaya devam edeceksin. Mekanı da sen işleteceksin. Önce mekan işlet bakalım, sonra büyük işler için bakacağız." Demesiyle Sungur histeriyle güldü, ben ise göz devirdim.

 

"Sen İlay" demesiyle tek kaşımı kaldırıp ne var dercesine baktım "Kraliçe." Diyerek düzelttim adımı. "Ya da istersen Aşeka diyebilirsin." Dememle kaşları tek çizgi olacak şekilde çatıldı, alnı kırışmıştı. Ellerini yumruk yaptığını gördüm.

 

Elbette Nilüfer'in ben olduğumu öğrenince araştırmıştı ve mekanıma baktırmıştı. Aşeka'nın anlamına da bakmış olmalıydı yoksa neden rengi atsın?

 

"Kraliçe." Dedi sıktığı dişlerinin arasından. Memnuniyetle gülümsedim "Buyrun Bay Dominus?"

 

"Sende galerini işletmeye başlayabilirsin, halk ile de içli dışlı olup sıkıntı olduğunda bana aktarabilirsin." Bize küçük işler vererek saf dışı bırakmaya çalışıyordu. Gülerek onayladım "Tabi, neden olmasın ama ben bir görev daha edinmek istiyorum."

 

"Neymiş?"

 

"Roma İmparatoru Marcus Aurelius; bir zafer kazanıp da şehre geri döndüğünde halkı selamlarken tacı başından düşmesin diye yardımcısı yakınında durur, tacı tutarmış." Bir anda hikaye anlatmama herkes anlamsız bakışlar atsada devam ettim.

 

"Ancak yardımcısının tek görevi bu değilmiş. Bu kişi imparatorun kulağına eğilir, " karşımdaki adamın gözlerinin içine baktım meydan okuyarak "Memento mori.  dermiş. Ölümü hatırla, zafer sarhoşu olma" kaşlarımı kaldırıp güldüm "ölümlüsün unutma."

 

"Bunu görev edinmek istedim." Gülüşümü büyüttüm, ellerimi masaya koyup koltuğumu geri iterek ayağa kalktım "Toplantı bitti sanırım."

 

Benimle beraber Sungur'da kalktı. Beraberce arkamızda bıraktığımız öfkeli bakışlarla beraber odadan çıktık. "Bizi saf dışı bırakıyor kendince." Dedim söylenerek, onu görünce öfkem daima diriydi.

 

"Öyle sanmaya devam edebilir."

Üst kata çıktık, evden çıkacağımız sırada işittiğim ağlama sesiyle ayaklarım olduğu yerde kaldı "Anne, neredesin anne? Baba?" Balca'nın ağlayan sesiydi. Üst kattan geliyordu.

 

"Lütfen Balca, git odana yat artık. Ağlayıp duruyorsun başımda. Başımı ağrıttın, senin ağlamanı mı dinleyeceğim sürekli?" Bu acımasız bağırışta Azra Soykan'a aitti.

 

Balca'ya nasıl davrandıklarını merak ederek düşünmüştüm yakın zamanlarda. Ona iyi davrandıklarını düşünmüştüm ama hayır, ağlayan bir çocuğu azarlayacak kadar şefkatten yoksun bir kadındı.

 

Kapının gürültüyle kapanma sesini işittim, ardından içli bir ağlayış. Ellerim istemsizce yumruk oldu. Yüreğimde hiç istemediğim bir sızlama peyda oldu. Gözlerimi kapatıp genzimi temizledim.

 

Bileğimde hissettiğim el her zamanki gibi kavramış, baş parmağıyla okşuyordu. Bu hareketinin beni gevşettiğinin farkındaydı "Ne yapmak istiyorsun?"

 

Tereddüt etmedim "Onu alıp gitmek." Mantığım bunu istememem gerektiğini söylese de kalbim onunla aynı fikirde değildi. Onu sevmek istemiyorum, düşünmek istemiyorum. Küçük bir kardeş istemiyorum.

 

Gözlerimi aralayıp sağıma döndüm, "Onu kabullenmek istemiyorum Sungur."

 

Merhametle gülümsedi "Buradan bakınca çoktan kabullendiğini görüyorum."

 

Başımı anında iki yana salladım "Bu savaşın içinde bir çocukla uğraşamam."

 

"O zaten bu savaşın içine doğdu."

 

Sıkıntılı bir nefes verdim "Hiç yardımcı olmuyorsun."

 

"Çünkü bu mantığınla çözümleyebileceğin operasyonel bir iş değil, pişman olmanı istemem." Hayır, onunla bağ kurarsam pişman olurdum, bağ kurmazsam pişman olacağım bir şey de olmazdı.

 

Bileğimi elinden kurtarıp kapıya yöneldim, içli ağlayışını ve merdivenlerden inen adımlarını işitince hızlıca çıkıp gözden kaybolmak istedim. Yapamadım, kahretsinki yapamadım!

 

"Aa siz kimsiniz? Özüy diyeyim." Omzumun üstünden baktım, ağladığı için ellerini yüzüne kapatmış özür diliyordu. Yanağımın içini ısırdım ağlamamak için.

 

Sungur harekete geçerek yanına ilerledi, bir dizinin üstüne çöktü "Özür dileme" ellerini yüzünden ayırıp elinin tersiyle göz yaşlarını sildi, ağlamaktan gözleri şişmişti.  "Neden ağlıyorsun bakalım?"

 

"Kabuş göydüm, Boran abim olsaydı benimle uyurdu." Tekrardan ağlamaya başlayınca artık dayanmak daha da zordu. Boran abisi onunla uyurdu. Abim, onu seveceğimi söylemişti. Balca suçsuz bir çocuktu, ona cephe almam anlamsızdı. Hiçbir şeyden haberi yoktu, şu an göz yaşlarını sildiği için bile Sungur'a koşulsuz sevgi besleyebilecek bir çocuktu.

 

Göz göze geldik, ağlayışı şiddetlendi ve koşarak bacaklarıma sarıldı. Bu beklenmedik ve ani tepki beni fazlasıyla afallattı. Başımı döndürecek kadar afallattı. "İlay abla, kabuş gördüğüm için mi geydin? Boran abi de hişşettiğini söyleydi."

 

Dizlerinin üstüne çökmüş olduğu yerde bekleyen Sungur ile göz göze geldim. Ayağa kalktı, başını olumlu anlamda sallayıp gülümsedi. Bu kalbini dinle demek miydi? İlk sarılmamızda hissettiğim sıcaklık bile yeterince dumura uğratmıştı beni. Yapmamalıydım, yapmamalıydım ama yaptım.

 

Kollarından tutup kucağıma aldım, anında boynuma sardı minik kollarını, yüzünü boynuma gizledi. "Hissettim ya." Dedim yanağımı kanatırcasına ısırırken "Hissettim de geldim." Elimi sırtına koydum, yapmamam gereken bir şey daha yaptım, kahretsin yapmamam gerekiyordu ama yaptım

 

"Benimle uyumak ister misin?"

 

Başını boynumdan kaldırıp hevesle salladı "İsterim!"

 

Sungur yanımıza gelerek kapıyı açtı, evde çıktık. Düşünmeden hareket ediyordum, tamamen vicdanımla. Hava soğuktu ve Balca pijamasıylaydı, benden önce Sungur düşünerek üstündeki deri ceketi Balca'nın üstüne örttü. Başını tekrardan boynuma koyarak derin bir nefes çekti Balca "Çok güsel kokuyoysun İlay abla."

 

Isırmaktan kanattığım yanağımı umursamadan daha da ısırdım, kalbim sancıyordu.

 

Arabaya yaslanmış bizi bekleyen Pars kucağımda çocuk görünce önce kaşlarını çattı, ardından alayla güldü "Lan boş odayı nereden buldunuz?"

 

"O ne demek lan?" Dedi Sungur anlamayarak.

 

"Boş odayı bırak çocuğu ne ara yaptınız?"  Göz devirdim, yanından geçerken Balca'nın sırtındaki elimle omzuna okkalı bir tokat geçirdim."Saçmalama gerizekalı."

 

Sungur ise gayet keyif almıştı bundan "Onunda zamanı gelir." İkisi de yakın zamanda elimde kalacaktı.

 

Soykan malikanesinin görevlilerinden biri karşımıza geçti "İlay Hanım, Balca Hanım'ı götüremezsiniz. Bilgi vermemiz lazım."

 

"Tamam, ver bilgini." Bağırışım kararlılıkla bahçede yankılandı. "Annesi çocuğuna bakmak istemedi, ablası götürdü dersin!"

 

Ablası götürdü.

 

Ablası.

 

🌕🌕🌕🌕🌕

Sonraki bölümde görüşmek üzere

🎀

Son Yazılar

Hepsini Gör
20. "ARAFTA SANCI"

20.BÖLÜM “ARAFTA SANCI” doubt- twenty one pilots Let the world burn- chris grey   "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiği

 
 
 
19."UĞRUNA YAŞAMAK"

"UĞRUNA YAŞAMAK"   I'II Do It- Heidi Montag Say it right- Nelly Furtado Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes       |Sungur Tuna Kurtel|   Zehir... Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimd

 
 
 
18."KANLI İLMEK"

"KANLI İLMEK"   Durma yürüsene - Melike Şahin Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut   Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın n

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page