top of page

1. SINIRTAŞI

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 20 Oca
  • 22 dakikada okunur

Selaaam arkadaşlaar nasılsınız?

 

Yeni kitabımın ilk bölümüyle karşınızdayım!!

 

Tatili bol bölüm atarak değerlendirmeyi düşünüyorum❤️

 

Bölümleri hep şimdiki zaman ve lise zamanı olarak iki bölüm şeklinde paylaşacağım.

 

Sınırtaşı-şimdiki zaman

 

İz- lise zamanı

 

Keyifli okumalaaaar❤️

 

💌💌💌

 

1.SINIRTAŞI

 

Gökhan Türkmen - Taş

 

Nefes al, ver

 

Al ve ver.

 

Hayallerime giden yola maksimum on adım kalmıştı, o da iyi niyetli düşünürsem tabi. Kapılarına gittiğim, görüştüğüm kaçıncı yayınevi olduğunu bilmiyordum. Sayarak moralimi bozmak istemedim, bereketi kaçmasın.

 

Her birinden aldığım soru şuydu, kitleniz var mı?

 

Bu işler böyle miydi? Ben kitabımı yazacağım, sen kalitesini, konusunu, yazım dilini değerlendirip kabul edeceksin ve kitle kazandıracaksın. Ben hazır kitleyle mi gidecektim, hem kitap yazıp hem de kitle oluşturacaktım. Üstüne üstlük değerlendirmeye bile alınmayacaktı. Alınmıyordu.

 

'Biz size döneriz' cümlesinden sonra favori fobim 'Maalesef bir kitleye sahip olmalısınız Mevsim hanım' cümlesini duymaktı. Bünyem alıştığı için ilk duyduğum an kadar canımı yakmasa da hayallerim uğruna vazgeçtiklerime geri dönecek olmak fazlasıyla canımı sıkıyordu. Her şey her zaman istediğimiz gibi olamazdı, elimizdekilerle yetinmemiz gerektiği söylense de hayallerim uğruna mesleğimden vazgeçerek eve dönmüştüm. İki yıldır, dile kolay iki yıldır kitap yazıyordum.

 

Adliyelerde vakit öldürüp mahkemelere, davalara katılıp karakollarda polislerle nöbetlere kalıp araştırma yaparak yazmıştım kitaplarımı. İkinci kitabım için mimarlık ofisine gidip işi az çok öğrenmeye çalışmıştım. Benim tarzım buydu, karakterlerim sayesinde, kurduğum yeni evren sayesinde onlarla beraber bende öğreniyordum. En iyisi olması için çabalıyordum, sonucu neydi? Koca bir hiç.

 

Kalan son adımı gitmiyordu ayaklarım, olacağı biliyordu sanki.

 

Kaldırım kenarında, bahçe duvarının üstünde bekleyen kediyle göz göze geldim, anında zihnimdeki her şey uçup giderken kocaman gülüp bana garip bir yaratıkmışım gibi bakan kediye el salladım, açık kahverengi tüylerinin arasında siyah, koyu kahve şeritler olan klasik tekir bir kediydi, yavru değildi ama çok büyükte değildi.

 

"Merhaba Nuriye." en sevdiğim aktivitelerimden biri, kedi görünce isim vermekti. Bir daha görsem tanımazdım ama pisicik, kedicik veya pişt gibi söylemlerden daha özel hissettiriyordu. Yanıma yaklaşırsa ismini sevdiğini düşünüyordum, uzaklaşırsa lanet ettiğini. Manyak mıydım? Bilmem, herkesin kendi tarzında şizofren olduğunu düşünen biri ne kadar manyaksa o kadar. O da belki.

 

Gözlerini benden çekmeden bahçe duvarından atladı, usul usul, birazda kıvırtarak bana doğru gelince gülüşüm büyüdü "Beğendin bir de cilve yapıyorsun ha?" bacağıma sürtünerek etrafımda dönmeye başlayınca keyiflenerek kıkırdadım "Beni böyle kandırabileceğini düşünüyorsan doğru yoldasın Nuriye." kaldırımın kenarına oturup başının üstünden sevmeye başladım. Mırıldayarak sevişime karşılık veriyor gözlerini kapatarak sürtünüp daha fazlasını istiyordu.

 

Sol kolumun dirseğini bacağımın üstüne koyup çenemi avucuma yasladım. Diğer elimle sevmeye devam ettim. "Bunaldım gerçekten Nuriye, sence ne olacak bu iş böyle?" mırıldanarak, sevilmenin tadını çıkarıyordu. "Bence de " dedim cevap almamama rağmen "Bu sefer iyi sonuçlanacak gibi sanki?"

 

Gözlerini açıp kucağıma atlayınca çenemi elimden ayırıp doğrularak iki elimle okşamaya başladım, "Kimi kandırıyorum?" Sıkıntıyla ofladım "Hiçbir şey değişmeyecek."

 

Başını kaldırıp yüzüme bakınca başımı geri çekip yüzüne baktım, ağzından coşkulu bir "Miyav." yükselince ciddiyetle anlamaya çalıştım "Ne demek istiyorsun?"

 

"Miyav!"

 

Çenesinin altından sevmeye devam ettim "İyi olacak mı diyorsun yani?"

 

"Mrr, miyav."

 

"Mırıldanmak kedice evet demek olsa iyi olur, çünkü umutlandırdın." istemsizce en ufak şeyden umutlanıp sonucunda hayal kırıklığına uğramak ata sporum olmuştu artık ama bu sefer Nuriye umutlandırıyordu, benim bir suçum yoktu.

 

"Miyav."

 

"Sus artık beni umutlandırıyorsun Nuriye." alınmış gibi göz süzerek kucağımdan atladı ve koşarak uzaklaştı, arkasından bakıp kalmaktan başka bir şey yapmadım "Sen de git bakalım, umutlandır umutlandır git Nuriye."

 

Sağ tarafımda, on adımlık mesafede kalan binaya baktım, sanırım benimde gitmem gerekiyordu. Dosyalarım çantamdaydı, buraya kadar gelmiştim ve görüşmem gerekiyordu. Ciğerlerimi doldurup derince verdiğim sıkıntılı nefes ile beraber ayağa kalktım. Nuriye'nin üstümde kalan tüylerini silkelerken bir yandan kendi kendime konuşuyordum "Hadi bakalım Mevsim, bu sefer ne olacak?"

 

Attığım ilk adımla telefonum titreşti, binaya ulaşmayı biraz daha ertelemek isteyerek cebimden çıkardım telefonu. Mesaj İmge'dendi.

 

İmge: MEVSİM!

 

İmge: NE YAPTIN GÖRÜŞTÜN MÜ?

 

Maalesef.

 

Mevsim: Şimdi gireceğim.

 

İmge: Haber vermeyi unutma, bol şans!

 

Mevsim: Sağ ol!

 

Telefonu kapatıp cebime koydum, binaya bakarak derin bir nefes daha verdim, turuncu saçımın kulağımın arkasından bir tutam ördüğüm saçı tuttum. Aksiliklerin ve kötü enerjinin uzaklaşacağını düşündüm.

 

Kendimi telkin edip kalan on adımı da aşarak binaya girdim, gözlerimi kapatıp soluklanırken çapraz çantamın kulbunu avucumun içinde sıkarak tutuyordum. Avuçlarım terlemişti stresten. Gözlerimi aralayıp nefesimi tutarak girişteki resepsiyona ilerledim. Kadın telefonundan açtığı videoyu normalden bir tık yüksek sesle dinlerken gelen geçenden habersizdi.

 

Göğsüme denk gelen resepsiyon masasının üstüne ellerimi koydum, tuttuğum nefesi vererek gülümsedim "Merhaba, iyi günler."

 

"Buyrun." Kadın başını telefondan kaldırıp sorgularcasına yüzüme baktı, göz göze geldiğimiz an kim olduğumu anlayınca burnunu kırıştırıp "Maalesef." dedi. Keşke nefes almama müsaade etseydi, bir soluklansaydım da öyle yapıştırsaydı tokat gibi cevabını.

 

Günler öncesinden görüşmüştüm, geri döneceklerini söyleyip dönmemişlerdi. Gurur yapmayarak tekrardan kapılarına gelmiştim ve aldığım nefesi boğazıma tıkamışlardı.

 

Gözlerim dolmuştu ve ağlamak üzereydim. Artık sondu, bardağı taşıran son damlaydı. Kadına dönmeden, nezaketimi de bozmadan "İyi günler." diyerek bir adım attım. Ağlamak üzereydim, burada ağlamak istemiyordum.

 

Hiçbir şey istediğim gibi gitmemişti, evdeki hesap çarşıya uymazdı ve ben de uymayan hesaplara inat hep hesap yapardım. Yine uymazdı. Yanlış hesaplar yapıyorum. Düzeni bozmaya çalışmıştım, bu düzeni kırıp hayallerime yürümeye çalışmıştım fakat nafileydi. Benim de bu düzene dahil olmam gerekiyorsa, tamam...artık dahil olacaktım. Yıkmaya değil inşa etmeye adım atacaktım.

 

Binadan çıkıp seri adımlarla uzaklaştım, içeriye girmeden Nuriye ile oturduğum kaldırıma ilerleyerek aynı yerime oturdum. Telefonumu çıkarıp kararlılıkla İmge ile sohbetime girdim, bir anlık heveske mi karar verip tekrardan yenilgiye mi uğrayacaktım? Belki ama en azından deneyecektim. Klavyede gezdirdim parmaklarımı.

 

Mevsim: Aynı tas aynı hamam İmge.

 

Mevsim: Daha fazla böyle devam etmeyeceğim.

 

İmge: Pes edeceğini mi söylüyorsun?

 

Mevsim: Hayır, taktik değiştireceğim.

 

Kitap yazmak kadar okumayı da hayli severdim, bunu fırsata çevirmek için neden uğraşmayayım?

 

📚2 YIL SONRA✍🏻

 

Reddedilmek, işlerin istendiği gibi gitmemesi, aksilikler ve daha niceleri...sonunu görmediğimiz güzelliklerin habercisi olabilirdi. Sıkıntılı gece sabırla karşılanırsa sabahı selamete çıkardı. O geceyi atlatmıştım ve şu an selamet kısmına geçiş sürecindeydim.

 

Bazen düzeni değiştirmek mümkün olmuyordu, sancılı bir süreçti ya neyse...düzene dahil olmak da bir seçenekti. Bu seçenekteydim. Düzene dahil olup yükselişime geçmiştim, o gecenin sabahındaydım.

 

"Bu ropörtajımızı da burada sonlandırıyoruz arkadaşlar. Bir dahaki videoda görüşmek üzere." Yanımda oturan şu anki video konuğum Ecmel Sarı ile kameraya doğru gülümseyerek el salladık. Bu videoda neyse ki burada sonlanmıştı.

 

Ecmel Sarı, sağına dönerek benimle göz göze geldi gülümseyerek "Çok keyifliydi gerçekten, seninle ekranda olduğum için memnunum Mevsim. Bu kadar keyifli geçen başka bir ropörtaj hatırlamıyorum."

 

Gülümseyerek omzuma eğdim başımı, bu yorumlar benim için her şeyden çok önemliydi. "Teşekkür ederim, benim içinde çok keyifliydi. En kısa zamanda tekrarlamak isterim." Ayağa kalktım, benimle birlikte Ecmel'de ayağa kalkmıştı. "Şimdi gitmem lazım maalesef." Elimi uzattığımda tokalaşıp ayrıldık. "Yine beklerim." Deyişiyle başımı sallayıp dış kapıya yürüdüm.

 

Hayatımın en güzel dönemlerini yaşıyordum, en son ki yayınevi ziyaretimden sonra kitle kazanmayı kafama koymuştum. Savaşmak yerine dahil olmayı seçmiştim, bunun üzerine kendime bir sosyal medya hesabı açtım. Kitap yazmak kadar okumayı da sevdiğimden, okuduğum kitapları kamera karşısında yorumlamaya başladım.

 

İlk bir yılım böyle geçerken sonrasında fazlasıyla rağbet görmeye başladım, yaptığım yorumlar, verdiğim tavsiyeler, çektiğim vloglar sayesinde güven kazanıp belli bir kitleye ulaşmıştım. Son iki aydır da yazarlarla ropörtaj yapmaya başlamıştım. Her şey tamda istediğim gibi gidiyordu.

 

Aslında şu sıralar yazdığım ve geliştirdiğim kurgularımı paylaşmak için müthiş bir zamandı fakat takipçilerim tarafından 'sırf geniş bir kitleye sahip olduğum için bunu fırsata çevirmek amacıyla kitap yazdığımı ve bastırdığımı düşünürlerse?'

 

Torpil gibi bir imaya kaçıyordu ve emeklerimin böyle bir imaya maruz kalmasını istemezdim. Aslında toplum ne yaparsan yap hep konuşurdu. İyi bakan iyi görürdü, zihni örümcek bağlamış insanları umursamak ancak beni yorardı fakat yine de kimsenin ağzına laf vermek istemiyordum.

 

Şu sıralar hızla yükselişte, sevilen bir youtuberdım, aslında ilk videolarımda da kitap bastırmak için yayınevlerinin şartlarından biri olan 'kitle'den bahsetmiştim. Sırf bunun için mi youtuber olmuştum?

 

Kitle meselesi de bunlardan biriydi fakat en büyüğü değildi.

 

Üniversiteden edebiyat bölümü mezunuydum. Atanamamıştım ve ücretli öğretmenlik yapmaya başlamıştım. Yaşadığım can sıkıcı olaylarla ve stresle başa çıkmaya çalışmak fazlasıyla yormuştu. Bir arkadaşımın sözlerini anımsayarak işime son verdim. Hayallerimin peşinden koşmak istedim ve bunlardan biri sosyal medyaya da girmekti, cesaret edememiştim. Ekran önünde olmak korkutucu geliyordu ama başarmıştım.

 

Ekran önünde olmak sadece benim için korkutucu değildi, babam içinde öyleydi bu nedenle bu kararı vermek beni daha da germişti. Kendisi emekli albaydı. Bir yıl kadar olmuştu emekli olalı fakat o askerliği bıraksa da askerlik onu bırakmamıştı.

 

Yakup Erten...Saçları erkenden kırlaşmıştı. Beyazlar düzensiz değil, bilinçli bir dağınıklıkla yayılmış gibiydi. Sakal bırakmazdı; yüzü her zaman tıraşlı olurdu. Bu bir alışkanlıktan çok, kontrol meselesiydi. Aynaya baktığında neyle karşılaşacağını bilmek isterdi.

 

Gözleri koyu ela ile kahverengi arasında, ışığa göre karar değiştiren bir renkti. Sert değildi ama yumuşak da sayılmazdı. O bakışta ne şefkat ne de tehdit ön plandaydı; daha çok ölçme, tartma ve bekleme vardı. İnsan kendini onun yanında konuşurken değil, susarken daha çok açık veriyor gibi hissederdi.

 

Konuşurken kelimeleri seçmezdi; gereksiz kelime kullanmazdı. Sorduğu sorular kısa, cevap bekleyişi sabırlıydı. Acele etmezdi. Çünkü zamanın nasıl beklenileceğini çoktan öğrenmişti. Bir emri bağırarak değil, bakışıyla verirdi; karşısındaki zaten ne yapması gerektiğini anlardı.

 

Ellerine bakınca asker olduğunu anlardın. Sertleşmiş avuçlar, eklem yerlerinde silinmeyen izler... Ama bu eller benim saçımı okşarken yumuşardı. Benimle ve annemle konuşurken sesi istemsizce düşerdi. Birinin zaafı olmak bu yüzden güzeldi.

 

Normalde sosyal medyaya, görünür olmaya, insanlar tarafından dikkat çekilmeye karşıydı. İnsanlar bizi hiç görmesin, zarar vermesin isterdi. Yanımıza yaklaşan her insan bize zarar vermek için gelirdi onun için. Mesleğinin getirileri, kalabalık alanlarda fazla bulunmamızı istemezdi fakat buna da engel olamazdı. Hayatın böyle gitmeyeceğini, korkarak sürmeyeceğini annem sayesinde anlamıştı.

 

Annem... kocasının askerliğini, yıllarca bekleyerek sevmişti. Gece yarıları çalan telefonlara alışkındı. Kapının her açılışında kötü bir haber ihtimalini içinde taşıyarak yaşamayı öğrenmişti, buna rağmen yaşamayı sevmişti, hala da seviyordu. Babama yaşama hevesi veren tam olarak kendisiydi. İnci Erten, o olmasaydı şu an evde asker hayatı sürüyor olabilirdik.

 

Korumacıydı ama boğmazdı. Çünkü korkunun baskıyla değil, yanında durarak geçeceğini bilirdi. Bu yüzden hep yanımızdaydı, olmaya da devam edecekti. Aldığım her karara saygı duyarak arkamda duruyordu. Üzüldüğüm çokca zaman olmuştu, benimle üzülmüştü ama asla dur dememişti. Ben onun için küçük kız değildim. Kendi kararlarını alabilecek kadar güçlü, ama düşerse geri kalkabilmesi için bir omza ihtiyaç duyacak kadarda kırılgan. O omuz annemde hep hazırdı.

 

Gözleri benimkine benzerdi. Aynı bakışla bakmazdık belki ama aynı yerden görürdük. Annem bakarken önce hisseder, sonra düşünürdü. İnsanların niyetini sözlerinden değil, sessizliklerinden anlardı. Bir şeyleri sezdiğinde hemen dillendirmezdi; doğru zamanı beklerdi.

 

Ellerinin içi her zaman sıcaktı. Ne zaman dokunsa, karşısındaki biraz olsun gevşerdi. Bu bir alışkanlıktı; ailesini sakinleştirmek için yıllar boyunca geliştirdiği sessiz bir beceri. Konuşurken sesini yükseltmezdi, ama söylediği cümleler yerini bulurdu. Tartışmazdı; noktayı koyardı.

 

Boyu ortalamaydı. Omuzları dar, duruşu sakindi. Yıllar ona acele etmemeyi öğretmişti. Saçlarını çoğu zaman ensesinde toplar, açık bıraksa bile yüzüne düşmesine izin vermezdi. Çünkü yüzünü saklamaya ihtiyacı yoktu. Çizgileri yumuşaktı; ama o yumuşaklığın altında kolay kırılmayan bir sabır vardı. O sabırda ona bahşedilen büyük bir nimetti.

 

Şu an buradaysam yüzde altmış annem, yüzde kırk babam sayesindeydi. Babamı ikna etmek fazlaca zordu, inadım inat bir adamdı. Böyle biri daha tanıyordum zamanında.

 

Zamanında.

 

Her olumsuz olaydan bile olumlu sonuç çıkaran ben için gayet olumlu bir sonuçtu şu an, o gün yayınevleri tarafından reddedilmeseydim bugünün şartlarıyla kitlesiz, bilinmeyen, muhtemelen bir kaç aya silinip gidecek bir yazar olacaktım.

 

Şimdilik sadece sosyal medyada içerik üreticisiydim, umarım yakın zamanda yazar olacaktım, atlamam gereken bir eşik kalmıştı.

 

Arabama binip eve doğru yola çıktım, bu sırada telefonum çalınca arabaya bağlı olduğu için kolaylıkla cevapladım. "Efendim?"

 

"Mevsim! Nasılsın?"

 

Dila!

 

Basılmamış kitapları da okuyup yorumluyordum ve Dila bu sayede kitabını çoktan bastırmıştı. Yarından sonra imza günü vardı ve buraya gelecekti. Dila'nın yeri bende ayrı olduğundan dolayı misafir etmek istemiştim. Kırmamıştı. İmza gününe gidecektim, hatta ve hatta vlog çekecektim.

 

"İyiyim sen nasılsın?"

 

"Heyecanlı." coşkulu sesinden anlayabilmiştim, nasıl heyecanlı olmasın ki? Hayallerine kavuştu. "Ecmel Sarı ile nasıl geçti?"

 

"Keyifliydi, çektiği videolardaki gibi."

 

"Sevindim. Yarın için diyorum ki konum atsan yeter, biz kendimiz geliriz. Zahmet etme."

 

Bunu kaçıncı kez konuşmuş olacaktık saymayı bırakmıştım, bıkkınca güldüm "Dila, lütfen. Zahmet etmeyeceğim, gel ve keyfine bak."

 

"Of ne bileyim, rahat hissedemedim kendimi. Evinize geleceğiz bir de."

 

"Ya başka nereye gideceksin? Kapatabilir miyiz bu konuyu?"

 

"Of" gülerek ekledi "Tamam ya, ben seni meşgul etmeyeyim o zaman. Yarın görüşürüz."

 

"Görüşürüz canım."

 

Aramayı sonlandırdığım sırada tam da evin bulunduğu sitenin önüne gelmiştim. Arabadan inip kısa sürede dairenin önüne ulaşınca kendi anahtarımla açtım kapıyı. Burnuma dolan yemek kokuus huzurun ta kendisiydi. Mutfaktan sesi gelen annemin yanına usulca ilerledim "Ben geldim!"

 

Elindeki kepçeyi bırakıp neşeyle bana döndü, kollarını açınca hızlı adımlarla koşup kollarının arasına girdim.

 

"Hoş geldin bir tanem. Nasıl geçti?"

 

"Çok güzeldi, Ecmel gerçekten çektiği videolardaki gibi tatlı biri." Kollarından ayrılıp bir adım geri çıktım "Şimdi videoyu Aysu'ya atmam lazım, editleyip paylaşmalıyız."

 

Elini çeneme koyup sevgiyle sıktı "Tamam güzelim, sonrada gel yemek yiyelim. Baban da gelir birazdan."

 

"Tamam." Arkamı dönüp odama yöneldiğim sırada konuşunca durdum "Yarın geliyordu değil mi arkadaşın?" Yan durup bakarken onayladım "Evet, sevgilisinin de burada işi varmış, beraber geleceklermiş."

 

"Ne sever? Ona göre sofra hazırlayalım."

 

"Yemek seçmediğini söyledi, ne olursa yermiş ama fazla uğraşmayın dedi."

 

Nefesini vererek güldü "Yine iş bana düştü desene, yarın için menü düşüneceğim şimdi."

 

"Şunu halledip geleyim, beraber düşünürüz anneciğim."

 

Başını usulca salladı "Tamam, git üstünü değiştir de gel. Yemek yiyelim önce."

 

"Tamam!"

 

Koşar adım odama ilerledim, ilk işim Aysu'ya videoyu atmaktı. İkinci işim ise İmge'yi arayıp hoparlöre almak. Lisenin bana verdiği en değerli insanlardan biriydi, hala kopmamıştık, üstüne üstlük kardeşim gibi olmuştu. Her gün en az bir kere konuşurduk, gün değerlendirmesi yapardık. Enerji tazelemek için birebir etkinlikti.

 

Telefonu yatağın üstüne attıktan sonra dolabıma yöneldim, kısa sürede telefon açıldı "Mevsim!"

 

Dolaptan aldığım kıyafetlerimle yatağa yöneldim "İmge!"

 

"Nasılsın canım, nasıl geçti Ecmel ile?"

 

"Güzeldi, keyifli geçti sohbetimiz. Senin nasıl geçti günün?"

 

Sıkıntıyla sesli bir nefes verince hoparlörün hışırtısı yükseldi "Götü kırık patronla nasıl geçebilirse o kadar iyi." Üstümü değiştirip tişörtümü giyinirken güldüm "Ne yaptı yine?"

 

Sıkıntıyla ofladı "Bölümü birincilikle bitirmem yetmiyormuş, yaptığım her işte bir sıkıntı buluyor. Kolaysa gel sen otur bilgisayarın başına! Döl israfı!"

 

"İmge!" Dedim haykırarak gülerken telefona yaklaşarak "Hoparlör açık."

 

"Ay duydu mu? Gerizekalı! Nasıl konuşuyorsun bak ağzına acı biber sürerim senin!" Azarlayıcı sesinden sonrası artık gülmemek çok zordu, dudaklarıma elimi kapatarak gülüşümü bastırmaya çalıştım. "İnci abla, valla kuzenim." Çaresiz sesiyle artık son noktaydı, kahkahalarımla kendimi sırt üstü yatağa atıp telefonu elime aldım, "Hepimiz inandık."

 

Yaklaşık iki hafta önce yine patronuna söverken anneme yakalandığı içindi bu panik. Annemin gözünde ki mükemmel arkadaş profilinden düşmek istemiyordu. O zamanda kuzenim kolpasını sıkmıştı, annem yemese de yemiş gibi yaparak "Bir daha olursa söyleyenin ağzına ben sürerim o acı biberi." Dediği için İmge tutuşmuştu.

 

Acı biberi havada kapardı ama gözden düşerse yıkılırdı.

 

"Ya Mevsim! Yapma şunu bak, İnci ablanın gözündeki profilimle tehdit edilmek kariyerimden daha kötü. Patronu bir şekilde yola getiririm de İnci abla beni sümük gibi fırlatır."

 

Gülmekten çenem ağrımıştı. "Abartma İmge, hiç küfür etmediğimize inanmazlar asıl. Hem sanatsal tarafınla tanıştığı için beni sana emanet etmeli." Bazen çok sanatsal sövüyordu, benim bile ağzım açık kalıyordu. Kendisinden esinleniyordum.

 

"Evet evet, emanet etsin. Ben kabulüm."

 

Bu an, bana kız gecelerimizi hatırlatmıştı. Özlüyordum! Uzun zamandır yapamamıştık, son zamanlarda fazla yoğunduk.

 

"Bende kabulüm valla."

 

Kapı zili çalınca babamın geldiğini anlayarak yüz üstü döndüm, dirseğimi yatağa koyup çenemi elime yasladım "Babam geldi, yemek yiyeceğiz. Kapatıyorum canım."

 

Babam için akşam yemeklerini beraber yemek çok önemliydi, işinden dolayı yıllarca doya doya beraber olamadık, bari bundan sonra en azından yemeğimizi hep beraber yiyelim derdi. Hak veriyordum, benim için günün en eşsiz zamanı ailecek yediğimiz akşam yemekleriydi.

 

"Bekle, Dila kaçta gelecek?"

 

"Sabah onda inecek uçaktan."

 

Huysuzca homurdandı "Dila ile fazla sırnaşmayın. İşim biter bitmez geleceğim" kıskançlığının verdiği keyifle, cilveyle güldüm "Senden başkasına sırnaşmam aşkım."

 

"Aferin, helalimsin. Öyle davran."

 

"Ya salak." İkimizde gülüşlerimizi dinledik bir süre "Salaksın ya, kapatıyorum."

 

"Tamamdır, selam söyle."

 

"Sende!"

 

Günümün güzel geçmesinin verdiği keyifle, yüzümde oluşan tebessümle kapattım telefonu. Telefonu olduğu yerde bırakıp hafif yan yatarak kolumu uzattım, başımı kolumun üstüne koydum. Tam karşımda boy aynam vardı, omzumun üstünden önüme ve arkama yayılan turuncu saçlarıma baktım. Kulağımın arkasından bir tutam ördüğüm saçım çeneme düşmüştü.

 

Bu örgü bir alışkanlıktı, öyle bir alışkanlıktı ki örmeyince içimi kaplayan huzursuzluğa ben bile şaşırıyordum. Yolda durup kedileri sevip isim takmak ise yaptıkça keyif veren bir aktiviteydi.

 

Keyifli gülüşüm buruk bir tebessüme dönüştü, başımı kaldırmadan telefonumu diğer elime aldım. Mesajlaşmalarda bir sohbete girecektim ki uygulamaya girmeden durdum. Sıkıntılı bir nefes verip youtubeye girdim, iki hafta önce kanalıma abone olan bir kullanıcı dikkatimi çekmişti. Sayfasına girdim.

 

T.A.

 

Saçmalıktı aslında, Tamer Akdağ olabilirdi. Tatar Asım, Timur Aykan, Tarık Aycan ve nicesi olabilirdi sonuçta ama tahmin ettiğimin olma ihtimalini de sıfırlamıştım içimde.

 

"Mevsim, yemeğe hadi!"

 

Soğuk duş etkisi veren düşüncelerimden sıyrıldım. Telefonu fırlatırcasına bırakıp ayağa kalktım, bütün yorgunluğumdan sıyrılarak hazır edilmiş sofraya doğru zıplaya zıplaya ilerledim. Masanın başında oturan babamla göz göze gelince kocaman gülerek koştum ona doğru, yürümeyi yeni öğrenen ve bunu ailesine göstermek için heyecanla tekrar tekrar koşup alkış toplayan bir bebek gibiydim ona koşarken.

 

O da saçlarımı okşamak ve kollarını sarıp şükretmek için her defasında koca bir dünya gibi açıyordu kollarını. Az ve öz konuşurdu, bazen sadece dinlerdi ama öyle bakardı ki dünyasının bizden ibaret olduğunu anlardık.

 

Kolları arasında küçücük kalarak başımı göğsüne yasladım, kollarımı bedenine sarınca ellerim arkada kavuşmuyordu ama eminim ki benim de onu kötülüklerden koruyacağımın ve dünyam olduğunun farkındaydı.

 

"Nasılmış benim çilli kızım?"

 

Saçlarımda gezinen ellerinin verdiği mayışıklıkla daha da sırnaştım "İyiyim baba, sen nasılsın? Neredeydin?"

 

"Bir görüşme yapmam gerekti, onun için gittim."

 

Başımı kaldırıp kaşlarımı çatarak sorgular anlamda baktım yüzüne "Gizli mi?" Normalde isim verirdi, tanımadığımız arkadaşı yoktu. İsim vermemesi gizli olduğunu düşündürdü.

 

Ağır ağır salladı başını "Evet, gizli. Biri hakkında bilgi istediler. Bizim işlerde böyle, bıraksan da hayatının bir bölümünü hala kapsıyor."

 

Anlayışla mırıldanıp kollarından çıktım "Askerlik gerçekten kutsal bir meslek ama beni yanlış anlama tekrardan geri döneceksin diye ödüm kopmuyor değil."

 

Kısa erkeksi bir gülüş bahşederek yerine oturdu, "Haklısın, hepimiz için zor. Asker bekleyen herkes için zor ama artık dönmeyi düşünmüyorum, biliyorsun." Usulca salladım başımı, ima ettiği şeyi havada kaptım. Biliyordum.

 

Elinde çorba tenceresiyle içeriye giren annem keyifle gülerek  "Bak artık 25 yaşındasın, evleneceğin kişiye karar verirken her şeyi göz önünde bulundurmalısın."demişti. Konuşmaya şahit olmuş ve anında dahil olmuştu.

 

Babam evde evlilik konusu açmaktan hiç hoşnut olmuyordu, her seferinde hazır olmadığımı dile getiriyordu. Benim de hayatımda kimse yoktu zaten ama bu gidişle zor evlenirdim.

 

Yerine otururken uyarıcı bir tonda ikaz etti babam "İnci."

 

Annem hiç oralı olmadı, omuzlarını silkerek sandalyesine oturdu "Ne var ayol? Turşusunu mu kuracağız? Elbette yağız bir delikanlıyla evlenecek benim güzeller güzeli kızım."

 

Yerime oturarak sessiz kalmayo tercih ettim, biri olsaydı dahil olarak fikrini değiştirmeye çalışırdım ama kimse yoktu. Çabalamaya da gerek yoktu.

 

Annem, babamın kasesine çorbayı koyduğu an babam ters bakışlarıyla ekmek doğramaya başladı. Annem süren sessizliğin üzerine konuşmaya devam etti "Ne meslek yaptığı önemli değil, ailesine bakabilecek bilinçte olsun yeter. Benim kızımı üzmesin, çocuklarını üzmesin."

 

"Ortada evlenecek oğlan yok, sen doğmamış çocuğa don biçiyorsun."

 

Terslendi annem "Biçiyorum ne var? Olmayacak mı? Hem belki senin gibi asker biriyle olur."

 

Babamın sinirden koparıp çorbasına koyduğu ekmekler dağ olunca "Baba." Diyerek elinden ekmeği aldım "Sakin olalım lütfen."

 

Bizim ailede huzur var.

 

"Asker olmasın demiyorum, kimse olmasın diyorum. Benim kızım daha küçük. Bir oğlanın kalbini heder etmek isteyeceği kadar masum."

 

Öyle mi dercesine kaşlarını kaldırdı annem, duruşunu dikleştirip çenesini kaldırdı. Bu duruşu ve bakışı bilirim, gol geliyor.

 

"Ben seni bir ömür beklerken heder olan kalbimde çok masumdu ama seni görünce açan çiçeklere değer dedim." Babam ne diyeceğini bilemeyerek sustu, işte böyle sustururlar adamı. Annem be, ah annem. Babamı her seferinde aşkıyla böyle lâl ediyordu.

 

Babama olan oldu da benim işim anlaşılan çok yaştı. Gelecekti kısmetime sesleniyorum, aklın varsa gelmezsin aslanım.

 

💌Yarın, Saat 11.00💌

 

Dila'yı almaya gitmek için hazırlanmıştım fakat evden çıkmadan önce telefonuma baktığımda attığı mesajla karşılaştım.

 

Diloşum: Çakır'ın Ankara'da ki arkadaşıyla biraz işi varmış. Havaalanından bizi alacak, sonra geleceğiz.

 

Diloşum: Boşuna yorulma buraya kadar.

 

Yola çıkmadan önce atmıştı muhtemelen ama ben uyuduğum için görmemiştim, uyanınca da telefona bakmamıştım. Aferin bana.

 

Mevsim: Tamam canım, konumu atıyorum.

 

Mevsim: Konum.

 

Telefonun sesini açıp kenara koydum, montumu çıkarıp yerine koyduktan sonra mutfakta kahvaltı hazırlayan annemin yanına ilerledim. Üç kişi geliyorlarsa bir tabak daha eklemeliydim. "Anne, Çakır arkadaşıyla buluşacakmış belki buraya da gelir."

 

Omzunun üstünden merakla baktı "Davet et, gelsin kızım."

 

Başımı sallayıp telefonumdan sohbete girdim.

 

Mevsim: İşleri bittikten sonra Çakır'ın arkadaşı da gelebilir. Kahvaltı hazır gibi fazla geç kalmayın.

 

"Mesaj attım."

 

"Tamam canım, bir tabak daha ekleyelim o zaman. Zaten hepsinden bol bol yapmıştım."  Tabaklar elimdeyken yaklaşıp yanağına derin ve sesli bir öpücük kondurdum. "Ohh..Eline sağlık annem!"

 

Memnuniyetle güldü "Afiyet olsun kızım!" Yanağımı aynı şekilde öpmüştü. Gülerek mutfaktan çıkıp salondaki masaya tabakları koydum, kısa sürede sofra hazırdı.

 

Sık sık camdan bakarak gelip gelmediklerini kontrol ediyordum. İşleri ne kadar sürerdi hiç sormamıştım da derken bir arabadan indiklerini görmüştüm bile. "Geldiler anne!"

 

Cama yaklaşıp izledim, Çakır ön kapıdan inip arkada oturan Dila'nın kapısını açmıştı.

 

"Ne centilmen çocuk." Ensemden işittiğim ses ve hissettiğim nefesle yüreğim korkuyla ağzıma geldi, baş parmağımı damağıma bastırdım refleksle "Anne ödümü kopardın."

 

Umrunda olmadı "Bakalım senin mürüvvetini ne zaman göreceğiz?"

 

"Anne" bıkkınca nefes verip başımı omzuna eğdim "Gerçekten beni evlendirmek mi istiyorsun?"

 

"Turşunu kuracak halim yok."

 

Gözlerimi kısıp onaylamaz bakışlar atarken art arda cıkladım "Ben sizin kurardım."

 

"Kurmak gibi bir şansın yok." Dedi netlikte, sen öyle san anneciğim. Öyle mi dercesine kaldırdım kaşlarımı "Huzurevi ne güne duruyor?"

 

"Kız sen var ya." Anında ayağındaki terliğe meyledince kapıya koştum "Anne şaka yaptım bak misafirler geliyor." Durmadı, ilk terlik füze misali kalçama yapışmıştı. "Anne ya!"

 

Kapıya ulaşınca omzumun üstünden baktım çekinerek, diğer tekini eline almış tehditvari şekilde sallıyordu, kapı zili çalınca zafer kazanmış edasıyla güldüm.

 

"İkincisi akşama." diyerek bütün zaferimi yerle bir etmişti. İkinciyi kalçamla buluşturmadan rahat etmeyecekti. El mahkum buluşacaktı.

 

Misafirleri bekletmeden kapıyı açtım, Dila ile ilk yüz yüze gelişimizdi. Heyecanım doruktaydı. Kocaman gülümseyerek karşıladım ikisini de "Hoş geldiniz!"

 

Dila'da kocaman gülerek ayakkabılarını çıkarıp girmişti içeriye "Ay hoşbulduk!" Kollarımızı açıp beklemeden birbirimize sarıldık, Bu işe yeni başladığımda sosyal medyadan tanışmıştık. Bana çok destek olmuştu, bende ona elimden geldiğince destek olmaya çalışmıştım.

 

Birbirimizden ayrılınca şöyle bir süzüp siyah saçlarının ucuna dokunup geriye attım. Dila, enerjisi yüzüne vuran insanlardandı. Uzun siyah saçları omuzlarından serbestçe dökülüyor, gülerken gözleri daha da belirginleşiyordu. Teninin canlılığı ve rahat duruşu, onun kendisiyle barışık biri olduğunu ilk bakışta belli ediyordu. Abartısız ama dikkat çeken bir güzelliği vardı; anında içimi ferahlatmıştı. "Ne güzelsin kız!"

 

Cilveyle süzüldü "Senin güzelliğin o."

 

Benden sonra annemle de görüşmüştü, o sırada Çakır ile tokalaştım "Hoş geldin."

 

Tebessüm ederek baş selamı verdi "Hoş buldum," gözleri uzun uzun yüzümde gezindi. Rahatsız edici değildi ama anlam verememiştim. "rahatsız ettik sizi de böyle."

 

Annem böyle şeylerden hoşlanmadığı için anında araya girdi "Ne rahatsızlığı oğlum, duymamış olayım." Mahcup ifadesiyle tebessüm etti,  Dila'nın arkasından salona geçmişti.

 

Üçüncü kişiyi bekliyordum fakat gelen giden yoktu. "Çakır, arkadaşın park edecek yer mi arıyor?"

 

"Onun acil işi vardı, gelemedi."

 

"Allah Allah." Dedi annem bu durumdan hoşnut olmayarak. Misafir ağırlamayı pek severdi, yüz kişilik daveti tek başına halledebilecek kapasiteye sahipti. Bazen imrensemde çoğu zaman iyi ki öyle bir kapasitem yok diyorum. İliğimi kemiğimi sömürürlerdi. "Kahvaltı yapamayacak kadar acil olan neymiş?"

 

"Askeri meseleler."

 

"Aaa" dedi annem coşkuyla "O da mı asker?" Bana dönüp çaktırmadan kaş göz işareti yaparken sinirle gülerek anlamamazlıktan geldim.

 

"Ne güzel ne güzel," geçiştiriyordum. "hadi kahvaltıya geçelim."

 

"Evet geçelim." dedi annem ellerini birbirine vurarak "Arkadaşınız da akşam yemeğine gelsin bak, davete icabet etmek lazım."

 

Anne... Ah anne o aklındakileri bilmesem. Neyse anneciğim neyse.

 

"Olur söylerim efendim."

 

Kahvaltı sofrasına geçtik. Hoş sohbetli, saatler süren bir kahvaltıya oturmuştuk. Sevdiğim insanlarla saatler süren kahvaltıları seviyordum. Zaten kahvaltı dediğin keyif işiydi, uzun uzun ve sakince yapılırdı. Aceleye getirilen kahvaltıyı sevmezdim.

 

Kahvaltımız bittikten sonra yorgun olduklarını düşünerek yatacak yerlerini ayarlamıştım, imza günü yarındı zaten, şu an uyuyabilirlerdi.

 

Dila'ya kendi odamı, Çakır'a da misafir odasını hazırlamıştım. İkisi de ne kadar gerek yok dese de on dakika sonra sesleri çoktan kesilmişti. Yolun her türlüsü yoruyordu tabi.

 

"Ne hoş çocuk." Etrafı toplayıp annemle salonda oturmuştuk. Çakır'ı övüp duruyordu. İyi huylu birine benziyordu. Sakin duruşuna rağmen bulunduğu ortamda fark edilen biriydi. Orta boylu,myapısı ve her an hazırmış gibi duran hali asker disiplinini ele veriyordu. Yüzünde yerleşik bir ciddiyet vardı ama gülümsediğinde bu sertlik kolayca kırılıyordu. Bakışları netti; lafını dolandırmayan, güven veren insanlardan olduğu belliydi. Dila ile de fazlasıyla yakışıyorlardı.  "Kız da çok güzel maşallah."

 

Başımı aşağı yukarı salladım art arda "Maşallah maşallah, inşallah anneciğim. Çok güzeller, çok yakışıyorlar. Kem gözlerden korunsunlar. Allah korusun ikisini de." Bir yandan editleyip paylaşılan videomun yorumlarına bakıyordum.

 

"Arkadaşı nasıl acaba?"

 

"Bizi ilgilendirmez anneciğim."

 

"Azıcık merak eder insan, azıcık." Genel anlamda çok meraklı oluşuma sitemliydi ama benim merak ettiklerim farklıydı, ona göre çok anlamsız ve yersiz olsalar da dikkatimi çekmeyen erkeği merak edemezdim. Bu genel anlamda böyleydi, hiç görmediğim birini neden merak edeyim?

 

Başımı telefondan kaldırdım "Şu an merak ettiğim tek şey paylaşılan videomun ne kadar beğenileceği anneciğim."

 

"Of aman iyi be, gidiyorum dersim var benim."sonunda pes etti!

 

Memnuniyetle güldüm "Heh tamam! Ne güzel, orada bütün negatif enerjini at ki beni sıkıştırma tamam mı canım annem?"

 

En büyük şansım annemin yoga ve pilates eğitmeni olması olabilirdi, eve pamuk gibi geliyordu.

 

Sen varya sen dercesine başını iki yana salladı "İyi, gidiyorum. Yemeğe yetişirim."

 

"Tamam!"

 

Annem odadan çıkınca sonunda tek kalmanın sevinciyle koltuğa uzanıp videomu izlemeye devam ettim.

 

Saatler sonra akşam yemeği için sofrayı hazırlamıştım, herkes tam takım masadaydı, annemin beklediği misafir ve İmge hariç. Meşhur patronu iş kitlemişti yine. Ona tam buradan sövgülerimi iletiyorum. Çakır'ın arkadaşı konusunda ise işleri bitmemişti.

 

"Bitmemiş yani işi öyle mi?"

 

Çakır onaylayarak salladı başını "Evet, dediğim gibi zaten çok acil bir işi için gelmişti. Dönmeden halletmesi lazım."

 

Kaseleri alıp çorbaları koymaya başladım, bu sırada annem de bilgi alma peşindeydi. "Kötü bir şey yoktur inşallah."

 

"Onu zaman gösterecek."

 

"Cinsiyeti ne?" Demesiyle kepçe elimden kayıp tencerenin içine düştü. Dila bıyık altından gülerek bana bakarken Çakır'da tereddütte gibi bir bana bir anneme bakmıştı. Babam ise çorbayı bekliyordu işte. Homurdanarak kepçeyi kavrayıp çorbayı koymaya devam ettim. "Bize ne, değil mi anne?"

 

Oflayarak göz devirdi annem "Huysuz bu ayol, cinsiyet sordum daha." Daha cinsiyet sormuş, devamı gelecekmiş.

 

"Sabır Allah'ım." Söylenerek tencereyi mutfağa koyup geri geldim, yerime oturdum. Sohbet mutfağa gittiğim o bir kaç saniyede bile ilerlemişti.

 

"Demek senden üst rütbede, sadece iş zamanı mı komutanım diyorsunuz?"

 

"Arkadaş olduğumuz için öyle tercih ediyoruz."

 

"İyi, güzel. Komutanınız nasıl? Öyle dizilerdeki gibi eğlenceli bir ortam mı?" Babamı işaret etti gözleriyle "Yakup pek anlatmazdı."

 

Güldü Çakır "Askeriyedeyken eğlenceli olduğu oluyor tabi, ot gibi yaşanmıyor. Onun dışında olması gerektiği gibi fazla disiplinli biridir komutanımız. İşimizin gerektirdiği gibidir."

 

"Sizde haklısınız tabi."

 

Babam çorbasını bitirirken Çakır'ı inceliyordu "İnci." Dedi anneme doğru "Çocuğun çorbası soğudu. Askeriyede yeterince bunalıyordur zaten, bırakalım da burada rahatça yemeğini yesin."

 

Babam ne kadar ilgilenmiyormuş gibi dursada Çakır'a attığı ilgili ve özlem dolu bakışları görebiliyordum. Mesleğine aşıktı ama annem artık babamın gidişini ve bekleyişi kaldıramıyordu, fenalaşıyordu. Bu nedenle babam mesleğinden emekli olmuştu.

 

Annem mahcup ifadeyle gülümsedi "Ay pardon çocuğum, ye sen çorbanı."

 

"Hiç önemli değil efendim." Gülümseyip kaşığını eline alırken, çorbasına yönelirken ve içerken sık sık göz göze gelmiştik. İçimi kemiren bir şey vardı, tanıdık desen değildik. Neden bir garip bakıyordu, soramazdım. Yanlış anlaşılırdı.

 

Genzimi temizleyip Dila'ya döndüm "Ee, heyecanlı mısın bakalım?"

 

Hevesle lokmasını bitirdi, kocaman gülümsedi "Ay evet, tabi ki! Çok heyecanlıyım ve aynı zamanda korkuyorum."

 

"Neyden?"

 

"Ya kimse gelmezse? Ay oraya gidince tek kalırsam böyle bomboş kitabevinde."

 

Telaşlı hali fazla tatlıydı "Saçmalama, geniş bir kitleye sahipsin. Telaşa kapılıp kendini strese sokma. Eminim dolup taşacak salon."

 

"Umarım." Duraksadı, kaşlarını çatarak merakla uzun uzun yüzüme baktı "Peki ya sen? Ne zaman bir platformda yayınlayacaksın kitaplarını veya yayıneviyle görüşecesin?"

 

Kaşığımı tabağın kenarına bıraktım, sıkıntılı bir nefes vererek cümlelerimi toparladım "Benimde bir takım korkularım var tabi."

 

"Geçen konuştuklarımız mı?"

 

Başımı usulca sallayıp onayladım "Evet, aslında sık sık abarttığımı düşünüyorum ama her şeyin sorunsuz olması gerekiyor hissi peşimi bırakmıyor. Yine de eminim ilk fırsatta beklemeyeceğim. Merak etme."

 

"Bekleme, hepsi çok güzel kitaplar. Her cümlesi derin bir anlam taşıyor. İnsanlar bu yazılardan nasiplenmeli."

 

Bana en çok desteği verenlerden biriydi, minnettardım. "Teşekkür ederim ama rol çalmak istemiyorum, bugün ve yarın, hatta bundan sonra senin günlerin başlıyor."

 

Annem içten gülümsemesiyle elini omzuma koydu "Siz ne kadar güzel oldunuz böyle. İnternetten tanıştığınıza kim inanır? Bundan sonra sanal arkadaşlığı destekliyorum."

 

Hepimiz gülerken babam her zamanki realistik düşüncesiyle araya girdi "Sen yine de damat getirme."

 

Ellerimin avuç içini birleştirip başımı hafifçe öne eğdim "Emredersin babacığım merak etme."

 

Yine şen şakrak geçen bir akşam yemeği serüveniydi. Keşke İmge'de olsaydı, o patrona yine sövgülerimle...

 

💌İMZA GÜNÜ💌

 

Kitabevinin olduğu caddenin başına geldiğimizde, o tanıdık, kağıt ve mürekkep kokusu sanki sokağa taşmış gibiydi. Arabadan indiğimiz an Ankara'nın ayazı yüzüme çarptı ama içimdeki heyecan o kadar yoğundu ki, üşüdüğümü bile hissetmedim.

 

Çapraz çantamın askısını omzumda düzelttim. Kalbim, sanki kaburgalarımı zorlayan küçük bir kuş gibi çırpınıyordu. Dila'ya baktım; heyecandan parmak uçlarıyla oynuyor, derin derin nefes alıyordu. Çakır ise her zamanki o dik ve korumacı duruşuyla yanımızdaydı, gözleri sürekli çevreyi tarıyordu. Disiplini sanki üzerine dikilmiş bir kıyafet gibiydi.

 

"Hazır mısın?" diye fısıldadım Dila'ya. Sesim, kendi heyecanımı saklamak istercesine bir tık daha kararlı çıkmıştı.

 

"Bilmiyorum Mevsim," dedi, sesi titreyerek. "Sanki ilk kez kalabalığa çıkıyormuşum gibi."

 

Gülümsedim. Vlog kameramı çantamdan çıkarıp lensini gömleğimin ucuyla sildim. Kayıt tuşuna basmadan önce durup kitabevinin dış cephesine asılan devasa afişe baktım. Dila'nın isminin hemen altında, o gün reddedildiğim yayınevinin logosu vardı. Kaderin cilvesi tam olarak buydu işte; kapısından kovulduğum yere, şimdi o kapıları sonuna kadar açtıran bir 'kitle'nin temsilcisi olarak dönüyordum.

 

Kitabevinin camlarından dışarı sarkan kuyruğu gördüğümüzde hepimiz duraksadık. Ucu bucağı görünmeyen, heyecanla ellerindeki kitapları göğüslerine bastıran genç bir kitle... Cıvıl cıvıl konuşmalar, sırasını korumaya çalışanlar ve ellerindeki telefonlarla kayda alanlar.

 

Kamerayı çalıştırdım ve kendimi de kadraja alarak Dila'ya döndüm"Bak," dedim ekranın ötesindeki binlerce kişiye ve hemen yanımdaki Dila'ya hitaben. "İşte hayallerin ete kemiğe büründüğü nokta burası. Bugün burada bir emeğin zaferi kutlanacak."

 

Kamerayı kapatıp cebime koydum. Ellerim stresten hafifçe terlemişti. Kulağımın arkasındaki o tek örgüyü, sanki bana güç versin diye parmaklarımla sıkıca kavradım. Dila'nın elini tuttum, buz gibiydi.

 

"Hadi," dedim başımla girişi işaret ederek. "Seninle gurur duyuyorum."

 

Kitabevinin otomatik kapıları iki yana açıldığında içeriye hücum eden o sıcak hava, kitlesel bir heyecan ve binlerce kitabın ağır kokusuyla birleşip yüzümüze vurdu. Hayallerimin ötesinde bir durumun içindeydim. Ben böyleysem Dila'yı düşünemiyordum.

 

Bize ayrılan masaya doğru alkışlar eşliğinde ilerledik, emeğin zaferi buydu. Dila sandalyesine oturunca vakit kaybetmeden vlog kameramı çıkardım. Dila'yı ve kalabalığı çektim, ettiği sohbetleri, isteyen bir kaç kişiyi videoma koymak için şahsi olarak çekiyordum. Şen şakrak, keyifli ve enerjisi yüksek bir imzaydı. Dila'dan imza aldıktan sonra benimle fotoğraf çekinmek isteyenlerde olmuştu, gelişimim için güzel bir gelişmeydi. İnsanın sevildiğini bilmesi kadar güzeli yoktu.

 

Şimdilik kameramı kapatıp çantama koydum, Çakır'ın telefonu çaldığı için bir kaç adım uzaklaşmıştı. Kısa süren konuşmasının ardından yanımıza geldi "Arkadaşım gelmiş sayılır." Ne arkadaşmış...dünden beri ne yüzünü gördük ne adını duyduk. Madem daha gelmek üzereydi, bende biraz raflar arasında gezebilirdim. Dila'nın koluna elimi koyarak dikkatini çektim "Ben biraz dolaşacağım, gelirim."

 

"Tamamdır."

 

Ayağa kalkıp dolapların arasında gezindim, kitapların olduğu ortamın kokusu bir başka güzeldi. Derince çekerek ciğerlerimi doldurdum. Ellerimi kitapların üstünde gezdirip dikkatimi çekenleri incelerken de video çekmek istedim Kameramı çıkarıp kendi hizama denk gelen rafa koydum, kaydı başlatıp kitapları incelerken yorumlarda bulunuyordum.

 

En son elime aldığım kitabın kapağını incelerken bir yandan "Ay bunun baskısını çok beğendim." diyerek kapağı kameraya gösterdim "Konusuna bakılırsa kapağı, konusunu çok güzel yansıtmış." Kitabın sayfalarını çevirirken arkamdan gelen adım seslerini işittim. Gelen kişinin geçmesi adına başımı kitaptan kaldırmadan öne doğru bir adım attım.

 

İçimdeki meraklı Melahat sayesinde geçen kişiyi merak ettiğimden gözlerimi, beni çeken kameraya çıkardım. Başı kadraja girmemişti, omuzlarından aşağısını görebiliyordum. Siyah tiörtün üstüne siyah deri ceket ve siyah pantolon giyinmiş biri geçti, ellerinde motorcu eldiveni de vardı.

 

Ardından bir ses daha işittim. Farklı bir beden arkamdan geçerken gözlerimi kırpmadan kameraya bakıyordum. Hay maşallah... Yapılı vücudunu saran asker yeşili tişörtünün üstüne, boynundan göğsüne salınan asker künyesine baktım gözlerimi kısarak. Ne yazdığını elbette göremezdim fakat asker olduğu ihtimaliyle rahatlamıştım nedensizce.

 

Gelişiyle burnuma çalınan kokusu yabancıydı, pahalı bir parfümü andırıyordu. Ne olduğunu çıkaramamıştım.

 

En sonunda uzaklaşınca rahat bir nefes alarak, kendimi toparlayarak kitapları incelemeye devam ettim. Genzimi temizleyip raflara döndüm. Basıldığından haberim olmayan kitabı görmemle içimi bir heyecan kapladı, hayrete düştüm. "Ay inanamıyorum!" Yaren'in kitabıydı! Onun kitabı hakkında da video çekmiştim, kendisini geliştirmişti ve belli bir kitleye sahip olmuştu. "Ay çok mutluyum şu an."

 

Vlog kamerama doğru gülerek konuştum "Arkadaşlar tam şu an neye denk geldim inanamazsınız!" Raftaki kitabı alıp kameraya gösterdim "Yaren'in kitabı! Gururlu bir anneyim şu an!" Elimdeki ciltli kitabıydı, yanındaki ciltsizi de almak istedim. "Bekleyin ciltsiz kitabını da göstereyim." Ciltliyi kenara koyup ciltsize uzandım.

 

Kitabı tutup hafif bir güç uygulayarak çektim fakat gelmedi, "İnanamıyorum." Daha fazla güç uygulayarak çektiğimde aniden gelmesiyle geriye sendeledim. "Allah Allah! Ne oluyor be?"

 

Açılan boşluğa yaklaştım, tek gözümü kırparak rafın diğer tarafına baktım. "Yapışacak hali yok." Kitapta hasar yoktu, ben de bu kadar güçsüz olmadığıma göre biri benimle aynı kitaba parmak basmıştı.

 

İster istemez kim olduğunu merak ettim. Kameramı alıp rafın diğer tarafına geçtim, karşımda sağa dönen bir bedenin ayakkabısının topuğunu görebilmiştim. O muydu emin bile değildim ama peşinden gitme gafletinde bulundum.

 

Geniş sırtıyla bakışarak takip ettim, üstünde asker yeşili tişört az önce kadrajıma giren adamınkiyle aynıydı, eğer öyleyse yüzünü görmeyi daha çok istiyordum. Altında siyah kargo pantolon vardı. Saçları koyu kahveydi. Cinsiyetçi görünmek istemem ama kitabı almak isteyen kişinin kadın olacağını düşünmüştüm.

 

Çakır'ın yanına gidiyordu, arkadaşı bu muydu yoksa? Yaklaşıp bir şeyler söyledikten sonra geçip gidecekti ki Çakır kolundan tutup durdurdu. Yine gidecekti anlaşılan, bu iş artık saman tadı vermeye başladı.

 

Onu takip etmemişim de şöyle bir rafların arasında gezinip yerime geri gelmişim gibi oturdum sandalyeme.

 

"Sevgilim." Diyerek Dila'ya seslendi Çakır. "Arkadaşım Tuğra." Demesiyle zihnimin en ücra köşesine hapsetmeye çalıştığım o mazi tekrardan vuku buldu. Tüylerim diken diken oldu, midem kasıldı.

 

Tuğra?

 

Arkadaşı Tuğra?

 

Başım anında onlara döndü, arkadaşının gözleri zaten bendeydi. Bu siyah gözler tanıdıktı, üstten bakışlar, otoriter duruş. Liseli Tuğra'yı andırıyordu ama nasıl? Yıllar sonra nasıl ve neden denk gelmiştik?

 

Midemin kasıntısı ağrı veriyordu. Belki de başka Tuğra'ydı. İnsan insana benzerdi değil mi?

 

"Arkadaşımız Mevsim." Diyerek beni gösterdi Çakır. Zihnimde ki sesleri susturmak için soyadını duymak istiyordum. "Tuğra?" Dedim sorgularcasına, dudakları kıvrıldı kinayeyle. Tek çırpıda, tenime saplanan mermi misali çıktı dudaklarından mazim "Tuğra Alpman."

 

Tuğra Alpman...

 

💌💌💌💌💌

 

Bitmedi, sırada liseli

Mevsim ve Tuğra

var

🎀

Son Yazılar

Hepsini Gör
3. SINIRTAŞI

Düşün ki- Sancak   Her Yerde Sen- Zeynep Bastık   Gel Bana- Mustafa Sandal   Burada neler döndüğünü tam anlamıyla merak ediyordum. Polis, avukat, asker üçlemesinin bir araya gelmesi bana dehşet olayla

 
 
 
2. İZ

kafam senden bile güzel- kolpa   Okulun girişindeki mantar pano, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte "Geleneksel Ankara Liseler Arası Paragraf Yarışması" afişiyle donatılmıştı. Elimde edebiyat defteriyle

 
 
 
2.SINIRTAŞI

2.SINIRTAŞI   Arada bir-Tarkan   Dünya, tam o saniyede ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. İçimdeki tüm kurgular, binlerce sayfalık betimlemeler ve o çok güvendiğim kelimeler bir anda anlamsız gürültüle

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page