top of page

11."İNFERİ"

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 16 Kas 2025
  • 30 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 16 Kas 2025

🌕🌕🌕🌕🌕

 

KUYTU

11.

 

"İNFERİ"

 

Adele-Skyfall

 

Teoman- Kupa Kızı ve  Sinek Valesi

 

Zeytin yapraklarının kuru kokusu, barutun acı dumanı ve o yeşil gözlerin dipsiz karanlığı... Her şey, jetin kabinindeki lüks ve yalıtılmış sessizlikte geride kalmıştı.

 

Calabria'nın şiddetinden İstanbul'un göklerine taşınan tek şey, avucumda hissettiğim o metalik kapsülün hayaleti değildi. Ruhumun derinliklerinde, Sungur'un "Fark et," diye fısıldadığı o tek kelimenin yankısı vardı. Bir emir miydi o? Yoksa, tehlikenin zirvesinde itiraf edilmiş, bastırılmış bir zayıflık mı? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, o anın bir mühür gibi dudaklarımız arasına yapıştığıydı. Ne kırılmış, ne de yerine oturmuştu. Sadece asılı kalmıştı.

 

Jetin motorları, iniş için yavaşlarken, pencereden aşağıya baktım. İstanbul, yorgun bir tanrıça gibi, koyu bir gece sisinin altında uzanıyordu. Sayısız ışık, karmaşanın ve düzenin birleştiği o tanıdık silüeti çiziyordu.

 

Güvenli liman arıyorduk, ama bu şehirde güvenlik bir illüzyondu. Burası, Kuytu'nun kanının aktığı, abimin kaybolduğu ve benim yeniden doğduğum yerdi. Kendi mezarıma dönüyordum.

 

Uçağın tekerlekleri piste sertçe vurdu. Sarsıntıyla gözlerimi kapadım. Açtığımda, yanımda oturan Sungur'un koltukta hafifçe öne eğildiğini gördüm. Gözlerindeki ifade, dağ başında donup kalan o dipsiz yeşilden, yeniden sert bir operasyon liderinin buzlu ciddiyetine dönmüştü. Böyle anlarda büyük bir hükümdarı andırıyordu, geniş omuzları, yapılı vücudu her zaman yıkılmaz dağı andıracaktı. Yüzündeki sarsılmaz ifade önünde ki her engeli aşabileceğinin imzasıydı. Onun yanında kendimi güvende hissetmek hazırlıksız yakalandığım bir duyguydu.

 

Her zaman alaycıl tavrını takınırdı, bu sefer farklıydı. Silah sesinden sonra bulunduğumuz alandan ayrıldığımızdan beri ağzını bıçak açmamıştı. Planı sorduğumuzda bile 'Türkiye'ye dönünce anlatacağım." Diyerek geçiştirmişti. Kafasında ne var ise canını fazlasıyla sıkıyor olmalıydı.

 

Hareketsizce duran uçakta yankılanan tiz ses inişin tamamlandığını bildirmişti. Sungur oyalanmadan kalkacağı sırada bileğinden tuttum. Bileğinde ki elime, ardından yüzüme baktı. Kaşları çatmaktan tek çizgi olacaktı fakat bakışları incitmekten korkar gibi bakıyordu. "Sorun ne?"

 

"Bende sana aynısını soracaktım. Ağzını bıçak açmıyor, canın sıkkın belli, neyin var?"

 

Bileğini tutan elimin üstüne diğer elini koyup bileğimi kavradı, baş parmağıyla bileğimi okşamaya başlaması dokunduğu alanı karıncalandırıyordu. "Aklımı kurcalayan bir takım şeyler olduğu doğru ama sonra konuşalım. En azından şu davet ve sergi zırvalığı bitince." Parmağıyla okşamaya devam ettiği bileğimden dolayı kolunu tutan elimi istemsizce gevşetmiştim. Bunu fırsat bilerek belki de bu amaca hizmet eden okşamasıyla istediği sonuca ulaşarak elimi bileğinden ayırmıştı.

 

"Tamam öyle olsun." Avucunun içindeki elimi çekerek ayağa kalktım. Ben önde Sungur arkamda olacak şekilde inmiştik uçaktan, Para ve Lilia çoktan inmiş bizi bekliyorlardı.

 

Havaalanından sonra yollarımız ayrılmıştı. Son dakika kararıyla bu akşam gerçekleşecek davetle benim, yani Nilüfer'in sergisini birleştirmişlerdi. Ya iki daveti de aradan çıkarmak istiyorlardı ya da Nilüfer ile Karakan'ı bir kaç kere yan yana gördükleri için intikam oyunlarına beni de dahil edeceklerdi.

 

Çok yönlü düşünmekten kafayı yiyecektim.

 

Sungur, önce Lilia ve beni galeriye bıraktı. Ardından Pars ile istihbarat binasına girmek üzere devam ettiler. Aldığımız mnesonim çekirdeğini teslim etmeleri ve abime bakmaları gerekiyordu. Ben zaten doktorla sık sık mesajlaşmıştım, durumunun hızla iyiye gittiğini, yakın zamanda uyanabileceğini söylemişti ama görmeleri daha da iyi olurdu.

 

Galeriye girmeden önce kapının üstünde asılan tabelada gezdirdim gözlerimi 'AŞEKA' yazıyordu. Galerimin adıydı.

 

Benimle beraber yanımda dikilen Lilia önce tabelaya, ardından bana baktı merakla "Ne bunun anlamı?"

 

"Ağacı sarıp besinini ağaçtan alan ve zaman içinde ağacı kurutup öldüren sarmaşığın adı." Gülümseyerek indirdim başımı "Güzel değil mi?"

 

Histeriyle gülerek salladı başını "Muhteşem, umarım Camgöz mesajı alıp babana yetiştirmez."

 

Sanattan anlamayan herifin böyle kelime oyunlarını algılayabileceğini sanmıyordum. Yüzümü ekşittim "Hiç sanmıyorum."

 

"Bende."

 

İki büyük adımla kapıya ulaşıp ittim, içeriye girdim. Yurt dışı turnemize çıkmadan önce Sungur'un benim güvenliğimle görevlendirdiği adamlara verdiğim ilk görev, biz dönene kadar boş tabloları sanat aşkıyla doldurmalarıydı.

 

Neco'dan cevap gecikmemişti tabi "Ben hiç aşık olmadım İlay Hanım, nasıl olacak o iş?"

 

"İlla kadın olmak zorunda değil. Nesne, hayvan, iş, eylem, ne bileyim işte neye aşıksan onu bul ve düşünerek yap." Demiştim bende, üstüne çok konuşmadan çıkmıştım galeriden. Umarım beklentinin üstünde eserler çıkmıştır.

 

"Sence yapabildiler mi?" Aynı sorular Lilia'nın zihninde de dolanıyordu anlaşılan.

 

"Bir şeyler yaptıklarına eminim de, nasıl şeyler olduğundan pek emin değilim." Beş tabloyu Lilia ve ben ilk gün tamamlamıştık zaten, onlara beşer tablo düşüyordu. Üç günde halletmişlerdir.

 

"Biz geldik Serhat, Ömer, Neco!" Saniyeler sonra merdivenin başındaydılar. Takım elbiseleri her türden boya içindeydi, yüzleri de aynı şekilde. Fırçayla değilde kendileriyle boyamış gibiydiler. Uykusuz kalmış olmalılar ki gözlerinin altı mordu üçününde. Yorgunluktan bitap düşmüşlerdi.

 

Üçüne anlamsız bakışlar atıyordum, ellerimi hayırdır manasında iki yana açtım "Ne bu haliniz?"

 

"Valla İlay Hanım," Neco öne atılıp merdivenlerden inerken fazla isyankardı "Bu sanat sepet işleri ne zormuş, beş tablo üç günde feleğimi şaşırttı namussuzum."

 

Ellerimi belime koyup güldüm "Bir adamın başında üç gün nöbet tut, işkence çektir ya da takip et desem bu kadar yorulmazdın."

 

"Gerçekten çok doğru, sanat hiç bize göre değil."

 

Kaşlarımı kaldırıp alt dudağımı büzdüm "Ona yaptıklarınızı görünce karar veririz. Nerede tablolar?"

 

Ömer üst katta arka tarafı işaret etti "İkinci odada İlay Hanım, orası daha genişti." Etraf hep camdı, gözükmeden yapmaları için odalardan birine geçmelerini söylemiştim.

 

Onaylayarak merdivenleri tırmandım, Lilia ve Neco arkamdan geliyorlardı. Ömer ve Serhat'ta önden ilerleyerek bana kapıyı açmışlardı.

 

Açılan kapının ardında tablolar kadar boyaya bulanmış duvarlarla bakmıştım önce, kendi baskılarını çıkarsalar bu kadar olmazdı. İçeriye adımlayıp duvara yasladıkları tablolara baktım.

 

Resim yetenekleri olmadığı barizdi, boyalar rastgele fırlatılmış gibiydi. İlk tablonun önünde durdum "Kim yaptı bunu?"

 

Mavi, kırmızı ve siyah renkleriyle şeritler çekilmiş, ayrıyetten yer yer kırmızı boya sıçratılmıştı.

 

Serhat öne çıktı "Ben yaptım İlay Hanım."

 

"Ne düşündün bunu yaparken?"

 

Tabloya baktı gülerek "İlk görevimde bir bomba imha etmem gerekiyordu. Kırmızı ve mavi kabloları vardı." Kırmızı ve mavi şeritler onlardı demek. "Peki ya sıçrattığın kırmızı boya?" Dedim parmağımla daireler çizerek işaret ederken.

 

"Sonra bombayı kuran kişiyi vurdum-" elimi kaldırıp susturdum. Daha fazla dinleyemeyeceğim sanırım. "Anladım." Aşık olduğunuz şeyi düşünün dediğimi hatırlıyorum. İnanamıyorum!

 

Tablolara genel anlamda baktım, hiçbirinde somut bir görsel olmasa da eminim ki üçü için de ayrı bir felaketi andıran anılardı.

 

Tabloları ardımda bırakıp üç adama döndüm "Hepiniz aynı kafayla yaptınız sanırım?"

 

"Bizim aşkımız, yolumuz, yordamımız silahımız ve davamızdır İlay Hanım."

 

Sinirle gülerek şakağımı ovdum "Harika Serhat." Ellerimi iki yanıma düşürdüm "Harika, şu ana kadar bir kadınla çalışmadığınıza yoruyorum bunu. Size de el atacağım, merak etmeyin."

 

Karşımda dikilen üç adam birbirine anlamsız bakışlar atmaya başlayınca ağızlarındaki baklayı çıkarmalarını bekledim. "Sorun ne?"

 

Ortalarında kalan Ömer ellerini önünde birleştirmiş şekilde saygıyla duruşunu düzeltti "Bize el atacağınızdan Sungur Bey'in haberi var mı? Eğer yoksa haber verelim." Bu konuşmayı sürdürdüğümüz her dakika beni daha da şaşkınlığa sürükleyen anlar yaşanıyordu.

 

İşaret parmağımı kaldırıp tehditvari ifademle üçüne doğru salladım "Siz benim yanımdasınız bundan sonra, benim haberim olmadan Sungur'a haber uçuranı" elimi arkamda kalan tablolara çevirdim "O tabloda izini çıkarır, serginin baş köşesine koyarım. Her gelene de parmaklatırım."

 

Üçü de gözlerini büyütmüş bana bakmayı sürdürdüler, başları ağır ağır birbirlerine dönerken burada daha fazla vakit kaybetmek istemediğinden odanın kapısına ilerledim. İfadelerine bakılırsa anlamış gözüküyorlardı zaten. "Tabloları İnferi'ye taşıyın lütfen, acele etmemiz lazım."

 

Kapıdan çıktığımız an merdivenlere yönelecekken "Yaratıcı"dediğini duydum Neco'nun. Durup ne konuştuklarını dinledim.

 

"Bak Sungur Bey olsaydı ne ağzımıza sıçmadığı kalırdı ne de sikmediği. Kadın'ın tehdidi bile olay, parmaklatmakla tehdit etti."

 

"Hayır." Dedi Ömer itiraz ederek "Önce tabloda izimizi çıkarıp sonra parmaklatmakla tehdit etti. Sungur Bey'in küfürlerinden daha çok ürpertti içimi, namusum elden gidebilir."

 

"Lan Sungur Bey söverken namus mu bırakıyor da şimdi korkar oldun? Adam tek bir sperm tanemizi bırakmayacağını söylerken ürpermeyen için iki gondiklemeye mi ürperiyor?" Derken Serhat hiç ürkmüş gibi değildi.

 

"Olsun lan" dedi Ömer durularak "Koydu şimdi ne yalan söyleyeyim."

 

Neco'da onayladı "Harbi bana da koydu lan."

 

"Ya yürüyün, alın şu tabloları da gidelim." Dedi Serhat sabrı kalmamış gibi. "Gondiklenmeyin, bir de sizinle uğraşmayalım."

 

Harekete geçtiklerinde gülerek, topuklarıma ağırlık vermeden yavaş adımlarla ve sessizce indim merdivenlerden. Benimle beraber konuşmalara şahit olan Lilia umutsuzca "İşimiz var bunlarla." Dese de ben öyle düşünmüyordum "Neden? Komikler ve sanata açlar. Bence yaptıkları tablolar da iyiydi. En azından bir şeyler düşünerek ve hissederek yapmışlar."

 

"Evet. Kan, vahşet ve bombalar."

 

"İlk düzlüğümde bunların başını bağlayacağım, sonra karşılarına geçip aynı cümleyi kurmalarını bekleyeceğim." Bunu yapabilirdim, hiç çöpçatanlık yapmamıştım fakat her şeyin bir ilki vardı.

 

Aşağıya inince son kez etrafa bakınıp galeriden çıkacaktım ki içeriye Camgöz girmişti. Nilüfer kılığında değildim, tanıyabileceğini sanmıyordum fakat böyle de görmesi iyi olmamıştı. Karan Soykan'ın kızı olduğumdan bi'haber olmalıydı. Kimseye ilan edeceğini düşünmüyordum. Bu konuda benim daha güzel planlarım vardı. Nilüfer'in arkadaşı olduğumu söylesem beni tehdit olarak görüp Karan Soykan'a haber uçurur muydu emin olamıyordum.

 

Adamın cam gibi mavi gözleri bende ve Lilia'da oyalandı bir süre, kaşlarını çatarak galerinin geri kalan kısmına bakarken kuşkuluydu "Nilüfer Hanım nerede?" Tanıdık olmadığım için lakabıyla sormamıştı. Çenesiyle beni işaret ederek üstten bakışlarıyla baskı altına almaya çalıştı "Bu kim?" Lilia'dan cevap bekliyordu, 'BU' derken benden bahsediyordu, ne kadar kaba!

 

Sinirle güldüğüm sırada cevap verecektim ki Lilia araya girerek buna engel oldu "Nilüfer Hanım'ın arkadaşıymış, kendisinin işi çıkınca ortalığı toparlaması için göndermiş." merdivenden gelen adım sesleriyle omzumun üstünden baktım, Neco, Serhat ve Ömer tabloları güzelce sarıp kucaklamış aşağı iniyorlardı.

 

Onları işaret ederek ekledi Lilia "İşte tablolar geliyor, kısa sürede mekana ulaşacaklar."

 

Camgöz tatmin olmamış olmalı ki gözleri onaylamaz ifadeyle üzerimdeydi, gözlerini üzerimden ayırmadan Lilia'ya doğru konuştu "Dışarıda konuşabilir miyiz?"

 

Hızla onaylayarak adamın koluna girdi "Tabi buyrun." onlar beraberce kapının önüne çıkarken yanımdan geçmek üzere olan Neco'nun ayağının önüne ayağımı koydum. Topuklumun boş ortamda çıkardığı tok sesle, mekan içinde olan Serhat ve Ömer'de durmuşlardı.

 

Bakışlarımı Lilia ve Camgöz'ün üzerinden çekmeden onları işaret ettim "Çaktırmadan dinleyin."

 

"Tamamdır İlay Hanım." Neco başıyla diğerlerine işaret edince ikisi durdu. O ilerlerken saniyeler önce kolaylıkla taşıdığı tabloları şimdi güçlükle taşıyormuş gibi yapıyordu. Bu nedenle yavaştı adımları.

 

Arka tarafımda kalan masaya iki adım atıp yaklaşarak kalçamı masaya yasladım. Kollarımı göğsümde bağlayıp işlerinin bitmesini bekledim, bu kadar ne konuşuyorlardı?

 

Neco'nun arkasından Ömer ve Serhat'ta belli aralıklarda gitmiş ve geri dönmüşlerdi. Onlarla beraber Lilia'da galeriye girmiş, Camgöz uzaklaşıp gözden kaybolmuştu. "Ne konuştunuz?" dedim Lilia'ya hitaben "Derdi neymiş?"

 

"Senin Kuytu'ya dahil olup olmadığını, hakkımızda ne bildiğini, tabloların nereye gittiğini bilip bilmediğini, adını falan sordu." Tahmin edilir bir şeydi, gözlerini üzerimden çekmemişti manyak herif.

 

"Neden araya girdin, ben açıklardım?"

 

"Ses tonundan anlayabilirdi," bilmiş tavırla güldü "tanınmak istemediğini sanıyordum. İsmini de vermedim merak etme." şu anlık istemediğim doğruydu, bu akşam İnferi'de herkes öğrenecekti zaten. Bu nedenle üstelemedim, başımı sallayıp geçiştirdim. Derin bir solukla doğruldum "Neyse gidelim artık."

 

İkiletmeden önden giderken yavaş adımlarla arkasından ilerliyorduk, bir adım arkamdan gelen adamlara döndüm merakla "Doğru mu söyledi, fazlası var mı?"

 

"Fazlası şu," dedi Serhat tane tane "isminizi vermediği için sizden dolaylı sorun çıkarsa Lilia Hanım'ı yaşatmayacağını söyledi."

 

Söylenerek döndüm önüme "Herkeste var bir öldürme merakı, ağızlarına dolamışlar tehdidi. Önlerine gelene savuruyorlar, ahmak herifler."

 

"Sıkalım mı kafasına İlay Hanım?" duraksayıp yanımdaki bedene baktım düz ifadeyle "Bir dahaki sergiye konu çıkarmak istiyorsanız tamam. Sıkın gitsin."

 

Beklediği cevabın bu olmadığı afallayan ifadesinden belliydi, gülmemek adına dudaklarımı birbirine bastırdım.

 

Başını öne eğip gözlerini kırpıştırdı "Bir dahaki sergiye konu derken İlay Hanım?"

 

"E baktım eserler güzel, elinizde baya yatkın. Bundan sonra siz yaparsınız diye düşündüm, merak etmeyin hakkınızı vereceğim." ellerini kaldırdı yavaşça, iki elini de iki yana çevirip kaşlarını çatarak ellerini işaret etti hayretle, ellerini yeni keşfeden bebekler gibiydi "Bu eller mi İlay Hanım?"

 

"Hıhı" usulca salladım başımı, gözlerimle kaldırdığı ellerini işaret ettim "Evet bu eller Neco." tebessüm ederek çıkışı gösterdim "Hadi geç kalıyoruz."

 

Önden giderek çıkışa ilerledim, arkamdan geldiklerini duyuyordum, konuşmalarını da öyle. "O zaman yansın bu eller Neco, yansın." dedi isyan ederek Ömer.

 

Çıkıştı Neco "Seninkiler yansın lan." git gide çirkefleşiyordu. "Benimkiler niye yanıyor?"

 

"Çenen çıksın Neco." Ömer'in bu bahtım kara tavırları fazla abartıydı sanki, abartmayı seven bir arkadaştı kendisi.

 

Serhat orta yollarıydı "Kesin artık, başlayacağım ağzına da ızdırabına da." konuşmalar homurtuya dönerken onları keyifle işiten benim gülmemek için verdiğim savaşın devasalığından bi'haberlerdi.

 

Galeriden çıkıp arabamın sürücü kapısını açtım, Lilia çoktan sağ koltuğa oturmuştu. Koltuğa oturup kapımı kapattım "Benim işim var, sen Neco'larla git. Sonra uğrayacağım."

 

Omuzlarını düşürdü huysuzca "Sen nereye?" ifadesizce baktım yüzüne, istihbarat binasına gidecektim. Ona söyleyemezdim. Boş ifademde gezdirdi gözlerini, cevap vermeyeceğimi anlayınca sıkıntılı bir nefes verip kapının kolunu kavradı "En azından kardeşimi görmeye gider miyiz onu söylesen?"

 

"Bugün için olmaz ama yarın gideriz." küçük bir tebessümle onaylayıp açtı kapıyı, onun kardeşi rahatsızdı benim abim. Birbirimiz adına böyle empati kurabilmemizi istemezdim. Keşke daha sağlıklı ve normal hayatlarımız olsaydı.

 

İçli bir nefes çekip önüme döndüm, indiği anda abimi görmenin verdiği heyecanla yola çıkmıştım. Doktorun dediğine göre her an uyanabilirmiş. Lütfen abi hemen uyan.

 

***************************************

 

Herkesin aynı amaç uğruna koşturduğu, canını dişine taktığı, gecesini gündüzüne taktığı o mekana giriş yapmıştım. Burada ne günlerim ne gecelerim geçmişti. Pars ile el ele verip ne operasyonlar atlatmıştık. Bunu düşünmek umutsuzluktan çıkıp tekrardan aşabileceğimizi düşünmeme itiyordu beni. Zihnim fazla karmaşıktı, her taraftan ayrı bir ses vardı. En basitinden sessizlik oluştuğu anlarda, gözüm daldığı an Sungur, Pars ve Lilia'nın kana bulanmış bedenleri geliyordu gözümün önüne. Annem ve abimin ise zaten gördüğüm kana bulanmış bedenleri her daim zihnimdeydi, onlar için bir boşluk oluşması gerekmiyordu.

 

Ağız adımlarla Cemil Başkan'ın odasına giderken sağımda kalan odanın kapısı açıldı, Gediz ile göz göze gelince tebessümüne karşılık vererek gülümsedim. Elinde dosyalarla odadan çıkıyordu. "Cemil Başkana mı?" dedim elindeki dosyaları işaret ederek.

 

Onaylayarak salladı başını "Evet," kapıyı ardından kapatıp yanımdaki yerini aldı "Sende oraya sanırım, beraber gidebiliriz." aynı yoldan gideceğimiz aşikardı fakat aramızdaki mesafeyi koruyup izin istemesi hoşuma gidiyordu. Artık arkadaştan öte olamayacağımızın farkındaydı ve ona göre davranıyordu. "Tabi."

 

Eliyle önden buyurmamı işaret edince ilk adımı atarak önden ilerledim, yanımdan eşlik ederek ilerliyordu. "Nasıl gidiyor görev?"

 

Omuzlarımı silkerek sıkıntılı bir nefes verdim "Bu geceden sonra göreceğiz onu, davette Sungur'un Custos olduğunu ilan edecekler, Rusya ve İtalya'da zafer bizimdi. Onun ekmeğini de bu gece yiyeceğim. Planlarıma göre Sungur ve ben masaya geçmiş olacağız ama saçma kuralları açısından kadın oluşumdan dolayı sıkıntı çıkarabilirler. O zamanda bir ilki başaracağım." Her türlü o masaya oturacaktım, Karan Soykan'ın karşısına geçecek ve meydan okuyacaktım. Ya bu gece ya bu gece.

 

"Senin olduğun yerde mağlubiyet olacağını sanmıyorum İlay, eninde sonunda operasyonu başarıyla bitireceğine inanıyorum."

 

Başkanın odasının önüne gelmiştik çoktan, karşısına geçip tebessümle baktım gözlerine "Teşekkür ederim Gediz, çok incesin."

 

"Evet," tanıdık gür sesle sağımda dikilen bedene döndüm, samimiyetten uzak alaycıl gülüşüyle Gediz'i süzüyordu baştan aşağı. Ardından yüzüne odakladı gözlerini, yeşil gözlerinde ki kasırgaya şahit oldum "Teşekkür ederiz Gediz." daha da büyüdü alaylı gülüşü, göz ucuyla bana baktı "Çok incesin gerçekten." neydi bu yersiz tavır şimdi?

 

Sağ elinin baş parmağını dudağının kenarına koyup iki kere kaşır gibi dokundu, kaşlarını kaldırıp indirdikten sonra histeriyle gülerek tekrardan Gediz'e döndü, alnındaki damarın şişkinliği çarptı gözüme. "Senin kadar incesini hiç görmedim şimdiye kadar."

 

Bu tepkiye en az benim kadar anlam veremeyen Gediz ikimize de anlamsız bakışlarıyla bakıyordu. Sungur'a bakmak adına başımı kaldırdım, Gediz'e bakmayı sürdürüyordu. Deri ceketinin kolundan tutup çektim, başını eğip benimle göz göze gelince tek gözümü kırparak hayırdır manasında başımı salladım, aynı şekilde gözünü kırpıp başını sallayarak karşılık verince göz devirdim. Kaşlarını kaldırıp alayla güldü. Neye gülüyorsun be manyak neye gülüyorsun?

 

Gediz bu anlamsız gerilim dolu ortamda daha fazla durmak istememiş olmalı ki elindeki dosyaları kaldırdı "Birini Oktay'a götürmeliyim, birazdan gelirim."

 

"Git tabi, ince ince git." diyerek mırıldanan Sungur'un susması adına ceketinin kolunu tekrardan çekiştirdim "Sussana duyacak."

 

"Duydu zaten, sen söyledin ya. Domuz kadar herife incesin dedin."

 

Kamera şakası falan mıydı bu adam? Sinirden gülerek gözlerimi kapattım, şakaklarımı ovup araladım gözlerimi. "O anlamda demediğimi biliyorsun. Ayrıca sana ne?"

 

Büyük bir hayretle kaldırdı kaşlarını, devasa ifadesiyle şaşırdı "Bana mı ne? Yalan yanlış konuşuyorsun sonra sana ne diyorsun. Güzel ülkemin dilini düzgün kullan." daha ne kadar saçmalayabilirdi? Sinirden kahkaha atacak boyuta gelmiştim.

 

"Saçmalıyorsun şu an." Dinlemeden kapıyı tıklattı, resmen zorla susturuyordu beni. "Sungur bekle." beklemedi, kapıyı açıp içeriye girdi. Başkan ve Pars ile göz göze gelince duruşumu düzeltip mecburen bende içeriye girmiştim. Bunu aklımın bir köşesine yazdım Sungur, hesabını sonra soracağım.

 

Kapıyı ardımdan kapatıp başkanın masasının önüne geçtim.

 

"Hoş geldiniz çocuklar, oturun." Cemil Başkan'ın emriyle Sungur Pars'ın karşısında kalan tekli koltuğa ben ise masanın karşısında kalan geniş koltuğun ortasına oturmuştum.

 

Baş selamı verdim "Hoş bulduk başkanım."

 

Sungur'da aynı şekilde baş selamı vermişti "Hoş bulduk başkanım." Cemil Başkan ile ilk defa yüz yüze görüşeceklerdi. Cemil Başkan ellerini masanın üstünde birleştirip vücuduyla beraber Sungur'a döndü. "Aramıza katılmana çok sevindim Sungur, senin gibi profesyonel bir askeri aramızda görmek güzel."

 

Göz ucuyla yan yana bana bakıp tebessümle başkana döndü Sungur "İlay Hanım tarafından başka bir seçenek sunulmadı aslında." ne olursa olsun en başında benimle ortak olan oydu ve bunu tehditle yapmıştı. Asıl suçlu kendisiydi.

 

"Sunulsaydı katılmazdın yani, doğru mu?"

 

"Katılırdım, yasa dışı işlerle işim olmaz. Devlete ne kadar faydam olursa o kadar harcarım kendimi, ne gidişatta ne de sonucunda -olanın önemi yok." O tam anlamıyla kendini vatanına adamış bir adamdı, vatanı için nefes alıyor, yiyor, içiyor, savaşıyordu. Durmadan düşünüyor ve düşüncelerinde kayboluyordu. Onu görünce aklıma vatanımın gelmesi anlamsız değildi, Sungur vatan gibiydi. Yaklaşınca uğruna savaştığı vatanın toprak ve barut karışımı kokusunu alıyordum.

 

Gururla parıldadı Cemil Başkan'ın gözleri, göğsünü kabartıp tebessüm etti. O da zaferle kuşatılmış bir vatan toprağına bakar gibiydi. "Sen ve " Pars ve bana baktı aynı gururla "sizin gibiler olduğu sürece bu vatanın sırtı yere gelmez, nice zaferler kazanırız." gururla ağırlaşan hava hepimizin yüzüne derinden ve samimi bir tebessüm kondurdu. Hepimizin ağzından "İnşallah başkanım." lafzı döküldükten sonra sıra bu gece ki operasyona gelmişti.

 

Tam bu sırada kapı çalındı, aralanan kapının ardında Sanem ve Gediz girmişti içeriye. Bu geceye onlarda dahil olacaktı fakat içeriden mi dışarıdan mı müdahale edeceklerini bilmiyordum. Cemil Başkan'ın "Gelin çocuklar oturun." talimatının ardından Sanem hemen sağımdaki boşluğa oturmuştu. Gizli operasyonlar dışında dışarıya sık sık çıkar vakit geçirirdik ama Kuytu operasyonuna başladığımdan beri hiç görüşememiştik. Başkan ile görüşmeye geldikçe anca yüz yüze geliyorduk. Başını omzuma koyup kaldırdıktan sonra gülerek birbirimize baktık.

 

Solumdaki boşluğa da Gediz oturmuştu. Kapının önünde verdiği yersiz tepkiden dolayı olsa gerek Sungur'a bakmıştım istemsizce. Gediz ile sürten kollarımıza bakıp gözlerini kapatarak önüne döndü. Bende bulunduğumuz ortamın bilincine vararak Cemil Başkan'a döndüm.

 

"Dün geceki operasyon başarılı geçmiş, Pars anlattı."

 

"Evet başkanım." dedim onaylayarak "Sadece en son soluklanmak için durduğumuz bir arazide silah patladı ama ne birini gördük ne de takip eden olmadı." Geceden beri aklımı kurcalayan bir soruydu bu, istişare etmeye zamanımız pek olmamıştı.

 

Pars rahat bir tavırla "Ben sıkmıştım." deyince afallayarak kırpıştırdım gözlerimi, o mu sıkmıştı? Gece, arkadan biri sıkıyor diyerek bizi ortamdan uzaklaştıran oydu. "Sebep?" çıtırından sinirli çıkan sesimle bana çevirdi başımı, ne alay ne tebessüm vardı, dümdüz bakıyordu. "Karaca ve kurt gördüm, birbirlerine girmek üzerelerdi. Önce kurt, karacaya saldırıyor sandım ama karaca da saldırıyor gibi gözüküyordu."Her kelimesinde kahve gözleri Sungur ve ben arasında mekik dokuyordu. "Bende bir kaza çıkmasın da ayrılsınlar isteyerek havaya sıktım."

 

İçim titredi, ben ve Sungur'un yakınlaşmasından bahsediyordu. Karaca ben, kurt da Sungur'du. Onun mu bana benim mi ona yakınlaşmaya niyetli olduğumu anlayamadığını ima ediyordu. Cemil Başkan'ın bir çıkarımda bulunmaması adına Sungur'a bakmamak için içimde büyük bir savaş veriyordum. Pars'tan da çekmiştim gözlerimi "İyi yapmışsın." diyebildim mırıldanarak. Bu konuyu şu an kapatmalıydık. Cemil Başkan'ın bu tür şeylerden haberdar olmasını istemiyordum.

 

Konuyu sürdürmeyerek fakat içimdeki gerginliği canlılığıyla sürdürerek bu gece ki operasyon hakkında konuşmaya başlamıştık. Bütün her şey konuşulup eksiksiz hallolduğunda ise başkanın odasından topluca çıkmıştık.

 

Ne Sungur ne Pars, ikisini de düşünmek istemiyordum. Abimi görmek istiyordum. Sanem ile beraber revire ilerliyorduk "Çok iyi gördüm seni, her şey yolunda değil mi?"

 

Başımı sallayıp onayladım "Şimdilik her şey yolunda, sorun yok. İyi olmama gelirsek de abim uyanırsa daha da iyi olacağım Sanem. Ne kadar iyi gözüküyorum bilmiyorum ama çoğu zaman aldığım nefes yetmiyor." eli sırtıma uzandı, saçlarımın ucunu sevdi "Uyanacak, aynı kandansınız. En az senin kadar savaşçı olmalı." Abim bensiz beş yıl bu zehirle savaşmıştı, benim kadar değil benden daha büyük savaşçıydı. Hem zehir hem Karan Soykanla mücadele etmek her yiğidin harcı değildi.

 

Karan Soykan...

 

Onu her düşündüğüm de kanım donuyordu, kendi çocuğuna bunu yapan insanlığa neler yapmazdı ki. Kuytu'nun basit bir mafya kuruluşu olmadığı barizdi, hangi amaca hizmet ettikleri ise meçhuldü.

 

"Almalısın İlay, sen nefes alacaksın ki abine nefes olacaksın. Bırakamazsın." bırakamazdım, biliyorum. Nefes almalı, abime nefes olmalı ve bir örgütün, en çokta başındakinin nefesini kesmeliydim.

 

"Bırakmayacağım." revirin kapısını açıp içeriye girdim, arkamdan Sanem, Sungur, Pars ve Gediz'de girmişti. Abim hala hareketsizce yatıyordu fakat bir değişiklik vardı. Öyle olmasını istediğim için kafam da kurmuyordum değil mi? "Ten rengi eskisi gibi soluk değil, dudakları pembeleşmiş ve yaraları iyileşmek üzere." içimde kuşları cıvıldatan bir durumdu bu.

 

10 yaşındaki İlay oldum bir anda, onun cıvıltısı yankılandı içimde, onun heyecanıyla sarmalandı bedenim, onun mutluluğuyla parladı gözlerim. 27 yaşındaki İlay'ın hakkı yoktu bunlara, 22 yaşındayken evden gidip abisini yalnız bırakan İlay'ın hakkı yoktu. Abim beni bayıltıp uzaklaşmaya mahkum etmişti fakat bende çabuk kabullenmiştim. Daha erken gelebilirdim, oradaki  hayatıma alışınca ve çalışmaya başlayınca dönüşümü uzatmıştım. Halbu ki planım abimle kendime yeni bir hayat sunmaktı.

 

"Ben doktoru çağırayım." diyerek çıktı Sungur odadan, Pars yanıma gelerek kolunu omzuma attı "Ten rengi dediğin gibi canlanmış, dudakları da pembeleşmiş, yaraları iyileşmiş. Çoğu gitmiş azı kalmış, biraz daha sabretmeliyiz."

 

Dolan gözlerimi abimden gizlemek istercesine kapatıp içimin yangınını söndürmekte güçsüz kalan titrek bir nefes aldım "Yeter ki uyansın, sonsuza kadar beklerim." cıkladı Pars "Bekleyemeyiz."

 

Gözlerimi aralayıp başımı ona kaldırdım, ciddiyetle kurduğu cümle karşısında ne demek istediğini anlamadığımdan içimde anlık nükseden stres tohumlarının yarattığı etkiyle kaşlarımı öyle bir çatmıştım ki yüz kaslarım gerilmiş, acı vermişti.

 

Aynı ciddiyeti sürdürdü gözlerime bakarak "Bu kadar yüce gönüllü olamam, ya hemen uyanır ya da kardeşim olarak nüfusuma alırım seni." alay ettiğini anlayarak gevşeyen ifadem onu güldürdü, ne bekliyordum sanki? Ne ima edebilirdi, duygusallık benim aklımı sıfırlıyodu. "Seni bana kaptırmak istemiyorsa hemen uyansın." eğildi, dudaklarını kulağıma yaklaştırdı "Belki de Sungur'a kaptırır." demesiyle refleksle omzuna vurdum, fısıldadığı için diğerlerinin duymadığını biliyordum.

 

Vuruşumla gülerek bir adım geri çıktı, işaret parmağımı sallayarak üstüne yürüdüm "Bunu seninle sonra konuşacağız Pars."

 

"Konuşalım İlay."

 

Bu konunun peşini bırakacak gibi durmuyordu, ayrıca peşinde durulacak bir konu bile yoktu ki!

 

"İlay Hanım." doktor odaya girmişti, yüzündeki gülümsemeye bakılırsa kötü bir haber yoktu. Rahat bir nefes verip gülümsedim. Sungur'un doktor ile görüşmeye gittiğini anımsayınca kapıya baktım, neden doktorla beraber gelmemişti?

 

"Doktor Bey, Sungur sizin yanınıza gelecekti?"

 

"Evet görüştük, telefonu çaldı. Gelir herhalde birazdan." nedensiz yere içime düşen huzursuzluğu göz ardı ettim, her şey yolundaydı işte. "Abimin durumu nasıl peki?"

 

"Her şey iyi, olması gerektiği gibi gidiyor. Yakın zamanda uyanmasını bekliyoruz." ellerimi mutlulukla birbirine vurarak abime döndüm, sağ elimi saçlarının arasına daldırıp sevdim. Beş yıl geçmişti, koskoca beş yıl. Saçlarının yumuşaklığı gibi sende aynı kalsaydın keşke abi. "Uyanacaksın abi, uyanışını ve bir daha ayrılmayışımızın sözünü kutlayacağız."

 

Sanem kollarını bana sarınca dönüp bende ona sarıldım, sarılmak çok özeldi. Öyle herkese sarılamazdım. Sarılınca benim kalbim sarıldığım kişinin sağına, onunki de benim sağıma denk gelerek boşluğu doldurup bir bütün oluşturuyordu. Bütün gibi hissettiğim insanlarla sarılmak, özeldi.

 

"Çok sevindim İlay, her şey güzel olacak."

 

"Umarım Sanem." umarım.

 

Sanem ile ayrılınca Gediz ile göz göze geldim, derin tebessümüyle "Umarım en kısa zamanda müjdesini alırız." dedi samimiyetle.

 

"Teşekkürler Gediz."

 

Abime eğilip alnına derin, anlamlı, hasret ve özlem dolu bir öpücük bıraktım. Uyanacaksın abi ve biz, her şey bittikten sonra zaferimizi de beraber kutlayacağız.

 

Doğrulup doktora yaklaştım "Teşekkürler doktor bey, abim size emanet." çıkmalı ve akşam için hazırlanmalıydık. Revirden çıktım, Sungur neredeydi? "Akşam için hazırlanalım artık, fazla vaktimiz kalmadı. Sungur'u da arayalım neredeymiş." Telefonumu çıkardığım sırada "Buradayım." diyen sesini işittim. Başımı kaldırdığımda koridorun sonundaydı "Hadi gidelim." ruhsuz çıkan sesi içime merak tohumları ekiyordu. Yüzü her zamankinden daha donuk ve duvar gibiydi. Bedeni taş gibi kasılmış, boynundaki damarın şişkinliği buradan belli oluyordu.

 

Hepimiz çıkışa doğru ilerlerken Sungur önden büyük ve hızlı adımlarla ilerliyordu. Doktor ile konuşmaya gitmişti, telefon görüşmesi yapmıştı. Canını bu kadar sıkacak ne olmuştu? Öğrenmenin tek bir yolu vardı, soracaktım ama şu an değil. Pars'ın radarına yeterince yakalanmıştık. Tek kaldığımız ilk an soracaktım. Şimdilik sessiz kalarak binadan çıkıp arabaya binmiştim. Sırada İnferi vardı.

 

****

 

Bütün hazırlıklar tamamlanmıştı.

 

İnferi'ye yaklaşmak bile, İstanbul'un gece sisini yaran, sarsılmaz bir güç deklarasyonuydu. Bina, yüksek tavanları, siyah camları ve keskin geometrisiyle bir katedralden çok, karanlık bir hükümdarın zırhını andırıyordu. Girişteki devasa, oymalı metal kapılar, bir zamanlar büyük bir servet ödenmiş olmasına rağmen, şimdi yalnızca davetsiz misafirlere karşı kalkan görevi görüyordu. Etrafta, sıradanlığın asla giremeyeceği, sınıfsal bir mesafe vardı.

 

Üç gündür yaşadığım özgürlükten sonra tekrardan Nilüfer olarak katılıyordum aralarına. Artık sondu, bu gece herkes aslında kim olduğumu öğrenecekti. Gecenin nasıl sonlanacağını kestirmek zordu, tek amacım bizim hayrımıza bitmesiydi. Gerisi teferruattı.

 

Peruğumu takmıştım fakat kimliğimi gizleyecek kadar ağır bir makyaj yapmamıştım. Son gecem olduğu için kendimi tam anlamıyla gizleme niyetim yoktu. Bu geceye özel bir elbiseyle katılarak özenmiştim. Üzerimdeki elbise, boyun kısmımdan yere kadar tek parça inen, derin bir gece siyahı rengindeydi. Kumaş, hareket ettikçe ışığı yutan, kadife ve ipeğin modern bir karışımıydı.

 

Elbisenin sırtı belime kadar kapalıydı. Ancak ön kısmında, köprücük kemiklerimin hemen altından başlayan derin ama dar bir V yaka, göğüs kafesime kadar iniyordu. Bu kesim, hem zarif bir tehlikeyi hem de kırılganlığın ince bir çizgisini ortaya seriyordu. Elbisenin etek kısmı, kalçamı saran bir incelikle başlayıp, dizden sonra hafifçe açılıyordu.

 

Sungur'un kıyafeti de en az benim kadar iddaalıydı. Üzerindeki takım elbise, ışığı tamamen yutan, kömür siyahı rengindeydi. Ne bir parlaklık ne de bir desen vardı. Mutlak siyah, onu İnferi'nin karanlık fonunda bile görünür ve tehditkar kılıyordu. Gömleği bembeyaz ve kılıç gibi keskin, kravatı ise mat siyah ipekten, adeta göğsüne oturmuş bir kalkan gibiydi.

 

Takım, onun geniş omuzlarını ve yapılı vücudunu saran özel bir kesime sahipti; dar değil, ancak vücudunun her kasını hissettiren bir kesinlikle sanki baştan beri ona ait olmak için dikilmişti.

 

 O, pahalı bir kumaşa bürünmüş, tehlikeli ve hareketsiz bir heykeli andırıyordu.

 

Lilia'da yanımızdaydı. Onun elbisesi, bilek hizasında ve yüksek yakalı gri bir elbiseydi. Derin bir yan yırtmacı vardı. Saçları arkada toplanmış, net yüz hatlarını ortaya çıkarmıştı.

 

Sadece Kuytu üyelerine özel olan bu davete Pars'ta katılacaktı fakat gecenin ortalarına doğru giriş yapabilecekti. Bu nedenle arabada bekliyordu.

 

Kapıda Kuytu kart sistemi olmasına rağmen iki tane de adam dikmişlerdi, kartımızı cihaza okuturken hem bize hem cihaza bakıp kontrol ediyorlardı. Bu sefer güvenlik daha sıkıydı. Sorunsuz geçmiştik.

 

İçeri adım attığımızda, kışkırtıcı bir tezat bizi karşıladı. Salon, görkemli bir hapishane gibiydi. Yüksek, tonozlu tavanlardan sarkan kristal avizeler, her biri birer fısıltı gibi, salonu saf ve soğuk bir ışıkla yıkıyordu. Yerler, parlatılmış siyah mermerden yapılmıştı ve etraftaki kalabalık, bu parlak zeminde silüetler halinde yansıyordu.

 

Her yerde koyu bordo, kömür siyahı ve sadece aydınlatmayı vurgulamak için kullanılan eski altın tonları hakimdi. Renkler zengin ve ağırdı, kutlamadan çok, bir saltanatın ciddiyetini yansıtıyordu. Havada, pahalı parfümlerin, eski viskinin ve taze kesilmiş çiçeklerin karmaşık, zehirli bir karışımı asılıydı. Her şey nefes kesiciydi, ama aynı zamanda sahte hissettiriyordu. Tüm bu lüksün altında yatan kirli işlerin kokusunu bastıramıyordu. Salonda dolaşan davetliler, kusursuz giyimleri ve donuk tebessümleriyle heykelleri andırıyordu. Yüzlerdeki ifadeler neşeden çok, dikkatli bir tehdit yayıyordu. Her bakış, bir fırsatı veya bir açığı kolluyordu. Burada gerçek bir kutlama yoktu, yalnızca gücün sergilenmesi vardı.

 

Ha bir de tablolarımın sergilenmesi, kimsenin umrunda bile değildi. Öylesine dekoratif olarak asılmış gibiydiler. Bu halk sanata aç aç. Cahiller.

 

Herşeyden önce, sadece davetlerde girilen bu salonu karıştırmaktı niyetimiz. Lilia yanımızdan ayrılıp gözden kaybolurken Sungurla ben harekete geçmiştik. Kulağımdaki böcek kulaklığın içine Pars'tan gelen "Şimdi" sinyalinin titreşimini hissettim. "Kameralar tamam." demişti. Başlayabilirdik.

 

Sungur'un gözleri bir yere odaklanmıştı, baktığımda odağındaki kişinin Karan olduğunu gördüm. Custoslar ile beraber toplanmış hararetli bir sohbetin içindelerdi. Gözleri Karan'ın üzerinde olsa da benim hareketimi bekliyordu. Tek bir söz etmeden, neredeyse senkronize bir dans edasıyla, şampanya servisinin yapıldığı barın arkasındaki loş koridora doğru sıyrıldık. Herkes yeni yeni geldiği için ortam kalabalık değildi, bunu fırsat bilerek hızlıca harekete geçmiştik.

 

Kalabalığın içinde yan yana yürürken, Sungur'un kolu belimin hemen üzerinde, koruyucu ve sahiplenici bir mesafede asılı kaldı. Belimde asılı kalan eli, aramızda ki elbisenin kumaşını yok sayarak tenimi yakıyordu. Aramızdaki gerilim o kadar yoğundu ki, davetin uğultusu bile bu sessizliği bastıramıyordu.

 

Arka koridora girdik, Inferi'nin gösterişli yüzüne tezat oluşturan, gri ve ruhsuz bir kurumsal mimariye sahipti. Burası, işlerin yapıldığı, gerçek gücün gizlendiği yerdi.

 

Bir mutfak kapısının yanındaki, neredeyse fark edilmeyecek metal bir kapıdan geçtik. İçerisi, salonun sıcaklığından ve lüksünden iz taşımıyordu. Metal merdivenler, soğuk beton duvarlar ve tepeden sarkan çıplak ampullerin ürkütücü, sarı ışığı. Konuşmadan, hızlı ve hafif adımlarla yukarı tırmanmaya başladık. Her adımda metalden çıkan yumuşak, ritmik tıkırtı, aşağıdaki müziğin boğuk sesine karışıyordu. Yukarı kat sessizdi.

 

Sol baştaki ilk kapının önünde durduk. Eldivenli parmağımın ucuyla kapının kilit sistemini kontrol ettim. Modern ve sağlamdı.

 

Sungur, hiç tereddüt etmeden, ceketinin içinden sessiz, küçük bir cihaz çıkardı. Kapının kolunun hemen üzerindeki metal aksama cihazı yerleştirdi. Birkaç saniyelik gergin, elektriksel bir vızıltı duyuldu. Kilit, sakin ve kuru bir 'tık' sesiyle açıldı.

 

Sungur, kapıyı sadece bir parmak aralığı kadar itti. Odaya ilk adım atan bendim. Burası, Inferi'nin gösterişli salonuna kıyasla ruhsuz ve işlevseldi. Ortam loştu. Penceresiz odanın tek ışık kaynağı, duvardaki büyük haritaların üzerine düşen, soğuk beyaz bir masa lambasıydı. Duvarlar açık gri, zemin ise sessizliği emen kısa tüylü bir halıyla kaplıydı.

 

Sungur arkasından kapıyı kapattı. Geriye kalan tek ses, benim masaya yaklaşırken elbisemin kumaşının hafif hışırtısı ve topuklumun zeminde bıraktığı tok sesti.

 

Odanın ortasında devasa bir toplantı masası, etrafında ise siyah deri sandalyeler diziliydi. Masanın üzeri, hızla terk edilmiş izlenimi veren, dağınık dosya yığınları, üzerinde elle notlar alınmış haritalar ve bir tablet ile doluydu. Haritalar, şehrin ve yurt dışındaki bölgelerin ayrıntılı krokileriydi. Kuytu'nun operasyonlarının geniş ölçeğiydi.

 

"Vakit yok," diye fısıldadı Sungur, sesi ortamın ciddiyetine uygun, alçak ve keskin çıkmıştı. "Sen tableti al ve haritalara bak. Ben dosyaları kontrol edeceğim."

 

Uzun adımlarla masanın diğer ucuna ilerledi.  Ben de hemen masanın üzerindeki, parmak izi tanıma sistemiyle kilitli görünen büyük tablete odaklandım. Haritalara uzandım. Şehrin kritik noktaları, askeri alanlar ve limanlar daire içine alınmıştı ama hepsinden önemlisi, kalemle işaretlenmiş bir tarih vardı. Yarın gece.

 

Tam o sırada Sungur, kalın, kahverengi bir dosyayı hızla açtı. Dosyanın içindeki belgelere göz atarken yüzünün ifadesi, önceki gerginliğinden farklı, tamamen operasyonel bir ciddiyete büründü. Ancak birkaç satır okuduktan sonra, kaşları hızla çatıldı ve bedeni bir anlığına kasıldı.

 

"İlay," dedi Sungur, sesi neredeyse fısıltıydı ama her hecesi tehditkar bir yankı uyandırıyordu. "Gel buraya bak."

 

Tableti bırakıp Sungur'un yanına yürüdüm, elindeki dosyadaki bir sayfayı işaret etti. Sayfanın en üstünde, kırmızı renkle ve büyük harflerle yazılmış tek bir kelime vardı:

 

"ZEUS."

 

Bu isim, ne Sungur'un ne de benim bildiğimiz, tanıdığımız biri değildi. Yeniydi, hemen altında 'Hedef: İmha.' yazıyordu.

 

Vücuduma yayılan soğukluk yeni filizlenen korkunun bileşimindendi. "Zeus ne ve neyi imha edecekler?"

 

Sorumu cevapsız bırakırken parmağını, belgenin altına, elle eklenmiş bir notun üzerine kaydırdı. "Ya da kimi?" deyişiyle parmağının olduğu satırı okuduğumda kalbim durdu. Not, tek bir satırdan ibaretti "Yan hedefler: İlay Soykan ve Karakan" hedef bizdik, imha etmekten bahsettikleri şey değil, kişiler bizdik. Bu bizi  kapsayan, imzalı bir ölüm emriydi. Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim. Zihnimden bin bir türlü şey geçti, nefes alamaz oldum. Kalbim durmakla göğsümü döverek özgürlüğünü ilan etmek arasındaydı, tek bir saniye nefes aldırmıyordu.

 

İmza bizzat Dominus'a aitti.

 

Oğlunu zehirleyen bir babanın bunu yapmayacağını söyleyebilir miydim? Karan Soykan bir şeytandı.

 

Zihnim bulanıyor, düşüncelerde boğularak kontrolü kaybediyordum. Kontrolsüz bir öfke dalgasıyla masaya eğilip daha fazla detay aramak üzereyken, Sungur'un eli bileğimi çelik bir kelepçe gibi kavradı. "Dur." hemen arkasındaki kapıya bir an baktı.

 

Pars'tan gelen "Yukarıya iki adam çıkıyor." uyarısıyla Sungur yapılması gerekeni tek nefeste söyledi "Gerekeni alıp çıkıyoruz! Hemen şimdi!"

 

Çok geçmeden işittik, alt kattan yükselen müziğin ritmini bölen, koridorun beton zemininden gelen iki ayak sesinin ritmini duymuştuk. Ayak sesleri durmuştu.

 

"Verileri al," dedi Sungur, tableti işaret ederek. "Hemen." Hızla cebinden küçük veri aktarım cihazını çıkarıp uzattı. Saniyeler sonra aktarımın tamamlandığını gösteren titreşimi hissettiğimde, "Tamam!" diye fısıldadım.

 

Sungur, kapıya baktı. Geriye dönmek intihardı. "Oraya," diye işaret etti odanın diğer ucundaki servis kapısını. "Koş."

 

O, masanın üzerinden sıçradı. Elini kapı koluna uzatırken, ben de topuklularımın çıkardığı en hafif sese bile aldırmadan, gece siyahı elbisemle odanın diğer ucuna doğru depar attım. Arkamızdaki sessiz kapıya, her an bir darbenin inebileceği hissi hakimdi.

 

Sungur, kapıyı sertçe açıp beni dışarı iterken, metalin çarpma sesi aşağıdaki müzikten daha yüksek bir gürültü çıkardı. Kendimizi, Inferi'nin lüks yüzüne tamamen zıt, gri, kirli ve soğuk bir alanda bulduk. Acil çıkışa inen, demirden, dar bir yangın merdiveniydi.

 

İnce topuklularımla bu merdivende hareket etmek bir intihar girişimiydi. Topuklularım demir basamaklara her değdiği an, çıkardığı keskin, rahatsız edici sesi, aşağıdaki avcılara konumlarını işaret eden bir siren gibiydi.

 

"Topukluların," diye tısladı Sungur, emri tartışmasızdı. Hiç düşünmeden çevik bir hızla önümde diz çöktü ve topukluları tek bir hamlede ayağımdan çıkarıp eline aldı. Diğer eliyle bileğimi kavrayarak aşağıya sürükledi.

 

Her adımda daha da zorlanan elbisemin kumaşı yırtılmıştı. Umursamadan Sungur'un hızına ayak uydurmaya çalışsam da ona yetmiyordu "Sungur," dedim nefes nefese "Yetişemiyorum, biraz yavaş."

 

Cevap vermedi fakat durdu. Beklemediğim bir hamleyle kolunu belime sarıp tek celse de omzuna atmıştı beni. Üstelik kendime gelmemi beklemeden hızla yürümeye devam etmişti. Bütün dünya aniden yer değiştirdi. Baş aşağı, görüş açım bulanıklaştı. Yırtılmış siyah elbisemin kumaşı, soğuk ve paslı demir merdivenlere sürtünürken çıkardığı o rahatsız edici ses, kendi panik sesime karışıyordu. Elimi istemsizce onun sırtına bastırdığımda, kalın ceketin altındaki kaslarının her hareketini hissettim. "Sungur ne yapıyorsun?"

 

Cevabı netti "Yardımcı oluyorum İlay." nefes nefese kalmıştı "Sende yardımcı ol ve bana ayak uydur." omzunda keyfime bakmamı mı istiyordu? Sağ elinde topuklularımı tutuyor, sağ omzunda beni taşıyordu. Bence de yeterince ağırlık yaparken sorun çıkarmamalıydım.

 

Merdivenler, her adımda gıcırdıyor, paslı demir sesiyle Inferi'nin dış duvarlarında yankılanıyordu. Sonunda en alt kata ulaştığımızda, Sungur kendini son basamaktan beton zemine bıraktı. Önce beni yere bırakıp ardından ayakkabılarımı önüme koydu. Hızla ayakkabılarımı giyinip Sungur'un hemen arkasında kalan metal kapıya yöneldim. Sungur, kapıyı yavaşça araladı ve dışarıyı kontrol etti. "Başladığımız yere geri döndük."

 

Yangın merdiveni, Inferi'nin lüks lobisine çıkan bir servis kapısına bağlanmıştı. Doğrudan tehlikenin merkezine geri dönmüştük. Amacımızda buydu zaten. Hemen kalabalığın içine karıştık.

 

Tam bu sırada iki güvenlik görevlisi, tam da bizim çıktığımız servis kapısının önünden geçip, bakışlarını yanımızdaki kalabalığa çevirmişlerdi. Bizi aradıklarını biliyordum, ama o anda Sungur'un geniş omuzlarının ardına sığınmış, dudaklarıma zoraki bir tebessüm yerleştirmiştim. Bizi bulamazlardı. Yüzümüzü gördüklerini sanmıyordum.

 

Inferi'nin salonunda dolaşan fısıltılar, pahalı kadehlerin şıngırtıları ve sahte kahkahalar, aniden, keskin bir bıçak darbesiyle kesildi. Birkaç yüz kişinin nefesi, tek bir ritimde tutulmuştu. Salonun uğultusu, yerini ağırlığı hissedilen, mutlak bir sessizliğe bıraktı.

 

Tüm kristal avizeler sönmüş, sadece salonun en ucunda yükselen, siyah mermer kaplı sahneye odaklanmış tek bir spot ışığı yanmıştı. Işık, bir sahne aydınlatmasından çok, tapınağın mihrabını aydınlatır gibiydi. Kutsal ve erişilmez.

 

Bu ani sessizliğin ortasında, Dominus ortaya çıktı.

 

Karan Soykan, perde benzeri siyah fonun önünde, gölge gibi belirdi. Yürüyüşü ne aceleci ne de ağır; mekana ve zamana hükmeden, yavaş, ölçülü bir tempoydu. Üzerindeki açık gri, üç parçalı takım elbise, etraftaki koyu tonlarla keskin bir tezat oluşturuyor, onu salondaki tüm kargaşadan ayıran bir üstünlük havası veriyordu. Saçları özenle geriye taranmış, yüzündeki kırışıklıklar ve sert hatlar, gücün bedeli ve mühürleri gibi duruyordu.

 

Tüm dikkatim, bedensel bir refleksle ona kenetlenmişti. Soluğumun kesildiğini hissettim. Bizi imha ettirmek isteyen adam. Kendi öz kızının ölümü için imza atmıştı, kendi oğlunu zehirlemişti. O bir canavardı. Ellerim uyuşmaya başlamıştı. O adamın boğazını nefessiz kalana kadar sıkmak istiyorlardı. Aldığı nefes insanlığa zarardı. Işığın ve gücün tam merkezinde duruyordu. O, sadece bir adam değildi. O, bu sistemin somutlaşmış haliydi.

 

Karan, sahnenin önündeki kürsüye usulca yerleşti. Salon, onun varlığı altında büzülmüş, daralmış gibiydi. Yüzünde, babacanlıktan çok, bir celladın soğuk tebessümüne benzeyen bir ifade vardı. Elini kürsünün kenarına koydu ve Dominus, nihayet konuşmaya hazırdı.

 

Karan Soykan, kürsünün kenarına yaslanmış elini yavaşça kaldırıp salona hitap etti. Sesi, tonozlu tavanlardan yankılanırken bile gürültülü değil, ölçülü ve tehditkar bir kesinlik taşıyordu.

 

Uzun, hesaplanmış bir sessizlikten sonra, gözleri parlayan avizelerin yansıttığı kalabalığın üzerinde gezindi. Bu saniyelerde bakışlarının tam da beni bulunduğu noktada bir saniye oyalandığını hissettim ve buz kestim.

 

"Sayın dostlarım, sevgili iş ortaklarım..."

 

Karan, durdu ve yüzündeki soğuk tebessüm derinleşti.

 

"Bu akşam burada, Inferi'nin kalbinde toplanmamızın tek bir sebebi var, kontrol. Dışarıdaki dünya kaos, belirsizlik ve zayıflık içindeyken, bizler, bu salonun duvarları arasında, hak ettiğimiz gücü konuşacağız."

 

Bir kez daha durakladı.

 

"Benim için, Kuytu'nun her bir üyesi, sistemin sağlam birer çimentosudur. Ve biliyorsunuz ki, sistem, asla hata yapmaz. Özellikle de hatalar ortadan kaldırılmak üzere işaretlendiğinde."

 

Karan, bu son cümleyi söylerken sesindeki tehdit edici ton tüm salonda asılı kaldı. Ardından, bakışlarını salondaki kalabalıktan alıp, kürsünün yanındaki gölgeli bir noktaya, tam olarak Sungur'un olduğu tarafa çevirdi.

 

"Fakat çimento ne kadar sağlam olursa olsun, sistemin bir kalkana ihtiyacı vardır. Gözü, kulağı, gücün bizzat kendisi olan bir koruyucuya... Yeni dönemin, yeni güç dengesinin ve bu gücü sarsmaya cüret edenlere karşı duracak olan en keskin kılıca..."

 

Karan Soykan, durdu. Elleri kenetlendi. Salondaki sessizlik öylesine ağırdı ki, kendi kalp atışının Sungur'un göğsüne çarpışını duyabiliyordum.

 

"Bu gece, aramızda hepimizin pek tabi bildiği, gücüyle ve sarsılmazlığı, yıkılmazlığı, kazandığı maçlarla bildiği Karakan var. Kendisi Kuytu'muzun yeni Custos'udur!"

 

Karan, elini Sungur'un durduğu bölgeye doğru bir selamlama jestiyle salladı. "Karakan," dedi, sesinde alaycı bir gurur vardı. "Karanlıkta bile bize yol gösterecek olan kişi! Lütfen sahneye gel. ve bize bir konuşma yap. Vulgusunu selamla!" bedenim buz kesti. Bizim için ölüm emri verip sahneye çağırıyordu. Sahnede Sungur'u öldürtebilir, başkası yapmış gibi üstünü kapatabilirdi.

 

Sungur öne doğru adım atınca hemen bileğinden yakaladım, bir düşün be adam. Bir düşün! Hep gelişine yaşanmaz! Delireceğim.

 

Başını bana indirip uyarırcasına "Nilüfer." demişti.

 

"Gitmiyorsun Karakan." dedim aynı şekilde uyarıcı tonda. Gidemezdi, ölemezdi.

 

"Kimse dışarıya çıkamaz, Nilüfer Akın kendi isteğiyle ortaya çıksın kimliği bizde, yoksa sabaha kadar kontrol yapacağız!" Peşimize takılan güvenliklerden biri gür sesiyle bütün salona duyurmuştu ismimi. "Kahretsin." dedim tükürürcesine, kimliğimi düşürmüşüm.

 

Sungur inanmak istemeyerek soludu "Bu Nilüfer Akın, sen olan Nilüfer Akın mı?"

 

"Maalesef."" dedim umutsuzca

 

Güvenlikten bir ses daha yükseldi "Lakabı Kraliçe olan şahsı arıyoruz."

 

Aldığı nefes yetmiyormuşcasına derince soludu bu sefer Sungur "Bana Kraliçe'nin de sen olduğunu söyleme." Bir umut farklı Nilüfer'den bahsedildiğine inanmak istiyordu sanırım.

 

"Maalesef."

 

"Sıçtık, kaç kişisin sen? Ne yapacağız şimdi?" Bugün bu kimlikle son günümdü zaten, sıkıntı etmiyordum. Yapılacak olan da belliydi.

 

Karan Soykan sert üslubuyla "Ne olmuş Nilüfer Akın'a?" derken çoktan göz göze gelmiştik kendisiyle. Beni tanıyordu, ne kadar tanıyordu?

 

"Üst katta düşürülmüş Dominus Soykan, buraya kadar kovaladık ama yüzlerini görmedik."

 

Şimdi tam sırasıydı, Karan Soykan dudaklarını aralayıp bir şey söyleyecek oldu fakat ben daha hızlıydım. Başımdaki peruğu çıkardığım gibi kendimi sahneye atmıştım. Sungur'un can havliyle "Nilüfer" diyen sesi, salonun yankılanan sessizliğinde boğulurken, ben kendimi avizelerin altındaki o buz gibi ışığın tam ortasına fırlatmıştım.

 

Sırtımı, aşağıdan gelen tehdide karşı Sungur'un sert nefesine verdim. Onu bilerek geride, kalabalığın kenarında bırakmıştım. Onun da geri de durmaya niyeti olmamalı ki hemen arkamdaydı, bedeninin varlığı sıcaklığıyla ve kokusuyla kendisini belli ediyordu.

 

Salondaki sessizlik artık yoğun bir bekleyişe dönüşmüştü. Yüzlerce davetli, bir anda kesilen müziğin yerine, Nilüfer Akın olarak bilinen kadın ile Dominus arasındaki bu beklenmedik yüzleşmeye odaklanmıştı.

 

Karan Soykan, benden sadece birkaç adım ötedeydi. Açık gri takım elbisesi, sahnede yanan spot ışığı altında kusursuzdu. Yüzünde şok yoktu. Sadece, yavaş yavaş yayılan bir anlama ifadesi vardı. Sanki karmaşık bir denklemin son parçasını nihayet yerine oturtmuştu. Dudaklarının kenarındaki cellat tebessümü belirdi. Elini kürsüden çekti ve o an, onun her zamanki soğukluğunun ardında gizlenen saf, hayvansı bir öfkeyi hissettim. Bizi öldürtme emri veren o imzayı, bizzat görmüştüm.

 

Artık ne Nilüfer'dim ne İlay, Kraliçe'yi oynayacaktım. Tüm gücümü toplayarak, yüzümdeki maskenin son parçasını da attım. Sesim, sahnenin buz gibi havasını kesen bir kılıç darbesi gibi çıktı "Nilüfer Akın'ı mı arıyordunuz, Dominus Soykan?"

 

Gözlerimi, onun zehirli yeşil gözlerine diktim. Peruksuz, açıkta kalmış saçlarımın ve öfkenin kızıllığının altında, sözlerimi tamamladım "Nilüfer yok, İlay Soykan ben. Kızın."

 

Mikrofonda yayılıp ortamda yankılanan ses mekanda bomba etkisi yaratmıştı. Fısıltılar uğultuya dönüşmüştü. Herkes bir açıklama bekliyordu şimdi, kendimden emin tavrımla ve dik duruşumla mikrofonun başına geçtim.

 

Önümdeki insanlara baktım, hepsi nefesini tutmuş bizi izliyordu. "Ben İlay Soykan, Karan Soykan'ın kızıyım. Yıllardır İstanbul'da değildim, dönüş sebebim abimin cenazesiydi. Dönecektim fakat babamın dara düştüğünü öğrendim. Kendisi benden kılık değiştirerek insan içinde dolaşmamı istedi. Sorun, sıkıntı veya herhangi bir şey olup olmadığını araştırmamı istedi. Üstelik Rusya ve Fransa ile anlaşma sağlayamamış, bu konuda da yardım istedi. Anlaşmayı sağlayabilirsem beni Kuytu'nun ilk kadın Custos'u olarak masaya alacağını söyledi Başarmadan torpil olurmuş." Alayla güldüm "Çok adaletlidir kendisi." kusacaktım şimdi. "iki gün içinde iki ülkeyle de bir anlaşma sağladığımı bildirmek istedim. Damian Obnizov ve Emris Sokolov!" ilan etmemle herkes halkın arasındaki o iki isme döndü.

 

İkisi de memnuniyetsizce başlarını onaylar anlamda sallayıp beni desteklediler, başka şansları yoktu.

 

Meydan okuyarak Karan Soykan'a döndüm "Şimdi dediğiniz gibi Dominus Soykan, başardım ve ilan edin Custos oluşumu. Siz sözünde duran bir lidersiniz değil mi?"

 

Sözlerim, sahnenin buz gibi havasını delip geçti ve salonu kelimenin tam anlamıyla vuran bir şok dalgası yarattı. Fısıltılar uğultuya dönmüş, yüzlerce davetli bu beklenmedik taht kavgasına tanıklık ediyordu. Herkes, Karan Soykan'ın, Dominus'un ne yapacağını görmek için nefesini tutmuştu.

 

Karan Soykan, duruşunu hiç bozmadı. Elini kürsüden tamamen çekti ve iki elini de yanına sarkıttı. Dudaklarındaki o zehirli tebessüm, şimdi daha geniş, daha iğneleyici bir hal almıştı.

 

Mikrofonun başında, kendimden emin bir dik duruşla meydan okuyuşum, onu şoka sokmuştu. Güzel senaryo kurmuştum, hakkımı yiyemezdi. Karan, yavaşça ve son derece sakin bir tempoyla bana yaklaştı. Aramızdaki mesafe, sadece bir metrekareye inmişti. Bakışlarındaki çaresizlik içime bir ışık gibi yansıyordu. Köşeye sıkışmıştı.

 

Kızına verdiği onca sözü reddedip adaletsiz bir lider olmak mı, yoksa kabul edip kızınla karşı karşıya aynı masada oturmak mı? Karar ver Karan Soykan.

 

Gözlerindeki ateş hüzmesiyle kürsüye yaklaştı. Yıllarca tehdit ve hakaretle işittiğim sesi şimdi beni ilan edecekti. "Bu gece, Kuytu'nun tarihinde yeni bir sayfa açılıyor. Sadece benim sözüm değil, aynı zamanda benim kanım da masada yer alacak! İlay Soykan, yaptığın anlaşmalar, kazandığın güç ve şahit olduğun sarsılmaz cüretinle, Kuytu'nun ilk kadın Custos'u ilan edilmiştir!"

 

Salondaki gergin sessizlik, yavaşça bir şaşkınlık uğultusuna, ardından mecburi bir alkış tufanına dönüştü. Karan, zoraki bir zaferle gülümsüyordu.

 

"Ancak unutma, Custos İlay," diye fısıldadı, sadece benim ve arkamdaki bedenin duyacağı sesle. "Senin yerin, benim yanımdadır." karşısında durmamam için benden söz mü alıyordu? Alamazdı, çoktan ilan etmişti, geri de çekemezdi.

 

Dudağımın bir tarafı meydan okuyarak kıvrıldı, cevapsız bırakarak önüme döndüm. Onun duyabileceği tonda, ölüm fısıltısıyla "Memento Mori." dedim ağır ağır gülümseyerek. Anlamını biliyordu, gözlerinde ki titremeye şahit olunca gülüşümü büyüterek önüme döndüm. Çünkü verecek bir cevabı yoktu. Ona meydan okuyordum.

 

Şimdi, İlay Soykan olarak, beni öldürmek isteyen Dominus'un tam yanında, kendisini öldürmesi emredilen Custos Karakan'ın gölgesinde duruyordum. Oyun şimdi başlamıştı.

 

Bu sefer Sungur, kürsünün başına geçti. Mikrofonu ayarlamaya bile tenezzül etmedi. Sesi, Karan'ın otoriter tonunun aksine alçak, buz gibi ve tehlikeliydi. Ancak her hecesi, çelikten yapılmış bir emir gibi salonun derinliklerinde yankılandı.

 

"Ben Karakan. Sistem, gücün kendisidir. Güç ise, sarsılmazdır."

 

Sungur, salona doğru bakışlarını indirirken, yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu.

 

"Custos'un görevi, sistemi korumaktır. Buna cüret eden, bedelini öder. Yeni dönemde, bu kalkan her zamankinden daha keskin olacak." Son cümlesi mekanda bulunan herkese bir tehditti. Konuşması bitmişti, geri çekilirken kavradığı bileğimle beraber beni de beraberinde sürüklüyordu. Anlamlandıramadığım bir süratle çıkışa doğru gidiyorduk. "Niye gidiyoruz? Nereye gidiyoruz Karakan?"

 

Mekandan çıkınca ancak cevaplamıştı sorumu, arabanın yanına ulaşınca karşıma dikildi öfkeyle "Neden önden atladın İlay? Ya sana bir şey yapsaydı?"

 

"Öldürmek istediği ben değildim, sen ve Nilüfer'di. Planımızda bu yöndeydi zaten ha sen önce çıkmışsın ha ben ne fark eder? Kızını sahne de öldüremezdi, ama senin için fark etmezdi."

 

Sinirle güldü, bir şey söyleyecek oldu ama kapattı. Söyleyeceği şeyin canımı yakacağından nedense emindim. "Sen adamı delirtirsin."

 

"Sen zaten delirmişsin, götümüzü kurtardım. İnsan teşekkür eder!"

 

Çenesini avuçlayıp ovaladı gergince "Teşekkür ederim!" Sokakta yankılandı sesi, teşekkürden çok isyandı bu tepkisi.

 

"Nankörsün."

 

Pars indi arabadan, olayı anlamaya çalışarak ikimize bakıyordu "Ne oldu şimdi? Niye tartışıyorsunuz? Hani ben girecektim devreye."

 

"İlay kimliğini düşürmüş, ortalık karıştı, plan iptal. Önemi yok artık. Sen artık Pus'sun, Kuytu'dasın kimse bunu değiştiremez" diyerek açıkladı Sungur.

 

Rahatlamış ifadesiyle güldü "Sonunda, operasyonların dışında kalmak fazla sinir bozucu.." duraksayıp gergin olan ifadelerimize baktı "...da size ne oldu?"

 

Omuz silktim, hiç laf anlatacak halim yoktu şu an. "Ben gidiyorum, Lilia hala içeride."

 

Arabama ilerledim, arkamdan gelen adım seslerinin kime ait olduğunu anlayacak kadar tanıyordum artık "Pars, sen Lilia alıp benim arabayla gelirsin. Ben İlay ile gidiyorum."

 

"Hayda bu kadın niye hep benim başıma kalıyor abiciğim?" Diyerek sızlandı Pars, onu da artık o çözecekti. Benim bugünü atlatmam gerekiyordu.

 

Madem Sungur'da benimle geliyordu şoförlüğümü yapabilirdi. Anahtarı ona fırlattım, hava da kaptı. Arabaya binip beklemeden çalıştırdı. Başımı koltuğa yaslayıp dışarıyı izledim. Az önce Custos ilan edilmemişim gibiydi, hayatımda ne değişmişti şimdi? Babamın beni öldürtmek istemesi dışında tabi.

 

"Babam beni öldürtmek istiyor." Gülmeye başladım, ardından bu gülüş kahkahalara dönmüştü, delirmiş gibi hissediyordum. "Beni öldürtecek."

 

"Hiçbir sikim yapamaz." Tükürürcesine söylediği cümle karşısında başımı ona çevirdim "Neden yapamasın? Ne zamana kadar koruyabilirsin beni? Ben ne zamana kadar koruyabilirim beni?"

 

Sabırsızca sağa çekti arabayı, gözlerindeki dağılmış ormanı kenetlendi dalgalı mavilerime. Elini koltuğumun başlığına koyup üzerime eğildi. Nefeslerimiz birbirine karışacak kadar yakındık, "Gerekirse ömrümün sonuna kadar."

 

Kaşlarımı kaldırıp öyle mi dercesine baktım "Hep fazla iddialı konuşuyorsun."

 

Gözlerindeki orman duruldu, rotasını şaşırarak aşağıya kaydılar. Tam dudağımın üstünde durduklarında alev aldıklarını hissettim, istemsizce dilimle ıslattım. Bu hareketim onu içinden çıkılamayacak bir duruma sürüklemiş gibi gözlerini kapatıp derince soludu.

 

Salağa yattım, şu an nedensizce, bütün olumsuzluklardan kaçmak istercesine flörtleşmek istedim. Anlamsızdı ama karşı koyamadım.

Tebessüm ettim "Ne oldu?"

 

"Sen insanı deli edersin." Gözlerini açtığı an tekrardan dudaklarımdaydı, yutkundu derince. Ağır ağır gözlerime çıkardı gözlerini. Kendini geri çekeceği sırada nereden cesarer aldım bilmiyorum, belki de beni içine çeken bakışlarındandı.

 

Sağ elimle yakasından tutup çektim. Engel olabilir, bu çekime karşı koyabilirdi ama yapmadı. Tek nefeslik mesafe kadar yakınımdaydı.

 

Gergince boğazını temizleyip derin bir nefes aldı. Gözleri, yakasını tutan elimdeydi, ardından kapatıp kaşlarını kaldırdı ve indirdi, başını sağa eğip kaldırdı. Kendisine gelmeye çalışıyordu.

 

Araladıktan sonra içine düşebileceğim kadar derin bakıyordu yeşilleri. "Benden etkileniyorsun." istemsizce dudaklarına indirdim gözlerimi, anında kapatıp derin bir nefes aldım.

 

Nefesini vererek "İlay." demesiyle yakasını bırakıp uzaklaştım. Kalbim kulaklarımda atıyor, tenim yanıyordu. Uzaklaşıp önüme döndüm, bu yaptığım da neydi benim? Saçmalıyordum.

 

"Gidelim." Az önce burun buruna değilmişiz gibi soğuktu sesim. Koltukta ona arkamı dönerek oturduğum sırada acıyla sızlanmasını işittim "Sikeyim, delireceğim." omzumun üstünden baktığımda camdan dışarıya bakarak art arda yutkunuyordu, boynunda ve alnında gerginlikten şişmiş olan damarları gördüm.

 

içten içe tatmin olurken silik tebessümümle tekrardan önüme döndüm.

 

Arabayı çalıştırıp yola koyulduktan beş dakika sonra tebessümümün dudaklarımda asılı kalacağı o sesi işittim. Silah patlamıştı, bizi oyuna getirecek bir Pars'ta yoktu üstelik.

 

Sungur'a döndüm hızla "Ne oluyor?"

 

İkinci silah sesi, bu kez daha yakından ve keskin bir çınlamayla geldi. Direksiyonun kontrolü anında kayboldu. Araba, sağa sola yalpalarken, lastiklerin patlamasından çıkan o yırtıcı sesi duydum.

 

"Sungur ne oluyor?!" Sesim, kulaklarımı sağır edecek kadar yüksek ve korku doluydu.

 

Sungur, tek bir kelime etmedi. Sağ kolunu bir refleksle bana siper etmeye çalışırken, diğer eliyle direksiyonu tutmaya çalışıyordu. Arabayı kontrol altına alacak sanmıştım, ama yapamadı. Hızla asfalttan ayrılıp, lastiklerin çamurlu toprağı ve kuru otları çiğnediği araziye doğru sürüklendik.

 

Araba, yol kenarındaki toprak sete çarptı.

 

Metalin ezilme, camın patlama ve hava yastıklarının şişme sesi, sağır edici bir senfoni oluşturdu. Vücudumun üzerindeki emniyet kemerinin baskısı, kaburgalarımı zorladı. Her şey yavaşladı. Toz ve duman kokusu, yanık motor yağıyla karışarak ciğerlerime doldu. Başım yan cama çarpmaktan son anda kurtulmuştu.

 

Araba, nihayet uğultu ve sallanma sesleri kesildiğinde, yana yatmış, önü ezilmiş bir metal yığını olarak derin bir sessizliğe gömüldü.

 

Sungur'un kaba eli, hala başımın üzerindeki koltuğa yaslıydı, beni koruma pozisyonunu koruyordu.

 

"İyi misin?" diye tısladı Sungur, sesi kısıktı ve boğuk çıkıyordu.

 

Zorlukla konuştum"Evet, sen?" diye cevap verdim, nefes nefese. Vücudumdaki adrenalin, acıyı hissetmemi engelliyordu.

 

Sungur, kolunu indirdi. Ön cam çatlamış, içeriye tozlu ve loş bir ışık süzülüyordu. Emniyet kemerini çözdü. "Çıkmalıyız. Hemen." kapıyı zorlayarak açtı. Metal gıcırtıları, gece sessizliğini yırtıyordu. Tam ben de kemerimi çözüp dışarı atılacakken, arabanın hemen yanındaki çalılıklardan iki silüet belirdi.

 

Silüetler, üzerlerindeki koyu renkli askeri kıyafetler ve ellerindeki uzun namlulu silahlarla, ne bir güvenlik görevlisine ne de sıradan bir hırsıza benziyordu. Bu, organize bir saldırıydı.

 

Sungur, onları gördüğü an beni kolumdan yakaladı "ZEUS," diye fısıldadı. Sesi, bir teyit değil, kaderin kaçınılmaz bir ilanıydı.

Son Yazılar

Hepsini Gör
20. "ARAFTA SANCI"

20.BÖLÜM “ARAFTA SANCI” doubt- twenty one pilots Let the world burn- chris grey   "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiği

 
 
 
19."UĞRUNA YAŞAMAK"

"UĞRUNA YAŞAMAK"   I'II Do It- Heidi Montag Say it right- Nelly Furtado Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes       |Sungur Tuna Kurtel|   Zehir... Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimd

 
 
 
18."KANLI İLMEK"

"KANLI İLMEK"   Durma yürüsene - Melike Şahin Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut   Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın n

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page