10."İÇSEL SAVAŞ"
- ozgemcakirci
- 11 Kas 2025
- 16 dakikada okunur
Sungur'un "dört kişi" fısıltısı, karanlıkta soğuk bir kurşun gibi çarptı. Artık bodrum katında sadece bir operasyon değil, bir hayatta kalma savaşı veriyorduk.
Sağdaki koridorun ucunda, gece görüş gözlüğümün yeşilinde yeni dört ısı imzası belirdi. Konuşmalarının tonu, sinirli ve şüpheciydi. Belli ki yerdeki adamın ses vermemesi onları alarma geçirmişti.
"Benimle kal," diye fısıldadı Sungur, duvarın dibinden hızla bana doğru geri çekilirken. Sesindeki emir, en ufak bir tartışmaya yer bırakmıyordu.
Hemen yanıma, omuzlarımız birbirine değecek kadar yakın bir mesafeye yaslandı. Gözlüğü, yüzümdeki ifadeyi keskin bir netlikle gösteriyordu.
"Sol taraftaki büyük tankların arkasına geçiyoruz," diye işaret etti. "İlk ikisi menzile girene kadar bekleyeceğiz. Sol koridor senin."
Anın oluşturduğu stresten kalbimin ritmi hızlanırken, avucumdaki Beretta'nın soğuk metali, o anda hissettiğim adrenalin ve öfkenin tek çaresiydi.
Sungur'un hemen arkasından, neredeyse onun gölgesi olarak, büyük kimyasal tankların arkasına doğru yürüdüm. Her adımımız, ıslak zeminde en ufak bir ses çıkarmamaya ayarlıydı. Tankların arkasına sindiğimizde, Sungur'un nefesi, başımın hemen üstündeydi.
Ndrangheta Koruyucuları yavaşça bizim bulunduğumuz yöne yaklaştı. İlk ikisi, silahları tetikte, boru labirentine girerken, arkalarındaki iki kişi koridoru gözetliyordu.
"Yirmi saniye," diye fısıldadı Sungur. "Yirmi saniye vaktimiz kaldı."
İlk koruyucu, boruların arasından göründü. Yeşil gözlükte, silahını gelişigüzel salladığını görüyordum. Sungur, tankın kenarından sıyrılıp, gölge gibi hızla ileri atıldı.
Silahı kaldırdığı gibi adama doğrulttuğu namludan mermiyi serbest bıraktı. Susturucunun tok sesi, bodrumdaki boru gürültüsü arasında kolayca kayboldu. Korumanın bedeni, yumuşak bir kumaş yığını gibi yere yığıldı.
Sungur, birinciyi etkisiz hale getirirken, ikinci korumacı şüpheyle duraksadı ve geriye döndü.
Gözlüğümün yeşilinde, hedefe kilitlendim. Nefesimi tuttum. Paris'teki bilardo masasında hissettiğim o mutlak odaklanma anını zihnime geri çağırdım. Tetiği çekerken, Sungur'un yanımda duran güçlü varlığından aldığım kontrolsüz güveni hissettim.
Susturuculu atışım kesindi. İkinci korumacının kafasından isabet aldı ve adam, yanındaki boru rafına çarparak, ağır bir metal sesiyle yere düştü.
Sungur hemen yanıma geldi.
"İkisi kaldı" diye mırıldandım ancak düşen adamın sesi, kapıdaki diğer iki korumacıyı tamamen alarma geçirmişti.
"Vaffanculo! Ne oluyor orada?" diye bağırdı biri, İtalyanca.
İkisi birden silahlarını ateşleyerek tankların olduğu yöne doğru kör atışlar yapmaya başladılar. Kurşunlar tankın metaline çarpıyor, tiz ürkütücü sesler çıkarıyordu.
"Hareket et!" diye bağırdı Sungur, beni sırtımdan tankın kenarına doğru iterek. "Merdivene!"
Bodrum, anında mermilerin ve çelik seslerinin yankılandığı bir cehenneme dönmüştü. Sungur, beni merdivene doğru iterken, son iki korumacıya doğru hızlı bir karşı ateş başlattı. Atışları, benimkinden daha hızlı ve seriydi. Kalan iki korumacının bedenleri, art arda beton zemine yığıldı.
Sessizlik.
Mermilerin sesi kesildiğinde, Sungur eliyle merdiveni işaret etti.
"Çabuk! Ses tüm tesisi alarma geçirmiştir."
Merdivene doğru koşmaya başladım. Sungur hemen arkamdaydı. Onun son seri atışlarının yankısı, bodrum katının nemli havasında asılı kaldı. Alarmın çalması an meselesiydi.
Sungur merdivene doğru koşarken beni yanından itti. "Önden sen çık! Hızlan!"
Merdivenin paslı basamaklarını hızla tırmandım. Her adımda, üzerimdeki Beretta ve sırt çantamdaki teknolojik yük ağırlık yapıyordu. Sungur hemen arkamdaydı, varlığı merdivende yoğun bir güç hissi veriyordu.
On metrelik tırmanış saniyeler sürdü. En üst kata ulaştığımızda, üzerimizdeki kapak hala açıktı. Sungur kapağı hızla itti ve havalandırma şaftından dışarı, tesisin ana koridoruna çıktı. Hemen ardından ben de çıktım.
Şaftın girişi, laboratuvarın personel dinlenme odasının küçük, depo benzeri bir bölümünde gizliydi. Oda, soluk, floresan bir ışıkla aydınlanıyordu ve etrafta terk edilmiş kahve fincanları ve eski bir masa vardı.
Sungur kapak mekanizmasına uzandı ve ağır bir metal gürültüsüyle kapağı kapattı. Metal kilidin yerine oturduğundan emin olmak için iki kez kontrol etti.
"Merkezi server nerede?" diye fısıldadı Sungur, çevreyi tararken. Gözlüğü, loş ışıkta parlıyordu.
"Girişin hemen üstü," diye yanıtladım, hemen kendime gelerek. "Genellikle yönetici katının hemen altında veya yanında olur."
Koridordan ana lobiye doğru ilerlerken, tesisin sessizliği, fırtına öncesi bir durgunluk gibiydi. Sevkiyat hazırlığındaki personel, bodrumdaki çatışma seslerini duymuş olmalıydı, ama ya hala nerede olduğumuzu bilmiyorlardı ya da bir tuzak kuruyorlardı.
Sungur sağındaki kapıya yaklaştı. Kapıda, İtalyanca 'Direzione Amministrazione' (Yönetim) yazıyordu.
"Server odası, genellikle yönetimin hemen yanındadır," dedikten hemen sonra kapıyı, silahını tetikte tutarken bir yandan omzuyla sert bir darbe indirerek tek celsede kırdı.
Oda boştu. İçerisi, soğuk ve modern bir ofisti. Bodrum katındaki çürümüş havadan tamamen farklı. Bir bilgisayar masası ve dosya dolapları vardı.
Sungur'un gözleri hemen masanın yanındaki ince, çelik kapıya takıldı. Üzerinde sadece bir parmak izi okuyucusu ve küçük bir kod paneli vardı.
"İşte beynimiz," diye mırıldandı Sungur, kapıya yaklaşırken.
Ben hızla sırt çantamı açıp taşınabilir kod çözücüyü çıkardım.
"Parmak izi okuyucuyu baypas edebilirim," dedim. "Ama kod paneline ihtiyacım var. Bir dakika sürer."
Tam o sırada, tesisin ana kapısından yüksek sesli, metalik bir alarm yankılandı. On dakikalık süre bitmişti.
Kırmızı alarm ışıkları yanıp sönmeye başladı ve koridorlar, acı bir siren sesiyle doldu.
Sungur, masanın arkasına siper alırken, silahını kapıya yöneltti. "Bir dakikan yok, İlay. Otuz saniye. Her an kapıdan girmeye başlayabilirler. Sistemin çökmesiyle beraber kapı kilitlenmeli."
Adrenalin, damarlarımdaki kanı kaynatıyordu. Elimi titretmemeye çalışarak, kod çözücünün ince tellerini parmak izi okuyucusunun girişine bağladım.
"Yirmi saniye!" Sungur'un sesi, alarmın gürültüsünde zar zor duyuluyordu.
Ekranda, çözücü programı hızla ilerliyordu.
%50
%75
Kapının dışından, ağır adımların sesi ve bağırışlar yaklaşıyordu.
Sungur, kapı koluna doğru dönüp bakarken, yüzündeki maske saf tehlike ifadesine büründü.
"On saniye!"
Sonunda ekranda yeşil renkli 'BİTTİ' uyarısı yanıp söndü.
"Tamam!" diye bağırdım. "Sistem çöktü!"
Kapının kilidi metalik bir klik sesiyle açıldı.
Sungur kapıyı açtı ve beni içeri itti. Arkasından kendi girdi ve tek bir hamleyle, çelik kapının kolunu, kapının kapanmasıyla birlikte kilit mekanizmasını kırarak kullanılmaz hale getirdi.
Dışarıdaki koridordan gelen öfkeli bir yumruk sesi kapıya çarptı. Kapı, artık sadece fiziksel bir engelle korunuyordu.
SERVER ODASI.
Odanın ortasında, devasa, yanıp sönen bir sunucu kümesi ve onun önünde, kırmızı ışıklarla çevrili bir bölme vardı. Bölmenin ortasında, koruyucu bir cam tüpün içinde, küçük, metalik bir kapsül duruyordu.
Mnesonim'in çekirdek bileşeni.
"İşte kaynağımız," dedi Sungur, sesi derin bir tatminle doluydu. "Bunu al. Geri kalan her şeyi yakacağız."
Oda, koridorun siren seslerinden nispeten yalıtılmış olsa da, kırmızı alarm ışıkları içerideki sunucuların ve cam bölmenin üzerine vuruyor, ortamı bir cehennemin girişine benzetiyordu.
Sungur hızla odayı taradı. Gözleri, sunucuları ve cam bölmeyi dikkatle inceliyordu. Kapıya vuran öfkeli yumruk sesleri durmuş, yerini dışarıdaki koridorun köşesinde toplanan mafya korumalarının homurtularına bırakmıştı.
Kapının kırılması, içeride olacağımız süreyi dramatik bir şekilde kısaltmıştı.
"İlay, bileşeni al. Hızlı ol. Ben de sistemi çökertiyorum."
Sungur, sunucu kümesine doğru ilerlerken, ben de dikkatlice cam bölmeye yaklaştım. Bölmenin camı, darbe ve kurşun geçirmez gibi görünüyordu ama cam tüpün altındaki mekanizma, muhtemelen şifreli bir kilitle korunuyordu.
Hemen sırt çantamdan, ince bir elektronik müdahale cihazı çıkardım. Cihazı, tüpün tabanındaki kod paneline bağlarken, Sungur, sunuculardan birinin yan panelini açmış, içerideki kabloları inceliyordu.
"Sungur, bu kilit," diye fısıldadım, "biyometrik ve termal korumalı. Şifreyi tahmin etmeliyim."
Sungur bana bakmadan, elindeki cihazı kablolara bağladı. "Hızlı ol İlay, fazla vaktimiz kalmadı."
Gergince nefes verip stresle yükseldi "Biliyorum, beni strese sokma."
Ağzının içinde bir şeyler geveleyip homurdandı. Umursamadan kod çözücünün ince tellerinide kod paneline bağladım.
Bu sefer çok geçmeden tüpün koruyucu camı hafif bir hışırtıyla yukarı kalktı. Kapsül serbest kalmıştı.
Sungur bana döndü. Yüzünde, zafer ve rahatlama karışımı bir ifade vardı. "Harikasın."
Hızla metalik kapsülü aldım. Soğuktu ve avucumda hafif bir ağırlık yaratıyordu. Mnesonim'in çekirdek bileşeni, artık bendeydi.
Tam o sırada, Sungur'un cihazı sunucuya bağlamasıyla, odadaki tüm ışıklar kısa bir an titredi ve söndü.
"Sistem çöktü," dedi Sungur, sesi derin bir tatminle doluydu. "Hemen çıkalım buradan." hızla odayı inceledi. Bir köşede, büyük kimyasal bidonların olduğunu gördü. Gözleri, bidonlara ve elindeki hançere kaydı.
"Çekil!"
Ben geri çekilirken o, elindeki hançerle bidonlardan birini hızla yardı. İçinden koyu, yanıcı bir sıvı zemine yayılmaya başladı. Sungur, hızla diğer bidonları da aynı şekilde deldi. Kokusu, bodrumdaki nemli havadan daha keskin ve tehlikeliydi.
En son sunucuların önüne geldi. Elindeki çakmağı yaktı.
Dışarıdaki koridorun köşesinden öfkeli bağırışlar yaklaştı.
"Şimdi, İlay," dedi Sungur, bana son kez dönerek. Gözlerinde alev yansıması vardı. "Kaçış başlasın."
Sungur çakmağı yanıcı sıvıya doğru fırlattı.
Alevler anında hızlı, turuncu bir duvar gibi yükseldi. Sunucular, dosyalar ve tüm oda göz açıp kapayıncaya kadar alevler içinde kaldı. Isı, yüzümü kavururken, duman anında tavana yükseldi.
"Pars, Lilia! Geri çekiliyoruz!" diye tısladı Sungur, kulağındaki cihaza.
Asansörün eski metal kapısı açıldı.
Alevler, arkamızdaki server odasından güçlü bir kükremeyle yükselirken, duman hızla koridora yayılmaya başladı. Yangının şiddeti, Sungur'un sadece veri merkezini değil, tüm tesisin beynini yok ettiğini gösteriyordu.
Sungur, beni yakaladığı gibi servis asansörünün dar kabinine itti ve hemen ardından kendisi de içeri girdi. Asansörün düğmelerine basarken, elindeki Beretta'yı kapıya dayadı.
Servis asansörü hareket etmeye başladığı an, metalik gıcırtısı alarm sirenleri ve koridorlardaki bağırtılar arasında bile duyuluyordu.
Onu izlerken yaptığımızın mantıksızlığını vurgulamak istercesine konuştum "Yangın varken asansöre binmek ne kadar mantıklı?"
Yeşil gözleri gözlerimle buluştu, dudakları kinayeyle kıvrılırken gözlerinde adrenalinin esintileri vardı. "Korkuyor musun. Bir şey olmayacak merak etme."
"Birazdan patlamayacağımızın garantisini verebilir misin?"
"Hayır ama patlamayacağız." Ne kadar da güven veren süslü cümlelerdi öyle. Yapacağınızı yapmıştık tabi, umudum haklı olmasıydı. Hiçbir gerekçe vermese de ona güveniyor oluşum ise sinirlerimi bozuyordu.
"Koridor temiz mi?" diye fısıldadım, Sungur'un yanına sinerken. Avucumda sıktığım Mnesonim kapsülünün varlığı, tüm tehlikeye değdiğini gösteriyordu.
"Koridor anlık olarak temizlendi," sesi gergindi. "Ama artık nerede olduğumuzu biliyorlar. Çıkışta tuzak kuracaklardır." Asansörün göstergesine baktı. Dışarıdaki kapıdan gelen sesler, ağır botların koridorda koştuğunu gösteriyordu.
Sungur, kulağındaki iletişim cihazından Pars'a seslendi "Pars, biz yoldayız. Çıkışı temizle. Acil durum planı."
"Anlaşıldı," diye yanıtladı Pars'ın sesi, gürültünün arasından. "Zeytinlikten sızma yolu açık. Ama acele edin. Sivil gözcüler yaklaşıyor."
Asansör, zemin kata ulaştı ve derin bir sarsıntıyla durdu. Sungur, silahını iki eliyle kavradı ve kapıya yaslandı.
"Hazır ol,"
Kapı, yavaş ve gıcırdayarak açıldı.
Sungur hızla dışarı atıldı. Tesisin ana lobisi, bodrumdan çok daha büyüktü ama şu anda tamamen karanlık ve kırmızı alarm ışıklarıyla dolu bir labirenti andırıyordu. Tesisin ön kapısı, kalın çelik bir kilit mekanizmasıyla korunuyordu.
Hata.
Sungur, etrafı tararken şok geçirdi. Ön kapı, dışarıdan kilitlenmişti.
"Siktir!" diye tısladı öfkeyle. "Sevkiyat başladı. Geri dönüp ana çıkışı kapatmışlar!"
Bu, Ndrangheta'nın bir tuzak kurduğu anlamına geliyordu. Çekirdek bileşeni aldığımızı öğrenmişlerdi ve bizi canlı yakalamak için çıkışları mühürlemişlerdi.
O anda, lobinin diğer ucundan, iki ağır zırhlı korumacı göründü. Ellerindeki otomatik tüfekler, gece görüşünde korkutucu bir netlikle parlıyordu.
Koruma amiri, İtalyanca bağırdı "Oradalar! Yakalayın onları!"
Sungur, beni hızla lobinin ortasındaki mermer bir heykelin arkasına çekti. Heykelin arkasına sığındığımız an, korumaların kurşun yağmuru başladı.
Kurşunlar heykelin mermerine çarpıyor, beyaz taş parçaları etrafa sıçrıyordu. Duman ve barut kokusu, alevlerin kokusuna karışmıştı.
"İlay, kaçış yolu yok!" dedi Sungur, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Bina içinden çatışarak geçeceğiz!" heykeli siper alarak, sakin ve ölümcül atışlar yapmaya başladı.
İki korumacı da hızla yere yığıldı. Ama lobinin yan koridorlarından daha fazla adım sesi yaklaşıyordu.
"Çıkış," diye işaret etti Sungur, yan taraftaki dar personel merdivenine. "Oradan çatıya çıkacağız. Pars, orada bekliyor."
Sungur, son bir atışla lobideki kamera sistemini vurdu ve beni merdivenlere doğru itti.
"Koş, İlay! Arkana bakma!"
"Saçmalama."
"Koş diyorum İlay, peşinden geleceğim." Zorluk çıkarmamak adına istemesem de dediğini yaptım.
Merdivenlere doğru hızla koşarken, ardımdan lobide yeni bir koruma dalgası göründü.
Merdivenler, dökme demirden yapılmıştı ve her adımımız, alarmın siren sesleri arasında bile metalik bir yankı yaratıyordu. Lobi'deki çatışma, arkamızda kalan personeli tamamen uyandırmıştı.
Sungur, hemen arkamdan geliyordu. Her kat arasında duruyor, susturuculu Beretta ile merdiven boşluğuna doğru bir saniye bile tereddüt etmeden kontrol atışları yapıyordu. Onun varlığı, omuzlarımda hissettiğim mutlak koruma ve güven duygusunu perçinliyordu.
"Üst kat, Yönetim! İkinci kat, Üretim!" diye bağırdım, nefes nefese. Katları hızlıca Sungur'a bildiriyordum.
"Durma!" diye gürledi Sungur "En üstteyim. Çatıya yakın olmalı."
İkinci kata çıktığımızda, bir kapı açıldı ve iki korumacı merdiven boşluğuna doğru ateş etmeye çalıştı. Sungur, çevik bir hareketle beni duvarın arkasına çekerek kalkan gibi önüme geçmişti.
Korumacılar, kendilerine yönelen seri ve ölümcül atışlarla sendeledi. Merdivenlerin demir parmaklıkları kan lekeleriyle boyandı.
"Çatıya giden servis kapısını bul!" dedi Sungur, beni merdivenlerin en üst basamağına doğru iterek.
Son bir hamleyle en üst kata ulaştık. Burası, basınçlı kazanlar ve havalandırma üniteleriyle dolu, dar bir servis koridoruydu.
Koridorun sonunda, çelikten yapılmış, dışarı açılan bir kapı vardı. Kapının üzerinde, Sungur'un görmeyi umduğu işaret vardı. ÇIKIŞ.
Hızla kapıya doğru koştum. Kilidi açmak için uzandığımda, Sungur omzuma dokundu.
"Dur, İlay. Kontrol et."
O anlık duraksama hayatımızı kurtardı. Kapının hemen yanındaki duvarda, Sungur'un gece görüş gözlüğüyle fark ettiği, gizli bir lazer sensörü vardı. Kapıyı açmaya kalkışsaydık, hem kapıyı açacak hem de Pars'ın bulunduğu çatıya anında alarm gönderecektik.
"Lazer sensör," diye fısıldadım, hızla sırt çantamdan küçük bir köpük yalıtım spreyi çıkararak. "Bir saniye."
Sensörün üzerine hızlı bir köpük tabakası sıktım. Lazer, köpükte dağılıp kayboldu.
Sungur'un dudakları, maskesinin altında hafifçe yukarı kıvrılmıştı. "Aç,"
Kapıyı sessizce açtım ve Calabria'nın keskin gece havası yüzüme çarptı.
Çatı, siren sesleri ve alevlerin kırmızı ışığıyla aydınlanıyordu. Rüzgar, fabrikanın bodrumundan yükselen yoğun dumanı taşıyordu.
Sungur, elindeki silahla hızla çatıyı taradı. "Pars!" diye seslendi, iletişim cihazına.
Çatının diğer ucundan, yüksek su tanklarının arkasından bir gölge hızla doğruldu. Pars, ağır bir keskin nişancı tüfeğini hızla katladı ve sırtına attı.
"Geldiğinizi gördüm," Sesi her zamanki gibi sakin ve güven vericiydi. "Çıkış güzergahı hazır. Acil durum iniş noktasına gidelim."
Sungur'a doğru koşarken, Pars, çatının kenarına bağlı, kalın askeri bir halatı işaret etti.
Merakla çattın kaşlarımı "Halat?"
Anında açıklama yaptı Sungur "Merdivenler çok uzun sürer," dedi halata doğru ilerliyordu "Pars, sen son korumayı etkisiz hale getir. Biz gidiyoruz."
Sungur, halatın sağlamlığını kontrol etti. Alevlerin dumanı ve koridorlardaki bağırışlar, geri çekilmek için hiç zamanımız olmadığını gösteriyordu. Halata tutundu ve hızla aşağı kaymaya başladı.
Ardından arkamdan bağırdı Para "Sıra sende, İlay! Arkandan gelen korumaları görüyorum. Hemen inmelisin!"
Terli ellerimle halata uzandım. Aşağı baktığımda, zeminin karanlık ve çok uzak olduğunu gördüm. Ama avucumdaki Mnesonim kapsülü ve arkamdaki alev ve tehlike, tek bir seçeneğim olduğunu haykırıyordu. Kapsülü, kargocu pantolonumun bacak boyundaki fermuarlı cebe koyup kapattım. Halata tutundum.
Kendimi boşluğa bıraktığım an, halatın sürtünmesi avuç içlerimi acı bir şekilde yaktı. Altımda, fabrika binasının karanlık gölgesi hızla yaklaşıyordu. Yukarıdan, Pars'ın keskin nişancı tüfeğinin sesi, susturucunun derin boğukluğuyla yankılandı.
Bu sesler, çatıda belirmiş olan korumaların geri çekildiğini gösteriyordu. Pars, her zaman olduğu gibi, mükemmel zamanlamayla bizi koruyordu.
Hızımı kontrol etmeye çalışırken, ellerimin halat üzerinde nasıl yandığını hissettim. Aşağıda, Sungur'un silüeti beni bekliyordu.
"Bırak kendini!" diye bağırdı Sungur, sesi alarmın gürültüsünü delerek kulağıma ulaştı.
Son birkaç metre kala aşağıya baktım, kollarını kaldırmış halatı bırakmamı ve acele etmemi işaret ediyordu.
Güveniyordum, düşmeme izin vermezdi. Gözlerimi sıkıca yumup halatı tamamen serbest bıraktım. Bedenimi boşluğa bırakmanın verdiği yürek hoplatıcı hisle araladım gözlerimi. Hızla yere doğru düşerken bedenim sarmalandı. Sungur beni yakalamıştı.
"İyisin," dedi, nefesimi düzeltmeme izin vermeden ayaklarımı yerle buluşturdu "Koş!"
Beni zeytinliğe doğru itti. Burası, tesisin beton duvarları ile arkasındaki uzun, yaşlı zeytin ağaçları arasında kalan dar, toprak bir alandı. Sungur, elindeki silahı arkasına, tesise doğru çevirmiş vaziyette, beni takip ediyordu.
"Lilia nerede?" diye sordum, koşarken kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.
"Bizi bekliyor,"
Ağaçların arasından hızla geçerken, ayaklarımız kurumuş toprağı ve düşmüş zeytin yapraklarını eziyordu. Alarm sesleri arkamızda boğuklaşırken, tek odak noktam karanlıkta parlayan siyah bir silahtı.
Zeytinliğin sınırında, ana yola en yakın noktada, siyah, zırhlı bir SUV bekliyordu. Motoru çalışıyordu ve farları kapatılmıştı.
Lilia, sürücü koltuğundaydı. Yüzünde, endişe ve sabırsızlık karışımı bir ifade vardı. Bizi gördüğü an, arka kapıyı açmak için uzandı. "Gelin!" İtalyanca bilmediğinden Türkçe konuşuyordu.
Sungur beni arka koltuğa itti ve ardından kendisi de hızla araca bindi. Kapı çarptığı an, Lilia gaz pedalına asıldı. Lastikler çamurlu yolda kayarken motor güçlü bir kükreme çıkardı. Siyah SUV, zeytinlikten ana yola doğru bir füze gibi fırladı.
Sungur hemen arka camdan tesisi kontrol etti. Server odasından yükselen alevlerin kırmızı yansıması gökyüzünü boyuyordu.
"Arkamızda," dedi Sungur. "Hızlan, Lilia!"
Lilia, direksiyonu sertçe kırarken korkuyla bağırdı "Bu kadar hızlı süremem!"
SUV, yolda inanılmaz bir hızla ilerliyordu fakat Lilia dediği gibi kontrol edebilecek gibi değildi. "Kaza yapacağız!" Diye bağırırken gayet ciddi olduğunun farkındaydım.
"İlay, direksiyona geçmelisin."
Sungur'un söylemi üzerine arkamıza baktım, "Adamlar peşimizde, duramayız!"
"Durmayacağız zaten, hareket halinde geçeceksin."
"Saçmalama!"
"Ben mi geçeyim İlay?" İkimizde arka taraftaydık ve iki koltuğun arasında geçebilecek cüsseye sahip olan tek kişi bendim.
"Hay ben böyle işin." Söylenerek koltukların arasında durdum, Lilia talimat vererek yapması gerekenleri söylerken bir yandan harekete geçiyorduk. "Hız kesmeden gaza basan ayağını değiştir. Sol ayağınla basarken kalkıp sağ ayağını sağ tarafa at, koltuğa geçeceğim."
Korkudan rengi ayrı "Yapamazsam?!"
Sabrın taşıyordu "Ya arabayı sürersin ya da kenara geçersin Lilia, hızlı karar ver!"
Cevabı gecikmedi "Tamam!" Gaza sol ayakla basarak dediğimi yaptı. Aradan geçerek sürücü koltuğuna oturdum, ben gaza kontrollü basarken Lilia'da aynı kontrolle ayağını gazdan çekmişti. Kontrolü ele alınca kendisini sağ koltuğa atıp derin nefesler aldı "Bu delilik!"
Sinirle güldüm "Her şey normal, bir bu delilik!"
Gaza daha da basarak hızı arttırdım. Adamlar şimdilik gerimizde kalmışlardı. Sungur, telefonla Pars'ı aradı "Pars, görev tamamlandı. Çekilme planına başla. Hemen."
"Anlaşıldı, ateşkes hattındayım. Sizinle bağlantı kuracağım."
Sungur, derin bir nefes aldı ve arkasına yaslandı. Bana döndüğünde, gözleri, içinde bulunduğumuz kaosun aksine sakin ve yoğundu.
"Bileşen nerede?" diye sordu.
"Cebimde."
Başını ağır ağır sallayıp ara ara arkaya bakıyordu. Peşimizde ki adamlar son anda hızlarını arttırıp camdan çıkarak silahlarını doğrulttular. "Durursanız canınızı bağışlayacağız!"
Sinirle güldü Sungur "Siktir oradan, kendi zekalarıyla bir sanıyorlar bizi."
Durmayacağımızı anlayınca beklemeden ateş etmeye başladıklarında Lilia çığlık atarak oturduğu yere pustu "Bok yolunda öleceğiz!"
Doğru söze ne denirdi..
"Hızlan!" Dedi Sungur öne atılarak. Eli, direksiyonu sıkıca kavrayan elimin üstündeydi.
"Arabanın ayrı bir motoru yoksa mümkün değil!"
"İlay, arabayı tehlikede tutamayız. Formülü koruyacağız." Bunun farkındaydım! "Kapsül hangi cebinde?"
"Pantolonumun sağ cebinde"
Uzanıp sağ bacağımdaki büyük cebe iri elini hızlıca sokup kapsülü aldı. Siyah bir beze sararak sırt çantamın en gizli bölümüne yerleştirdi. Pencereyi birkaç santim aşağı indirdi. Soğuk gece havası, barut ve duman kokusunu dağıttı.
"Sedan'ı devirmeliyiz, İlay. Hazır ol."
Ne yapacağımızı bilmiyordum ama başımı salladım. Gözlerimi yola ve aynalara sabitledim. "Sungur, yol virajlı. Atış şansı kısıtlı."
"Halledeceğim." arabanın koltuğunun altından çıkardığı küçük, küp şeklindeki bir cihazı pencereden dışarı fırlattı. Cihaz, karayolunun ortasına düştü. "Aracı sağa kır." talimatıyla aracı sağa kırdım.
Cihaz, yere çarptığı an göz kamaştırıcı bir flaş ve yüksek bir patlama sesi çıkardı. Bu, sadece bir ses bombasıydı ama yolun ortasında patlaması, takip eden sedanın sürücüsünü anlık olarak kör edecekti.
Sedan, kontrolsüz bir şekilde sağa doğru savruldu. Lastiklerinin asfaltta kayma sesi, çatışma anındaki metal gürültüsünden bile daha korkutucuydu.
"Soldan Doblo geliyor!" diye bağırdı Lilia, korkmuş olsa da her zamankinden daha cesur duruyordu.
Sungur, pencereden dışarı uzandı. Gece görüş gözlüğü, Doblo'nun hızla yaklaşan ısı imzasını ve içerideki iki korumacıyı netleştiriyordu. Tek bir el atışı yaptı. Sürücü koltuğundan anlık bir sızlanma sesi geldi. Doblo sendeledi ve kontrolü kayboldu. Araç, karayolunun kenarındaki zeytin ağaçlarının arasına doğru hızla daldı.
Artık arkamızda sadece tek bir tehdit kalmıştı. Savrulmuş ama hala takip eden siyah sedan.
Arkasındaki sedanın bizi yakalamak üzere olduğunu biliyorduk, bir çatışmaya girmek zorunda kalacaktık.
Telefonu hızla Pars'ın kodlu hattına bağladı Sungur. Arkamızdaki sedanın motor sesi, sirenlerin yokluğunda artık korkutucu derecede net duyuluyordu.
"Pars, koordinatları ver."
Pars'ın sesi, gürültünün arasından geldi. Her zamanki gibi kontrollüydü. "SS18'i bırakın, hemen sağınızdaki eski maden yoluna girin. Pekiştirmeli yol. Orada sizi karşılayacağım. Koordinatlar gönderildi."
Direksiyonu hızla sağa kırdım. SUV, karayolundan keskin bir açıyla ayrılarak, sık ağaçların ve taşların arasından geçen dar, bozuk bir yola dalmıştım.
"Maden yolu," diye fısıldadı Sungur, haritayı kontrol ederken. "Pars, zekice."
Aracın sarsıntılarına rağmen hız kesmiyordum. Aspromonte Dağları'nın etekleri, zifiri karanlık ve yoğun bitki örtüsüyle kaplıydı. Git gide daha da korkunç ve tehlikeli bir hal alıyordu.
Sungur çevik bir hareketle öne atılarak direksiyonla bütünleşme pahasına sardığım elimin üstüne sol elini koyunca istemsizce derin bir nefes almıştım. Yeterince paniktim, şimdi ne yapıyordu? "Ne yapıyorsun?!"
"Camları indir, ayağını gazdan çekme. Dediklerimi yap." İtiraz istemeyen, ne istediğini bilen ses tonuyla istediğini yapmıştım. Başka şansım yoktu. Camların hepsinin düğmesine basarak aşağı indirdim, ayağımı gazdan çekmedim.
Arkaya bakarken diğer eliyle el frenini kavradı, bir anda çekip direksiyonu sonuna kadar sola çevirdi "Şimdi çek." Dediğini yaparak ayağımı gazdan çektim, toprak yolu ezip tozutarak sert bir manevrayla olduğumuz yerde döndük. Drift attırmıştı.
Elini elimden çekip camdan çıkarak iki elindeki silahla adamlara ateş etmeye başladı. Bende silahımı kavrayarak ateş etmeye başladım fakat çok sürmedi, saniyeler sonra dört adamın dördü de yere serilmişti. Pars, arkalarından gelerek ikisini, Sungur öndeki ikisini öldürmüştü.
Vakit keybetmeden kapısını açıp indi Sungur, göğsü heybetli bir dağ gibi inip kalkarken iki elindeki silahı sıkıca kavrayarak olduğu yerden yere serilmiş bedenlere bakıyordu. Tam bir asker gibiydi heybeti. "Ndrangheta Koruyucuları'na bak sen, Türk'e kafa tutulur mu ulan? Böyle Cehennem'i boylarsınız işte." sesi öylesine keyifliydi ki gülerek bakıyordu cesetlere.
Ndrangheta Koruyucuları Carablia merkezli, dünyadaki en güçlü ve en tehlikeli organize suç örgütlerinden biri olan Ndrangheta mafya grubuna mensuplardı. Società Chimica Aeterna tesisini ve buradan Gioia Tauro Limanı'na yapılan Mnesonim sevkiyatını korumakla görevlilerdi. Geleneksel mafya yöntemleriyle modern güvenlik sistemlerini birleştiren bir koruma ekibiydi. Onlar, Kuytu'nun İtalyan ayağını oluşturuyorlardı. Biz o ayağı biraz kırmıştık ama neyse.
Pars'ta aynı şekilde geliyordu yanımıza, gür sesiyle bağırınca yankılanmıştı sesi "Süperdik lan, süper!" Başını kaldırıp derin bir nefes çekti "Nefes aldığımı hissettim!" Kafasında bir kaç tahtanın eksik olduğunu biliyordum, bu nedenle bu hallerine gülüyordum. Çatışmak onun hayat felsefesiydi. Silahsız hayat, hayat değildi. Çatışmakta bu hayatın tuzu biberiydi ona göre.
Sungur'da Pars'ın neşesine ayak uydurdu. Sağ elindeki silahı kaldırıp işaret parmağını sallar gibi namlunun ucunu Pars'a doğru salladı "Kansızlara haddini bildirmek görevimiz, en iyi şekilde yapıyoruz." aynı şekilde silahını kaldırıp namlusunun ucunu Sungur'un silahının namlusuna değdirdi "Seni sevmeye başladım lan, " şaşkınlıkla, kendini beğenmişlik karışımı kıvrıldı dudakları Sungur'un "Şüphem yoktu, beni tanıyıp da sevmeyen olmadı şimdiye kadar."
Karanlıkta yeşilin en koyu tonu olan gözlerini mavilerime iliştirdi "Eninde sonunda herkes sever." dudağımın içini ısırarak sessiz, tepkisiz kalmaya çalışıyordum. Fransa'dan sonra aramızda oluşan bu şeyden dolayı nasıl davranmam gerektiğini bilemiyordum.
Arabanın kapısı çarpmasaydı eğer, ortamın havasını ağırlaştıran bu sessiz bakışma sürer giderdi. Lilia inmiş olmalıydı. "Ne yapıyorsunuz? Gitmeyecek miyiz?" yanımızdaki yerini aldı "Hava karardı ve burası korkunç." Arka arabamızdaki cesetlere baktı göz ucuyla, ardından çevirip bize baktı, cevap bekliyordu.
"Seni nereye atıp gitsek diye düşünüyorduk." Başıyla arkasında kalan araziyi gösterdi "Ben şurası diyorum. Beğendin mi?" Bu alaylı cevabı Lilia'ya veren elbette Pars'ın ta kendisiydi. Yeni bir atışmanın kapısını aralıyordu, çocuk gibilerdi.
Dudaklarımı birbirine bastırdım, gülmek istemiyordum.
Alayla abartılı bir gülüşle yankılandı sesi Lilia'nın "Komik olmaya çalışıp olamamanın hakkını sonuna kadar veriyorsun. Bu konuda senden iyisini tanımam"
Alınmasını bekliyordu belki de ama Pars alınmazdı. Kocaman gülümsemesiyle sinir katsayımızı arttırırdı. Şu anda aynı şekilde yapıyordu, ellerini cebine koyarak iki koca adımla Lilia'ya yaklaştı. "Konu fark etmez, en iyisiysem sorun yoktur." Bu hareketiyle, söylediğiyle hayretle kaşlarımı kaldırıp sağımda kalan Sungur'a baktım.
O çoktan, dudaklarında silik bir tebessümle bana bakıyordu. Tepki vermesini bekledim, benim baktığım sebep için baktığını düşünmüştüm. Tepkisizlikle gözlerimin en içine bakmaya devam edince kalbimin atışı hızlandı. Ne için baktığımı anımsayıp başımla Pars ve Lilia'yı işaret ettim. Anlayamadı, kaşlarını çattı. En başta onlar için bakmamıştı, beni izliyordu.
Boğazımın kuruduğunu hissettim, gergince yutkundum. Tekrardan Pars'ı işaret ettim. Bu sefer gösterdiğim yere baktı, ikisini görünce silik tebessümü büyüdü. Aramızda kalan kayaya oturdu "Beş dakika dinlenip gidelim."
Onun sesiyle Lilia ve Pars birbirinden ayrılmışlardı, dudağımın içini ısırıp gülümsedim. "Ben arabadayım." diyerek uzaklaştı Lilia, Pars'ta geldiği yoldan dönerken bağırdı "Arabayı arayacağım." arkamızdaki arabaya ilerlemişti.
Arkasından bakarken üstümde hissettiğim bir çift gözle kapattım gözlerimi, derin bir nefes alarak rahat nefes almanın rahatlığına eriştim. Bir çift gözün ağırlığında ezildiğimi hissediyordum. "Bakmayı ne zaman keseceksin?"
Kısık, erkeksi gülüşünü işittim "Acilen sonuçlandırmam gereken bir savaşın içindeyim."
Merakla araladım gözlerimi, içimde kaynayan bir şeyler vardı. "Yüzüme bakarak nasıl bir savaşı sonuçlandıracaksın?" Ne duymak istediğimi bilmiyordum ama söylesin istiyordum. O da benimle aynı düşünce de mi söylesin istiyordum. Gözlerinden anlasam da duymak farklıydı.
Ayağa kalktı, gözlerini gözlerimden çekmedi "Duymak istemezsin."
Kaşlarımı çattım, cevabım netti "Adıma karar verilmesinden hoşlanmam."
Yeşilin en koyu gözlerini gözlerimden çekmeden yüzünü yüzüme yaklaştırdı, ne geri gidebiliyordum ne ileri. Olduğum yere mıhlanmıştım. "Hoşlanmadığın ne varsa bende toplanmış, fark ettin mi?"
Dizlerimin bağı çözülecekti, içime akan ılık sıvı kontrolü ele alabilirdi. Almamalıydı. Gücü ele almak adına harekete geçmem gerekiyordu. Ayaklarımız burun burunaydı, önce ellerimle iki kolundan tutundum. Ardından sağ ayağımı sol ayağının üstüne koydum, sol ayağımı sağ ayağının üstüne koydum. Ne yaptığımı sorgular anlamda çatıldı kaşları fakat gözlerini bir an olsun gözlerimden çekmedi. Ayaklarının üstünde yükselerek yaklaştım yüzüne, mesafeyi biraz daha kapattım.
İtiraz ederek yüzüne doğru cıkladım gözlerine bakarak. Sungur'un kaşları, ayak oyunuma karşılık şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir ifadeyle çatıldı. Yeşil gözleri, o kadar yakından, sanki tüm o dağların karanlığını yutmuş gibi dipsizdi.
Ayaklarım onunkilere kenetlenmiş, göğüslerimiz arasında kalan son santimler de erimişti. Benim itaatsiz yakınlaşmam, onun kontrolcü tavrını bozmuştu.
"Fark etmedim," dedim, sesim inanmadığım bir yalanı fısıldarcasına netti.
Yüzündeki ifade, kaşlarının çatıklığından yavaşça çözüldü, yerine bilinçli bir tehlike yerleşti. Artık sorgulama yoktu, sadece bir meydan okuma vardı.
"Fark et." diye fısıldadı. Sesi o kadar alçaktı ki, nefes alışverişimin ritminde saniyeler içinde kayboldu. O an, bütün dünya durdu. Her şey silinmişti. Geriye sadece o ve ben, o dağın zirvesindeki bu ateşkes hattı kalmıştı.
Yakınımızda, silah sesi yankılandı. İrkilerek titredim. Sungur'un gözlerindeki o dipsiz yeşil, anında buz gibi bir çeliğe dönüştü. Savaş hali, bir bıçak kesiği gibi geri gelmişti. Beni tutan elleri, bedenimi sarmalayarak arkasına almış, kendisini bana siper etmişti. "Siktir!" diye tısladı, kulağındaki cihaza uzanırken. "Pars, neler oluyor?"
"Adamlar gelmeye başladı herhalde, hemen gidelim." Pars koşarak arabaya doğru gelirken Sungur ve bende arabaya koşmuştuk. Hızla binip yola koyulduk. Pars bizi bilmediğimiz yollardan süratle götürürken peşimizden adam gelmemesinin rahatlığıyla havaalanına ilerledik.
Yarın davet vardı, olacakları düşündükçe keyifleniyordum.
Arabada uçak saatini beklediğimizden ortamda oluşan sessizlik anlamsız bir gerilim hissettirdiğinden bu gerilimi bozdum.
"Bundan sonra ne olacak? Davette ne yapacağız?"
Arkasına yaslandı Lilia "Silahsız, çatışmasız bir gün diliyorum. Başka da bir isteğim yok." Diyerek kendisini saf dışı bırakmıştı. Onu davete almak gibi bir planımız yoktu zaten.
Güldü Pars "Anlaşmaları ilan edeceğiz, onlar sinirden köpürürken biz keyifle izleyeceğiz."
Sungur başını ağır ağır kaldırırken dudakları şeytani bir gülümsemeyle kıvrıldı, "Benim daha güzel planlarım var. Onlar bize güzel karşılamalar yaptılar." Altın Damla ve bilardodan bahsediyordu "Özelliklere onlara güzel bir karşılamam olacak."
Taş üstünde taş bırakmayacaktı.
Yorumlar