top of page

1.BÖLÜM "PARÇALANMIŞ SINIRLAR"

  • Yazarın fotoğrafı: ozgemcakirci
    ozgemcakirci
  • 2 Eki 2025
  • 32 dakikada okunur

Ellerin donarken soğuk su, sıcakmış gibi hissettirir. Kendimi bildim bileli yaşadıklarımın ve hissettiklerimin tek cümlelik hali buydu. Korku, çaresizlik, umutsuzluk tek bedende toplanınca algıları kapatıyordu. Geniş çerçeveden bakamıyor, yaşadığınız durumun içinde küçülüp kalıyordunuz. Dışarıdan gören göze ihtiyaç vardı bazen. Dışarıdan gören gözün yaşı küçük olunca pek güvencesi de olmuyordu herhalde insanın. Anlıyordum, anlamak istiyordum. Gitmeyişini, kalmak için çırpınışlarını ama bir o kadar da kurtulmak için haykırışlarını.


Karan Soykan... onu görenler etten kemikten normal bir insan olduğunu sanabilirdi ama onun ham maddesi kötülüktü. Vicdansızlıkla yoğurulmuş saf kötüydü. İtibar için yapamayacağı şey yoktu, sevgi için ise kılını kıpırdatmazdı. Zaten sevmezdi, kalpsizdi. Vücudunun dörtte üçü öfke geri kalan biri ise boş egodan oluşuyordu. O kötü olan her şeydi, kötü olan her anıydı. Hiçbir şeyi doğru yapamayan biriydi, tıpkı şu an gibi.


Daha iki hafta olmuşken, evimizin üstündeki kasvet kalkmamışken, daha annemin gidişini algılayamamışken, annemle tek rahat nefes alıp kahkahalarımızın havada uçuştuğu bahçemizde düğününü yapıyordu, etimle kemiğimle utanıyordum ondan.


Aile her zaman sığınak değildi, bazen en büyük imtihandı. Anneme çektirdiği eziyetlerden sonra yüzüne gülerek baktığı kadına çevirdim gözlerimi, çok mutluydu, davetlilerde öyle. Hiçbirinin yüzünde en ufak bir üzüntü, pişmanlık, utanç kırıntısı yoktu. Rezalet bir durumdu.


Soykan'ın lanetiyle lanetlenmişti herkes, yoksa bu kalabalığın içinde tek bir tane bile vicdanlı insan çıkmaz mıydı? Biri de çıkıp bu adam ne yapıyor, eşini yeni toprağa veren biri iki hafta için evlenebilir mi demiyordu. Bu rezil törene alkış tutuyorlardı.


Odamın kapısı açıldı, kimin geldiğini tahmin etmek zor değildi. "İlay." Elini omzuma koyup ona dönmemi sağladı "Ne yapıyorsun burada?" son zamanlarda tanıyamadığım abimdi. Yastaydık, hayır ben yastaydım. Parmağımı kaldıracak dermanım yoktu, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, rengim atmıştı ama onda tek bir duygu kırıntısı yoktu. Eskiden yolda yürürken fark etmeden üstüne bastığı karıncalar için bile üzülüp dikkatle yürüyen biriyken şimdi ki ifadesizliği ya şoku atlatamadığındandı ya da karşımdaki benim abim değildi.


Gözlerindeki ifadesizlik ve heybetiyle karşımda dikiliyordu, bu dik duruşu sergileyemeyeli uzun zaman olmuştu benim için.


Başımı camdan dışarıya çevirip nikah masasında oturan yüzsüz çifte baktım sinirle gülerek "Mutlu çiftimizi izliyorum. Mezarın üstüne yuva inşa etmeye çalışıyorlar." Gözlerim dolmuştu anında, çığlık atarak ağlamak istiyorum, öyle ki hiç susmamak, beni anlayan birinin bağrına başımı koyup saçımın okşanmasını istiyorum. Beni anlayan tek kişi annemdi, imkansızdı artık. "Bundan sonrası felaket olacak, hissediyorum."


Hafifçe çenemden tutup başımı kaldırdı, kendisine çevirdi, sorgular bakışları fazla keskindi, gözlerini kıstı "Bir şey yapacaksın." Anında dudaklarım kıvrıldı, bu kadar iyi tanımamalıydı. Bir adım geri çıkıp elinden kurtuldum, kollarımı göğsümde bağlayarak başımı hafifçe omzuma eğerek keyifli gülüşüme devam ettim fakat gözlerim kırpınca kendini bırakacak kadar doluydu. Boğazımdaki düğüm ise o kadar büyüktü ki konuşmadan önce art arda yutkunmam gerekiyordu. "Birinin bir şey yapması gerekiyordu abi."


Geri attığım adımı kapatarak büyük bir adımla yaklaştı, ellerini omzuma koyarak hafifçe sarstı "İlay, ne yaptın abiciğim? Babam sana on katı ödetir, ne yapacaksın güzelim?"


Histerik bir gülüşle yana çevirdim başımı, alt dudağımı dişleyerek bekledim bir süre, hala baba diyebiliyor muydu yani? Bu mükemmel! Kırgındım, kızgın mıydım ya da nefret miydi bu içimdeki? Abime nefret duymak mı? Hiç olmaz sanıyordum, o kadar iyi biriydi ki abiden daha fazlasıydı benim için fakat şimdi bambaşka biri vardı karşımda. O bu olanlara karşı susacak mıydı gerçekten? Şimdiye kadar annem istediği için sustuk, peki ya şimdiden sonra kimin için susuyorduk? Kendimiz içinse benim kaybedecek hiçbir şeyim yoktu artık.


"Abi." Dedim başımı ona çevirip gözlerine daha önce hiç hissetmediğim duygularla bakarken "O adama hala baba diyebiliyorsun." Sesim sandığımdan daha sert ve kırgın çıkmıştı, bu sefer gözlerinde gördüğüm gerçek bir pişmanlık vardı. Uzun zaman sonra ilk defa duygu görüyordum, "İlay." Dedi sakince, gergince yutkunarak gözlerime baktı, ne söylemek istiyordu da boğazındaki düğümden geçmiyordu? " sana bilet aldım ve yeni bir kimlik çıkardım. Buradan hemen gidiyorsun, o planladığın şeyden de vazgeçiyorsun."


Ciddi olamazsın der gibi hayretle bakıyordum, "Bu iş bittikten sonra zaten gidecektim ama senin de beni göndermek istediğini bilmiyordum. Yeni kimlik çıkaracak kadar mı kaybolmamı istiyorsun?"


"Evet!" sinirle bağırışı irkilmemi sağlamıştı, bir anda yükselmesinin sebebi neydi? Ani bir atak mı geçiriyordu yoksa kafayı mı yemişti? Kaşlarım çatıldı anında, bir adım daha geri çıkarak omuzlarımdaki ellerinden kurtuldum, o ise bağırmaya devam ediyordu. "Kaybolmanı hatta yok olmanı istiyorum. Kimseye izini belli etmeden kaybol, ne beni ne başkasını arama, irtibat kurma. Aklında ne plan varsa da iptal et."


Duyduklarımı sindirmem zaman alacaktı ama o bana zaman bile vermiyordu, bileti ve kimliği cebinden çıkarıp gözümün önünde sallarken fazla ciddi ve otoriterdi "Bunları alıyorsun ve bir daha geri dönmüyorsun."


"Ama..ben.." derin bir nefes alıp yutkundum, anlamaya çalışıyordum ama çok fazla eksik parça vardı. "Neden yapıyorsun bunu?"


"Yeter İlay, anlamıyor musun?"


"Neyi?" dedim delirecek gibi bağırarak, avuç içlerimi şakaklarıma bastırdım "Neyi anlamam gerekiyor?" haftalardır acıdan ve düşünmekten başımda ağrılar eksik olmuyordu, bana düşünmekten bahsedemezdi, düşünemiyordum. Artık düşünmek istemiyordum. "Seni bu evden kurtarmaya çalışıyorum." Burun kemerini sıkıp derince bir nefes aldı "Bak, git kendine yeni bir hayat kur. Sınava gir, okulunu oku, sev, aşık ol, intikam uğruna hayatını mahvetme. Bu evde kalarak hayatını mahvetme kardeşim."


Cebinden bileti ve kimliği çıkarıp uzattı "Sen gelmeyecek misin? Ben ikimize de bilet almıştım." Bileti alıp üstüne baktım, benim adım yazmıyordu. Kimliğe baktım, hayır benim adım yazıyordu. Bundan sonra İlay değildim.


"Ben gelemem, onun işlerine bakıyorum ve beraber gidersek peşimize düşüp ne yapar eder bulur. Tek gideceksin, hayatına bakacaksın. " Karan Soykan'ın beni sevmediğini zaten biliyordum, hiç gizlemiyordu ama bu söylediği biraz canımı yakmıştı.


"Seni tek bırakamam."


Omuzlarımdan tutup çekip sarıldı, kollarım iki yana düştü, sarılamadım. Gidecektim ama böyle istemiyordum, beraber gidecektik. "Bırakacaksın güzelim." Bir eli saçlarımı okşarken omzumun arkasında hissettiğim acıyla geri çekilmeye çalıştım, izin vermedi. Bana bir şey yapmıştı, panik bütün vücudumu sardı, kollarından kurtulmaya çalıştım. "Abi ne yapıyorsun?"


"Bu senin iyiliğin için." Dedikten sonra çekmişti kollarını, sarsak adımlarla geriye çekildim. Panikten elim ayağım uyuşmuştu "Ne yaptın?" dedim dehşetle, oyuna mı gelmiştim? Babamın bir oyunu muydu? Abim bana kıyamazdı, zarar vermezdi. Elimi omzuma attım, ne enjekte ettiyse anında sarhoş etkisi vermişti.


"Sadece dinlen diye sakinleştirici."


Kaslarım yavaş yavaş gevşerken gözlerim bulanıklaşmaya başlamıştı. Bütün uzuvlarım kendini saldıktan sonra düşecekken bir çift kolun beni sarmalamasıyla sakince kucağına çekildim. "Abi." Dedim korkuyla, ilk defa korkuyor oluşum değildi ama abim tarafından ilk defa korkutuluyor oluşumdu. Öylece yüzüme bakıyordu, gözlerindeki yaşlarda neyin nesiydi? Bana bunu niye yapmıştı anlayamıyordum. Şu an hiçbir şeyi anlayacak konumda da değildim.


Titremeye başladığımı hissediyorum, bedenim benim kontrolümde değildi. "Özür dilerim İlay." İçimde tarifsizce ve hızla büyüyen korkuyla kendimi istemsizce karanlığa bırakmıştım. En son hissettiğim ise abimin alnıma bıraktığı minik öpücük olmuştu.


🌕🌕🌕


Seni büyüdüğün evde dağıtmışlarsa, yaşadığın hiçbir evde toparlanamazsın. Dağılmış gitmiştim, kurak topraklarımı tohumlayıp sulamaktı tek niyetim. Sonucu ne olursa olsun niyet önemliydi ya, bin bir güçlükle açtırdığım çiçeklerimin darmaduman oluşunun hesabını kim verecekti şimdi? Abimin bedenini toprak altına koyanlar mı yoksa kim daha fazla nefesini tutacak yarışmasını oynamak isteyen ben mi?


Boran Soykan


Mezar taşındaki adında gezindi gözlerim. Bu kadar erken olmamalıydı abi, bu kadar hızlı olmamalıydı. Doğum tarihine indirdim bu sefer gözlerimi ama ölüm tarihine bakamadım, gözlerimin değmemesi için göz kapaklarımı örtüp soluklandım. Böyle olmamalıydı, kim verecekti şimdi hesabını? Abimin bedenini toprak altına koyanlar mı yoksa beni bu cehennemden kurtaran abimi geride bırakan ben mi?


Omzumda hissettiğim el ile gözlerimi zorlukla araladım, açmasam, bu kabustan uyansam olmaz mıydı?


"Titriyorsun İlay." Kimin dokunduğuna bakacak kadar bile mecalim yoktu ama sesinden anlamıştım kim olduğunu "İnan bana Pars, içimi bir bilsen, bir görsen olduğum yerde titrememe şaşırırsın." Sol gözümden akan bir damla yaşı hemen elimin tersiyle silip gözlerimi gökyüzüne kaldırdım, abim ağlamamı hiç sevmezdi. Ağlamamam için elinden geleni yapardı ama şimdi beni kendisi ağlatıyordu, bu nasıl yaman çelişkiydi?


Konuşmadı, omzumu sıkarak sessiz bir destek verdi. Benim de konuşmaya değil, sessiz bir desteğe ihtiyacım vardı. Yanımda durup baş sağlığı dileyenleri benim yerime selamlaşarak göndermişti mezarlıktan.


Geldiğimden beri bakmadığım babam Karan Soykan ve cici eşi Azra soykan tam karşımdaydı, şu an muhattap olmak istediğim son insan bile değillerdi. İkisi de simsiyah giyinmişti, Karan Soykan'ın çökmüş göz altları ve kıpkırmızı gözleri dün ve önceki günleri tamamiyle uykusuz geçirdiğinin habercisiydi. Çok mu üzülmüştü abimin arkasından?


Umarım üzülmekle kalmaz.


Azra Soykan ise başına aldığı siyah şal ve gözlerine taktığı gözlüklerle kendini ortamdan soyutlamaya çalışıyordu.


"Başımız sağ olsun İlay." Bu kadının sesini duymaya tahammülüm bile yoktu ama şu an sırası değildi. Başımı belli belirsiz sallayarak karşılık verdim. Aynı şekilde Karan Soykan'da "Başımız sağ olsun." Diyerek bana uzanınca dokunmasına müsaade etmedim, geri adım atmadım, elimi kaldırıp durmasını işaret ederek engellemiştim. En son attığım geri adım nelere mal olmuştu, artık geri adım yoktu.


Ağzımı açıp iki kelam edecektim fakat önce yutkundum, ağlamamak için art arda yutkundum, boğazımdaki yumru küçülmekle kalmadı daha da büyüdü. Pes ettim bu sefer, ağlayacaksam da ağlardım artık. Abim için dökeceğim iki gözyaşımı mı sakınacaktım? Kuru dudaklarımı ıslattım "Abimle konuşacağım, bizi yalnız bırakır mısınız?"


Başını sallayıp onayladı Karan Soykan, "Mezarlığın önünde, arabada bekleyeceğiz."


"Beklemeyin, buradan abimin evine geçeceğim."


Kaşları çatıldı Karan Soykan'ın, söylediklerimin tam olarak neresine kızdı veya şaşırdı bilmiyordum. Tek istediğim hemen buradan gidip bizi yalnız bırakmasıydı. Gözleri bir şey arıyormuş gibi dolandı yüzümde, sertliğini kaybetmeyen gözleri gözlerimde oyalandı. Gittikçe sabrım taşıyordu artık.


"Abinin evi mi? Boran bizimle yaşıyordu İlay, hiç kendi evine çıkmadı."


Sinirle gülmekten alıkoyamadım kendimi, şakaklarımı ovup düşündüm bir süre. Bana yalan mı söylemişti? Bir dönem her şeyi geride bırakıp yanıma gelmesi için çok baskı yapmıştım. Kendini rahatlatıp beni başından savmak için yalan mı söylemişti?


Elimi şakağımdan indirip Karan Soykan'a çevirdim gözlerimi, eski İlay yoktu. Şimdi onun kadar net ve sertti gözlerim "Yanıma gel diye çok baskı yapmıştım, yalan söylemiş demek ki." Bıkkınca bir nefes verdim, bununla sonra yüzleşecektim. Şu an düşünemeyecek kadar kapalıydı algılarım. "Abimin odasında kalacağım, şimdi bizi rahat bırakın. Kendim gelirim."


Uzatmadan onaylayıp gittikleri için memnundum, sadece Pars kalmıştı benimle, hemen yanı başımdaydı, son birkaç yıldır olduğu gibi yalnız bırakmamıştı. Mezarı çevreleyen mermere oturdum, bacaklarımdaki güç kesilmiş gibiydi artık, öyle güçlükle durmuştum ki ayakta, ve o kadar yorgundum ki bacaklarımın uyuşukluğu umrumda bile değildi.


Mezar taşına bakmadan toprağa çevirdim gözlerimi, buradan gittiğim gün dün gibiydi. Heyecanla gelişini bekleyişimin ise hala sürüyor olması kalbimi ağrıtıyordu. Ben hep gelmeyeceği bekler, olmayacak için ümit ederdim zaten. Elimi toprağa gömüp gözlerimi kapattım, derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım. Göz yaşlarımın ardı arkası kesilmiyordu, yanağımdan süzülüp toprak ile buluşuyordu.


"Üstümüzdeki kara bulutlar seni benden kopardı, sen beni yaşatmaya çalışırken sonucu bu olmamalıydı." Burnunu çektim " Filmlerde sürekli iyiliğin kazanıldığının konu alınmasından nefret ederdin 'İyilerin kazandığı bir Dünya yok İlay, ne kadar yardımsever olursan yaptıkların o kadar basitleştirilir ve enayi yerine koyulursun ki bir değerin kalmaz. Ne kadar acımasız ve gözü kara olursan, yaptığın en ufak iyilikte çok merhametli olursun, senden iyisi olmaz.' Demiştin, kelimesi kelimesine hatırlıyorum çünkü seni o zaman o kadar haksız bulmuştum ki mantıksız gelmişti söylediklerin." Başımı kaldırıp mezar taşına çevirdim gözlerimi, yaşlar durmuştu artık. İçimdeki öfke o kadar yoğundu ki oluşturduğu sıcaklık vücudumdaki bütün suyu kurutmuştu sanki. Ama abim beni çiçek açmam için uzaklaştırmıştı buradan, kuraklaşmam için değil. Abimin bütün emeklerini yerle bir ettiniz.


Soykan laneti


İsmi, soy ismi ve doğum tarihinde gezindi gözlerim, ölüm tarihine bakamıyordum yine. Titreyen ellerimi toprağa daha sert bastırarak titremesini durdurmaya çalıştım "Söz veriyorum..." gözlerimi gökyüzüne kaldırıp yutkundum, boğazımdaki yumru küçülmeye dair bir şey göstermiyor, büyüdükçe dikenli tellerle sarıyor, yutkunmama bile müsaade etmiyordu. Aldığım nefes ciğerlerime batıyordu.

Pes etmek yok İlay..


Gözlerimi indirip bu sefer daha emin baktım mezar taşına, kendime güvenim olmadan nasıl söz verebilirdim ki? "Sana söz abi, bunu sana yapanları, yardım ve yataklık edenleri bulacağım. Sana söz, intikamını en güzel şekilde alacağım." Kollarımı toprağın üzerinde birleştirip alnımı kollarımın üstüne yasladım "Ama bana biraz müsaade etmen gerekiyor, önce kabullenmem gerekiyor. Fazla uzun sürmez tamam mı?" derin derin soluklar alırken artık aldığım nefesin ciğerlerime yetmediğini hissediyordum, canım acıyordu ve bu duygu beni boğuluyormuş hissine sürüklüyordu. Doğrulup son bir kez baktım mezara, evimin kapısında kucağımdaki kanlı görüntüsü gelmişti gözümün önüne. Kalbim eziliyordu. Gözlerimi kapatıp diğer tarafa çevirdim başımı.

"Gidelim."


Gözlerimi aralayıp çıkışa ilerlerken son bir kez mezar taşında, abimin isminin üstünde gezindi parmaklarım. Onu benden alanlar...içimde kaynayan alev toplarını, kafamın içinde birbirinin kuyruğuna basmadan ahenk için dönen tilkileri görselerdi beni zahmete sokmadan kendilerini öldürürlerdi.


Pars ile mezarlıktan çıktık, arabamın önündeki siyah minibüsün arka camı açıldı. Karan Soykan ve eşi gitmemişti, memnuniyetsizce baktım sevgili babama, hiç laf dinlemezdi zaten.


"Size gitmenizi söylemiştim."


"Yalnız bırakmak istemedim." Öyle ciddiyetle söylemişti ki bunu, istemsiz bir gülüş peyda oldu yüzümde, sinirlendirmekte üstüne yoktu. Şimdi sırası değil İlay, şimdi hiç sırası değil. Gülüşümle çatıldı kaşları, komik bir şey yoktu elbet. Hareketleri fazla yapaydı.


"Takip ediyoruz." Birkaç adımla arabama ulaşmıştım, Pars süreceği için bende sağ koltuğa geçmiştim. Karan Soykan'ın makam aracı hareket edince bizde peşine takıldık. Çantamdan sigara paketini çıkarıp bir dalı dudaklarımın arasına sıkıştırdım, paketi Pars'a uzattım. "Teşekkürler." Diyerek reddedince ısrar etmedim. Sigaramın ucunu alevlendirip derin bir nefes çektim, aldığım nefesi hissedemezken sigaranın yaka yaka geçtiğini ve ciğerlerime doluşunu hissediyordum. Faydanın, bana fayda edemeyeceği hale getirmiştim kendimi.


Camı indirip dışarıya doğru verdim nefesimi, Kasım soğuğu öyle keskindi ki anında uyuşturmuştu yüzümü, yavaş yavaş bedenime sızıyordu. Gözlerimi kapatıp vücudumu esir alan soğuğu hissediyordum.


"Sırası mı bilmiyorum ama bir şey sormak istiyorum."


Gözlerimi aralayıp sigaramdan derin bir nefes daha çektim ve döndüm Pars'a, ben İstanbul'dan gidince abim Pars'ı yanımdan ayrılmaması için görevlendirmişti. Benden iki yaş büyüktü ama üniversite okumamıştı, öyle bir niyeti de yoktu. Onu ikna etmiştim, beraber eğitim almıştık. Abimin istediği koruma-patron ilişkisinden çok iki yakın arkadaş, hatta dost olmuştuk. Aynı evde yaşıyor, beraber vakit geçiriyorduk. Konu ne olursa olsun dikkatle yaklaşır, düşünmeden adım atmazdı. Birbirimizin görmediğini görür, arkamıza bakmadan, gözümüz kapalı güvenirdik. Bu nedenle onun soracağı her soru, yapacağı her yorum benim nezdimde çok değerliydi.


İçimdeki zehirli dumanı serbest bıraktım "Dinliyorum."


"Boran abinin kendi evine çıktığı konusunda, merak ediyorum da gerçekten yalan mı söyledi?" kaşlarını çatmıştı, yüz hatları o kadar gergindi ki burada mıydı yoksa farklı bir anın içinde mi bilemiyordum.


Kolumu camdan dışarıya çıkarıp hafif bir dokunuşla sigaranın külünü düşürdüm. "Ayrı eve çıktığını söylediği dönem her şeyi geride bırakıp benimle gelmesi için çok baskı yapmıştım. Yalan söylemesi muhtemel ama ihtimallere göre hareket edemem, araştıracağım."


"İlay, sen kendini toparlayana kadar araştırmayı sürdürebilirim."


"Teşekkür ederim ama kendim yapmak istiyorum."


Başını hafif çevirip göz ucuyla baktı, sorgularcasına ve beklenti dolu olan bakışlarının ne istediğini biliyordum. İstediğini ona verdim. "Beraber." diye ekledim buruk bir tebessümle "Beraber yapacağız, sadece biraz kafamı toparlamak istiyorum. Sonra beraber konuşur izleyeceğimiz yolun planını çizeriz." Memnuniyetle salladı başını, gelme, yapma deseydim de geri durmayacağını biliyordum zaten, yine de onu bu konunun dışında bırakmadığımı duymak istiyordu.


Yolun geri kalanını sessizlikle, yolu izleyerek, rüzgarın keskin soğuğunun bedenimi uyuşturmasına izin vererek geçmişti. Eve ulaştığımızda bahçenin kapıları açıldı. Soykan malikanesine gelmiştik, benden sonra başka bir eve taşındıklarını biliyordum ama böylesine büyük bir yer olacağını düşünmemiştim. Bahçesi yemyeşil, meyve ağaçları ve çiçeklerle dolu, bakımlıydı. Evin hemen yanında havuzu ve arka tarafa doğru uzunca bir yolu vardı. Ne kadar bakım yaparsa yapsın, isterse milyonlar harcasın bu evdeki kasveti ve ızdırabı susturamazdı. Çünkü Soykan laneti diye bir şey vardı. Lanetten kaçabilirdin ama lanetin ta kendisi olmasaydın bunu başarabilirdin. Sen lanetin ta kendisisin Soykan.


Bahçeye girdikten sonra arabayı park edince camımı kapatıp indim. Dönmeyi böyle hayal etmemiştim, ben dönmeyi hiç hayal etmemiştim. Yoluma bakacaktım, kendime yol çizecektim. Her şey öncekinden de beter oluyordu.


Karan Soykan ve Azra Soykan önden ilerlerken ben ve Pars'ta arkalarından yürüyorduk. Zile basmadan kapı açıldı, hoş geldiniz diyen çalışandan başka ses yoktu evde. Ölüm sessizliği esir almıştı. Eve girdikten sonra arkamdan Pars gireceği sırada Karan Soykan yine Soykan' lığını yapmıştı "Korumalar dışarıda bekliyor."


İlay sırası değil, hemde hiç sırası değil. Sadece bir uyarıydı, Pars'ın dostum olduğunu bilmiyorlardı.


Pars gerisin geri çıkacağı sırada kolundan tutup durdurdum, sorun çıkmaması için "Sorun yok İlay Hanım." Demişti ama hanım da neydi? Biz böyle anlaşmıyorduk, anlaşmayacaktık da. Saçmalama dercesine çattım kaşlarımı, "Pars benim korumam değil."


Kendimden emin tavrımla Soykan'a döndüm "Arkadaşım, korumam olsaydı da ben dışında kimseden emir almazdı." Kaşları çatmaktan birleşecek dereceye gelmişti. Ona olan öfkem öyle derin ve yıllara dayanıyordu ki en basit cümle de bile pençelerimi çıkarmaktan geri duramıyordum. Haksız olduğum için değil şu an zamanı olmadığından dizginliyordum kendimi. Onun aksine benim sevdiklerimin ölüsüne de dirisine de saygım vardı.


"İlay, haddini aşma kızım." Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım. Tamam şimdi beşe kadar sayacağım, bir, iki, üç, dört, beş, derin nefes al ve ver. Sırası değil İlay, hemde hiç sırası değil.


Gözlerimi araladım sakince, gayet sakince konuşacaktım "Gayet normal düzeyde ki ses tonuyla normal cümleler kurarak kendimi ifade ediyorum. Bana, bana ait olan herhangi bir şeye, sevdiklerime karışma." Baba... mideme kramplar girmeye başlamıştı. Birbirimize nefretle bakmaya devam ediyorduk, ne o çekiyordu gözlerini ne ben. Aramızdaki etkileşim öyle derindi ki birbirimize nefret aktarımı yapıyorduk sanki. Aktarım yapıldıkça büyüyor, içten içe saldırıyorduk birbirimize.


Arzu Soykan gerginliğin daha fazla artmaması için eşinin koluna girip sakinleştirmeye çalıştı "Hepimiz zor günler geçirdik, dinlenelim, kafamızı toparlayalım. Böyle bir yere varamayız." bir yere varmak istediğimizi sanmıyordum.


Pars yanıma gelerek koluma dokundu hafifçe, başımı çevirip kaldırdım "Buna gerek yoktu İlay, aramızda ki ne kadar arkadaşlığa sürüklense de ben senin koruman olarak işe alındım."


"Bu dostum olduğunu, bu eve herhangi bir arkadaşım geldiğinde nasıl ağırlanacaksa öyle ağırlanabileceğin gerçeğini değiştirmiyor. Konu tartışmaya kapalı." Her ne kadar dost olsak da korumam olarak işe alındığının farkındaydım, o da farkındaydı ve bu vereceğimiz kararlarda hiyerarşiye uymamızı sağlıyordu. Her zaman o fikir sunar, yorumda bulunur, ben ise son sözü söyleyen olurdum. Bunun dışında bir farklılığa gerek yoktu çünkü o benim dostumdu. Beni, canını hiçe sayacak kadar koruduğuna şahit olmuştum, görevini gayet iyi yerine getiriyordu, korkunç bir şekilde iyiydi.


Artık itiraz edemediği için beraber salona ilerledik. "Anne, baba!" evin içinde yankılanan, neşeli küçük bir kız sesiydi. Merdiven altından koşarak geliyordu, Azra ve Karan Soykan'ın bacaklarına sarılması beklemediğim bir hamleydi. Çocukları olduğunu bilmiyordum, abim bana evdeki gelişmelerden hiç bahsetmemişti, geçmişi geride bırakabilmem için öğrenmem gerekmiyormuş.


"Sizi çok ösledim, neyelerdeydinis?" sarıya çalan saçları beline uzanıyordu, fındık kadar burnu, eşek gözlü diye tabir edilen büyüklükte ela gözlere sahipti. Yanakları koşturmaktan olsa gerek kıpkırmızıydı. Üstünde pembe, etekleri tütü bir elbise vardı. Tahminlerimde yanılmıyorsam dört-beş yaşlarında olmalıydı.


Kucağına alıp sarıldı ve öptü Azra Soykan, "İşimiz vardı güzelim," yaklaşıp beni işaret ederek gösterdi kızına "Bak İlay ablan, artık bizimle yaşayacak Balca'cığım." Bunu nereden çıkardığına dair fikrim yoktu, sadece kendimi toparlayana kadar abimin odasında kalacaktım. İtiraz edeceğim sırada Balca'nın bana bakarken ela gözlerinin neşeyle parladığını fark ettim, gülümsemesi kocaman olmuştu, heyecanla el çırptı "Oyun arkadaşı olalım mı? Benim adım Balca, bal gibi tatlı demekmiş. Annem hep çok tatlı olduğumu söyler. Sende çok güselsin, saçların ne kadar güsel." Heyecanlı ve her kelimeden sonra nefes alarak konuştuğu için koşmasa da olduğu yerde yoruluyordu. Başını omzuna eğerek tatlı bir gülümsemeyle "Oyun oynayalım mı?" demişti tekrardan, yalnız büyüyor olmalıydı. Çocuklar ne kadar oynarsa oynasın doymazlardı, bilirdim ama onun ki daha çok yalnızlık gibi duruyordu.


Karşımdaki küçük bir çocuktan fazlasıydı, üvey kardeşimdi öyle mi? Bir kardeşimi kaybetmişken yeni birinin haneme eklenmesi beklediğim bir gelişme değildi. Gülümsemek istedim ama şu anda bu tepki bile benden çok uzaktı. O çocuktu, hiçbir suçu yoktu ama bir zamanlar bende çocuktum, onun gibi masum. Zaten başım ağrıdan çatlamak üzereydi, yeni bir skandal çıkarmasalar olmuyor muydu?


Tepkisiz kalarak farklı bir odadan çıkan çalışana döndüm "Abimin odası nerede?"


"Üçüncü kat, ikinci oda efendim."


"Teşekkürler." Merdivenlere doğru bir adım atmıştım ki her zamanki otoriterliğini koruyan sesiyle Karan Soykan adımlarımı yere mıhlamıştı "En azından bir selam ver, Balca senin kardeşin." O kadar yersiz konuşuyordu ki beni çıldırtıyordu. Dönüp bakmadım, yüzüne bakılmayı bile hak etmiyordu.


"Benim tek bir kardeşim vardı, onu da bugün toprağa verdim." Şu cümleyi bana kurdurtmasa olmuyor mu? Artık sussa mesela, bende abimin odasına gidip gönlümce baksam eşyalarına, ağlasam biraz. Ciddiyetimi bozmadan devam ettim, gayet net konuşuyordum aslında, anlaması gerekiyordu artık. "Başka da kardeşim yok," başımı çevirip Balca'ya baktım göz ucuyla, dudaklarını büzmüş üzgünce izliyordu beni. Bıkkınca bir nefes verip önüme döndüm " Artık odaya çıkmak istiyorum, rahatsız etmeyin."


Hızlı adımlarla merdivenleri çıkıp ikinci kata ulaştım "İlay." Susmuyorlar ya, susmuyorlar gerçekten! Bu kadının bana söyleyecek neyi olabilir? "Ne var Azra Soykan?" dedim aşağıya doğru sinirle, "Birinci odayı senin için hazırlamıştı, her şeyi kendisi seçti." İdrak yollarım tıkandı bir süre, kendisi seçerek bana oda hazırlamıştı. Beni özgür kılmıştı ama burada yaşatmaya mı çalışmıştı yoksa geri geleceğimden emin miydi?


Korkuluğu tutan ellerim titredi, ezilmekten ne yürek ne enerjim kalmıştı. Hissettiklerim o kadar ağırdı ki bedenim beni taşımayı reddediyor gibi bacaklarımdaki gücü çekiyordu. Ruhum ağrıyordu artık. Bana oda hazırlamıştı, içindeki her şeyi kendi seçmişti.


Pars bir kolunu belime sarıp destek olarak düşme riskimi sıfıra indirdi "İlay, titriyorsun. Derin nefes al, nefesine odaklan." Yapamıyordum, kahretsin! Boğulacak gibi hissediyordum. Elimi gerdanıma koyup boğazıma doğru ovalamaya başladım, "Ne..nefes almak.."istiyorum.


Sakin ama çevik hareketlerle merdivene oturttu beni. Karşıma geçip dizlerinin üstüne çökerek gözlerini gözlerimle birleştirdi "Benimle birlikte nefes al." Nefes alınca alıyor, verince veriyordum. Hafif baş dönmeleri ve el uyuşmaları yaşasam da sonunda nefes aldığımı hissetmeye başlamıştım. Ellerim uyuştuğu için bileklerimi ovarak yardımcı olmaya devam etti.


Evet sakinim, daha iyiydim. "Ne oluyor bana? Panik atak mı bu?" Bileklerimi ovmaya devam ederken fazla özenli ve dikkatliydi "Üst üste gelen çok fazla olay var, daha da önemlisi." Gözlerini bileklerimden gözlerime çıkardı "Susuyorsun. Susmak huyun değildir, sustuğun için vücudun tepkime gösteriyor olabilir. Yine de doktora gidip kesin bilgi almakta fayda var."


Başımı iki yana sallayarak reddettim bu önerisini, doktorluk sıkıntım olduğunu düşünmüyordum "Yukarıya çıkalım." Onaylayarak ayağa kalktı, bende kalkarak kalan yolumu tamamladım. Pars'ta bir adım arkamdan geliyordu.


Odanın önüne gelince kapının kulbunu tutup düşünmeden açtım, az önceki gibi olmak istemiyordum. Düşünmek istemiyordum. Düşüncelerime aykırı şekilde kapıyı açınca burnuma çalınan abimin kokusu yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Derin bir nefes çekerek girmiştim odaya. Griyi çok severdi, yatağından dolabına kadar her şey gri ve kahve tonlarından oluşuyordu. Dolabı tavana kadar uzundu, kapakları camdandı. Yatağı griydi, örtüleri ise koyu kahve. Çalışma masası vardı, üstünde oyuncu bilgisayarı vardı. Oyunlara sardığını söylemişti. Balkonu vardı, halı sermiş bir de puf koltuk koymuştu. Yanında da küçük bir sehpa ve üstünde bir kitap. Kitabın arasına gelişigüzel koyduğu ayraç ilişmişti gözüme, devamını okurum düşüncesiyle koyduğu bir ayraçtı. Devamı asla okunmayacak bir kitabın arasına devamını okuyacağım umuduyla kaldığı yeri kaybetmemek için koyulan bir ayraç. İnsanlığın özetiydi.


Arkamı dönüp yatağa ilerledim, daha fazla ayakta duracak mecalim kalmamıştı. Vücudum isyan ederek uyuşturuyordu bedenimi, başım ağrıdan çatlıyordu. Yutkunmaya bile takatim yoktu, boğazım öyle kurumuştu ki acıyordu. Belki de kendimi kasmaktan acıyordu, bu da bir seçenekti tabi.


Yatağa çıkıp cenin pozisyonunda yattım, anne karnında cenin pozisyonunda durduğumuz için böyle anlarda iyi gelirmiş. Kendimi anne karnına ışınlamak istediğim doğruydu, bana şu an hiçbir şeyin iyi gelmeyeceği ise aşikardı.


Gözlerim Pars'taydı, kapının yanında duruyor, etrafı inceliyordu.


"Eski evimiz hakkında bilgi bulabildin mi?" ellerini arkasında birleştirmiş şekilde dik duruşuyla salladı başını "Ev yaklaşık bir ay önce tutulmuş, iki hafta önce de taşınmış. İsmi Sungur Tuna Kurtel, mesleği boksör. Evi eşyalarıyla birlikte almış, ne değiştirdi ne değiştirmedi bilmiyorum ama bahçe kapısından içeriye baktığımda anlattığın koltuk takımları duruyordu. Duvardaki tabloların bile yeri değişmemişti."


Bu şehirden gitmeden önce ailemle yaşadığım evi almak gibi planlarım vardı, Karan Soykan o evi hiç edip evlendikten sonra satmış olabilirdi ama benim o evde çocukluğum, annem, abim vardı. Her şeye rağmen güzel anılarım vardı. Karşımdaki boş duvara bakarak dikkatle düşünmeye çalıştım "Yeni taşınması kötü olmuş, çıkmak istemeyecektir."


"Ödediği paranın iki katını teklif etsek."


"Edeceğiz artık, yapacağız bir şeyler." Derin bir nefes alıp verirken sırt üstü dönüp tavana çevirdim gözlerimi bu sefer. "Ben biraz dinlenmek istiyorum, çalışanlara söyleyeyim sana da oda hazırlasınlar." Kalkacağım sırada elini kaldırıp durmamı ifade etti "Sen yat, ben iner söylerim."


Şüpheyle kıstım gözlerimi "Söyle Pars."


Kapıyı açıp çıkmadan önce göz ucuyla baktı "Emredersin patron." en nefret ettiğim tabir olduğunu bildiği halde gıcıklık yapıyordu "Pars!" hiç tepkisizce önüne dönüp bir adım atmıştı ki duraksadı. Ne olduğunu soracaktım fakat işittiğim sesli nefes alış verişi ve mırıldanmalarından kim olduğunu anlamıştım. "Meyaba büyük abi." Demek Pars'a çoktan isim bulmuştu.


Pars tekrardan bana dönüp gözleriyle kapıyı işaret etmişti, bu 'İçeriye alayım mı yoksa göndereyim mi?' demekti. Kaşlarımı kaldırıp indirerek istemediğimi belirttim. Onaylar anlamda göz kapaklarını indirip kaldırdıktan sonra önüne dönüp dışarıya çıktı. Kapıyı kapatmıştı, artık sadece seslerini duyuyordum.


"Merhaba küçükhanım, üçüncü kata kadar kendin mi çıktın?" her zamanki tokluk yoktu sesinde, çocukla konuştuğu için daha sevecen çıkıyordu ağzından cümleler. Çocuklarla hep iyi anlaşmıştır zaten.


"Yoyuldum ama kuyabiye saatisi olduğu için İlay ablaya kuyabiye getirdim." Sesi o kadar neşeli çıkıyordu ki aşağıdaki tavrım için vicdanımın sızladığını hissettim. Yine de kapımı açmaya yetmemişti. Vicdan azabı, keşkelerimi silecek kadar büyük değildi.

Duraksadı ama çok uzun sürmedi "Sana da getiydim." Az öncekine göre daha sakin çıkmıştı, tek bana getirdiğini söyleyerek Pars'ı üzdüğünü düşünmüştü belki de. Çocuk saflığı...


"Çok teşekkür ederim Balca, çok incesin."


"İnce miyim?" meraklıydı sesi "bak benim göbekim var." Güldüğünü işittim Pars'ın, bu söylediği beni de güldürmüştü istemsizce. "Yani naziksin demek istedim, kurabiyeni bizimle paylaştığın için teşekkür ederim."


"He" dedi uzatarak "Yica ederim, İlay abla yerede?" gözümden düşen bir damla ile irkildim, silmekle uğraşmadım. Nereden nereye geldiğimi düşünüyordum bu noktada. Hayalimdeki benden çok uzaktı. Eskiden küçük bir kardeşimin olma düşüncesi heyecan verirdi. Şimdi ise her şeyden olduğu gibi bundan da çok uzaktım.


"İlay ablan çok yorulmuş, ben bu tabağı alayım. Yatağının kenarına koyayım, kalkınca yesin olur mu?"


"Olur!" bütün katı inletmişti heyecanlı bağırışı, kapı aralanınca gözlerimi kapattım hemen. Peşinden Balca girerse benimle konuşsun istemiyordum. Aralanan kapının ardından yaklaşan adım seslerini işittim. Bu Pars'a aitti, bir ses daha vardı ki paytak yürüdüğü belli olan adım sesleri, Balca'ya ait olduğu anlaşılıyordu. Yatağın yanında komodine koyulan tabağın sesini işittim, yatak örtüsüne dokunan elleri de.


"Çok mu yoyulmuş?" üzüntüsünü gizlemeden doğrudan soruyor, duygularını gizlemeden konuşuyordu. Çocuk saflığı çok güzeldi. Yaklaşan bir gölge olduğunu fark edince hareketsiz kalmak için kasmıştım kendimi, Pars hemen bu çocuğu alıp gitmeliydi. Parmak ucuyla yanağıma dokunulduğunu hissedince nefesimi tutmuştum, bedenim buz kesmişti anında.


Dokunduğu yerde hissettiğim ıslaklık gözyaşım olmalıydı. "Ağlamış." Ağlayacak gibiydi, sesi titremişti bunu söylerken. İçim titredi.


"Çok yorulmuş ya ondan. Kurabiyeleri buraya bıraktım sürpriz olsun, kalkınca çok sevinsin."


Uzaklaşınca tuttuğum nefesimi bıraktım rahatlıkla, Ellerini birbirine vurmuştu, gözlerimi çok hafif araladığımda olduğu yerde mutlulukla zıpladığını gördüm "Mutlu olur dimi? Üzgündü."


"Olur tabi, kurabiyeyi de çok sever zaten." Heyecanla zıplamaya devam ederken Pars'ın uzattığı elini tutup beraberce çıkmışlardı odadan. Anında gözlerimi açıp oturdum, derin nefesler alıp verirken uyuşan ellerimi ovalıyordum. Bedenim sürekli böyle tepki gösterecekse işimiz vardı.


Yüzümü sıvazlayıp bekledim bir süre, etrafa boş bakışlar atıp duygu yükümü azaltmaya çalışıyordum, ne kadar başarılı olabilirsem. Tekrardan yatıp cenin pozisyonu almıştım, kadrajıma komodin ve üstündeki tabak girmişti. Oyuncak tabağın üstünde sekiz tane pembe hamurdan yapılmış kurabiye vardı, üstünde kahverengi hamurdan damla çikolatası bile vardı. Bir tanesini alıp yakından inceledim, abime de veriyor muydu acaba bunlardan? İyi anlaşıyorlar mıydı?


İçimde beliren kıskançlık hızla büyüdü, Balca onu her gün bu evde görürken ben yoktum. Öz kardeşi olarak abimi en son kanlar içinde görmüştüm, ölmeden önce bana gelmişti. Balca ile neler yapmışlardı, ona da kurabiyelerinin fevkalade olduğunu söylemiş miydi? Kurabiyeyi göğsüme bastırıp gözlerimi kapattım, ağlamak istemiyordum artık.


🌕🌕🌕


"Bak sana özel kurabiye yaptım abi, nasıl olmuş?" Ödevlerinden başını kaldırıp kardeşinin getirdiği kurabiyelere baktı Boran, her zamanki gibi farklı şekiller yapmaya çalışan İlay'ın değişik şekillerdeki kurabiyelerine bakıp gülümsedi, bir tanesini alıp yiyormuş gibi yaparak beğendiğine dair mırıltılar çıkardı.


"Fevkalade olmuş." Yeni öğrenmişti bu kelimeyi Boran, söylenişi farklı geldiği için aklında kalmış olmalıydı.


İlay'da daha önce duymadığı bu kelime karşısında tepki vermemişti, merakla dudak büzmüştü. "Bu ne demek ki? Herkes güzel veya çok güzel diyor."

Kardeşinin dudak büzen meraklı haline güldü Boran "O kadar güzel olmuş ki senden başka kimse bu kadar güzel yapamaz demek."


"Yani en büyük güzel demek."

Tabi böyle de tabir edilebilirdi. "Evet. En büyük güzel demek." Bir kurabiye daha aldı "Peki bana özel yaptığın bu kurabiyelerin adı var mı?"


Başını hayır anlamında sallayıp düşünmeye başladı İlay, "İsmi mi olmalı?"


"E yani, bana özel olduğunu nereden anlayacağız?"


Mantıklı gelmişti bu İlay'a uzunca bir süre ne koyulabileceğini düşündü. Boran'ın ise çoktan aklında bir fikir vardı. "Boril olabilir."


Kaşları çatıldı İlay'ın, anlamsız gelmişti isim."O ne be?"


"İsimlerimizin birleşimi, Boran'ın boruyla, İlay'ın ili."


Triple kollarını bağlamıştı İlay, 'hıh' demeyi de eksik etmemişti. "Neden ki önce senin adın?"


"Ya kızım, ne fark eder? Tamam o zaman İlbor olsun." Bir kurabiyelerine baktı İlay, bir de İlbor ismini düşündü, gayet güzel olmuştu. "İlbor güzel, hem boril gorile benziyor ki." Dakikalarca kahkaha atarak gülmüşlerdi bu benzetmeye, sonra ise İlay abisine sarılıp hamurdan başka yemekler yapmaya gitmişti.


🌕🌕🌕



Güneş'in ilk ışıklarında yorgun bedenimi yataktan kaldırmaya zorlamıştım. Sabaha kadar gördüğüm kabuslarla kesik kesik uyusam da ayağa kalkmama yeterdi artardı da. Saat sabahın altısıydı ve ben zaman her şeyin ilacı denilen cümlenin benim çektiğim acı yanında bir hiç olduğuyla yüzleşerek uyandım bugün.


Yüzleşeceğim tek olay bu değildi, kendimi toparlamalıydım. Hareketsiz kalırsam acı üzerime devrilir, sadece bedenimi değil ruhumu da ezerdi. Ruhu ezilen birinin kendisine bile faydası olmazdı ama ben dün abime söz vermiştim.


Kalkıp odasındaki duşa girdim, onun şampuanıyla banyo yaptım, onun dolabındaki havlularla kurulandım, onun tarağıyla taradım saçlarımı. Onun dolabındaki eşofman takımlarını geçirdim üstüme. Üstümde abimden izler taşımanın bir nebze de olsa nefes aldırdığını hissediyordum. Aynanın karşısına geçip kendimi inceledim baştan aşağı. Islak, siyah saçlarım göğüs hizamdaydı. En son omuz hizamda kesmiştim. Zaman ne kadar hızlı geçiyordu ki bu kadar uzamışlardı, farkında bile değildim. Yüzümün rengi solmuş, göz altlarımın morluğu belirginleşmişti. Gözlerim ağlamaktan mı uykusuzluktan mı bilemiyordum kırmızıydı. Dudaklarım kurumuş ve çatlamıştı. Tırnaklarımdaki ojeler soyulmuştu.


Her ne yapacaksam önce kendimden başlamalıydım. Ama önce Pars'ı bulmalıydım, yapacaklarımızı konuşmalı, sonra harekete geçmeliydim. Odadan çıkıp ikinci kata indim, odalara rastgele girerek bulmak istemediğimden çalışanlara hangi odada kaldığını sormak istedim. Hiçbir katta çalışan yoktu, giriş kata inmeme birkaç merdiven kalmıştı, Balca'nın neşeli sesini işitince duraksamıştım. "Bende istiyoyum ondan." dün elimde kurabiyesiyle uyumuştum. İlk kabus görüp irkilerek kalktığımda elimde sıkmaktan şeklinin bozulduğunu, damla çikolata olarak yaptığı hamurlarında yatağa dağıldığını görmüştüm. Toparlayıp tabağa koyduktan sonra geri yatmıştım. Şimdi bana kurabiyelerin nasıl olduğunu soracaktı, onunla konuşmak istemiyordum.


Bu sırada mutfaktan elinde tabaklarla çıkan çalışanla göz göze gelmiştik, fırsatı kaçırmadan elimle gelmesini işaret etmiştim. Başını sallayıp gelerek tam önümde durdu, sesli konuşmaması için işaret parmağımı dudağımın üstüne koyarak sessiz olmasını işaret ettim. Bakışları anlamsızca neden olduğunu sorgulasa da onaylayarak sessizliğini korumuştu.


"Pars hangi odada kalıyor?" kim olduğunu hatırlamaya çalıştığını anlayınca açıkladım "Dün benimle gelen arkadaşım, hangi odada kalıyor." Ağzını aralayıp başını sallarken hatırladığını belirten bir "He" fısıltısı dökülmüştü dudaklarından. "Pars Bey odada kalmıyor ki."


Duymayı beklediğim cümle bu değildi, sinirle çatıldı kaşlarım, gerilmiştim. Aklımda Karan Soykan'ın Pars'ın odada kalmasına izin vermediği ve kapı dışarı ettiği sürüyle senaryo canlanmıştı. Umarım böyle olmamıştır. Başımı hafifçe yan çevirip anlamadım dercesine salladım başımı, karşımdaki kadın tepkim karşısında gergince yutkunmuştu. "Kendisi bizden oda talebinde bulunmadı, direk çıktı evden." Onların suçu olmadığını pek tabi biliyordum ama içimdeki öfke suçlu suçsuz herkese saldırmam için aklımı ele geçiriyordu sanki.


Bir şey demeden giriş kat ile aramda kalan birkaç merdiveni de inerek evin kapısına ilerledim. Arkamdan "Aa İlay abla kalkmış!" sesini işitsem de durmadım, evden çıkıp gördüğüm ilk adamın karşısında durdum "Pars nerede?" park halindeki arabamı işaret etti "Arabanızda İlay Hanım, uyuyor."


Aferin ona, böyle yapsın aferin. Havada keskin bir soğuk vardı, dışarıya adım attığım gibi tenime iğneler batıyordu sanki soğuktan fakat yine de sinirle arabaya ilerleyip sürücü kapısının önüne geçtim. Koltuğunu geriye yatırmış, kollarını göğsünde bağlamış uyuyordu. Üstünde dün ki kıyafetler vardı ve rahatsız olduğu her halinden belliydi. Sertçe bir kere tıklattım camı, ikinciye gerek kalmadan hızla kalkıp vitesin arkasına koyduğu silahına doğrulmuş, kim olduğuma bakmadan bana doğrultmuştu.


Göz göze geldiğimizde namlunun ucunda ki ben değilmişim gibi rahatça ama bir o kadar sinirle gülümsüyor, el sallıyordum. Afyonu yeni patlamış olacak ki yeni yeni ayılıyor, kim olduğumu fark ediyordu. Rahatça nefes verip silahı indirdi, alnını ovalayıp ayılmaya çalışırken göz ucuyla suçlu çocuklar gibi bana bakıyordu. Hatasının farkındaydı.


Kapıyı açtım beklemeden, ayaklarını dışarıya çıkardı ama kalkmadı. Benden gelecek olan azarı dinlemek için pozisyon seçiyordu sadece. "Neden buradasın Pars, ben sana dün oda hazırlatayım dedim mi demedim mi?"


"Dedin."


"Ben söylerim dediğinde üstüne basa basa söyle ama dedim mi demedim mi?"


"Dedin."


"O zaman derdin neydi de burada yattın? Karan Soykan mı bir şey dedi? Evde kalamazsın git dışarıda mı yat dedi?"


"Hayır." Dedi anında, yanlış anlaşılmaya mahal vermek istemeyerek "Sorun çıksın istemedim-"


"Ya sorunun kendisi o adam zaten Pars, baksana halime daha ne sorun çıkabilir?" sinirden içim kaynıyordu "Dün eve girdiğimiz gibi ben o adama karşı senin için kafa tutmuşken, eve ilk geldiğim an senin için tepki göstermişken sen onun dediğini yaparak benim sözümü nasıl değersizleştirdiğini, kendini ve beni nasıl değersizleştirdiğinin farkında değil misin?"


Duraksadı bir süre, gözleri düşünce yüküyle yerde geziniyordu. Düşünmesi için fırsat verdim, bundan sonra vereceği cevap önemliydi. Kollarımı göğsümde bağlayarak yükümü bir ayağama verip diğer ayağımın ucunu ritimle yere vurmaya başladım.


Gözlerini yerden yüzüme çıkardı, arabadan inip ayağa kalmıştı, ıslak saçlarımda gezindi gözleri "Düşünemedim, kusura bakma. Bir daha böyle bir şey olmayacak, bizi değersizleştirecek bir şey yapmamaya çalışacağım. Hadi içeriye geçelim, üşüteceksin." Üşütme kısmı umrumda değildi. Elimi omzuna koyup dostane şekilde sıktım "Lütfen. Bu önemli, ikimiz açısından da çok önemli. Buraya öylesine gelmedik." Başını sallayarak onayladığında artık daha iyiydim, Pars benim için önemliydi. Kendisini bu insanlara karşı ne suçlu ne de mahcup hissetmemeliydi.


"Hadi içeriye geçelim." Arabayı kilitleyip benimle içeriye gelmişti. Yukarıya çıkmadan önce görüş açıma giren ilk şey kahvaltı masası olmuştu, evde küçük çocuk vardı. Bu kahvaltı masası her halükarda kurulmalıydı ama Balca sofradan çoktan kalkmıştı, masanın başında oturan adamın hala burada ne işi vardı? O da benim gibi intikam ateşiyle yanarken içine su serpiştirip dizginlemeye mi çalışıyordu yoksa umrunda değil miydi? Oğlunu kaybettin be adam, hiç gözyaşı döktün mü? Azra'nın bile morali daha bozuktu, üzülmese de yas sürecine ayak uyduruyor gibi gözüküyordu. Kahve saçları dağınık, gözleri şişmiş, dişlemekten dudakları soyulmuştu. Uykusuz olduğu da her halinden belliydi. Karan Soykan'ın ise sırtı dönüktü, yüzünü görmek istemiyordum zaten.


"Kahvaltı yapmıyor musun?" tok sesi beni geçmişe götürürken andan kopmamak için tırnaklarımı avuç içime batırdım. Kontrolü ele aldım.


"Sizin aksinize keyif yaparak kahvaltı edecek bir durum içinde değiliz."


"Keyif içinde olduğumu nereden çıkardın İlay?" Ne dememi bekliyordu, ben ağzıma tek bir lokma süremezken onun oturup iştahla kahvaltı etmesini nasıl yorumlayabilirdim? Ayrıca onun kahvaltı yapmasından daha önemli bir konumuz vardı, isterse sefa çekebilirdi, umrumda olmazdı ama bana sorularımın cevabını vermeliydi.

"Konuşmamız lazım."


Başını sallayıp bunu dememi bekliyormuş gibi ayağa kalktı. Yüzleşme işini daha fazla geciktirmenin bir manası olmadığının o da farkında olmalıydı. Bizden tarafa döndü ama bana değil de Pars'a bakıyordu, gözlerini çekti, sinirle iç çekip merdivenlere yöneldi. "Çalışma odamda konuşalım."


Arkasından Pars ile beraber üst kata çıkmıştık, birinci katta üçüncü odanın önüne gelince Karan içeriye girmişti, arkasından girmeden önce Pars'a döndüm "Abimin odasında duş alıp dolaptaki kıyafetlerden giyinebilirsin." Şöyle bir süzdüm onu "Bedenleriniz yakın gibi."


Gözleri çalışma odası ile benim aramda mekik dokudu, en son "Baş başa konuşmak istediğine emin misin?" demişti, sesi gerginlikten boğuk çıkmıştı. Karan Soykan'ın karanlığı herkese önce ürpertici gelirdi, bir zaman sonra alışıyordunuz.


"Sorun yok, baş edebilirim."


Cevabımdan hiç hoşnut olmadı, bir adım daha yaklaşarak saçmalama der gibi tonla sitem etti "Etmene gerek yok, bunun için yanındayım."


"Dışarıda işimiz var, bunun için de odaya gidip hazırlanmalısın. Baş edebilirim gerçekten."


Hala daha itiraz edeceğini anlayınca gözlerimi kısarak baktım yüzüne, sözümün üstüne söz söylememeliydi. Her ne kadar inkar etsem de Karan Soykan benim babamdı, onunla elbette baş edebilirdim.


Alması gereken mesajı almıştı "Pekala." Arkasını dönüp merdivenlere yönelince bende vakit kaybetmeden çalışma odasına girip kapıyı kapatmıştım.


Şeytanın inine girmiş gibi hissetmiştim, küçükken fark edemediğim ama şu an küçüklüğümü anımsatan bu atmosfer aslında ne kadar boğulduğumu ama sürekli içinde olduğum için fark edemediğimi gösteriyordu. Soykan laneti bu odayı esir almış gibiydi, çektiğim soluk bile zehir hissi veriyordu. Karan Soykan'ın iniydi, ne beklenirdi?


Oda büyüktü, duvarlar griydi. Karşımda büyük bir cam, camın önünde masası ve koltuğu vardı, masanın önünde de tek kişilik karşılıklı iki deri koltuk ve arasında minik bir sehpa. Sağ tarafta duvar boyunca tavana uzanan bir dolap vardı. Sağımda, kapının hemen yanında üç kişilik deri bir koltuğu vardı. Odayı incelemeyi bırakıp önüme baktım, masanın üstünde birkaç dosya ve bilgisayarını kenara koymuş, ellerini masanın üstünde birleştirmiş oturmamı bekliyordu.


Masanın önünde ki tekli deri koltuklardan birine oturdum rahatça, odadaki kasvet babayla kızının oturup karşılıklı konuşması değil de iki düşmanın savaşı gibi hissettiriyordu. "Seni dinliyorum."


Direk konuya girdim "Abimin ölüm nedeni kalp krizi denildi." Bu zaten bildiği bir şeydi, "Biliyorum." Dedi düz bir sesle, kendimden emin duruşumla oturduğum yerde dikleştim, gözlerimi gözlerinden çekmeden emin oluşumu belli ettim "Ama değil." bu kalp krizi değildi, o emin değildi ama ben emindim. Gerekçelerşm vardı.


"Araştırıyorum." Demişti, bu kadar rahat konuşması beni deli ediyordu. Sinirle gülmekten alıkoyamadım kendimi "Emin misin?" Gördüğüm kadarıyla evdeydi.


Kaşları çatıldı anında, gözleri bir celladın gözlerini andırıyordu adeta. Kızı olmasaydım belki de ilk hatamda öldürürdü beni, teşebbüs etmediği şey miydi? "İlay, bana karşı duyduğun bu yersiz nefret gözünü kör etmiş olmalı."


Yersiz nefret? Şaka yapıyor olmalı.


Histerik bir kahkaha attım, benimle dalga mı geçiyordu? "Yersiz nefret ha?" demiştim kahkahamın arasında zorlukla.


Beni öldürmek istiyor. Beni gerçekten sinirden öldürmek istiyor. Gözlerinde harlanan ateşte beni yakmak istiyor.


Kahkaham yerini tebessüme bıraktı, arkama yaslanıp öyle mi dercesine hayretle ve alayla bakıyordum karşımdaki adama. Burnu, Everest dağına çıkmasına ramak kalmış kadar havadaydı. Yere düşse kibirden eğilip almazdı. Kendine de o kadar güvenirdi ki asıl kibirden gözü kör olan o olmalıydı. "Benim duyduğum nefret çok yersiz ve sen o kadar temizsin ki sırf iyiliğimiz için anneme şiddet uyguladın, sırf iyiliğimiz için bize şiddet uyguladın. Sırf iyiliğimiz için bir kere bile başımızı okşamadın, sevmedin, aldattın, dinlemedin." Hayalimde bunları yüzüne haykırmak vardı ama hayır, aksine o kadar sakin ama nefret dolu söylüyordum ki bağırsam bu kadar içten olmazdı. Hızlı duygu değişimlerim bile içimdeki öfkenin tahmin edilemeyecek boyuttan büyük olmasıydı ve o, ona saf nefret duyduğuma artık emindi.


"Sizi sevmediğimi de nereden çıkarıyorsun?" Bu ikinci olmuştu, cevap vermek yerine soruyla karşılık vererek zaman kazanmaya çalışıyordu. Kanmayacaktım. "Annemi sen öldürdün." Öylesine hiddetle söylemiştim ki bunu, içimde bir yerlerde söndüremeyeceğim büyüklükte bir yangının olduğunu hissetmiştim "Annemden o kadar nefret ediyordun ki onu öldürdün."


Elini öfkeyle masaya vurdu, masa titremişti ama beni titretememişti. "Onu ben öldürmedim!"


"Yeter!" bende onun gibi ellerimi masaya vurup ayağa kalktım, avuçlarımı masaya bastırmaya devam ederek üstten bakışlarımla karşısında dikiliyordum, meydan okuyan bakışlarım ve tehditvari sesim ortama çok iyi uyum sağlıyor, tam olarak yapmak istediğim gibi işliyordu.


"Annemi öldüren kurşun kimin silahından çıktı, buldun mu?" avına odaklanan yırtıcı bir hayvan gibi gözlerini çekmiyordu, bana da mı zarar verecekti?


Sessizliği sinirle güldürmüştü "Sen saçma sapan işlere bulaştığın için öldü annem. Gelebildin mi bari bir yerlere? Mafya mı oldun? Konuştuğun gizli telefonlar, gittiğin gizli adresler falan, annemi feda ettiğin şey saçma bir mafyacılık oyunu için mi?" sağ elimi öfkeyle tekrardan masaya vurup bağırdım "OLDUN MU MAFYA, KARAN SOYKAN? Annemi feda etmene değdi mi bari? Aileni koruyamayacaksan bulaşmayacaksın böyle işlere." Bu sefer benim öfkeme nazaran o sakindi ama sadece bedeni. Gözlerinden kafasındakileri az çok anlıyordum. Önceden bakınca göremezdim ama artık öğrenmiştim onu okumayı.


"Bağırma İlay, sinirleniyorum. Hiç bir şey bilmiyorsun, kafanda saçma senaryolar kurup gerçekmiş gibi hesap soruyorsun."


"Anlat, dinliyorum." Kalktığım koltuğa geri oturup bacak bacak üstüne attım, gerçekten sessizlikle dinlemekti niyetim fakat onun niyeti anlatmak değildi. Anlatmayacağını belli eden sesli ve bıkkın nefes verişiyle ayağa kalktı "Beş yıl önce nasıl gittiysen yine öyle git İlay, ben hep buradayım ve olmaya devam edeceğim. Her şey pek tabi kontrolüm altında. Asıl sen kendi kendine mafyacılık oynamayı bırak, sinirlerimi bozuyorsun."


Başımı ağır ağır sallayarak ayağa kalktım, onaylamıyordum, anlamaya çalışıyordum "Sinirleniyorsun demek, bende kafamda kuruyorum öyle mi?" Kaynayan kanım elimden bir kaza çıkmaya zorluyordu fakat aksine dişlerimi göstere göstere sinirle gülüyordum. "Gitmeyeceğim."


Gerginlikle kasılan bedenini görmek daha da büyüttü gülüşümü, benden çekiniyordu, belki de korkuyordu. Hangisi olduğu hiç fark etmezdi, ona rahatsızlık vermek başlı başına zevkti.

"Sınırlarımı zorluyorsun."


Bir kaç koca adımla yaklaştım, tam dibinde durarak başımı kaldırdım, meydan okuyan gözlerimi gözlerine diktim "Senin sınırların zorlanıyor Karan Soykan ama benim sınırlarım çoktan parçalandı."


Şu saniyede onunda sınırları ben tarafından aşılmış olmalı ki alanımı aşarak kolumu kavradı sıkıca, dişlerini sıkarak tehditvari şekilde yaklaştı yüzüme "Yanlış sularda yüzüyorsun kızım, abinin uğruna savaştığı şeyi yok ederek burada kalamazsın. Hemen kemiklerini mi sızlatmak istiyorsun?"


Beni vicdanımdan vurarak yerlebir etmeye çalışıyordu fakat kurduğu cümlelerin şüphelerimi güçlendirdiğinden bihaberdi.


Annemin vefatından önce gizli telefon görüşmelerine şahit olmuştum, bu öyle dikkatimi çekmişti ki annemi aldattığını düşünmüştüm. En ufak olayda kıskançlık yapan anneme eziyet çektiren, konuşturmayan, ağzını açtığında tekrar tekrar anneme hayatını zindan eden canavarın, Karan Soykan'ın annemi aldatması bizim için ödül gibi gelmişti o zaman. Aldattığını ispat edersem ondan kurtulur kendi hayatımıza bakardık.


Bir gece ansızın evden çıkarken onu takip etmiştim, bir kadınla değilde silahlı adamlarla buluşması benim için beklenmedikti. Her şeyiyle canavar olan adamın silahlı adamlarla takılan ve silah taşıyan bir camavar olması kanımı dondurmuştu.


Ne bize canı sıkılınca da cezasını anneme kesen canavara ne anneme ne de abime o geceden bahsedememiştim. Görmemi istemeyeceği bir andı, öğrenirse bana hayatı zindan ederdi, bilirdim. Bunun yerine anneme bu evde kaçmamız için baskı yapmıştım, belli etmese de korktuğunu biliyordum. Gülümsese de titreyen göz bebekleri onu ele veriyordu. O zaman anlayamamıştım, bize neden bu azabı çektirdiğini sorgular sinirlenirdim. Annem bizi yaşatmaya çalışırken kendinden eksiltmişti.


Abim beni Karan Soykan'dan uzak tutmak istemiş, bu şehre girişime yasak koymuştu. Bir süre sonra bana kalan ise kabullenmekti.


Artık kabullenerek devam etmeyecektim, annemin istediği gibi uslu bir kız olmuştum, abimin istediği gibi eğitimime odaklanmış, onun tabiriyle hayatımı yaşamıştım. Artık benim ne istediğimle ilgileniyordum.


Karşımdaki adamın pis işlerle uğraştığı yüksek ihtimaldi, kanıtım yoktu fakat bulacaktım. Fakat bu ikinci planımdı, önce abimin katilini bulacaktım. Sonra Karan Soykan'dan intikamımı alacaktım.


Kolumu elinden kurtarmaya çalıştım ama öyle güçlü tutuyordu ki kurtulamadım. Meydan okurcasına kaldırdım başımı, gözlerinden çekmedim gözlerimi. O zehrini akıtıyorsa bende de pek tabi çok zehir vardı. "Bundan sonra yanlış, doğru, derin, sığ, nerede yüzeceğime ben karar vereceğim."


Kolumu daha çok sıkarak canımı yakmaya çalışıyordu ama farkında değildi. Benim bedenimden çok ruhum acı çekiyordu, ne yaparsa yapsın onu geçemezdi.


Ne kadar sıkarsa sıksın o kadar büyüdü gülüşüm, sinirlendirmenin, had bildirmenin zevkiyle kocaman güldüm "Annemin ve abimin intikamını almadan gitmeyeceğim." İçimde bir yerlerde ihtimaline küfrettiğim ama çokca yüksek olan fikrimi dile getirmekten çekinmedim "Olur da annemin veya abimin ölümünün arkasından sen veya sana dair bir şey çıkarsa." iyice anlaması için başımı daha da yaklaştırıp gözlerinin içine iyice baktım "Sıkarım. Gözümü bile kırpmam sıkarım."


🌕🌕🌕


"Söylemeyecek misin artık?"

Pars eski evimize taşınan kişi ile görüşmüş, müsait bir vaktinde görüşmek istediğimizi söylemişti. Beyefendi de hemen kabul etmişti, şu an eve doğru gidiyorduk ve Pars evden çıktığımızdan beri susmuyordu. "Ne konuştunuz İlay?"


"Eskilerden konuştuk, defolup gitmemi söyledi. Ben de gitmeyeceğimi söyledim. Bu kadar." Kaşlarını öyle mi dercesine kaldırıp iki saniyeliğine bana çevirdi başını, istifimi bozmadan önüme bakıyordum, önüne döndü "Yarım saat boyunca bunu mu konuştunuz?"


Başımı eh işte der gibi salladım "Yani, bu özeti. Konuştuğumuz her şey bu kapıya çıkıyordu." Sigaramı yakıp dudağımın arasına sıkıştırmadan önce netlikle konuştum "Onun ne istediğinin çokta bir önemi yok."


Ciğerlerimde yer kalmayacak kadar derin bir nefes çekip dumanın içimi doldurmasını hissettim, sigarayı işaret ve orta parmağımın arasına alıp elimi camdan dışarıya çıkardım. Konuşurken bir yandan ağzımdan ve burnumdan dumanlar süzülüyordu. "Benim ne istediğim önemli."


"Seni göndermek için harekete geçer mi?"


Dudaklarımı büzdüm "Yapabilir, ne yapacağını sorarsan bilemiyorum. Kafasında neler döndüğüne dair çıkarım yapabilmem için ipucu yok."


Eski evimiz görüş açıma girince aldığım nefes ciğerimde takılı kalmıştı, annemin elinde poşetlerle gülümseyerek bahçeye girdiğini görüyordum. Ne olursa olsun o güzel gülümsemesi hiç solmazdı. Her şeyi her zaman iyi lanse ederdi, mutlu bir aile olduğumuza inandırmaya çalışırdı. Gözlerimş kaçırıp boşluğa bakarken temiz havayla doldurdum ciğerlerimi, soluklanmaya ihtiyacım vardı.


Arabayı kaldırım kenarına çekip bana döndü Pars, yüzümde gezinen gözleri bir şey arıyor gibiydi. "İyisin değil mi?"


Tereddüt etmedim "İyiyim."


Anne ben niye senin kadar iyi bir oyuncu değilim? Kendim bile inanamıyorum iyi olduğuma.


Pars'ın üstüme gelmemesi için arabadan inmiştim, sorgulanmaya değil harekete ihtiyacım vardı. Bahçe kapısına ilerlerken arkamdan gelen kapı kapanma ve adım seslerinden Pars'ın takip ettiğini anlamıştım.


Bahçe kapısını açıp içeriye bir adım attım, etrafı inceleyerek minik adımlarla ilerliyordum. Sağ tarafta kamelya vardı, orada sıcak havalarda kahvaltı yapardık. Annem ve abimle, ailecek. Yanına da kum döktürüp mini bir park yaptırmışlardı, salıncak ve kaydırak vardı ama çok pisti şu an. Bahçe de çok dağınıktı. Eskiden sol tarafta ektiği çiçekler vardı, onlarla ilgilenmeyi çok severdi annem, bazen bütün gününü çiçeklerle uğraşırken geçirebilirdi. Şimdi ise ne çiçek vardı ne ağaç, kurumuştu güzelim bahçe. Annemin göz bebeği gibi baktığı çiçeklerden eser yoktu. Annemin yokluğuna isyan ediyorlardı sanki, annemin çiçeklerini solduranlardan da intikam almam gerekirdi.


Ellerimin, parmak uçlarımdan başlayarak uyuştuğunu hissettim. Hayır, hayır İlay. Duygularını dün yaşadın bitti. Bundan sonra devrilmek yok, dimdik ilerleyeceksin. Buraya gelip yüzleşmek her zaman istediğim bir şeydi, sadece beklediğimden fazlasıyla yüzleşmek zorunda kalıyordum ama hayır, halledecektim. Ben hep hallederdim, halledeceğim İlay. Halledeceğiz.


Olduğum yerde durup eve çevirdim gözlerimi, dış cephesinde yer yer dökülmeler olsa da hala aynıydı. Biraz onarmak gerekiyordu sadece. Bu ev anılarımla doluydu, eşyalarım buradaydı, annem, abim, çocukluğum. Burada mutlu olmasalarda canlıydılar.


Pars önden gidip zile basmıştı, kapı açılana kadar etrafı incelemeye devam ettim fakat kapı açılmamıştı. Bizi buraya çağırmıştı ama evde değil miydi?


Pars'ın "Evde yok herhalde, ne yapacağız?"demesiyle daha dikkatle bakındım etrafıma "Nasıl yok ya? Buraya kadar geldik." Ev ile havuzun arasından geçip arkaya doğru yürüdüm, bahçe kapısından içeriye bakabilirdim. İçerideyse camı kırıp girebilirdim. Son anda vazgeçmesi umrumda olmazdı.


"Sungur Bey." Sesimdeki siteme mani olamadım.


Cevap gecikmedi "Buyrun benim."

Bulunduğum alanı taradı gözlerim, bizi karşılayan kimse yoktu. Tekrardan sesleneceğim sırada evin arkasına park edilmiş yüksek model bir arabanın altından, altındaki tekerlekli tahta sayesinde kayarak çıkan Sungur'u hayretle izleyerek susmuştum.


Dağınık siyah saçlarına elini geçirip karıştırarak daha da karıştırmıştı, dudaklarının arasına sigarasını sıkıştırmış şekilde, keskin yeşil gözleriyle önce beni ardından Pars'ı göz hapsine aldı. Uzun uzun inceledi, aynı şekilde nen de onu izliyordum. Kalkmasını ve oturup konuşmayı.


Bilekten lastikli siyah eşofmanı hafif yukarıya kaymıştı, beyaz tişörtünde yer yer siyah lekeler vardı. Saatlerdir uğraşıyor olmalıydı. Bir çılgınlık yapıp sanayiye vermeye ne derdi?


Ayağa kalkıp arabanın üstündeki bezi aldı, ellerini sildikten sonra olduğumuz yerde dikilen bize doğru yaklaştı. Sol elinin parmaklarının arasına sigarasını alıp sağ elini tokalaşmak için uzattı "Hoş geldiniz." Dudakları ve burnundan süzülen dumanlardan dolayı mı yoksa arabanın altından çıktıktan sonra aydınlık havadan kaynaklı mı bilmiyordum, gözlerini kısmıştı birkaç saniye.


Uzattığı elini tutup tokalaştım "Hoş buldum." Pars ile de tokalaştıktan sonra evin içine açılan bahçe kapısını işaret etti "Buyrun, geçelim."


Eve adım attığım an titreyen bedenim, dolan göz pınarlarım, zihnimde canlanan anılar bana hiç yardımcı olmuyordu. Her köşesinde anım olan bir evdi. Çocukluğumdu. Lacivert koltuk takımları, koltuk takımın arkasındaki yemek masası ve duvardaki büyük ayna. Koltuğun önündeki sehpa, yerdeki halı. Her şey aynıydı. Bunlara annemin eli değmişti, oturmuştu, yemek yemişti, saçımı okşamıştı. Her köşede abimle kavga ettiğim bir anım vardı. Beni sevdiğini söylediği, kızdığı, öptüğü.


Ayaklarım yere mıhlanmış gibi salonun ortasında durmuş etrafıma baktığımı, Sungur "Oturabilirsiniz." Dediğinde fark etmiştim. Oturabilirdim. Buradaydım ve oturabilirdim, dokunabilirdim, uzaktan bakmama gerek yoktu, hissedebilirdim.


Üçlü geniş koltuğa oturdum, yanılıyor olabilirdim ama yanılmak istemiyordum. Annemin sıcaklığı burada olabilir miydi, hissetmiş olabilir miydim? Burada uyuya kaldığı zamanlardan veya oturup animasyon izlediğimiz zamanlardan olabilir. Sonuçta bu koltukta çok zaman geçirmiştik. Elimi koltuğa sürtüp hissetmek ister gibi bastırdım, delirmiyordum değil mi? Sadece umut ediyordum.


"Çay, kahve veya canınız ne isterse ikram edeyim?"


Düşüncelerimden sıyrılıp ayakta bizden cevap bekleyen adama döndüm "Sadece konuşmak istiyorum, ikramın lüzumu yok. Sağ olun."


"Pekala." Tekli koltuğa oturup doğrudan bana dönmüştü, "Ne konuşmak istiyorsunuz?"


Hayır derse ne yapardım bilmiyorum, bedenimle ona döndüm "Bu eve ne zaman taşındınız?"


Cevap gecikmedi "İki hafta olmuştur, neden sordunuz?"


İçli bir nefes verip odanın her bir detayında göz gezdirdim, onları tekrardan yanımda görmek için nelerimi vermezdim. "Bu ev benim çocukluğumun geçtiği ev, eşyalar da öyle. Sanırım siz taşınana kadar kimse oturmamış. Her şey de bizim izimiz var."


Anlayışla başını salladı, ne demek istediğimi anlamış gibi bakıyordu "Evden taşınmam için buraya ödediğim paranın bilmem kaç katı para teklif edeceksiniz ya da bir daire ile takas etmekte isteyebilirsiniz." Sorgular bakışları Pars'a döndü, ardından benden cevap bekler gibi "Öyle değil mi?" demişti. Hemen anlamasının şaşkınlığıyla havalandı kaşlarım, ne yalan söyleyeyim beni uğraştırmadığı için memnundum. "Evet, öyle diyecektim."


Başını hafifçe iki yana sallarken bir yandan gülüyordu, bu tavrı bana hayır diyeceğini süşündürtmüştü. İstemeyecekti. Arkasına yaslandı. "Para istemiyorum, bu eve taşınmana tek şartla izin veririm."


Bedenim gerilmişti, para dışında isteyebilecekleri genişti ama karşımdaki adamın tavrına bakılırsa pek de hoşuma gitmeyecekti. "Nedir?"


"Beni Kuytu'da ki büyük masaya dahil edeceksin." Kaşlarım çatıldı ciddiyetle, bir kaç saniye düşmeyen jetonumla yüzüne bakıp kalmıştım. Kuytu'yu biliyordum, cehennemin yer yüzündeki adresi denilirdi, şehir efsanesi de denilebilirdi. Varlığı tam olarak ispat edilmemişti fakat içeride dönenler doğru ise cehennem bile az kalırdı. Fakat benimle ne alakası olduğunu anlayamadım.


Oturduğum koltukta öne kayıp dikleştim, "Siz beni kime benzettiniz bilmiyorum ama Kuytu denilen o saçma düzen ile alakam yok."


"Öyle mi?" alaylı tavrı yerini sinire bıraktı yavaş yavaş, benim gibi oturduğu koltukta öne kayarak yaklaştı. Çenesiyle beni işaret etti "Karan Soykan'ın kayıp kızı değil misin sen?"


Tamam, işte bu garipti. Karşımdaki adamın evle alakalı kısmından başka bir şey araştırmamıştım ama o bizi baya araştırmış olmalıydı. Amacı hala belirsizdi. "Evet de bunun ne alakası var?" Korktuğum olmamalıydı, zihnimde avını bekleyen aç tilkilerden biri solumdan kulağıma fısıldadı 'Karan Soykan Kuytu'da mı yoksa?'


Başını omzuna eğip siniri bozulmuş gibi güldü. "Ya çok iyi salağa yatıyorsun ya da baban seni gerçekten iyi uyutmuş. Baban yedi yıldır Kuytu'da, son beş yıldır da büyük masanın başı." Böyle kötü bir kuruluşun içinde olacak kadar kötü müydü? Evet kötüydü. Yokluğum da burada neler dönmüştü, başka hangi pis işlerin içindeydiler bilmiyordum. Abimle bir alakası var mıydı? Peki ya annemle? Muamma!


Karan Soykan sen ne haltlar yiyorsun?!


Parmak uçlarım uyuşmaya başladığı için bir yandan parmaklarımı çaktırmadan ovalıyordum. İlay, hiç sırası değil şu an. Kötü hissetmenin hiç sırası değil. Hemde hiç değil.


Yerde ki boş bakışlarımı Sungur'a çevirdim, çatılı kaşlarıyla ellerime bakıyordu. Hemen ovalamayı bıraktım. Gerginken sergilediğim hareket ve tavırların dikkat çekmesi daha da gerilmemi sağlardı.


Ellerime bakmayı bıraktı, göz göze geldik, yüzünde tek bir duygu kırıntısı arıyordum. Doğru mu söylüyordu, belki amacı farklıydı. Benim kafamı karıştıracak kendi pis işlerine alet edecekti. "Yalan söylemediğini nereden bileceğim?"


Kendinden emin gülüşüyle geriye kayıp arkasına yaslandı, ellerini koltuğun yanlarına koymuştu "Araştır, adamla aynı evde yaşıyorsun ama iyi araştır. Yoksa." Etrafta gezindi gözleri, evi kaybedecektim. Gözlerini gözlerimle buluşturdu "Evi unut." Düpedüz tehdit ediliyordum.


Kafamda çakan şimşeklerin aydınlattığı bir ihtimalle kıstım gözlerimi, "Sen." Dedim düşünceyle, ihtimali yüzde doksan dokuzdu "Bu evi bilerek aldın, sırf bu anlaşmayı yapabilmek için."


İnkar etmedi, "Evet, tam üzerine bastın."


"Geleceğimi nereden biliyordun? Belki umrumda olmayacaktı."


Yine emin tavrından ödüm vermedi, dudakları kıvrıldı, yeşil gözleri öylesine keskindi ki hiçbir duyguyu ifşa etmiyor, aksine insana anlayamadığı bir eminlik veriyordu. Güven diyemezdim ama kendine duyduğu bu eminlik ve güveni görebiliyordum. Eğer liseli olsaydım ve karşımdaki adam da beni yıl sonu balosuna davet etseydi, kötü biri olabileceği düşüncesine kapılmadan sadece gözlerine bakarak gördüğüm güven ve eminlikle tereddüt etmeden kabul edebilirdim. Fakat şu an bundan çok uzaktık, rastgele atılacak adımlarım yoktu.


"Herkesin tamamlaması gereken hesapları var, senin hayatını biraz araştırınca da hesabının ne olduğu az çok tahmin ediliyor."


"Ne yani?" Dedim alayla gülerek "Sadece çıkarımlarla mı yaptın bu hamleyi? Hiç mantıklı değil."


"Tabi ki değil, bunları benimle iş birliği yapmak istediğinde konuşuruz. Şu an fazla bilgiye gerek yok."


"Sana neden yardım edeyim?"


Cevabı netti "Aynı yolun yolcusuyuz." Bunu bilemezdi, ben bile hangi yolda olduğumu nereye sapmam gerektiğini bilmiyordum, o nereden bilecekti?


Çantamı alıp ayağa kalktım, benimle beraber Sungur ve Pars'ta kalkmıştı. Elimi Sungur'a uzattım, beklemeden tutmuştu "Söyledikleriniz yalansa eğer bu evi sizden her halükarda alırım. Sözünüzün benim nezdimde bir önemi olmaz." Öyle mi dercesine kaşları havalanınca başımı omzuma eğip tatlı tatlı gülümsedim "Söylediğiniz yalanın bedeli olarak düşünün."


"Doğruysa?"


"Ona o zaman bakarız." Ellerimizi ayırıp bahçe kapısına doğru ilerlerken yüzümdeki gülümsemeyi hemen silmiştim. Bu adamdan hiç hoşlanmamıştım.


Arabaya ilerlerken arkamızdan bağırmıştı "Beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz İlay Hanım." Dönüp bakmamıştım, nerede bulacağımı bilmiyordum ama öğrenmem uzun sürmezdi. Arabaya binince vakit kaybetmeden yola çıkmıştık. Yolu izlerken bir yandan sigara yakmıştım. Sungur'un söylediklerini düşünüyordum. Karan Soykan, Kuytu'da büyük masanın başı. Hem de son beş yıldır.


"Ne yapmayı düşünüyorsun?"


"Yalan söyleyebileceğini söyledim ama haklılık payı yüksek. Araştıracağım."


"Şaşırmadın sanki pek, beklediğin bir şey miydi?"


"Hayır." Dedim bir yandan başımı sallarken "Şaşırmayı, üzülmeyi ve sevinmeyi kendime yasakladım."


"Yani ben artık bir robotla mı takım arkadaşı olacağım?" güldüm bu dediğine, gayet olabilirdi. "Bence daha az canını sıkarım."


"Yanılıyorsun, canımı sıkmaya şimdiden başladın." Başımı koltuğa yaslayıp sigaramdan derin bir nefes çekip birkaç saniye bekledikten sonra serbest bıraktım. Bunu hissetmek terapi gibiydi. "Buna bir şey diyemem, senin kişisel problemin."


Bıkkınca derin, sesli bir nefes vermişti, bunu sinirlenince kalbimi kırmamak için kendini rahatlatmaya çalıştığında yaptığını söylemişti. Şu an kalbimi çok kırmak istiyor olmalıydı. "Bak İlay, kaybın büyük biliyorum ama en ciddi işte bile biraz duygu gerekir. Fazla mantık kafayı yedirtir, zaten normal olduğunu söyleyemem ama iyice delireceksin!" inkar eden yoktu gerçekten.


"Boşversene, ben ilacımı aksatmadan alıyorum. Bir şey olmaz."


Ciddiyetle döndü bu sefer, normal şartlarda ilaç kullanmadığımı biliyordu. "Ne ilacından bahsediyorsun?"


"Zaman." Sigaramı söndürüp arabanın içindeki çöpe atmıştım. Dirseğimi kapıya yaslayıp şakağımıda yumruğuma yaslamıştım "Zaman her şeyin ilacı değil mi?"omuz silktim " Deniyorum."


"Bazen." Sinirle gülüyordu, "Bazen gerçekten bir günlüğüne o kafana girsem, neler düşündüğünü görsem uzun süre kendime gelemez mişim gibi geliyor."


"Doğru düşünüyorsun, hatta onu bir gün değil, bir dakika yap. O yüzden beni bırakalım da şu boksör kasıntısı hakkında konuşalım." Beni nerede bulacağını biliyorsun demişti. Kuytu hakkında bilgiler biliyor, hatta haddinden fazla. Büyük masaya dahil olmak istiyor.


Beni nerede bulacağını biliyorsun..


"Nerede çalıştığını biliyor musun?"


Hayır anlamında başını sallarken bir yandan telefonunu çıkarıyordu "Öğrenirim hemen." Arabayı sağa çekip kısa bir konuşma yaptıktan sonra telefonu kapattı. Aldığı bilgilerden sonra hareketleri donuklaşmıştı, bu işimize yarar bir bilgi bulduğunu gösterirdi değil mi?


"Ne oldu, ne söyledi?"


Kaşları çatılmıştı ciddiyetle, gergin yüzünde çenesini kastığı pek tabii belli oluyordu. "Kuytu'nun gözde boksörüymüş, bütün maçlarına çıkıyormuş." İşte şimdi işlerin rengi değişiyordu. Sungur'un söylediklerinin doğruluk payı yükseliyordu.


🌕🌕🌕🌕🌕


İlay ve Karan yüzleşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?


İlay hakkında ilk izlenimleriniz?


Pars hakkında ilk izlenimleriniz?


Sungur hakkında ilk izlenimleriniz?


Sonraki bölümde görüşmek üzere

🎀




Son Yazılar

Hepsini Gör
20. "ARAFTA SANCI"

20.BÖLÜM “ARAFTA SANCI” doubt- twenty one pilots Let the world burn- chris grey   "Yalçın Erkmen'in korkak yetimhane sıçanıyla benim korkak yetimhane sıçanım birleşmiş...benim projem, benim var ettiği

 
 
 
19."UĞRUNA YAŞAMAK"

"UĞRUNA YAŞAMAK"   I'II Do It- Heidi Montag Say it right- Nelly Furtado Onu Gördüğümden Beri- Ankara Echoes       |Sungur Tuna Kurtel|   Zehir... Şimdiye kadar bedenimde taşıdığım en büyük zehir içimd

 
 
 
18."KANLI İLMEK"

"KANLI İLMEK"   Durma yürüsene - Melike Şahin Islansın- Dolu Kadehi Ters Tut   Sonlar, hayatın büyük bir parçasıdır. Bunu bilir bunu söylerdim. Herkesin bir sonu vardı, hiçbir zaman sona yaklaşmanın n

 
 
 

1 Yorum

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
Rüya
08 Eki 2025
5 üzerinden 5 yıldız

Başrol erkeğin baksör olmasıiiiiiiii😻😻❤️‍🔥❤️‍🔥

Beğen
bottom of page