top of page

12."BİZİM İÇİN"

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 29 Kas 2025
  • 30 dakikada okunur

KUYTU

"BİZİM İÇİN"

 

 

 

Treat You Better- Shawn Mendes

 

Saniye.

 

Saniyeler önce Karan Soykan'a meydan okumuştum, yine saniyeler önce Sungur tarafından fütursuzca dışarıya çıkarılıp arabaya binmiştim, saniyeler önce yine Sungur ile burun burunaydım, bu duruma küfrederek uzaklaşmıştım ve yine saniyeler önce kurşunlanmıştık.

 

Her şey o kadar ani ve hızlı gelişmişti ki burun buruna olduğumuz anda yavaş akan zaman bile anlamını kaybetmişti.

 

"Zeus." Demişti Sungur fısıldayarak, adamı tanımıyorduk, nereden anlamıştı bilmiyordum, söylediğinde ihtimal mi eminlik mi saklıydı anlayamamıştım.

 

Karşımızda maskeli iki adam vardı, ellerinde uzun namlulu silahlarını bize doğrultmuş gözlerimizin içine bakıyorlardı öldürücü bir soğuklukla.

 

Sungur'un kolu önümdeydi, sıkılan herhangi bir kurşuna siper olmak ister gibi önüme uzatmıştı koca kolunu, beni koltuğa yapıştırmıştı adeta. Kafamda yüzlerce ihtimal dönüyordu, her ihtimalde de biz hamlede bulunana kadar çoktan ölüyorduk. İki kişilerdi, ben sağdakinin, Sungur ise soldakinin himayesi altındaydı. Zeus hangisiydi, burada mıydı yoksa bunlar adamları mıydı? İmha gibi bir görevi üstlenen infazcı eminimki alanında başarılı olmalıydı. Ellerinden nasıl kurtulacaktık?

 

"Sungur, ne yapacağız?"

 

Silahını Sungur'a doğrultan soldaki adam cevap niteliğinde bağırdı "Silahını bırak ve arabadan in Karakan!" Bütün yolu inletecek gürlükte bağırmıştı fakat onda kafamdaki Zeus karakterinin oturmasını sağlayan en ufak görüntü, his veya belirti yoktu. Yine de karşımızdaki kim bilmiyorduk.

 

Panikle Sungur'a döndüm, kaşları çatıktı, öyle ki alnı kırışacak kadar çatmıştı ve çenesi gergindi. Delici bakışlarının odağı himayesinde olduğu adamdı, gergin çenesiyle sağdaki adamı işaret etti "Diğeri silahını ya indirsin ya bana doğrultsun, İlay'a silah doğrultulmayacak." Şu an imkanımızın olmaması umrunda değil gibi emir vererek konuşuyordu. Bizi erkenden kurşunlatmak mı istiyordu? Bu herifin işlerine anlam veremiyorum!

 

Önüme siper olan kolunu tuttum, kaçıp gitmemesi için sıkıca kavradım. İnmesine izin veremezdim "Sungur hayır, inme."

 

Dönüp bakmadı bile fakat kasılan bedeniyle kolunu bedenime daha çok bastırdı, güven demekti bu. Güveniyordum ama karşıda güvenmediğimiz, tanımadığımız biri olduğu sürece ona güvenmem hiçbir şey ifade etmiyordu.

 

Karşıdaki adam sinir bozucu şekilde güldü "Pazarlık yapacak konumda değilsin."Başını alay edercesine omzuna eğdi "Emir verecek konumda ise asla."

 

Bu böyle olmayacak, sol elimle Sungur'un kolunu sıkıca kavrayıp bırakmadım, sağ elimi çaktırmadan bacağımın üstüne koyup parmaklarımla minik hareketlerle eteğimi çekmeye başladım.

 

"Hangi konumda olduğum bir anda değişir çünkü-"

 

Cümlesini normal ses düzeyinde tamamladım, dışarıdakiler duymamıştı "Zarlar senin için daima altı gelir." daha çok kendimi ikna etmek ister gibi fısıldadım. Bakışları adamdaydı fakat söylediğime gülümsediğini gördüm. Bu durumda gülebiliyor olmasının bende hala hayret oluşturması garipti.

 

Eteğimi dizimin iki karış üstüne kadar açıp jartiyerime sıkıştırdığım küçük silahı kavradım fakat bir kere bile dönüp bakmayan adam arkada gözü varmış gibi silahı kavrayan elimin bileğini sıkıca tuttu. Baş parmağı yine bileğimi okşuyordu usul usul, bunu yapmamalıydı. Gergin kaslarım anında gevşemeye yüz tutmuştu. Titrek bir nefes verip yutkundum, başımı ona çevirip beklemeye başladım. Planı olmalıydı.

 

"Zarlar bizim için daima altı gelir."

 

Bizim için.

 

"Hata yap İlay" diye mırıldandı, sesi neredeyse acı verici derecede derindi.

 

Şaşkınlıkla elimi dondurdum. Ne? Neden hata yapmamı istiyordu? Kaybetmek istemiyordum, bu yüzden buradaydık. Tek bir saniyelik tereddüt yaşadım. "Zarların benim için geçerli değil mi?"

 

Sessizce güldü bu dediğime, gülüşüyle ılık nefesi boynuma çarpıp bedenimi bir sobaya çevirmişti.

 

"Geçerli olduğu için bunu yapmalısın."

 

Bizim için.

 

Karşımızdaki adam "Havalı sözlerini kendine sakla, bu saatten sonra bir zarın kalacağını sanmıyorum." Elini ceketinin iç cebine sokunca boşta olan elini beline atıp silahını kavradığı gibi camdan çıkarıp adama doğrulttu. "Tek yanlışın da tek kurşunla bitiririm hayatını." Önüme siper olan eli bileğimi bıraktı, usulca kemerimin düğmesine bastı, bırakmadı, adamların görmesini istemedi. Ne yapıyordu bu adam?

 

Karşıdaki adam ceketinin cebinden işaret ve orta parmağının arasına sıkıştırılmış minik siyah bir zarf çıkardı.

 

Silahı bana doğrultarak Sungur'a adım attı, artık ikisi de bana silah doğrultuyordu. "Belli ki canının değeri yok, zarfı vereceğim. En ufak hamlende kız ölür."

 

Silahlı elimi kapıyla arama gizledim, Sungur'da aynı şekilde yaparak diğer eliyle tuttuğu kemeri bıraktı. Histeriyle gülerek kaşlarını öyle mi dercesine kaldırdı, rahat görünmeye çalışıyordu fakat dişlerini sıktığından dolayı çıkan çene kemiğini görebiliyordum, boynundaki damarın şişkinliğini de öyle. "Sen daha o tetiğe basmadan ikinizin de beynini delerim. Denemek ister misin?" der demez saniyeler içinde önce sağdakinin sonra soldakinin silah tutan ellerinden vurmuştu. İkisinin de acıyla iniltileriyle beraber ellerinden silahlar düşerken soldakinin zarfta düşmüştü.

 

"İlay'a silah çekilmeyecek demiştim!"

 

Soldaki sağdakine acıyla bağırışlarının arasında "Koş!" dediğinde ikisi de koşmaya başlamışlardı. Her şey yine saniyeler içinde oldu, adamların koşması, Sungur'un kapıyı açarak bana da "Koş!" Demesi ve topuklu ayakkabılarımla arabadan atlayıp koşmaya başlayışım.

 

Adamları aramızda pay ederek koşmaya başladık, ateş etmeye çalışsam da hem koştuğumdan karanlıktan denk getiremiyordum. Nefes nefese kalmıştım, arazide topuklularla koşmak ise eziyet olduğundan çıkarıp yalın ayak devam ettim. Öyle ne kadar koştuk bilmiyordum, peşinden koştuğum adam acının verdiği panikle artan adrenali sayesinde hızına zeval gelmiyordu. Ormana girmek üzereydik, oraya girersek kaybolmamız an meselesiydi. Görünür de Sungur'da yoktu, ne tarafa gittiğini bilemiyordum.

 

Derin nefes aldım, durdum, nişan aldım ve ateş ettim.

Acı bir feryat yükselince zafer tebessümümü kuşanarak eserime baktım. Bacağını tutup topallayarak koşmaya çalışıyordu. Maalesef, artık benimsin. Kurtuluşun yok.

 

Nefesimi, paniğimi, yorgunluğumu ve ayaklarımın acısını bir kenara bırakarak ne kadar hızlı koşabiliyorsam o kadar hızlı koştum. Ensesindeki kumaştan yakaladığım an dengemi kaybetmiştim. Daha ne olduğunun idrakına varamadan yakaladığım adamla beraber yuvarlanırken buldum kendimi, kollarımı başıma sardım, bacaklarımı da kendime çekerek alacağım zararı sıfıra indirmeye çalıştım. Her dönüşümde taşlar ve otlar batarak canımı yakıyor, soluğumu kesiyordu. Toprak altımdan kayarken beşinci dönüşümü tamamlamıştım. En sonunda hareketsizce sırt üstü durdum.

 

Derin nefesler alarak kendime gelmeye çalışsam da vaktim yoktu, adam çoktan kendini toparlayıp ayağa kalkmıştı bile. Vuruldun lan sen vuruldun! Pes et be adam.

 

Kalkıp fazla uzaklaşmadan ensesinden tuttuğum gibi silahım yuvarlanırken elimden düştüğünden jartiyerimden minik çakıyı çıkardım. Boğazına yaslayıp canını acıtacak şekilde bastırdım "Kimsiniz lan siz?" Nefes nefese kalmıştım, her yerim toz toprak içinde kalmıştı, bedenimde çizikler bolca olmalıydı ve fazlasıyla yorgundum!

 

"Bırak beni!" Hala direniyordu!

 

"Hay hay." Ensesini bırakıp maskesini tek hamlede çıkardım. Saçını sıkıca kavrayıp bıçağı boğazından uzaklaştırmadan önüne geçtim.

 

Tuttuğum saçlarını arkaya çekerek yüzünü görmek adına yüzünü kaldırdım, ortamı aydan başka aydınlatan ışık yoktu, gördüğüm kadarıyla yakından tanıdığım biri değildi fakat simasında tanıdık gelen şeyler de vardı. "Kimsin?" konuşacak hali kalmamış gibi yutkunarak kapattı gözlerini, sesli soluklar alıyordu. "Az önce bağırırken gayet enerjik gözüküyordun, kimsin lan sen?"

 

Yuvarlanmadan önceki konumumuzdan tanıdık bir ses yükseldi, Sungur'a aitti "Burak Maraz!" Elimdeki adamın o kişiyle bir alakası yoktu, Burak Maraz'ı küçüklüğümden beri tanıyordum. En son Sungur ile konuşmak adına maç mekanına girdiğimde görmüştüm ve o değildi.

 

Başımı kaldırıp Sungur'a baktım, ensesinden tuttuğu kişinin şaşkınlığıyla kaşlarımı çattım. Zihnimde dönen ihtimaller daha da karmaşık bir hal almıştı, adım attıkça çözülmek yerine daha da karışıyorduk! Bizi öldürmesi için Zeus denilen kişiyi tuttularsa Burak Maraz'ın burada ne işi vardı? Gerçekten bizi öldürmesi için onları mı görevlendirmişlerdi yoksa maşa mıydı?

 

Sungur zarfı veren kişinin peşinden koşmuştu yani zarfı veren Burak Maraz'dı, zarfta ne yazdığı ayrı bir merak konusuydu.

 

"Ve adamı." Diye eklemişti Sungur önümdeki adama bakarak. Onun tuttuğu kişi Burak Maraz'dı, bendeki ise adamı. Onların bu işle ne alakası vardı?

 

"Anlamıyorum." Kafam fazlasıyla karışmıştı "Bunlar ne alaka şimdi?" Biri bitmeden diğeri başlıyordu!

 

Bir eliyle silahı Burak'a doğrulturken diğer eliyle kemerini çıkarıyordu Sungur "Boşuna teori üreterek kafanı yorma, arabada ötecekler zaten."

 

Bu durumdan hoşnut değildi Burak, Sungur'a hırsla bir adım atmıştı ki namlunun alnına yaslanmasıyla soluklanıp durdu "Bende Custos'um unuttun mu? Bana böyle muamele edemezsin!"

 

Karşısındaki adamın umrunda gibi durmuyordu, Sungur belindeki kemeri çıkarırken ne yapacağını merakla izliyordum, Burak'ı önüne alıp kemerle dövecek değildi ya. Burak'ın da aklına aynı teoriler düştü mü emin değildim fakat pantolonundan sıyrılan kemere yüzündeki dehşet ifadesiyle beraber gözlerini kırpmadan bakıyordu. "Ne yapıyorsun?" dedi sesini esir alan korkuyla.

 

Sungur'dan yine cevap gelmedi. Kemeri dişlerinin arasına sıkıştırdı. Histeriyle güldü Burak "Fantazi zamanı mı?"

 

Yüzünü ekşitip iğrenerek baktı Burak'a "Gay misin lan?" dudaklarımı birbirine bastırıp gülüşümü bastırdım, netlikle ekledi "Bir anlık gafletle düşünecek olsam zihnimi çıkarır yakarım." Burak'ın iki elini arkasında sabitledi "Benden etkilendiysen anlarım." Burak'ın bileklerini tek eliyle sıkıca tuttuktan sonra silahı yere bıraktı "Benim gibi yakışıklısını görmedin." gerçekten egosunu neyle besliyordu bu?

 

Kemeri Burak'ın bileklerine doladı "Yine de şu dünyada etkilemek istediğim..." Ay ışığı vuran yeşil gözlerini mavilerimle buluşturdu, içimde ay ışığından daha canlı bir ışık aydınlandı. Bana her bakışı özel hissettiriyordu, halbu ki sadece bakıyordu "...tek bir kişinin olduğunu bilmeni isterim." bu sefer sadece baktığını düşünerek telkin edemeyecektim kendimi, o tek kişinin ben olduğumu hissettirerek bakıyordu.

 

Dudağımın içini kanatacak derecede ısırdım, gülümsememek için neden kendimi zorladığımı bilmiyordum. Şapşal gibi gözükmek istemiyordum ama gözlerimin ışıldadığına emindim, çünkü bunu bizzat o yapıyordu.

 

Burak'ın mırıldanarak "Senden etkilenecek olsam kendimi sikerim." deyişini işittim, umrumda olmadı. Etkilenmesini istemezdim, öyle bir şey olursa da dediğini yapabilirdi. Beni ilgilendirmezdi, bu onun kendisiyle hesaplaşmasıydı.

 

Sungur, dudaklarında peyda olan çapkın ve sempatik gülüşüyle sol gözünü kırpıp gülüşünü büyüterek önüne döndü. Bu sefer yorgunluktan, koşmaktan nefes nefese kalmamıştım.

 

Burak'ın bileklerine, kemerle değişik bir düğüm atarak emin oldu. "Şimdi sakince arabaya gideceğiz. Kaçarsan bu halde çok uzaklaşamazsın, sözüme uymadığın için öldüğünle kalırsın."

 

Bir sonuca varmamasına rağmen tekrardan hiddetlenerek bağırdı Burak"Bana emir veremezsin!" sesi bütün bir arazide yankılanıp yok oldu, kimse duymadı, duyurmaya çalıştığı kişinin ise ona karşı duyuları kapalıydı.

 

Yere attığı silahı beline sıkıştırıp bana döndü Sungur, benim yuvarlanarak düştüğüm yerden ustalıkla indi. Boğazına bıçak dayadığım adama yönelecekti ki gözleri kolumda bir yere takıldı, kaşları alnı kırışacak kadar çatıldı, bedeni kasıldı. Sorgular anlamda bedenimi incelerken baktığı her noktada yangın çıkacağını hissettim. Öyle derin bakıyordu ki bedenimin içini görebildiğini düşündürüyordu.

 

İfadesine nazaran nazikçe kavradı kolumu, kaldırıp inceledi. Ardından diğer kolumu, boynumu ve yüzümü. Bunu yapmaya devam etmemeliydi, ne arıyordu vücudumda? "Ne yapıyorsun Sungur?" Fısıltı şeklinde çıkan sesim de ismi duyulmamıştı bile, aramızda ki ağır havada kaybolmuştu cümlem.

 

"Ne oldu sana? Her yerin de çizik, kurumuş kan ve izler var."

 

İndiği eğimi gösterdim "Buradan nasıl indim sanıyorsun? Yuvarlandım! Üstelik dakikalardır ayakkabısız koşuyorum." Ayağımı kaldırıp altına baktım, kan taneleri vardı. Yere koyduğumda başta adrenalinden hissetmediğim acıyı hissetmeye başladım. Ayağımda başlayan acı, diğer ayağımda ve kollarımda da hissedilmeye başlamıştı. Büyük bir acı değildi ama yanıyor, sızlıyordu.

 

Benimle beraber ayağıma baktı, ayağımı indirince gözlerimiz buluştu. Acı çeker gibi kastığı yüzünü gevşetti "İyisin iyisin." başını yukarı aşağı belli belirsiz salladı "Çemkirdiğine göre fazla hasar almamışsın."

 

Göz devirip başımı sağa çevirdim, histeriyle güldüm. Gerçekten beni deli ediyordu. "Bir gün elimde kalacaksın." gözlerimi gözlerine çevirdim. Kaşları havalanıp kavislendi "Hangi gün? Tam tarih verirsen iyi olur."

 

"Sebep, kaçacak mısın?"

 

Cıkladı, dudağının bir tarafı çapkınca kıvrıldı "Gün sayacağım, sayılı gün çabuk geçer."

 

Beni gerçekten deli ediyor! Hayır hoşuma gitmedi, hayır gülemem! Alt dudağımın içini ısırarak gülüşümü bastırmaya çalıştım, ciddi durmam gerekiyordu. Ne kadar başarabiliyordum emin değildim.

 

Verdiğim savaşın farkında olmalıydı, hoşuna da gidiyordu. Sol gözünü kırptı "Bekle." Bir dizinin üstüne çöktü, ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Elbisemin halihazırda yırtık olan eteğini iki eliyle tutarak daha çok yırttı ve kumaşı elbisemden ayırdı.

 

"Bu neydi şimdi?"

 

"Elbisenin rengini beğenmedim, bence senin rengin yeşil." çapkın gülümsemesi yerini korurken yeşil gözlerini gözlerime kısa süreliğine değdirip Burak Maraz'ın adamına yöneldi.

 

Benimle flört ediyordu? Şikayetçi değildim, arabadayken ilk hamleyi ben yapmış bulunmuştum, bir nevi izin vermiştim. Ona benden etkilendiğini söylemiştim, neredeyse öpüşecektik. Benim de farkımdaydı. İkimizde inkar etmeden, salağa yatarak devam ediyorduk üstelik.

 

Kollarımı göğsümde bağlayarak duruşumu dikleştirdim "Adrenalin sende çene düşmesi yapıyor anladığım kadarıyla?" adamı ensesinden tuttu "Çık yukarı uğraştırma. Hadi lan." Adamı eğime doğru savurdu, "Neden, hoşuna gitmedi mi?" dedi bana yönelik." adam tek kelime etmeden eğimi çıkarken, Sungur'da arkasından çıktı.

 

"Yeri mi?"

 

Gülüşü itinayla büyüdü "Hoşuma gitmedi demedin." Bu adam insanı delirtir! Sessiz kalmayı tercih ettim, aslında cevap veremedim. Ne diyebilirdim ki? O da sessizlikle işine devam etti. Yırttığı kumaşı adamın arkada tuttuğu bileklerine sarıp sıkıca bağladı.

 

Onu tehdit etme gereğinde bile bulunmadı, eğimi tekrardan ustalıkla indi. Bana arkasını dönünce ensesiyle bakıştım "Ne yapıyorsun?"

 

"Sırtıma çık. Yukarıya çıkaracağım seni."

 

"Saçmalama kendim çıkarım."

 

"Asıl sen saçmalama, her yerin yara içinde. En azından minik yaralar, daha büyüğü olmadan, mikrop kapmadan gidelim arabaya."

 

"Gerçekten ge-"

 

Burnundan sert bir nefes verdi "İlay hadi, bak herifleri sorguya çekeceğiz daha. Merak etmiyor musun?" Deli gibi ediyordum ama bu da biraz...garipti. "Taşıyabileceğine emin misin? Ya düşürü..."

 

"Düşürmene izin vermeyeceğimi sende iyi biliyorsun." kendinden fazlasıyla emin oluşu sinirlerimi bozsa da benim yararıma emin oluşlardı. Kötülüğümü istemediğini biliyordum. Sağ elini sağ omzuna iki kere vurarak hadi demişti. Daha fazla diretmeden boynuna kollarımı sarıp bacaklarımı beline sardım. Ellerini kalçama koyup boynunu rahat kavramam ve beline sıkı yerleşip sarılmam açısından yukarıya hoplattı. Bu acı bir sınavdı.

 

Ellerini kalçamdan çekip eğime yöneldi, hiç zorlanmadan hemencecik çıkmıştı bile. Yuvarlanırken fazla uzun gelmişti ama yerimin rahat olmasından olsa gerek kısa sürdü.

 

Bileklerimden tutup boynundan ayırınca bacaklarımı çözdüm, arabaya kadar taşıyacağını düşündüğüm için nedensiz ve saçma bir şekilde hayal kırıklığına uğradığımı hissettim. Fazla saçmaydı, böyle hissetmemem gerekirdi, o da adamın peşinden koşup yorulmuştu ve kendim yürüyebileceğimi söylemiştim zaten. Gereksiz bir kırıklıktı.

 

Ayaklarım yerle buluşunca önden gitmek adına bir adım atacaktım ki kolumdan kavradı "Nereye?" Tuttuğu kolumla beni önüne çekip kendisiyle yüz yüze getirdi, kolumu bıraktı. İki elini belime yerleştirdi, ne yaptığını sorgulamama fırsat vermeden ayaklarımı yerden keserek kolaylıkla omzuna oturttu. İşte... bunu hiç... beklemiyordum.

 

Bir kolunu bacaklarıma sarıp diğer eliyle belindeki silahı çıkardı, Burak Maraz ve adamına doğrulttu. "Düşün lan önüme."

 

Burak'ın bakışları başından beri bizdeydi, hiç bir anı kaçırmak istemez gibi gözünü bile kırpmadan izliyordu. Sungur bağırana kadar da böyle devam etmişti. Bendeki gözleri bu defa Sungur'daydı, yerinden kalkmayarak meydan okuyan gözleriyle halihazırda olan bir savaştan ayrı bir savaş başlatmanın peşindeydi "Bana emir veremezsin, bende Custos'um. Hatta üç yıldır! Sen daha bugün ilan edilmişken kıdemli birine emir veremezsin."

 

Sinirle güldü Sungur, "Gerizekalı" dedi tıslarcasına "Hava karardı, birazdan kurtlar iner. Gelme, senin leş etinin tadını da beğenecek çıkar elbet."

 

Burak'tan korkulu bir "Kurt mu?" Sesi işitince istemsizce kıvrıldı dudaklarım, başımı sağa çevirip gizlemeye çalıştım.

 

Üstüne basarak onayladı Sungur "Kurt." Umursamadan bir kaç adım atmıştı ki arkadan telaşlı bir ses yükseldi "Tamam! Bizi öldürmeyeceğine söz ver!"

 

"Her şeyi anlatacağına söz ver."

 

"Söz!"

Omzumun üstünden baktım, ikisi de kalkmış peşimizden geliyorlardı. Sungur'un gerçekten değişik ikna yöntemleri vardı. Yerden yüksekliğime baktım, bazen de ikna etmeyişleri.

 

Bacağımı saran kolunu çekip elini sırtıma koydu, altımdaki bedeninin kasıldığını hissettim. Arkasını dönüp peşimizden gelenlere baktı "Önden yürüyün, hadi acele edin." Homurdanarak ilerledi Burak, şu an konuşursa burada bırakılmaktan korkuyor olmalı.

 

Onlar öne geçince sırtımdaki elini indirip tekrardan bacaklarıma sardı, "Nasıl?" Dedi muzıp gülümsemesiyle "Yerin rahat mı?"

 

Tek kaşımı alayla kaldırdım "Rahat dersem hoşuma gitmeyecek bir takım şeyler söyleyecek gibisin."

 

Muzıp gülüşü büyüdü, gözleri kısılmıştı gülerken. Ardından çapkın ifadesine büründü "Belki de gider." Kesinlikle gider.

 

"Hiç sanmıyorum." Her adımda altımdaki güçlü bedeninin kaslarının gerildiğini hissediyordum, bacaklarıma çarpan nefesi düzenli ve sakindi. Bu kadar koşuşturmaya rağmen yorulmamış olması sinir bozucuydu. Sungur'un omzu hafifçe titredi, gülüyordu. "Öyle diyorsan öyledir." 'Kesinlikle öyle olmadığını biliyorum' iması barındıran muzip gülüşle kurduğu cümleye verebileceğim tek cevap "Hı hıı." olmuştu o ise "Hı hım." diyerek karşılık vermişti. Kalbimde hissettiğim ılıklıkla sessizliğimi korudum.

 

"Lan ne oldu burada?" Pars karşıdan koşarak geliyordu, arkasında Neco, Serhat ve Ömer'de koşarak geliyorlardı. Üçü de Burak Maraz ve adamına bakarken arkasında kalan Sungur ve benim halimizi görünce Pars'ın bakışları bende kilitli kaldı. Neco, Ömer ve Serhat ise dudaklarındaki imayla birbirlerine bakıyorlardı. Sungur ile göz göze geldiklerinde Serhat silahını çıkarıp öne atıldı "Onları biz alalım abi."

 

Onaylayıp Burak'ı ve adamını Serhat'a teslim etti, üçü de silahını çıkarmış adamları çevreleyerek önden ilerlediler. Onların uzaklaşmasıyla Pars yaklaştı "Bu ne hal?" dedi sorgulayarak, hangisinş soruyordu acaba? Sungur'un omzunda ne işim olduğunu mu yoksa vücudumdaki yaraları mı? Vücuduma baktı, bacaklarıma, kollarıma "Bu ne hal?" bu sefer panik çıkmıştı sesi, öncekine göre daha yüksekti. Sanırım ikisini de soruyor.

 

"Adamların peşinde koşarken yuvarlandım, ayakkabısız koştuğum için de ayaklarımda kesikler oluşmuş. O yüzden Sungur böyle taşımayı teklif etti." yalan, etmemişti.

 

Şakağını ovup homurdanarak kaldırdı başını "Pekala, başka bir şeyin var mı? Kırık, incinen bir yerin. Şiddetli ağrın var mı?" başımı iki yana sallayıp reddettim "Yok." başımı kollarımın arasına aldığım için darbe almamıştı, şanslıydım ki büyük bir taşta yoktu. Dikenlerin ve normal boyuttaki taşların oluşturduğu minik yaralar ve çizikler sızlıyordu fakat ayağımda bundan fazlaydı sanırım.

 

Ayakkabılarımı nereye fırlattıysam görünürde de yoktu. Silahım da yuvarlanmadan önce düşmüştü. Elbisemin eteği yırtıktı ve yuvarlanmanın etkisiyle vücudumu saran kısmında da küçük yırtıklar oluşmuştu. Ciddi anlamda savaştan çıkmış gibi gözüküyordum.

 

Genzini temizledi "Pekala." dedi tekrardan kahve gözlerini üzerimizde gezdirdi "Burak Maraz ne iş?"

 

"Maskeli şekilde yolumuzu kesti, silah çekti. Zarf verirlerken Sungur ellerine sıktı."

 

Sabırsızca soludu Pars "Neden?"

 

Sungur devreye girdi, başka ne yapsaydım der gibi cevapladı "İlay'a silah çekmişlerdi."

 

"Profesyonel bir hamle olarak mı düşünmeliyim yoksa biz böyle İlay'a yan bakan herkesi vuracak mıyız?" Öyle tepkili söylemişti ki bulunduğumuz hal, yaşananlar, birbirimize olan tutumumuz ve yaklaşımımızı fark ettiği fakat onaylamadığı alenen belliydi.

 

"İkisi de silahını İlay'a çevirmişken en profesyonelce olanı buydu." Başını ağır ağır Pars'a çevirdi. Tek kaşını kaldırarak kendinden emin tavrıyla devam etti "İddaa ettiğin gibi profesyonel olmasaydım, en başta Kurşun, Damian ve Emris şu an toprak altında olurdu."

 

Pars ellerini beline koyup hayretle kaldırdı kaşlarını "Seninle uğraşılmaz bak, harbiden söylüyorum. Operasyonu birbiriniz uğruna batırmayın yeter." son sözünü söyleyip homurdanarak hızlı adımlarla önden ilerledi.

 

🌕🌕🌕

 

Kısa süre içinde eve ulaşmıştık, hepimiz salondaki koltuklara oturmuş Burak ve adamını da karşımıza iki sandalyeye oturtmuştuk. Aslında üstümü değiştirmem gerekirdi ama ne anlatacaklarını da zarfta ne yazdığını da merak ediyordum.

 

Üstümde iki çift gözün ağırlığını hissedince solumda, çapraz koltukta oturan Sungur'a döndüm, yırtık eteğimden gözüken bacaklarımdan başlayıp koluma ve boynuma uzanarak inceledi "İlay üstünü değiştir istersen." Darmadağın ve pis göründüğüme eminim ama şu anlık göz ardı edebilirdim. "Acelesi yok, konuşalım."

 

"Böyle rahat edebilecek misin?"

 

Başımı olumlu anlamda salladım "Sorun değil, ne işler çevirdiklerini merak ediyorum. Benim rahatım biraz daha bekleyebilir."

 

"Pekala." arabaya döndüğümüzde tekerleğin yanına düşen zarfı Sungur almış, cebine koymuştu. Şimdi ceketinin iç cebinden çıkardı, dirseklerini bacaklarına koyup zarfı üstten minik yırtarak açtı. İçindeki bordo kağıdı yarısına kadar çıkardı, ne yazdığını söylemesini nefesimi tutmuş bekliyordum.

 

"Evet Sungur, ne yazıyor?" diyerek Pars diretince Sungur burnundan nefes vererek güldü, başını kaldırıp alay edercesine Burak'a baktı "Ne bu şimdi?" uzanıp elindeki zarfı çektim, ne neydi? Tek cümlelik bir yazı vardı 'İlay'dan uzak dur Karakan, senin yüzünden hedefte.' kimden olduğuna dair isim yoktu. Zeus denilen şahıs her kimse, bizi imha etmek için para almıştı. Canımı kurtaracak hali yoktu, geriye tek bir seçenek kalıyordu.

 

Pars'ta benimle beraber okumuştu, alıp Lilia'ya verirken "Nedir bu? Açıkla Burak." demişti merak ve ciddiyetle.

 

Histeriyle güldü Burak "Custos Maraz veya Custos Burak" tek derdi bu muydu hala? Odada amacını bilinmediği için her an onu öldürebilecek üç kişi varken konuşuyor muydu hala? "Karakan ve İlay Custos oldu anladıkda sen bana saygısızlık-" Sungur'un koltuktan ani kalkışıyla U dönüşü yaparak telaşla gözlerini kapattı "İlay için yaptım." benimle ne alakası vardı bu işin? Özellikle Burakla ne ilgisi vardı?

 

Sungur ellerini cebine koyarak ağır ağır adımlarken Burak gözlerini açıp bana baktı "Devam et." dedi Sungur otoriter sesiyle "Seni bu saçma oyunun yüzünden öldürmemem için bir sebep ver." derince yutkundu Burak, mafya işlerinin ona göre olmadığını başından beri biliyordum.

 

Hafifçe genzini temizleyip anlatmaya başladı, rengi çoktan atmıştı bile. "Dominus Soykan İlay geldiğinden beri onu göndermenin yollarını aradı, herkes hızlı bir çözüm istiyordu ama son raddeye kadar yanaşmak istemedi. "Hızlı bir çözüm, ölüm. "Ta ki " Sungur'a çıkardı gözlerini "Son radde gelene kadar." Karan Soykan için son radde Sungur olmuştu, ben tehlike arz etmiyordum fakat yer altını korkuyla titreten şampiyonla birleşince paçaları tutuşmuştu anlaşılan. "İlay seninle iş birliğini bırakırsa onu affedebilir, sonuçta kızı. Seni her halükarda öldürecek, kurtuluşun yok."

 

Anlamadığım bir şey vardı "Zeus?" dedim tek kelimeyle, nerden haberim olduğunu sorgulayan bakışlarını yüzüme çevirdi "Carnaval'ın en iyi suikastçisi, infazcısı, katili. Ne dersen de, en iyisi o dur. Onları göremezsin, duyamazsın. İsim kullanmazlar, bizzat görüşemezsin de. Her yerde olabilirler, ne işin düştüyse -birini öldürmek veya önemli bir dosya çaldırmak gibi- dosyalayıp Habercilerle iletmen gerekiyor. İşi halledince de ödemeyi yolluyorsun." nefeslenip devam etti "Haberciyle görüşüp dosyayı ulaştırmam gerekiyordu ama ben şansımı denemek istedim. Bu herifle babana meydan okuyarak anca ölürsün!" sesini yükseltti "Zeus'un elinden kurtulabileceğinizi mi sanıyorsunuz?" Sungur ve ben arasında mekik dokudu gözleri, korkuyu aşılamak, kendisini inandırmak ister gibi daha yükseltti sesini "Kurtulamazsınız!"

 

Sözde babamın benim için bahşettiği ölümden ne kadar kaçabilirdim? Ben kaçmayı bıraksam da Sungur her türlü kaçacak ve belki de yakalanacaktı. Başka bir çözümü olmalıydı. Babamın beni öldürmek istemesinden başka bir şeye odaklanamıyordum, ben daha annemin babam yüzünden ölüşünü kaldıramamışken, hala altında ezilirken üstüne abimi kobay faresi gibi kullandığını öğrenmiştim, onun üstüne de beni öldürmek için tetikçi tutmuştu.

 

Balca...

 

O iyi miydi? Ona gayet iyi davranıyor gibiydi, hem yanında annesi de var. Anneler izin vermez, annem varken o da izin vermezdi. Yüreğimin ağırlığıyla nefesim kesildi, annemin yokluğuyla tekledi kalbim. Abimin uyanma ihtimali yüreğimdeki tohumları filizlemek için can atıyordu fakat içmde kanayan yara hiç kabuk bağlamıyordu.

 

Kabuk bağlarsa iyileşmeye yüz tutardı, unutmak korkusundan kendi ellerimle tekrar tekrar kanatıyordum.

 

Sırtımda hissettiğim el ile irkilerek sıyrıldım düşüncelerimden, Pars yüzüme yaklaşarak ilgiyle fısıldadı "İyi misin? Yukarıya çık dinlen istersen. Bugün fazla yıpranmışsın."

 

Alt dudağımı dışarı sarkıtıp tebessüm ettim "Bu daha başlangıç bence, ne dersin?" kalbim acıyla atıyordu artık. Elini başımın arkasına koyup göğsüne çekti, bir abi gibi sarmaladı bedenimi "Sonuna kadar seninleyim derim deli, aksini düşünme." Kollarımı kaldıracak dermanım yoktu, bunun farkındaydı ve kollarımın üstünden sıkıca sarmalamıştı bedenimi. "Beraber atlatacağız."

 

"Kıskanmamak elde değil." dedi Lilia, sessizliğinden odadaki varlığını unutmuştum resmen. imrenerek bakıyordu Pars ve bana "Ne tarafa yıkılsan daha yere düşmeden tutacak insanlar var yanında." Pars'ta ki gözleri Sungur ile buluştu, ardından bana dönüp tebessüm etti. Öyleydi, Pars uzun yıllardır tek dostumdu. Sungur ise gelişiyle kısa sürede güven departmanında yerini alan biriydi. Gözleri şu an üzerimdeydi, gelip kucağına almak, bedenimi sarıp sarmalamak ister gibi bakıyordu. Tek kaşını kaldırıp başını belli belirsiz salladı 'İyi misin?' diyordu. Tebessüm ederek gözlerimi kırpıp açtım 'Evet'

 

Çektiği içli nefesle başını sallayıp Burak'a döndü, o doğrudan bana bakıyordu. Sungur çenesinden tutup başını kaldırarak kendisine bakmasını sağladı. "Bahsettiğin dosya nerede?"

 

"Ceketimin içinde."

 

Çenesini hışımla bırakıp bize döndü, sandalyedekileri gösterdi "Arkadaşlar bu gece misafirimiz, planım var."

 

🌕🌕🌕

 

"Kimse tablolara bakmayınca" arkamda kalan Neco, Serhat ve Ömer'i işaret etti Pars "Millete zorla tablolara baktırıp yorumlattırıyorlardı, o yüzden geç kaldım. Yoksa o herifler yolunuz kesmeden arkanızdan gelirdik."

 

Dirseğimi bacağıma koyup elimi ağzıma kapatarak gülmeye başladım, üçü de arkamdan çıkıp yanımıza geldi "İtirazım var Pars Bey, İlay Hanım gibi sanat gözleri var mı yoksa günlerce boşuna mı uğraştık onu araştırdım." Diyerek itirazını beyan etti Neco.

 

Dudaklarımı 'öyle mi' dercesine büzerek doğruldum "Ee" dedim gülerek "Var mıymış sanat gözleri?"

 

Hiddetle cıklayıp elini bacağına vursu "Yok be İlay Hanım, ne sanat gözü? Bunların gözü yok gözü, bu millet sanata aç aç." Dudaklarım hayretle aralandı, ciddi manada şaşkınlıkla dinliyor ve izliyordum. Neco'yu acilen eğitmem lazımdı.

 

Serhat, hiddetle soluyan arkadaşının omzuna kendinde okkalı bir tokat geçirdi "Sakin ol lan," yüzünü kırıştırıp eliyle Neco'yu işaret ederek Ömer'e döndü hayretle "Girdiği triplere bak," Neco'ya dönüp ellerini omuzlarına koydu "Sanatçı değilsin oğlum sen, kendine gel."

 

Çenesini avuçlarken başını aşağı yukarı salladı Neco "Zoruma gitti kardeşim, İlay Hanım ne güzel sanattır, aşktır, şevktir, bülbül gibi şakıyor. Bu kadın kime sanat yapıyor kime?"

 

Serhat'ın kaşları çatıldı, elleri hala omzundaydı, sır verir gibi yaklaştı Neco'nun yüzüne ve ciddiyetle "Sanane lan." Döküldü dudaklarından. Uzaklaşıp "Hasbinallah." Diye homurdanmaya devam etti üstelik.

 

Bu hallerini, dirseğili bacağıma koyup çenemi elime yaslayarak ve gülerek izliyordum. Olacak bunlardan olacak, sanatçı olacak.

 

Lilia omzuyla omzuma hafifçe vurup gülerek çenesiyle tartışan ikiliyi gösterdi "Baya baya sanat tartışıyorlar."

 

"Bende bu kadar hızlı olmasını beklemiyordum."

 

Gülüşünün yavaş yavaş solduğunu fark edince çenemi elimden çekip Lilia'ya döndüm merakla "Sorun mu var?"

 

Alt dudağını dişleyip sıkıntılı bir nefes verdi "Kardeşim." Tek kelime yeterliydi, derdi de belliydi. "Yarın görüşeceksin, merak etme."

 

Tebessüm ederek salladı başını "Sağ ol."

 

Aynı tebessümle karşılık vererek bir süre baktım yüzüne, ağladı ağlayacak durumdaydı sanki. Burada bulunmaktan memnun olmadığını biliyordum, başta bize yardım etmek için kalmak zorunda kalmıştı fakat şimdilerde gidecek yeri olduğunu sanmıyordum. Zaten öylece bırakacak kadar da güvenmiyordum hala.

 

Üstümde bir çift gözün ağırlığını hissettim önce, ardından üstüme düşen gölgesiyle önüme dönüp kaldırdım başımı, Sungur'du. Yeşil gözlerini, elbisemin açıkta kalan kısımlarında gezdirdi, yüzünü acı çeker gibi ekşitip titrek bir nefes vererek yutkundu.

 

"Gel, yaralarını saralım."

 

Gel yaralarını saralım.

 

Kalbimin göğüs kafesime daha hiddetli çarpmasını sağladı bu cümle. Bedenimdeki yaralar sarılırdı da sürekli kanattıklarıma ne olacak Sungur?

 

Gel yaralarını saralım...

Sanırım bir süre zihnimde yankılanacaktı bu cümle. Ruhuma iyi gelmişti.

 

Her fırsatta iyi olduğumdan emin olmak ister gibi vücuduma, yaralarıma bakması, kendi canı acımış gibi yüzünü kırıştırması, sarmalamak istemesi...ruhuma iyi geliyordu.

 

"Kendim hallederim."

 

"Gel saralım İlay, her yerin yara bere içinde. Kendin nasıl yapacaksın?"

 

Lilia'ya onun yapabileceğini söylemek adına döndüğümde hemen ayağa kalktı "Bende yatayım artık, yarın kardeşimi göreceğim." El salladı ikimize de "İyi geceler." İmalı gülüşü her şeyi açıklıyordu, bilerek kalkmıştı. Başka kadın da yoktu zaten, Pars'ta Ali abiyle beraber Burak ve adamı Cevdet'in yanındaydı.

 

Ali abiyi tekrardan Burak ve adamı Cevdet için çağırmıştık, ellerindeki ve bacaklarındaki yaralara tampon yapsakta durumları kötüye gitmeye başlamıştı. Hastaneye götüremezdik tabi, Ali abi Kurşun'u nasıl hallettiyse onları da halledecekti. Evin bodrumundaki eski bilardo odasındaydı hepsi, Kurşun ve diğerleri.

 

Lilia'da gidince baş başa kalmıştık. Aramızda süren bakışmanın süreceğini anlayınca "Hadi İlay, yemek yedik artık temizlen." Diyerek diretmişti.

 

Bazen harabe kalmak isterdim, kendime daha çok acı çektirmek isterdim. Kötü gözüktüğümü bilsem de şu an o anlardan birindeydim. Temizlenmek külfet gibi geliyordu, harabe kalmak istiyordum şu an. Bu nedenle karnımın açlığını bahane etmiştim. Sungur'da yurt dışına çıkmadan önce yiyemediği iskenderi tekrardan sipariş etmiş ve karnımızı doyurmuştu. İskender aşığıydı sanırım. O çoktan duşa girmiş pür-ü pak olmuştu bile.

 

"Neden bu kadar inatsın?"

 

Cevabı hızlı ve netti "İnat olduğun için."

 

"Hadi ya." Dedim histeriyle gülerek "Sen özünde öyle değilsin de bana göre şekil aldın yani öyle mi?"

 

Sağ elini havaya kaldırdı ciddiyetle "Orada dur bakalım İlay Hanım." Tek kaşımı kaldırıp 'Ne var?' manasında salladım başımı.

 

"Benim bir kalıbım, ağırlığım var orada bir anlaşalım."

 

"Ee.." nereye bağlayacaktı yani? Gözlerimi meydan okuyarak kıstım "O zaman kabul ediyorsun özünde inat olduğunu."

 

Dudağının sağ tarafı ağır ağır kıvrıldı, şu zamanlar sık yaptığı çapkın fakat sempatik gülümsemesi peyda oldu. Cıkladı "Bir sana göre şekil alırım, bu konuda da anlaşalım."

 

Bir sana göre şekil alırım, bu konuda da anlaşalım.

 

Yutkundum. Kelimeleri, havada asılı kalan cümlenin bıraktığı şoktan kurtulmaya çalıştım.

 

Alt dudağımın içini öyle bir ısırmıştım ki, neredeyse kanayacaktı. Gülmemek için, gözlerimin parlamasını engellemek için direnmeye çalışıyordum ama nafileydi. Kalbimin göğüs kafesime çarpma hızı, tüm inatçı zırhımı paramparça etmişti.

 

Sungur'un kendinden emin, çapkın ve aynı zamanda tavizsiz olan o sert, kural tanımayan kalıbını benim için, sadece benim için, o kalıbı esnettiğini söylüyordu.

 

Vücudumdaki kesikler, ayaklarımdaki sızı, babamın açtığı ve kanayan yaralar... Hepsi bir anda geri plana atıldı. Sarsıldım. Ama bu sarsıntı korkudan değil, huzurun şaşkınlığındandı. Artık inkâr edemezdim. Ne yaparsam yapayım, ne kadar direnirsem direneyim; o, benim için tüm dengesini bozmaya hazırdı. Ve bu, korkutucu olduğu kadar inanılmaz derecede iyi hissettiriyordu. Karşımda, bütün o gücünü ve ağırlığını bana teslim eden bir adam duruyordu.

 

Başımı hafifçe yana eğdim, dudaklarımdaki tebessümün artık gizlenemeyecek kadar büyüdüğünü hissediyordum. "Hıı.." dedim şirin bir edayla uzatarak, ben değilde içimde yıllar önce susturmak zorunda kaldığım küçük İlay'dı tepki veren. Ellerini arkasına birleştirmiş, ayaklarındaki ağırlığı bir öne bir arkaya vererek sallanırken neşecen kocaman olmuş ve gülmekten kulaklarına varmış ağzıyla Sungur'a bakıyordu.

 

Fark ediyor muydu, görüyor muydu bilmiyorum. Her seferinde içimdeki çocuğu görüyormuş gibi derin baksa da yıllar önce susturup derine kapattığım o çocuğu görmesi zordu.

 

Yeşil gözleri her zamankinden daha mı parlaktı yoksa ben içimdeki küçük İlay'ın oyununa mı geliyordum?

 

Kaşlarını kaldırıp samimiyetle güldü "Hıhım.." elini tutmam için uzattı "Hadi gel, mikrop kapmadan temizleyip krem sürelim."

 

Bu sefer itirazı da inadı da bir kenara bırakarak uzattığı eli tuttum. Ellerimizi ayırmadan önden gidiyordu, ben ise bir adım arkasından.

 

Birinci kata ulaşmıştık ki misafir odasına yönelmeyi beklemiştim fakat o tekrardan merdivenlere yöneldi. Nereye gitmek istediğimi anlamış olacak ki omzunun üstünden baktı "Misafir odasına Lilia kalıyor." Abimin odasında Pars ve annemle babamın odasında da Sungur kalıyordu. Bana, benim odam kalıyordu. Tamam oraya bir kere girdim ama o zaman durumun farkında değildim, şu an oraya girmek ne kadar mantıklıydı?

 

Kapının önüne gelince kalbim korkuyla çarpmaya başladı, bundan nefret ediyordum. Korkmaktan, çekinmekten, zihnimden nefret ediyordum. Elimi Sungur'un sıcak avcundan çekerek kurtardım. "Ben yapamam."

 

Arkamı dönmüştüm ki koca eli bileğimi sardı "Geldiğinden beri misafir odası dışında hiçbir odaya girmedin İlay. Yaralarını temizlememiz lazım, o zaman benim kaldığım odaya gidelim." Hayır, hayır orada daha çok annem vardı. Karan Soykan ile anıları vardı, iyi olmayan yüzlerce anı. Olmaz, şimdi olmaz.

 

Yeşil gözleri dikkatle üzerimde gezinirken kaldığım ikilemi fark etmişti "Ben yanındayım." Dedi usulca fısıldayarak "Sorun olmayacak, temizleyip çıkacağız." Lilia'dan rica etsek eminim ki odayı kullanmam için izin verirdi, hemen uyumuş olamazdı değil mi?

 

Kahretsin, İlay!

İlay kahretsin zihnini sustur artık.

 

Gözlerimi kapattım, burnumdan derin bir nefes alıp araladım gözlerimi. Sungur'un merakla ve telaşla harmanlanmış yeşil gözlerine baktım "Tamam, yanımdasın. Sorun olmayacak."

 

Dudakları, memnuniyet ve onayla ağır ağır kıvrıldı. Başını sallayıp bileğimdeki elini kaydırıp elimi eline hapsetti. Elim, elinin içinde yok olmuştu, kötülüklerden koruyacağının garantisini vermiş olmuyor muydu böyle?

 

Kapıya dönüp beklemeden açtı, içeriye bir adım attı, peşinden adımını takip ettim. İkinci adımında içerideydi, tereddütle attığım ikinci adımın ardından kapı eşiğindeydim. Yüzüme vuran hava kasvetli bir sancının kokusunu ciğerlerime doldurdu, kalbim acıyla kasılırken yüzümü ekşitip yatağıma baktım.

 

Nefesim tıkandı, annem yatağımın başucunda bana masal okuyordu. Yorganın altında yan dönmüş, ellerimi yanağımın altına koyarak anneme bakıyordum. Ben o masalları hiç dinlemezdim ki, hep annemin ne kadar güzel olduğunu düşünürdüm. Büyüyünce onun gibi güzeller güzeli olur muyum diye düşünürdüm.

 

Olamadım anne, senin güzelliğinin yanına yaklaşamam.

 

Sonra abim de gelirdi, 'Bensiz ha?!' diyerek arkama geçerdi. Kolunu belime sarıp omzumdan öperek masalın geri kalanını dinlerdi. Masal dinlemeyi sevmediği için çağırmazdık ama benimle beraber annemi izlemeyi severdi.

 

Anne, abimi koruyamadım. Affet.

 

Elimi saran elinin parmaklarının gevşediğini hissedince boştaki elim aniden elinin üstüne kapandı, bırakmasını istemiyordum. "Bırakma." Konuşurken nefessiz kaldığımı anlayıp boğuluyormuş gibi derin nefes alıp ciğerlerimi doldurdum.

 

Başını iki yana sallayarak karşıma geçti, yüzüme eğilip diğer elini yanağıma yerleştirdi "Bırakmıyordum, yemin olsun bırakmıyordum. Elini çok sıkıp sıkmadığıma bakıyordum, canını yakmamak için."

 

Yanağıma koyduğu elinin üstüne koydum elimi, ortamın ağırlığı yaşadıklarımın gerçekliğini sorgulatıyordu, onun varlığına emin olmak için dokunmak istiyordum. Bu odada ki kimse yaşamıyordu, onun varlığına emin olmak hakkımdı, değil mi?

 

Gözlerimi gözlerine çıkardım, kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp yutkundum. Gözleri gözlerimden bir an olsun ayrılmazken bu yakınlıkta daha net görüyordum, acılarımı üstlenmek ister gibi bakıyordu.

"Yakmazsın." Bedeni kasıldı, yanağımdaki elinin baş parmağı hafif hareketlerle okşamaya başladı.

"Yakmazsın biliyorum."

 

Ilık nefeslerimiz bu kısa mesafede ortada çarpışıp beraber yok olurken dudakları kıvrıldı ağır ağır "Bilmelisin." Fısıltısı dudaklarıma çarptı, dudaklarımı tekrardan ıslatma gereği duydum, boğazıma kadar kuruluk mevcuttu.

 

Yeşilin en koyu halini alan gözleri ıslattığım dudaklarıma düştü, fazla oyalanmadan yutkunup kaçırdı gözlerini. Genzini hafifçe temizleyip geri çekildi. "Duşa girmelisin, sonra krem sürelim."

 

"Burada bekleyecek misin?"

 

"Elbette bekleyeceğim, kapının önünden ayrılmayacağım merak etme."

 

Onaylayıp banyoya yöneldim, avucunda hapsettiği elimi bırakmak zorunda kalmıştı. Vücudumu anında esir alan soğuklukla titredim, bedensel değildi, ruhum üşüyordu.

 

Banyonun kapısını açıp girdim, kilitlemedim. Yırtılmış kumaşı biraz uğraşarak üstümden çıkardım, sıcak suyun altına girince bedenim kavrulsa da ruhumun üşüdüğünü inkar edemezdim.

 

Kısa sürede duşumu alıp bornozumla çıktım odadan, Sungur dediği gibi kapunın önünden bir adım bile uzaklaşmamıştı, sırtını duvara yaslamış elleri cebinde bekliyordu. Beni görünce baştan aşağı süzüo titrek bir nefes aldı. "Üstünü giyineceksin, çıkayım mı?" Dedi usulca, istemezsem çıkmazdı, o da bana baktıkça yalnız bırakmak istemiyor gibiydi. Burada yalnız kalamam. "Arkanı dönsen yeter."

 

Başını sallayıp olduğu yerde, elleri cebinde arkasını döndü. Dolapta şu an için olabilecek şeyler iç çamaşırım ve şortlu pijamalarımdı, zaten yaralarıma krem süreceğimiz için daha iyi olurdu. Sütyen yoktu, pijamamın tişörtü bol olduğu için sorun olmayacaktır.

 

Hızla giyinip yatağın ayak ucuna oturdum "Dönebilirsin."

 

Dönüp bana doğru geldi, çalışma masamın üstünden, ne zaman koyduğunu bilmediğim yardım çantasını aldı. Önümde bir dizinin üstüne çöktü, ayağımı kaldırıp altına bakarken ona bakıyordum. Yüzünü, acı çekiyormuş gibi kırıştırdı "Diken ve kıymıl batmış hep, basarken canın yanmadı mı?" Gözlerini yüzüme çıkardı, aşırı bir acı hissetmemiştim fakat açıklama yapacak enerjide hissetmiyordum kendimi, tükenmiş hissediyordum. Omuzlarımı kaldırıp indirdim.

 

Sıkıntılı derin bir nefes verip ayağama bakmaya devam etti. Hepsini teker teker çıkarırken ara ara canım acıyor mu diye yüzüme bakıyordu ama hissetmiyordum, hissizleşmiştim bir anda.

 

İfadesizliğimi görünce daha da düşüncelere dalarak işine devam ediyordu. Ayaklarım bitince bacaklarıma ve kollarıma krem sürdü, ses çıkarmadan sadece onu izliyordum. Bu halimden hoşlanmamış gibi baksa da ses etmiyordu.

 

Arkama geçti "Sırtına süreceğim." Sırtımı açmak için izin alıyordu, başımı sallayıp izni verdim. Kendim süremezdim sonuçta.

 

Tişörtümü yavaş yavaş kaldırdı, enseme kadar çıkardığı an bedeninin kasıldığını ensemde tişörtü tutan elini hissederek anladım. Genzini temizledi hafifçe, burnundan sert bir nefes vererek "Canıma kastın var." Dediğini işittim, nedenini anlamadım fakat sorgulamadım da. Ne derse desin konuşacak enerjim yoktu.

 

İri ellerimi kremi sırtıma sürdüğünde soğuk değildi, kollarıma ve bacaklarıma sürerken görmüştüm. Kremi önce avcuna sıkıp elini yumruk yaparak ısıtıyor, ardından sürüyordu vücuduma. Bu beni gülümsetmişti, ince düşünceliydi. Değerli hissettiriyordu.

 

Elleri sırtımda kayarken nefesim boğazıma takıldı, teni sürekli sıcaktı fakat bu sefer ki daha farklıydı. Tenim kavruluyordu. Kendimi nefes almaya zorlayıp gözlerimi kapattım, bitmesini bekledim. Genzimi temizleyip araladım gözlerimi, artık bitmeliydi. O kadar yavaş sürüyordu ki yeter diye haykırıp kalkacaktım şimdi.

 

Titrek bir nefes verdim "Yeter bence Sungur."

 

Eli olduğu yerde durdu, çekmeliydi. "Doğru." Sesi, derinlerden gelir gibi boğuktu. Elektrik çarpmış gibi çekti elini sırtımdan "Karnına-" kremi elinden çekip elime sıktım, daha fazla dokunmasını istemiyordum. Karnıma öylesine, hızlı sürüp kenara attım. "Tamam bitti." Kendimi gerisin geri yatağa attım. Gücüm çekilmişti.

 

Sungur yataktan kalkıp eşyaları topladı, yerine koyup yatağın başına geldiğinde öylece yüzüme bakıyordu. "Burada yatmak ister misin?"

 

Yatmak istiyordum, annem buradaydı, abim buradaydı ama yalnız yatamazdım. Çünkü burada değillerdi. Gözlerimi tavana diktim "Yalnız yatamam."

 

"Sen yat" çalışma masamın sandalyesine ilerledi "Burada bekleyeceğim, uyandığında yine burada olacağım." Sandalyeye oturdu, beklerdi, biliyordum ama ben ne kadar yorgunsam o da o kadar yorgundu. Günlerdir yaşamadığımız olay kalmamıştı, düzgünce uyuyamamıştık, yemek bile yiyememiştik. Onunda rahat bir yatakta uyumaya ihtiyacı vardı.

 

Olduğum yerden kalkıp emekleyerek yorganın başına ilerledim, kaldırıp içine girdim, onun olduğu tarafın ucunu kaldırıp açtım. Sağ kolumun üstüne yatıp elimi yanağımın altına alarak yatarken sol elimi ona açtığım boşluğa vurdum "Burada yat, sende uykusuzsun."

 

"Ben askerim unuttun mu? Sorun olmaz."

 

"Senin için olmazsa benim için olur, sen oradayken de rahat edemem. Sonuçta burada yalnızım, uyuyamam."

 

Yüzüme baktı uzun uzun, ikilemde kalmıştı, burun kemerini sıkıp gözlerini kapattı saniyelik, ardından elini çekip gözlerini aralayarak salladı başını "Pekala, senin için." Daha çok kendisini ikna etmek ister gibi.

 

"Benim için." Diyerek onayladım onu gülümseyerek.

 

Açtığım kısma uzanıp örtüyü üstüne çekti, yüzünü bana dönerek yatmıştı. Karanlık, hasret kokan bir odada aynı yatakta göz göze yatıyorduk. Garipti.

 

Az önce konuşacak gücüm yoktu fakat şimdi konuşmak istiyordum, zihnimi susturmak, onunla konuşmak istiyordum. Gülümsedim "Uydusu olmayan iki gezegen hangisi biliyor musun?"

 

Garipsemedi, bu ne demedi, saçma demedi gülümsedi ve düşünerek "Hımm" dedi gözlerime bakarak "Bilmiyorum." Bana ayak uyduruyordu "Hangisiymiş?"

 

"Merkür ve Venüs."

 

Yalandan şaşırarak kaldırdı kaşlarını "İlginç bir bilgi, başka sor."

 

"Soda şişeleri neden yeşildir peki?"

 

Dudaklarını bilmem manasında büzdü "Nedenmiş?"

 

"Sodanın içindeki minerallerin Güneş ışığında zarar görmemesi için."

 

"Vay be!" Dedi aynı hayretle, bu hali güldürdü.

 

"Kelebek etkisi nedir biliyor musun?"

 

"Bunu hiç bilmiyorum. Neymiş?"

 

"Bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurması. Mesela Amazon ormanlarında bir kelebeğin kanat çırpması ABD'de fırtına çıkmasına neden olabilir."

 

"Bak bu gerçekten değişikmiş."

 

Dudak büzdüm, evet ilginçti ve tam benim hayatımdı "Karan Soykan'ın düğün günü veya öncesinde gitmek istemeseydim, belki de bunlar olm-"

 

"İlay. " Elini yanağıma koyuşu beklenmedikti, " İlay." Dedi tekrardan sitem eder gibi "Senin çırptığın kanadın çıkardığı büyük sonuçların kötü olma ihtimali yok."

 

Bunu gerçekten inanarak söylemesi kalbimi titretti, " Nasıl bu kadar eminsin?"

 

"Boran senin melek gibi olduğunu söylemişti." Gözleri, içi gidermiş gibi yüzümde gezindi "Öylesin."

 

Ne tepki vermeliydim bilmiyorum, kalbime göre öpmeliydim. Böyle bakmamalıydı.

 

Dudakları kıvrıldı "Hem ben sana kelebek demezdim."

 

"Ne derdin?"

 

"Flamingo." Demesiyle gülmeye başladım, yoga yaptığım sabaha dem vuruyordu. Bir süre birbirimize bakarak gülmeye devam ettik. Ettik etmesine fakat içimdeki ağırlığı taşıyacak daha fazla gücüm kalmadığını hissedince gülüşüm yerini ağlamaya bırakmıştı.

 

Ne Sungur istifini bozmuştu ne ben, cenin pozisyonunda yatarken daha da küçülerek hıçkırarak ağladım. O kadar çok ağladım ki ağlamaktan yorulup uyuya kalmıştım. Bu süre zarfında Sungur karşımda yatarak susmamı beklemişti, belki sıkılmış, bıkmıştı ama kalkıp gitmemişti. Uyuyana kadar yanımda beklemişti.

 

Saçlarımla oynayarak ve hep yanımda olacağını mırıldanarak.

 

🌕🌕🌕

 

Uğruna savaştığın amaçlara yaklaştıkça aldığım haz muazzamdı, zafere doğru attığımız her adım öyle sert, sağlam ve sarsılmazdı ki zevk alarak ilerliyordum.

 

Masadaydık, bütün Custos'larla beraber o büyük masada Sungur ile yan yana oturacaktık. Pars, en iyi adamımız olarak Pus lakabıyla kapının dışında beklese de Kuytu'ya giriş yapmıştı bile. Kolundan kurşun yiyip damgalanmıştı tabi, Kurşun'un yerine anında birini buldukları için sistem aynı şekilde devam ediyordu.

 

Dün akşam gerçekleşen İnferi'de ki davette gizlice girip karıştırdığımız toplantı odasına giriş yapmıştık, bu sefer Custos olarak. Dominus'un koltuğu masanın başındaki gold kaplamalı koltuk olmalıydı, düşünmeden karşısındaki koltuğa ilerledim. Tuttuğum sırada koltuğa uzanan başka bir el daha vardı. "Maalesef, burası benim yerim İlay Hanım."

 

Asaf Bey'di.

 

Dudağımın sağ tarafı kendini beğenmişlikle kıvrıldı, "Ben gelene kadar koltuğuma sahip çıktığınız için teşekkürler Asaf Bey." Koltuğu çektiğimde eli havada kaldı, tek kaşımı kaldırıp gülüşümü büyüterek yan bir bakış attım ve oturdum koltuğa.

 

Bir şey diyecek oldu fakat Sungur seslice temizledi boğazını, adamın dikkatini çekince gözleriyle başka bir koltuğu işaret etti.

 

Asaf gergince yutkunarak ondan bana çevirdi gözlerini, tekrardan Sungur'a bakıp uzaklaştı. Başka bir sandalyeye oturdu.

 

Tavizsiz, sert duruşuyla solumdaki koltuğu çekip oturdu Sungur, gülerek baktım bu haline. Liderlik masasına yakıştığını söylemeliydim, aslında her masaya yakışabilecek yakışıklılığa sahipti. Sık sık takım elbise giyinmezdi ve şu an takım elbisenin içinde, beyaz gömleğinin sardığı vücuduyla muazzam gözüküyordu.

 

Tekerlekli koltuğunu yaklaştırdı, başını uzattı, başını belli belirsiz sallarken yüzünde çapkın bir gülümseme vardı "Sabah kahvaltını iyi yapmadın sanırım."

 

"Yo." Dedim uzatarak gayet iyi yapmıştım. Normal çay sevmiyorum diye böğürtlenli çay bile almıştı, gayet iştahlı yapmıştım. "Gayet doydum."

 

"Duyduğum iyi oldu, can güvenliğimden şüphe edecektim."

 

"Salak." Dedim gülerek, bugün keyfim nedensizce yerindeydi. Dün gece içim çıkacak kadar ağladığımdan olsa gerekti. Sabah uyandığımda Sungur, söz verdiği gibi yanımdaydı. Uyanıktı fakat bir karış bile uzaklaşmamıştı yanımdan. Gözlerimi açtığım an yeşillerini, yüzünü görmek, yanımdaki varlığını hissetmek ve bilmek çok iyi hissettirmişti. Geceden hiç bahsetmemişti, hiçbir şey olmamış gibi kalkıp aşağıya inmemiz de iyi hissettirmişti. Geceden bahsetmek istemezdim. Tabi iyi hissetmemin sebeplerinden biri de şu an bu masada oluşumuzdu.

 

Herkes masaya yerleşince iki boş koltuk vardı, biri Dominus'unkiydi, diğeri ise Burak Maraz'ınki. Kendisiyle işimiz daha bitmemişti.

 

Hakan Maraz'ın oğlundan haberi yoktu herhalde, hiç telaşlı da gözükmüyordu. Dünden beri haber alamamasına rağmen gayet sakindi.

 

Masada bizimle beraber on iki kişi olacaktı.

Başta Karan Soykan olmak üzere;

Hakan Maraz

Burak Maraz

Asaf Leman

Çağrı Hekim

Harun Kaya

Rıfat Tezcan

Kuzey Alaca

Selman Keskin

Hasan Coşkun

Ve

İlay Soykan ile

Sungur Tuna Kurtel

 

Burak, Çağrı, Kuzey ve Selman bizim yaş aralığımızdaydılar geri kalan ise kırk, elli, altmış yaş aralığı. Mesela Hasan Coşkun en yaşlımızdı, kendisi altmış yaşındaydı. Emekli olma vaktinin geldiğini düşünüyorum. Sistemi gençlere bırakmalılardı artık.

 

Masadaki herkes kendi arasında konuşurken göz ucuyla bize bakmayı da ihmal etmiyorlardı, hiç gizli konuşmak gibi dertleri yoktu. Kimin hakkında konuştuklarını apaçık belli ediyorlardı, konuşabilirlerdi. Konuşacaklardı da zaten, bu bizim ne büyük işler başardığımızı gösterirdi.

 

Kapı açıldı, yılanın başı...pardon masanın başı odaya giriş yaptı. Kimseye bakmadan koltuğuna geçerek yerleşti. Başını kaldırdığı an göz göze geldiği ilk kişi bendim, İlay Soykan. Kendi kızı. İfadesiz yüzü gerildi, kaşlarını çatarak oturduğum koltuğun eski sahibini aradı. Sağımda, iki koltuk uzağımda oturan adamı görünce sert bir nefes verip tekrardan gözlerime baktı. Adamı öldürüp mü yerine geçtim sanıyordu? Bunun daha zamanı vardı, boş insanlar için elimi kana bulayamazdım. Yılanın başı için saklıyordum kendimi.

 

"İlay Soykan ve Karakan'ın Custos oluşunu tebrik ediyorum." o kadar isteksiz ve memnuniyetsiz söylemişti ki herkes farkındaydı istenmediğimizin. "Kuytu'ya girerken imzaladığınız anlaşmaya yeni anlaşma belgesi eklenecek, mühürlemenize gerek yok. Ayrıca" Sungur'a çevirdi ruhsuz gözlerini "Gerçek ismini paylaşman gerekiyor, burada lakap kullanmıyoruz."

 

Sebebini merak ettim "Halkın lakap kullanma seçeneği varken bizim neden yok?"

 

"Kullanabilirsin, yine de açıklanmalı. Halka karşı gizliliğimiz yok, biz her şeyi açık yaparız ki halk bize güvensin. Sürekli bilgilendiririz." böyle olmadığına o kadar emindim ki, alayla gülerek arkama yaslandım.

 

Sungur'da arkasına yaslanarak ismini söyledi "Sungur Tuna Kurtel, yine de Karakan'ı kullanmaya devam edeceğim."

 

"Pekala." dedi Soykan ellerini masanın üstünde birleştirerek "Aslında sizinle kurallar hakkında konuşacaktım ama gündemimizde acil bir değişiklik oldu" masadaki herkeste gezdirdi siyah gözlerini "Mnesonimin çekirdek bileşeni kaçırılmış, bu işe Burak Maraz bakmıyor muydu?" onun boş koltuğunu görünce kaşlarını tek çizgi olacak kadar çattı "Nerede o? Basit bir takip işini bile yapamayacaksa ne diye aldık onu İnferi'ye? Ha Hakan Maraz?"

 

Hakan Maraz okların ona dönmesi ve Soykan'ın tehditvari sesiyle gerilerek yutkundu "Dünden beri arıyorum, açmıyor."

 

Alayla üzülmüş gibi yaptı Soykan "Hadi ya başına bir iş mi geldi acaba?" sinirle güldü, ruhsuz gülüşü bir şeytanı andırıyordu "Bana ne?! Hangi cehennemdeyse bul getir! Dün verdiğimiz iş hakkında da dönüş yapmadı, bu gidişle başına bir iş gelecek Hakan." kendisi tarafından iş geleceğini ima ederek alenen tehdit ediyordu.

 

Sungur koltuğunu geri iterek kalktı, heybeti yeterince göz dolduruyordu. Boğazını gürültüyle temizleyip dikkatleri üstüne çekti "Burak Maraz'ın hangi Cehhennemde olduğunu biliyorum." Genişçe gülümsedi "Bizzat benim Cehennem'imde." ortamdaki hava fazlasıyla ağırlaşırken telefonuna tuşladı, kulağına yasladıktan sonra tek kelime söyledi "Getir." herkes gelecek olanı beklerken Sungur'un bakışları, alaylı tebessümüyle herkeste geziniyordu.

 

Kapı açıldı, içeriye Burak ve onu tutarak zorla ilerleten Pars giriş yaptı. Burak'ın eli ve bacağı sargılıydı, bunun dışında Sungur biraz hırpalayıp iki yumruk atmıştı ki anlatacağı hikayeye uysun.

 

Burak'ı gören babası Hakan Maraz hiddetle "Burak!" diyerek yerinden kalkmış ve oğluna koşmuştu. Ne kadar kötü olsalar da evlat sevgisi vardı. Yılanın başı gibi her yönden taş değildi. "Ne yaptılar sana, ne bu halin?"

 

Pars, elindeki dosyayı Sungur'a uzatırken bana göz kırpıp hafif tebessüm edince gülümseyerek eğdim başımı, arkasını dönüp çıktı odadan.

 

Sungur'a döndü hışımla Hakan Maraz "Ne yaptın oğluma?!" hınçla üstüne yürürken Sungur istifini bozmadan gelişini izliyordu. Her zamanki rahat tavrıyla dikiliyordu. Karan Soykan "Dur Hakan." diyerek tavizsiz sesiyle emir verdi. Emre itaat ederek olduğu yerde duran adam öfkeli gözlerini bir an olsun Sungur'dan çekmeyerek sinirle soluyordu.

 

"Ne bu Karakan?" Hakan'a göre daha sakin sormuştu Karan, tanımayan biri dinlemeden yargılamayan adaletli biri olduğunu düşünebilirdi. Alakası yoktu. Şeytan herif.

 

 Sungur elindeki dosyayı havaya kaldırıp bu sefer alaydan uzak, tavizsiz gür sesiyle konuştu. "Bu dosya, İlay ve benim için tutulmak istenen tetikçiye gidecek bilgi dosyası." masada bulunan herkesin rengi anında attı, bakışlar alttan alta Karan'a döndü, bu durumu nasıl kurtaracağı merak konusuydu.

 

"Kurallara hakimim." dedi netlikle Sungur "Siz halkı yöneten olsanız da sizi yöneten de var ve ondan habersiz öldürmek için tek bir kurşun sıkamazsınız. Bir de başka bir örgütten adam tutmak mı?" histeriyle güldü "Mayına basmakla eş değer."

 

Çenesini kaldırıp meydan okuyarak arkasına yaslandı Karan Soykan "Belki de haberi var, nereden biliyorsun haberi olmadığını?"

 

Kendinden emin tavrıyla güldü Sungur "O zaman bizim tetikçilerimize öldürtürdün, neden başka bir örgüte öldürtmek isteyesin?" başını salladı, herkeste göz gezdirip sesini daha da yükseltti "Ben söyleyeyim, 'Karakan ve İlay Soykan'ın Carnaval'daki düşmanları yaptı veya düşmanları Carnaval'da bit tetikçi tutup öldürtmüş.' Kim olduğunu bilemezsiniz çünkü her şeyi çok gizli yapıyorlar." Dosyayı masasın ortasına fırlattı, gürültüyle düşen dosyanın ardından koltuğuna oturdu "Beni aptal sanmaya devam etmen sadece ekmeğime yağ sürer." Arkasına yaslanıp meydan okuyan ifadesiyle tek kaşını kaldırıp güldü "Bizden kurtuluşunuz olmadığını anladığınıza göre devam edebiliriz."

 

Ortamda oluşan ölüm sessizliği Karan ve Sungur'un birbirine attığı gergin bakışmayla harlanıyordu. Karan başını çevirip Çağrı Hekim' döndü "Çekirdek kapsül sende, kısa sürede bulup bana dönüş yap. Bu işi hemen çözmezsek sonumuzu getirir." Sonunu getirecek ihtimali dile getirirken fazlasıyla sakindi. Ardından bana ve Sungur'a döndü, ruhsuz gözleri bizim ruhumuzu da yok etmek ister gibiydi "Sonraki toplantıda daha detaylı konuşacağız." Ayağa "Toplantı bitmiştir."

 

Önce Karan, ardından Hakan ve oğlu çıkarken geri kalan da kendi aralarında konuşurken onları takip ediyordu. Tek bir kişi hariç Çağrı Hekim. Biz ayağa kalkınca Sungur'un önüne geçerek karşısına dikilmişti. İfadesinden tebrik etmeye gelmediği belliydi. "Kendine fazla güveniyorsun."

 

Ellerini rahat tavrıyla ceplerine koyup histeriyle güldü Sungur "Kime güvenmemi isterdin, sana mı?"

 

Rahat tavrına dayanamıyormuş gibi homurdandı "Fazla dayanamayacaksın Karakan, kısa sürede pes edeceğine eminim."

 

Öyle mi dercesine kaşlarını kaldırıp dudağını büzdü Sungur, başını aşağı yukarı sallarken söylediklerini ölçüp tartıyordu "Kısa sürede pes etmek ha?" sağ elini cebinden çıkarıp Çağrı'nın başının arkasına koyduğu çekti Sungur, Çağrı'nın öfke kusan kahve gözlerini kendi, kasırgası dinmeyen ormanlarına yaklaştırıp dikkatle bakmasını sağladı. Normalde müdahale edip yapma diyebilirdim fakat o bir Custos'tu ve yapması gerekeni bilirdi. Bu nedenle sadece izledim "Sen bu gözlerde pes edecek bir adam görüyorsan bildiğim iyi bir göz doktoru var. Tek yumrukla iki gözünü de halleder."

 

Elini ensesinden çektikten sonra bana döndü "Buyrun." dedi az önce birini tehdit etmemiş gibi gülümseyerek. Başımı sağa çevirip gülerek bana açtığı alandan ilerledim. Güzel bir gündü ve öyle olmaya devam ediyordu.

 

Toplantı odasından çıkınca Pars karşıladı bizi, kapının önünde bekliyordu "Nasıl geçti?" deyince iki elimin baş parmaklarını kaldırıp heyecanla güldüm "Süper!"

 

"Sonunda" şükredercesine "iyi bir haber." aynen öyle, sonunda ektiklerimizi biçmeye başlamıştık. İnferi'den çıkınca arabaya ilerlerken Karan Soykan'a kapıyı açan adam ilişti gözüme, fazlasıyla tanıdıktı. Aynı kahvaltı sofrasına oturduğumuz kadar hemde. Baybars.

 

"Dikkatli bakma, daha yeni güven sağladı." Sungur'un sesini işitince ona döndüm merakla "Nasıl sağladı?"

 

"Benim yerleştirdiğim bombaları söyleyerek bir temel attı, sonra da çekirdek kapsül gibi ufak tefek bilgileri ifşa etmesini sağladım." zekice. Baybars artık ondan bilgi alıp bize aktarabilecekti.

 

Pars sürücü koltuğuna, Sungur sağ koltuğa, bende arkaya binmiştim. Eve gidip sıradaki planı konuşmalıydık, her şeyi ince eleyip sık dokuyorduk ve bu temeli daha da sağlamlaştırıyordu.

 

Eve doğru yola koyulunca Sungur telefonunu çıkarıp eve yerleştirdiği kamera sistemini açtı, belli aralıklarla Kurşun'u kontrol ediyordu. Ona ne yapacağımız hakkında bir fikrim yoktu, bu konuyu da açıklığa kavuşturmalıydık. Öndeki koltukların arasından uzanarak telefona baktım "Ne yapıyor?"

 

Ekranı bana çevirdi "Bağlıyken ne yapabilirse onu." başı öne düşmüştü, oyurduğu yerde uyuyor olmalıydı. "İnceleyebilir miyim?"

 

Almam için uzattı telefonu "İstediğini yapabilirsin." gülümseyerek aldım elinden, arkama yaslanıp hangi odaları izlediğine baktım. Bütün odalarda kamera vardı. Geçmiş tarihin olduğu bölüme girdim, rastgele bir tarihe bastım. Siyah ekran büyüdükten sonra beliren ilk şey Sungur'un yakın kadrajdaki görüntüsüydü, kameraya yaklaşmış açısını ayarlıyordu. Bu haline gülerek atlaya atlaya ilerlettim. Boştu, eve kimse gelmemişti.

 

Geri çıkıp rastgele bir tarihe daha bastım. Burada da üstünde tişört olmadan elinde kahve bardağıyla koltukta oturuyordu. Karşısında da Baybars vardı, hararetli bir konuşma içerisindeydiler. Bedenini biraz daha inceleyip buradan da geri çıktım.

 

Daha yakın bir tarihe bastım, ev boştu. Sonlara aldığımda salondaki koltukta uyuyan kendimle karşılaştım. Huzursuzca kıpırdanıyordum. Merdivenlerden biri indi, karanlık olduğu için kim olduğunu göremedim. Mutfağa girdi, ışığı açtı ve iki dakika sonra çıktığında Sungur olduğunu gördüm. Elinde kreme benzer bir paket vardı. Yavaş adımlarla başucuma geldi, gözümü kırpmadan izliyordum ne yapacağını.

 

Başımın üstündeki boşluğa oturdu yavaşça, beni uyandırmamak için fazlasıyla özen gösteriyordu. Yüzüme baktı bir süre, derin bir uykuda olduğumdan emin olana kadar bekledi. Ardından eline krem sürüp kıyafetimin bol kolunu sıyırarak kanlı imza için sıyıran kurşun yaramın üstüne sürdü. Kalbim tekledi bu hareketiyle, tenimin altı ısınmaya başladı. Yüzümde bir tebessüm yer edindi.

 

Geri çıkıp sonraki tarihe girdim, gece uyuduğum saatlere baktım. Hep sabaha karşı uyuyordum ve her seferinde uyuduğum anı kollayarak iniyordu, krem sürüp çıkıyordu. Şöyle bir düşününce bu yaranın hiç konusunu açmamıştı fakat içinde yer edinmişti. Ne kadar sürede iyileştiğinin farkında bile değildim fakat şu an düşününce hızlı iyileşmişti. Üstelik fazla acımamıştı da.

 

Uygulamadan çıkıp başımı kaldırdım, Sungur'a baktım. Kural tanımayan, tavizsiz, tok ifadesinin altında başka biri vardı. O şefkatin ve merhametin kendisiydi. Ben onun için güvensem o benim için merhametti. Bunu yapabileceğini kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Dudağımda yer eden tebessümle onu izlemeye devam ettim, kalbime doğru akan sıcaklık şu sıralar fazlasıyla bana ait hissettiriyordu. Halbu ki ben hep üşürdüm.

 

"Hayra alamet değil." dedi Pars başını iki yana sallarken "Hem de hiç hayra alamet değil." dikiz aynasından bana bakıyordu. Başımı belli belirsiz sallarken dudağımda yer edinen tebessümü çoktan silmiştim. Sungur'un telefonunu ona uzatırken Pars'a döndüm "Neyden bahsediyorsun?"

 

"Sizden. Tartışmıyorsunuz, konuşmuyorsunuz, birbirinize öldürecek gibi bakmıyorsunuz bile." göz devirdim "Artık ortağız, ayrıca birbirimize güveniyoruz da."

 

"Hayrolsun." dedi tekrardan, bu sefer kendisini ikna etmeye çalışıyordu. Biraz abartıyordu sanki ama biraz. Sungur sesimi duymuş gibi "Sanki biraz abartıyorsun ha Pars?"

 

"Valla onu zaman gösterecek Sungur Bey, şaşırtın beni." Ortada konu yoktu ama hepimiz konunun aslında ne olduğunu pek tabi biliyorduk. Göz devirip arkama yaslandım, kıskançlığından delirmişti.

 

Telefonuna art arda mesaj gelmeye başlayınca ikimizde ona döndük, acil bir şey mi vardı? Lilia kardeşinin yanında hastanedeydi, yanında bir kaç adam bırakmıştık. Başka da aksilik gelmiyordu aklıma.

 

Pars telefonunu çıkarıp baktı, pür dikkat onu izliyordum. Önce kaşları çatıldı, ardında havalandı ve gülümsemeye başladı. Her hereketinde merakım daha da artmıştı ama o söylememeye yemin etmiş gibi konuşmuyordu. "Ne oldu Pars?"

 

Telefonu kapatıp kenara koydu, önce yanındaki adama ardından dikiz aynasından bana baktı "Lilia'nın kardeşiyle iliği uyuşan birini bulduk, ben!" demesiyle ellerimi birbirine vurup birleştirerek güldüm "Şaka yapıyorsun, çok sevindim!"

 

"Ve Boran Soykan uyanmış."

 

Boran Soykan uyanmış?

 

Boran Soykan uyanmış...

 

BORAN...

SOYKAN...

UYANMIŞ!

 

 

🌕🌕🌕🌕🌕

 

Sonraki bölümde görüşmek üzere

🎀

Son Yazılar

Hepsini Gör
20. "ARAFTA SANCI"

20.BÖLÜM “ARAFTA SANCI” doubt- twenty one pilots Let the world burn- chris grey   "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiği

 
 
 
19."UĞRUNA YAŞAMAK"

"UĞRUNA YAŞAMAK"   I'II Do It- Heidi Montag Say it right- Nelly Furtado Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes       |Sungur Tuna Kurtel|   Zehir... Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimd

 
 
 
18."KANLI İLMEK"

"KANLI İLMEK"   Durma yürüsene - Melike Şahin Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut   Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın n

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page